Kürt pragmatistleri marksizmin yanıldığını sanıyor…

Sharing is caring!


(Giriş Notu: Bu yazı 30.12.2014 yılında kaleme alınmış olsada sunucu değişikliği sırasında veritabanımıza gelen bir hata yüzünden silinmişti. Yeniden arşivimize kazandırmanın mutluluğunu yaşıyoruz.)

———————– <<>> ————————

Elleme,  yanıldığını sansınlar diyemedim, saldırı ve çarpıtmalar karşısında.

Doğaldır böyle düşünmesi onun,  ama doğal olmayan bir şey var; devrimcilerdeki zihin bulanıklığı nedeniyle kendini bir türlü aşamamış olan,   Kürt hareketine karşı bakış açısı…  Hiçbir zaman özünde devrimci olmayan bu hareketin önderliğine devrimci misyon yüklenmesi…

Devrim ve devrimciliğin söylemlerine pragmatik bir tarzda sarılan Kürt hareketinin bu davranışı,  devrime dair dünyada duyulan sempatiden, kendisine pay çıkarmak, kendisine alan açmaktan başka bir şey değildir.

Egemen sınıfların Kürt kimliğine saldırısı ve Kürtlerin asimilasyon, katliam gibi nedenlerden mağdur olma durumu gerçek bir sosyalist hareketi yaratması gerekirdi,  ama yaratamadı. Evet, yarattığı ‘başarı’ denilebilecek bir şey varsa o da pragmatist bir hareketin kendisidir.

Bu hareketin argümanlarına baktığımızda içerisinde,  Marksizm’den aşırılan ama aslında Marksizm’e saldıran balta / sap / ağaç ilişkisini görmekteyiz.

İlgili şahsın, ‘algı felsefesindeki’ bu kifayetsiz duruş bir bakıma yumurtadan çıkan civcivin kabuğunu beğenmemesiyle ilintilidir.  O algı felsefesi ki,  bir bakıma yeni sandığı kimi düşün kaynaklarının yeni ile bir ilgisinin olmadığını bilemeyecek kadar cehaleti de içinde taşır.

Elbette bu olguların aşılabilmesi için önce kişinin; yaşadığı dünyayı hangi pencereden bakarak tahlil ettiğine, pencereye ulaşabilmek için üstüne çıktığı bir felsefenin üzerindeki duruşuna bakarız. Bu felsefenin,  üzerinde yükseldiği zemini ne kadar sağlam kavradığına bakarız. Sağlam bir zemin üzerinde yükselen pencereden doğaya bakış, üzerinde yükseldiği felsefeden soyut düşmeyen bir algıya varacaktır.

Örneğimizi daha bir anlaşılır yapmak gerekirse birey, pencereden dünyaya bakabilmek için birey, fizik kuralları gereği durduğu yere,     bir Zemine ihtiyaç duyar. Geldiği zemin sağlam olursa bireyin olaylara karşı bakış açısındaki tutarlık çözümlemede daha bir sadeliği ortaya çıkartır.

Birey idealist bir zeminden geliyorsa doğaya baktığı pencereden kendisine yansıyan algısını idealistçe yorumlayacaktır. Birey materyalist bir zemin üzerinden geliyorsa, materyalist felsefesine göre o pencereden gördüğü doğa algısını ayakları üstüne oturtacaktır. ‘Algı’ o noktada bireyin pencereden bakış prizmasına yansımasında felsefi bir etken olacaktır.

Elbette metafizik zemininden gelen bir şahıs o pencerede gördüğü manzara aynı olsada, birey o noktada algıladığı manzarayı geldiği  (yani üzerinde durduğu) zemin tarzıyla yorumlayacaktır.

 “Algı felsefesi” terimi her ne kadarda bana ait olsa da önermemin doğruluğu,  algı ’nın prizma üzerine şekillenen yansımanın diyalektik bir metotla yorumlanmasından başka bir şey değildir.

Algı felsefesine göre geliştirilen retorik,    bireyin zemin ve pencere algısından ortaya çıkan hitap şekli, o kişinin bir olaya ilişkin donanımını belirler. Algı her ne kadar bir Us’un yansımasıyla çözümlenen bir yöntem olsa da, Us’u tamamlayan önemli olgudur. Algı olmadan Us olmaz, us olmadan da algı oluşmaz. Yaşamımızda önemli bir yer kaplayan görme, işitme ve dokunma duyularımız, insanın Us’una kavram ve düşünce yapımında önemli bir temel taşı oluşturacak sinyaller taşırlar.

