Darbe paradigması

Sharing is caring!

Akıllı delinin birisi ortalığı karambole getirmek için kuyuya bir taş atıyor, bir tarafta aptallar, bir tarafta Kılıçdaroğlu…

Aptallar da, Kılıçdaroğlu ’nun darbecilerle birlikte olmadığını ispatlamaya çalışırken, Kılıçdaroğlu ‘da darbecilerle ilişkisinin olamayacağını canhıraş anlatmaya çalışıyor.

Ne ala memleket!

Darbe girişiminin perde arkasında kendileri olunca ve kamuoyunda çatlak sesler çıkmaya başlayınca suçluluk sendromunun etkisiyle saldırganlığa mehilli olmaları çok normal.

Buna hasmını suçlayarak, saldırı yaparak, olayı bir şekilde kapatmak / dikkat dağıtmak denir. Diğer bir adıyla bir çeşit stratejidir.

Kılıçdaroğlu ’na müstahak.

Nedenine gelince; kendi özel korkularından / çekincelerinden dolayı inşa edilmeye çalışılan darbe binasının temel taşlarını yerli yerine koyamamasından dır. Bugün darbecilerle işbirliği suçlanması bundandır.

Oysaki koştura koştura milli mutabakat yapmaya Yenikapı ruhuna giderken böyle bir sorun yoktu.

Kurguladıkları tezgâha Kılıçdaroğlu ’da katıldı diye sevinçleri oldukça yerindeydi.

15 Temmuz darbe girişimini Erdoğan + MİT ve Özel Harp Dairesi hırsızlığını ortaya çıkaran bu yüzden kendisine hasım ilan ettiği  Fetöcü çapulcuların tasviyesi konusunda  işbirliği yapılan 15 Temmuz darbe tiyatrosu sonrası bir plan dahilinde  hayata geçirilen tezgah ile  başkanlık sistemini referandumla ‘başkanlığı pürüzsüz’ (dört dörtlük) bir şekilde, çıkartabilmenin güzel bir tezgâhı idi bu darbe tiyatrosu.

Bakanlar kurulunda toplantıları dinlemeye takılıp tapelere yansıdı gibi: ‘Suriye’den Türkiye ye iki füze attırıp Türkiye’yi savaşa sokarım’ meselesini konuşan insanların vicdanı darbe girişimiyle birebir örtüşmektedir. Aleni gerçekliği okumak istemeyenin vicdanından da iyi niyetinden de şüphe duyarım.

Kafa kafaya verip bu darbeyi birlikte örgütlediklerini sağır sultan bile duyarken, Kılıçdaroğlu’nun darbenin birebir figüranlarını direkt olarak adlarını telaffuz edememesinin rasyonel anlamı: ‘perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğunu’ daha önceki yazımda  değinmiştim.

Kılıçdaroğlu’nun korkusal pısırıklığı boşuna.

Korkuda insani bir kavramdır korkularından dolayı köşene çekilirsen empati yapabilirim.

O halde madem politika içindesin korkusuzca politikanı yapmalısın.

Köşene çekilmiyorsan, meydanlardaysan, hala pısırıklığa ne gerek var ki?

Sen kalk darbe ile ilgili elimde özel dosya var de ve gerçeği bu halka açıklama, bu konuda bir şeyler bildiğini ima et ama sus, sonra da hiçbir şey olmayacağını bekle.

Su uyur ama eli darbe kanına bulaşmışlar asla uyumaz ve uyuyamaz, uyumayacaktır da.

Elinde özel dosya varsa açıklamalısın, teşhir etmelisin, kimden neyi saklıyorsun ki?

Eh! Müsaade ette karşı taraf darbecilerle seni ilişkilendirerek seni yıpratmaya kalsın.

Nitekim de imalı iddialarını boşa çıkarmak için, tek merkezden düğmeye basılmış gibi koro halinde suçlamaya kalktılar.

Sen dua ette darbeci olarak tutuklanmadın bu daha senin iyi günlerin.

Darbe girişimini kendilerinin yaptırdığını bilmesine rağmen olurda karambolden götürürler ne olur ne olmaz korkusuyla Ilgaz Tüneline saklanan bile seni suçlamaya kalkarsa anlayabilirsen anla şimdi darbe girişiminin paradigmasını.

Aptallar ülkesi güzel ülkem Türkiye’m, adam kalkıyor ‘kandırıldık’ diye itirafnamede bulunuyor, aptal siyasetçilerle birlikte yandaşlaşmış yargı her şeyi seyrediyor. Çünkü onların görevleri artık seyretmekle yetinmekten başka bir şey değildir…

Siyasetçi dediğin yeri göğü inletir ama nerede? İtirafname sahibi hepsini hizaya sokmuş durumda. Meclis kürsüsünde sadece tiyatro yapıyorlar, salla bir nutuk, al dolgun maaşını…

Kandırılmak akli melikesinin olmadığını tanımlar, akli melikesi olmayanın da bu ülkeyi yönetmeye yasalar nezdinde ehliyet sahibi değildir.