Bir kere Partiya Karkerên Kurdistan (PKK) ‘nın Karkerên = işçi söylemi işçinin olmadığı topraklara uymuyor oluşu ham bir ütopyanın doğal olmayan meyvesidir. Bunlara göre emekçi tanımı işçi sınıfı oluyormuş. Madem toprağa bağımlı emekçi köylülük işçi sınıfı oluyorsa rençper diye tarif ettiğimiz tarım işçisi tarlalarda kurulu hayali fabrikalarda üretim yapıyorlar demek ki diyebiliriz buna.

Toprağa bağımlı emekçiler (serfler/köylüler) tarıma bağlı pre kapitalist toplumlarda günü birlik işlerde çalışarak geçimini sağlamaya çalışırlarken çoğu zaman açlık sıkıntısıyla yüz yüze kalırlar. Bu şartlarda topraksız köylünün üretemediği koşullarda tek yapacağı şey tüketim olacaktır. Ama bir şeyi tüketebilmek için yine paraya ihtiyaç duyacaktır. Para burada mübadele aracıdır. Geçimini sağlayacak paraya sahip olmak için adeta boğaz tokluğuna çalışırcasına emeğini harcaması gerekecektir. Topraksız köylü emeğini heba edercesine harcaması, doğal olarak toprak sahibi olan toprak ağasının keyfiyetine bağımlı kalacaktır.

Sürekli tekrarlanan bu girdap bir kısır döngü içinde dönerken üreticinin lehine bir gelişme olmayacaktır.

Kapitalist toplumlarda üretim araçlarının sahibi üretimin daha iyileştirilmesi (daha iyi verim alabilmek için) üretici güçleri geliştirir. Toprak sahibinin burada böyle bir derdi yoktur çünkü gelişmiş bir başka modern sanayiye ait, üretici güçlerinin ürünü olan, mühendisliğin teknolojisiyle bütünleşmiş bir gelişmeyi kapsamına alan, teknolojiyi satın alır.

Teknolojinin toprağa girmesi demek daha çok köylünün açlık pençesiyle yüz yüze kalması demektir.

Tamda bura da, bu orantısızlığı ortadan kaldırabilecek Marksın sözünü ettiği pre kapitalist üretim ilişkileri gündeme gelmektedir.  Gelişmekte olan toprağa bağımlı sanayi öncesi toplumların imdadına yetişmesiyle bilinen (bu ara süreci) kapitalist üretim ilişkilerine adapte ederek uyumlu hale getirecektir.

Ne yazık ki bizim ülkemizde gündeme gelen gelişmeler kısmen Marks’ın sözünü ettiği şekilde gelişse de, ağırlık daha çok montaj sanayi konumuna yönelmektedir. Bu gelişme, metropol diye adlandırdığımız şehirlerde montaj sanayiye yönelmiş olunsa da siyasette uygulanan yanlış politikalar sonucunda kırdan metropollere ciddi bir göçün yaşanması ülke gündemine oturmuştur.

Buna göre ortaya çıkan tabloya baktığımızda emeğin toprağa yönelik üreticiliğiyle ilgilenmeyen, üretici bir güç olarak onu geliştiremeyen bir toprak ağasının yanı sıra, emeğini satmak için çırpınan emekçinin yaşama dair çelişkisini sürecin kendi yasası gereği mevcut montaj sanayi süreciyle boğulmasına neden olacaktır.

Diyelim ki ilk başta mülksüzleri kattık bu kategoriye sıra mal, mülk, (ekime elverişli) büyük ve küçük ölçekli arazi sahiplerine sıra geldi…

Geniş bir yelpazeyi kapsayan bir katman olan küçük burjuva sınıfı da,  bu pragmatizme göre işçi sınıfı oluyor!

Maruzatlarını anlıyorum ama maalesef, marksizmin tarif ettiği modern “sınai işçisi” tanımı bu coğrafyaya uymuyor.

Marks daha çok kendi yaşadığı dönemin gelişmiş modern kapitalist üretim ilişkilerine yönelik bir süreci anlatıyor.

Marks’ın taraf tuttuğu işçi sınıfı da böyle bir sürecin çıktısıdır.  Marks’ın teorisini algı bazında bile çözümleyemeyen bir “anlayışın”,  sosyalist dünya görüşünü benimseyebilmesini beklemek elbette ki,  saf dillik olur.

Bu beklentilerimize hitap eden anlayış sahipleri diyelim ki sosyalist oldular. Diyelim ki devrim yaptılar… Olmayan üretim araçlarının üstünde sosyalizm yükselmeyeceğine göre, geçmişte Ulusal Kurtuluş Mücadelesiyle devrim yapan Afrika ülkelerinin sosyalistlikleri hangi üretim ilişkilerine dayandırıldığı dünde anlaşılmamıştı bu günde anlaşılır gibi değil.

Demokratik Halk Devrimi belki anlaşılabilir bir şey ama üretim araçlarının sıfır olduğu toprağa bağımlı tam feodal ülkelerde sosyalist bir devrimden bahsetmek sanırım kendimizi darı ambarında hissetmekten soyut olmayacaktır.

Çünkü sosyalizm, yıkılan köhnemiş kapitalizmin, modern sanayinin üstünde yükselen modern bir toplum ilişkisidir. Bir o kadar da kapitalizmin temel hırsızlığı olarak bilinen artı değer yasasını parçalayan bir mekanizmadır. Kapitalizmin her gece gördüğü korkulu rüyası bir o kadar da kaçınılmaz alternatifi olan bu üretim ilişkilerinin bir üst aşamasıdır sosyalizm.

Kürt dostlarımızın pragmatist önderliğinin Marksizmin sunduğu kaçınılmaz toplum yasalarını öğrenmeleri gerekir. Bu sadece Marksizm’e ait değildir bu insanlığın geçirdiği toplumsal evrimin kendisidir. Toplumsal yasanın kaçınılmaz değişiminin bilincine varmış olsalardı şu talihsiz sözcükleri ağızlarına almazlardı.

Çok rahat bir şekilde diyorlar ki;  ‘Hareketimiz Marksist ekonomiyi de bir burjuva ekonomisi olarak tanımlıyor ve bir özeleştiri vermesi gerektiğini söylüyor.

Elbette Marksist ekonomiyi anlayamayanların, bunu burjuva ekonomisiyle eş değerde tutmaları tarafımızca anlaşıldığı gibi ‘‘Marksizmin nerede yanıldığına (!) ’’  cevap aramaları da gayet doğaldır.

‘Marksist ekonomiyi,  burjuva ekonomisi’ olarak anlayan bir bakış açısına ilişkin söyleyeceğimiz tek bir şey var: O da,  Marksist ekonominin ne olduğunu bilmedikleri olacaktır.  ‘Biz söylersek olur’  bilgisizliğine ilişkin bizden onlara gidecek öneri daha çok kitap okumaları, bu konuda bilgisiz olduklarını söylemek olacaktır.

Marksist ekonomide şeyler ne zamandan beri piyasada mübadele etmek için üretilir oldu? Olmayan mübadele içinde şeyler ne gibi rant ’a tabi oldu? Olan şey ’in yanı sıra, olmayan mübadele = olmayan rant.

Kargaların gülmekten kriz geçirebileceği felsefi bir buluş, bir o kadar da Marksist ekonomiye gülen Karga katkısı.

Eşine az rastlanan bu akademik katkıya şapka çıkarmamak elde değil.

Marksist ekonomiye açılım getirdiğiniz için siz müteşekkiriz.

Burjuva iktisatçılarının sıkça düzenledikleri kutsal ayinlerinde, dile getirdikleri ‘‘Marksizmin yanılgısı” na da,  bu türden ibadet şekillerine de aslında alışığız.

21.yy’da Amerika’yı yeniden keşfeden Kürt hareketinin Marksizm’e öykünmeleri,  1492 yılını pas geçmesinde saklıdır.  Marksizm’i kendi istemleri doğrultusunda pragmatist bir şekilde çarpıtmalarını, sıkıştıklarında da Marksizm’e dönüp bolca yaptıkları alıntılarla saçmalıkları süsleme çabaları,  mevcut gerçeği gizlemeye yetmiyor.

Hey gidi Marksizm sen nelere kadirsin dememek için adeta kendimizi zor tutuyoruz!.

Toplumsal yasanın kaçınılmaz tarihsel materyalizmini reddeden bu anlayış toplumsal değişimlerin diyalektiğinden bihaber,   sorunu ‘doğa, yaşam ve toplumun bütünlüğünün görülemediği’  kalpazanlığıyla açıklanmaya çalışıyor. Para ’nın sahteliği, ilk eline aldığında belli oluyor, bırakalım ‘demokratik-komünal’ in dayanılmaz kaçıklığını.

Birbirini tamamlayan iki kelimeyi yan yana getirince herhalde teori yaptığını sanıyor. Her şeyin başına ‘modernite’ getirilince bir saptama yapıldığının sanıldığı gibi…

‘Komünalin’ kendisinin özü itibariyle demokratik olduğunu bilemeyecek kadar komedi oynanıyor.

Komün yapı itibariyle demokratiktir, demokratik olmazsa ‘Komün’ ismini almaz. Materyalizmi özünden yalıtanlar Komünü anlasalar anlasalar ancak bu kadar anlarlar. Komünü traji komik bir şekilde demokratikleştirirler.