Adam sahte diplomayla (sahtecilik yaparak) Cumhurbaşkanı olmuş, Cumhurbaşkanlığı bile yasal değil, gelin görünki hiç birinden çıt çıkmıyor. Hele hele Sayın Kılıçdaroğlu dut yemiş bülbül gibi hiç sesi çıkmıyor adeta  bu konuyu görmemezlikten geliyor, yok sayıyor.

Niye?

Ne güzel kumpas kurulmuş bir kürsüde tiyatro yapmak varken, dolgun dolgun maaşları almak varken, neden bozulsun ki bu haramilerin düzeni? Bütün mesele bu mu Sayın Kılıçdaroğlu?

Ölümden öteye köy yok Sayın Kılıçdaroğlu!

Bu ülkede yaşıyorsan eğer gün gelir işkence görebilirsin, saldırıya uğrayabilirsin, vatandaşlığını kaybedebilirsin, hatta o çok sevdiğin vatanından bile ayrı kalabilirsin.

Bu ülkede yaşıyorsan eğer insanın başına çok şey gelebilir Sayın Kılıçdaroğlu korkma.

O halde size kısa bir örnek vereyim Sayın Kılıçdaroğlu: 12 Eylülde gördüğüm ağır işkenceler sakatlanmama neden olduğu için (zorlu  geçen) bir on yılın sonunda infazsız bir şekilde cezamı bitirip  tahliye oldum.

Neden infazsız cezanı bitirdin diye bir  soru akla takılmaması için kısaca  değineyim.  Metris cezaevinde 12 Eylül faşizminin insanlık dışı işkencelerine tabiiki dur  demek için, açlık grevlerine katıldığım ve insanlık onurumu koruduğum için, infazlarımın keyfi olarak yakıldığını söylemeyi istemezdim mecbur kaldım geçerken buna değinmeye.

Askerliğini yapmamış her  mahkum gibi beni de askerlik şubesi ne götürdüler.

Askerlik şubesi beni Ankara Gülhane Askeri Hastanesine sevk etti. (Bilirkişi raporlarım ve tomografi filmlerimden oluşan bir  dizi belgeler incelendikten sonra) Benden beklenen rüşveti ödemediğim için hakkım olan çürük raporu bana tabiiki verilmedi.

Kendi imkanlarımla ameliyat olmam için tam bir yıllık izin verdiler.

Tedavim için Almanya’ya geldim.

Almanya’da yapılan tetkikler sonucu ameliyat sonrası doğabilecek riziko söz konusu gündeme  gelince  tedavimin süresi uzadı.

Ha  bu arada ne mi oldu?

Türkiye Cumhuriyeti uyanıklık yaparak gıyabımda beni, benden habersizce (tebligatsız bir şekilde) vatandaşlıktan atmış olduğunu bir yıl sonra öğrenmiş oldum.

Devlet ciddiyetinde mutlaka tebligat yapılır ama demek ki ”bu ciddiyet” dönemin vesayetçi koşullarında devlet olma ciddiyeti ”herkese ömür” olduğunu yaşayanlardan biriyim.

Hele hele ortada kendi doktorları ve  (Gülhane Askeri Hastanesine ) ait kendi bilirkişi raporları söz konusu iken, ortada bir de  kendi imkanlarımla tedavi olmam için bana verdikleri bir yıllık izin söz konusu iken, Türkiye Cumhuriyetinin bu tavrı hiç bir koşulda ahlaki değildir.

Oysa bana tedavim olmam için kendileri izin vermişti.

Doğumla bana miras olan vatandaşlığım, vatan hainliği yapmadığım sürece vatandaşlıktan çıkarmaya kimsenin haddi değildir.

Ama gelin görünki o dönemin bakanlar kurulu (hangi taraftan rüzgar esti bilinmez ama esen o rüzgara göre) vesayetçi kafa yapılarının bir  gereği olarak beni vatandaşlıktan attı.

Şu trajik komikliğe bakın ki şimdilerde önüne gelen Suriyelileri vatandaş alıyorlar.

O halde sen hangi hakla beni vatandaşlıktan atıyorsun?

Türkiye’yi uluslararası adalet divanına vermek gerekiyor ama yüreğim el vermiyor.

Bu ülke de her şey olur Sayın Kılıçdaroğlu…  Hatta diplomasının olmadığını çok iyi bilmene  rağmen ağını bir  türlü açıp iki laf edemediğin diploma konusunda gerçeği haykıramadığın şu korkaklığın yok mu? İşte bu korkaklığın ile  ilintilidir bu rejimin değişmesi…

Deyim yerindeyse bu ülkede bizzat senin bu tavırlarınla başlayan olumsuzluk zinciri o kadar  potansiyel olarak ortada  iken  ben vatandaşlıktan atılmışım senin tabiiki umurunda  olmadığı gibi, diplomasız  cahil birinin cumhurbaşkanı olması, hatta rejimi bile değiştirmiş olması tabiiki bunlarda umurunda olmayacaktır.

Demem o ki Sayın Kılıçdaroğlu, her şeyin bir bedeli var, siyasetinde bir bedeli olması çok normal.  Bu bedel korkakların işi değildir bilirsin, korkma yürekli ol, arkası çorap söküğü gibi gelir.

Ölümden öteye köy yok sayın Kılıçdaroğlu, insan yaşamında bir kere ölür.

Ali Galip Sayılgan