“Marks’ın bu çözümlemelerinin temeli, özü itibariyle materyalist bakış açısına dayanmaktaydı. Materyalizmin ise, pozitivist bilimcilikten güç aldığı biliniyor. Buna bağlı olarak ekonomiyi, sadece maddi üretim ilişkileri olarak değerlendirdi. Doğa, yaşam ve toplumun bütünlüğü görülemedi. İnsanlık tarihi, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak görüldü. Böyle olunca da toplum sınıflarla izah edildiğinde, sınıfsızlaşma yerine sınıf savaşı adı altında parçalanma, kategorize etme derinleştirildi.” (1)

Ayakları bir türlü yere basmayan devrimi yadsıyan bu anlayış, devrimsiz bir şekilde kuracaklarını sandıkları ‘Demokratik-Konfederalizm’  ile gerçek dışı bir ütopyayı gerçekleşebileceğini sanıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki, sanmakla yapmanın başka başka şeyler olduğunun ayrıntısını bile bilemeyecek durumdalar. Sanıyorlar ki ‘Demokratik-Konfederalizm’  ismi ilam verilince devrimsiz devraldıkları iktidara mülk sahipleri koşulsuz bütün topraklarını bağışlayacaklar. Komün kavramını demokratikleştirdikleri gibi, anlaşılan o ki, toprak mülkiyetini ellerinde tutan aşiretlerin toprakların yönetim tarzını ‘okus pokus’ yöntemiyle demokratikleştirecekler.

Marksizm,  ‘insanlık tarihini, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak gördüğü’  için yanılgıya düşmüş. Yani bunlara göre ‘Tarihsel Toplum’ içerisinde sınıflar yokmuş. Sınıfların nötr olduğu tarihsel toplumların varlığını Kürt hareketinden öğrenmiş oluyoruz: bu kadar kaba bilgisizliğe şapka çıkarmak sanırım az gelecek!

‘‘ …Tarih boyunca tüm toplumlar insan ihtiyaçları dışında zenginleşmek için yapılan mal ve para birikimlerine hep şüpheyle bakmışlar, fırsat bulur bulmaz bu birikimleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmemişlerdir.

Birikimin felaketlere karşı değil de, bazı grup ve kişilerin zenginleşmesi için yapılmasının hep ahlâkın kötü biçimindeki yargısına maruz kalması boşuna değildir. İnsan yaşamı gibi kutsal tutulması gereken bir değeri birikimcilere ipotek etmek en büyük ahlâksızlık sayılmıştır.’’ (Demokratik Komünal Ekonomi, Abdullah Öcalan)

Bu satırların sahibi, sanırım bir rüya âleminde gördüğü rüyayı anlatıyor.

İnsanlık,  tarihi boyunca toplayıcılıktan, köleciliğe, kölecilikten feodalizme, feodalizmden kapitalizme geçiş evreleriyle yüz yüze kalmıştır. Yukarıda yaptığımız alıntıda sergilenen paylaşımcılık hiçte teorize edilmeye çalışıldığı gibi gelişmemiştir. İnsanlık tarihinde vuku bulan toplumsal paylaşımcılık ilkel komünal toplumun haricinde hemen hemen hiç yaşanmamıştır. Yaşanan ilişkiler savaşlar, ganimetler, bir birini boğazlamalar şekline bir grafik çizgisi izlerken bütün bunlar sanki az geliyormuş gibi bire buna din ve inanç savaşları eklenmiştir. Barbarlığa varan bir dönemin fetihlerinde elde edilen ganimetler artı değere dönüşerek Kralların, İmparatorların zenginliğine dönüşmüştür.

Marks komünizmi, komünal toplumun üstünde insanlığın beyinsel fonksiyonlarda özel mülkiyetin hiçbir zaman hayat bulamadığı bir evre olarak tarifler. Marks’ın görkemli çalışmasının üzerine inşa ettiği bu evreyi formüle etmek için ömrünü feda ettiğini bilemeyecek kadar bir rüya âlemini anlatıyor yazarımız.

Yazarımıza sormak tam da zamanı, bana öyle bir evre göster ki; ‘insan ihtiyaçları dışında zenginleşmek için yapılan mal ve para birikimlerine hep şüpheyle baksınlar, fırsat bulur bulmaz da bu birikimleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmemiş, tarih boyunca tüm toplumlarda’ bu durum yaşanmış olsun?

İnsanlığın yaşamış olduğu tüm sınıflı toplumlarda, savaşların, yağmaların, katliamların, bire bir kılıçtan geçirmelerin durup dururken olduğuna inanmak gibi bir şey bu.

Sakın ola,  göstermesini istediğimiz ‘evre’ ilkel komünal toplum çıkmasın!

Üzerine fazla anlam yüklenmeyecek kadar adı üstünde olan bu toplumun adı da ilkel toplum dur.

Bir ‘İlkel’ toplumda ihtiyaç fazlası olamayacak kadar…

‘Şüphe’ kavramını bilemeyecek kadar…

‘İhtiyaç sahiplerini’ tespit edemeyecek kadar…

Artı değerden kaynaklanan ‘ahlaksızlığı, ahlakı, bilemeyecek kadar’  kuramsal felsefeden yoksundurlar.

İlkel Komünal Toplumda paylaşıyorlardı ama doğallığın ürünü olan kaçınılmaz  (gerekliliği) paylaşıyorlardı.

Özel mülkiyeti, artı değerin ne işe yaradığını bilmeden paylaşıyorlardı. Şimdilerde bildiğimiz Komünizm sürecinde unutmak istediğimiz (ihtiyaç duymayacağımız)  bu aşağılık kar hırsını yazarımızın hayali,   olmayan hayali evrelere yamamaya çalışıyor. Sümer mitolojisinde bile Tanrıların birbiriyle savaş yaptığı bir dünyada, kralların bile M.Ö.2000’li yıllarda sömürü diyebileceğimiz bir sistem olan (vergi zenginliğinin üstünde) ihtişam sürerken ‘Tarih boyunca tüm toplumlarda fırsat bulur bulmaz da bu birikimleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmemiş,’  lafazanlığı abesle iştigalden başka bir şey değildir.

Dostlar,  21.yy ’da  “Amerika’nın yeniden keşfi”  yolculuğunda bulduğu istiridye kabuklarını inci sanan bir hayalperestlik dünyasıyla karşı karşıyayız.

 ‘‘İnsanlık tarihi, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak görüldü. Böyle olunca da toplum sınıflarla izah edildiğinde, sınıfsızlaşma yerine sınıf savaşı adı altında parçalanma, kategorize etme derinleştirildi.’’ 

Hem Marksizm’i eleştireceksin ‘tarihsel toplum yerine’   (tarihsel toplumların içinde sınıflar yokmuş gibi bir cehalet örneği sergilemek, bu konuda yapabileceğimiz en basit bir yorum bile olsa olsa kendileri için iltifat olur!) ‘sınıflar arası savaş olarak görüldü.’ diyeceksin, sonra da kalkıp ‘sınıfsızlaşmadan’  bahsedeceksin!

Sınıfların varlığını kabul etmiyorsan ve de Marksizm’i eleştirirken, sınıfı öne çıkarıp eleştirirsen peki o zaman nasıl ‘sınıfsızlaşmadan’  bahsedebilirsin ki? ‘Sınıfsızlaşma’ sınıf olgusunu otomatikman kabul etmiş pozisyonuna düşersin zira kabul etmediğin bir şeyin tersini öneremezsin.

Toplumun içinde var olan sınıfların statülerini bilmeden Marksizm’i eleştirmeye kalktın mı sadece gülünç olursun. Paradoksa düşülen durum da bu zaten.

Demokratik Konfederalizm adı altında demokratik-özerklik,  eleştirdikleri Marksizm’den aşırdıkları bir kavramdır.

Marksizmin zenginliğinde bu kavramalar “Kürtlere Marksizmin hediyesi olsun”  der geçeriz.

Zira Marksizm kendisini çarpıtanlara, kendisine saldıranlara karşı da eli açıktır.

Sorun bu değil elbette. Modern kapitalizmi pardon ‘Kapitalist Moderniteyi’ (2)  eleştirerek yeni bir toplum modelini getirdiklerini sananların mantalitesi bu daha çok.

Derler ya hani, ‘aynı tas aynı hamam, sadece terlikler değişmiş!’   Zira her şey ortada ne,  ne kadar uygun düşüyor sanırım buna okuyucu karar vermeli.

Okuyucuya incelemelerini öneririm, dikkatli bakıldığında görülecektir ki yönetmek istedikleri ‘modernite’ de üretim ilişkilerinde değişen bir şey yok. Bir bakıma, ‘Garp cephesinde yeni bir şey yok!’ verilerini içeren ‘ Ti ’ eksenli bir boru sesinin ‘Ta’ lı ahenk tamlaması gibi bir uyumu sağlamasından başka bir şey değildir.

Kapitalist modernite yani modern kapitalizmin oturmuş sisteminden biri olan ulus devlet şekline öykünülürken devlet olmadan ulusçuluk aidiyetinin etrafında toplanılarak demokratik-konfederalizmin kutsanması söz konusudur. Sözüm ona ulus devleti değiller ama bütün işleri bir uluscuk aidiyeti altında yapmalarında bir sakınca görmemektedirler

Tabi ki,  buna göre misyon yükledikleri ‘Demokratik Komünal Ekonomileri’ kapitalist üretim ilişkilerinde kendi iç dinamizmiyle gelişmemiş bir sürecin ‘Demokratik Komünal Ekonomisini’  ve sermayenin pre-kapitalist toplumsal formasyonlarını,  kapitalist formasyonlara dönüştürme eğilimleri olacaktır. Kendi kendilerini tanımlarken istedikleri kadar adlarına demokratik-konfederalizm desinler,  çünkü ilk aşamada pre-kapitalist toplumsal formasyondan soyutlanamayacaklardır. Dahası da var;  özel mülkiyetin, artı değerin kutsanması söz konusu olacaktır.

‘‘Farklı ulusların birbirleriyle olan ilişkileri, bu ulusların her birinin üretici güçleri, iş bölümünü ve iç ilişkilerini ne oranda geliştirdiklerine bağlıdır. Bu genel olarak kabul gören bir saptamadır. Bununla birlikte, yalnız bir ulusun öteki uluslarla ilişkileri değil, bu ulusun kendi yapısı da kendi üretiminin gelişim düzeyine ve ve dış ilişkilerine bağlıdır. Bir ulusun üretici güçlerinin ulaştıkları gelişme düzeyi, en açık şekilde, işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşılır. Daha önce elde edilmiş olan üretici güçlerin salt niceliksel bir artış (örneğin yeni toprakların tarıma açılması ) olmadığı sürece, her yeni üretici güç, işbölümünün daha da gelişmesine yol açar.’’ (3)

İşsizliğin doruk noktasına ulaştığı Doğu Anadolu bölgesi yaşanan olağanüstü koşullar, bölgenin özgün yapısı gereği yoğun göç veren bir bölge konumuna ulaşmıştır. Marks’ın bahsettiği,  toprak ağalarınca zapt edilen toprakların özgür bir şekilde tarıma açılma süreci hiçbir zaman yaşanmamıştır. Üretici güçlerin niteliksel artışı Türkiye Cumhuriyeti devletinin yanlış politikaları sonucu Türkiye’nin başka şehirlerine göçün kaçınılmazlığını beraberinde getirmiştir. Nasıl Marks bir ulusun üretici güçlerinin ulaştığı gelişme düzeyini en açık şekilde, işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşıldığını ileri sürüyorsa,  biz bu noktada Türkiye’nin misak-i milli sınırlarına pay edilmiş bu Kürdistan toprağında daha çok nal toplanacağı açık.

Yüzeysel görünümünde bölgeye ciddi bir şekilde ekonomik kalkınma yapacağının propagandası yapılan büyük GAP projesi, özünde temelsiz bir o kadar da yanlış politikaların ürünü olarak yatırım yapılmaktadır.

‘…Türkiye’de geniş ve potansiyeli yüksek topraklar denince akla hemen Güneydoğu gelir. Yer altı ve yerüstü su potansiyeli yüksek bu coğrafyanın  toprakları, Türkiye topraklarının yüzde 10’u, ekonomik olarak sulanabilir arazisi ise Türkiye toplamının yüzde 20’si büyüklükte. Güneydoğu Anadolu Projesi alanında 3,2 milyon hektar ekilebilir arazi var.

Bu alanın yaklaşık 1,7 milyon hektarı sulanabilir arazi, kalanı ise kuru bitkisel üretim alanı. 2008-2012 dönemine ait GAP Eylem Planı, 1.060 bin hektar sahada sulamayı hedefliyor ve  bu kapsamda 1.232 km uzunluğunda ana kanal yapımı öngörüyor. Ne var ki, bunların ancak yarısının inşaatına başlanabilmiş durumda. Toprak, suyu beklerken, mülkiyet ne durumda? Bölgede özellikle Diyarbakır ve Şanlıurfa, toprak eşitsizliğinin en yüksek olduğu merkezler.

TÜİK ’in son tarım sayımı verilerine göre, Diyarbakır’da topraksız ve az topraklı ailelerin oranı yüzde 42 (22 bin aile). Bunlar, toprakların ancak yüzde 4’üne sahipler.  Buna karşılık, Diyarbakır’da  toprakların yüzde 41’den fazlası ailelerin yüzde 3’ünün kontrolünde. Şanlıurfa’da da 10 milyon dekara yakın arazinin yüzde 30’una yakınının ailelerin yüzde 1,5’una ait olduğu görülüyor.

GAP Ağaları ve yoksul Kürtler

 

Diyarbakır ve Şanlıurfa’da gözlenen yüksek toprak temerküzü, uzun yıllara dayanan feodal mülkiyet ilişkilerinin bir mirası. Cumhuriyet tarihi boyunca el yakan sorunlardan biri oldu toprak reformu. Hiçbir iktidar, toprak ağalarını karşısına alacak bir reforma cesaret edemedi.

Miras yoluyla ve büyük toprak sahiplerinin kent burjuvazisine dönüşmesi sürecinde belli toprak parçalanmaları olsa da, Güneydoğu’da hala bir toprak reformunu gerektirecek mülkiyet uçurumu  var. Ama kim yapacak? AKP iktidarı, Kürt toprak beylerini karşısına almak yerine, onlarla ittifak arayışında. Sulama yatırımları ile tarım kapitalistlerine dönüşmeleri beklenen Kürt feodalleri, AKP için bulunmaz müttefik.’ (4)

Araştırmacı kimliğine önem verdiğimiz sırf Türkiye Ekonomisi üzerine 20 kitabı bulunan Sayın M. Sönmez’den yukarıda yaptığımız alıntıda, toprak mülkiyetindeki eşitsizliği istatistik çizelgeyle ortaya koyduğu bu araştırmaya göre; Marks’ın farklı ulusların birbirleriyle olan ilişkileri, bu ulusların her birinin üretici güçleri, iş bölümünü ve iç ilişkilerini ne oranda geliştirdiklerine bağlıdır dediği olgu doğuda üzülerek söylemeliyim ki belirsizlik içindedir. Buna göre Türk ve Kürt ulusunun üretici güçleri, iş bölümündeki yok sayılabilecek düzeydeki eşitsizlik gelişme düzeyini göstermede sanırım iyi bir örnek.

Bırakalım iki ulusun üretici güçlerinin işbölümünde ulaştıkları gelişme düzeyini, bırakalım gelişme düzeyini bir kenara toprak mülkiyetindeki eşitsizlik olgusunu daha iyi körüklemek için inşa edilen büyük GAP projesi tam tersine topraksız halkın aleyhine olan bir gelişmedir.

Toprak mülkiyetini ellerinde bulunduran Toprak ağalarının binlerce hektar alanları sulamaktan başka bir işe yaramayacağı gibi tarımda kapitalistleşmeyi köylüleri köleleştirmeyi hedeflerken Türkiye Cumhuriyeti ve Toprak Ağaları kafa kafaya verip pre-kapitalist bir süreci yakalamayı hedeflemektedirler.

Gelişmeler bu kadar açık olmasına karşın ‘‘Kürt siyasi hareketi ise, doğuşunda anti-feodal bir söyleme, yoksul köylülüğü taban sayan bir profile sahip iken zaman içinde “ulusçu” damarı ağır basınca Kürt feodalleriyle hesaplaşmayı gündemden düşürdü, yoksul köylüyü topraklandırma maddesini programının neredeyse en arka sıralarına attı.’’ (5)

Alt kısımlarda kullanmaya karar verdiğim alt ara başlığımızda ‘Aşiret Modernitesi’ tanımını her halde iş olsun diye kullanmak istediğimi şimdi sanırım bu bulgularla daha iyi anlaşılacağını biliyorum. ‘Kapitalist Moderniteye’ uyum sağlayacak bir (pre-kapitalist) sürece hizmet edecek  ‘aşiret modernitesi’ PKK’nın bahsi geçen Kürt feodallarıyla hesaplaşmadan vaz geçmesinin adı ve sebebi işte budur.

Bucak aşiretine karşı yaptıkları ilk silahlı eylem köprüsünün altından çok suların aktığı, toprak ağalarının BDP saflarında barış ve güven içinde, topraksız yoksul Kürt köylülerinin nasıl GAP sürecinde sömürüleceğinin anlaşması yoksul halkın yararına olmayan bir demokratik-konfederalizm antlaşmasının içindedir.

Demokratik-konfederalizm programı içinde toprak mülkiyetine sahip olan yukarıdaki örnek grafiğimizde belirlenen toprak ağalarının toprak mülkiyetlerine el konulup topraksız yoksul Kürt köylüsüne eşit bir şekilde toprak dağıtılacağını siz gördünüz mü? Zira ben görmedim!

Toprak mülkiyeti elinden alınacak toprak ağalarının BDP bileşenlerinin içinde boy göstermelerinin sebebini, Kürtlerin, Kürt milliyetçilik damarıyla açıklamaları söz konusuysa gelecekte hak ettiği şekilde sömürüleceğinin mutabakatında öz güven anlaşması yaptığı ortaya çıkar ki, bu da kendilerinin sorunu.

Dün toprak mülkiyetini ellerinde bulunduran aşiretler GAP Projesiyle (hedeflendiği ölçüde) turnayı iki kez gözünden vurmuş olmaları tabiiki demokratik-konfederalizmin sunmuş olduğu toplumsal mutabakattır. Sanırım şimdi sorun daha iyi anlaşılıyordur dün Kürt feodalleriyle hesaplaşmayı hedeflerken bu gün Kürtlük adına BDP bileşenlerinde Kürt toprak ağaları kol kola olmaları daha iyi anlaşılmaktadır.

Daha bitmedi. Neyi ve nasıl anladıklarına ilişkin geriye dönecek olursak, özel mülkiyetin olmadığı SSCB ‘de, özel mülkiyete karşı 74 yıllık amansızca bir mücadelenin sürdürüldüğünü göremeyecek kadar donanımsız bir anlayış var karşımızda. Komünal bir tarzla iç içe yaşayan Kolhozların başarısızlığını sanırım bu anlayış 74 yıl sonra özel mülkiyetin olmamasına bağlayacaktır. Öyle ya Marksizm toplumları sınıflar mücadelesi olarak algıladığı için yanlış yapmış, hatta bunlara göre toplumu sınıflara bölmüştür.

Pre kapitalist sürecin içinde ulus devletine öykünürken ulus kimlikçiliğine sığınmak, başkaların gözündeki çapağı görürken kendi gözlerine giren merteği görmemektir.

Yıllar önce yazmıştım ''Yarattığı uluslara ödül verme hakkı bize değil, burjuvaziye ait olmalı''  başlıklı bir yazımda konuyu işlemiştim.

Demiştim ki: ‘…Tabiiki anlatımlarımız statü içinde resmi olarak mevcut pastayı bölüşmek istemeyen payların tümünü alan 'Ulusal Burjuvaziyle’  ilgilidir. Bir bakıma ayrımcılık, tek hücreli amipler gibi insanların gruplaşarak ayrıştığı ulus saflaşmasında, kendisini farklı hisseden, insan topluluklarına (inkârcılık yöntemiyle, % 100 pastaya sahip olma adına) sürecin içinde bölünen insan gruplarının farklılığını yok saymaktır.

Bu farklılığı yok sayan, dilini ve örf ve adet dedikleri davranış şekillerini bile, kendi soyuna mal eden şoven bir burjuvazi, sahip olduğu pastasını dilimlere ayırıp paylaşmayı tabiiki istemeyecektir.

Misak-i Milli sınır dediğimiz ulusal çitin içinde yaşayan birden fazla ulus ve Ulusçulukların gelişmekte olan burjuvazisinin çıkarları bire bir çakışmıyorsa ulus tabiiyeti öne çıkarılarak kendisine bir alan çizmeye çalışacaktır.  

Hâkim ulusun burjuvazisi palazlanmakta olan daha henüz rüşt-ünü ispatlamamış  burjuva adaylarıyla aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa burada  sorun hep var olacaktır.

Kendi var oluşu için, ulusal kimlikli bir silahlı mücadeleyi seçiyorsa  burada sorun ulusal sorun kisveli bir yeni gelişme, palazlanmak isteyen burjuvazinin böyle bir perde ile gizlenmeye çalışmasıdır.  Gelişmekte olan burjuvazinin pazardan pay alma pay vermeme mücadelesidir. Burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur. Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır. (abç. AGS)

Bugün Kürdistan dağlarında ölen öldüren her savaşçı (İlle de ayrı bir devlet kurmak için savaşıyoruz diyorlarsa)  ister bunu desinler isterse bunu demesinler, unutmasınlar ki kendi burjuvazisi adına savaştığını bilmek zorundadırlar.’  (6)

Bunları yazdığımda Türk Solundan kimi arkadaşlar, ‘Kürtlerin burjuva çıkartmak gibi bir şeyle işi olamaz, bunu da nereden çıkarıyorsun’ falan demişlerdi. Tuhaf karşılamışlardı…

Kürt hareketinden faydacılık bekleyen kimi Türk Sol’una mensup Türk sosyalistleri, Kürt hareketiyle nasıl bir ilişkisi olur? Kürt hareketinin muhtevasını nasıl kavramış? Bu da tabiiki ayrı bir tartışma konusu.

Bu gazete haberinin resimli kupürü yıllar önce anlatmaya çalıştığımın tespitlerimin verisidir. Bilmiyorum daha başka söze gerek var mı?

Madalyanın öbür yüzü olan resmi devletin askeri ‘vatan savunması altında gizlenen’ asıl savaşı nasıl kendi burjuvazisinin ulusal çıkarlarını koruduğu için ‘şehitlik’ yalanıyla kandırılıyorsa, diğer tarafta ‘şehadete’ ulaştığı söylenen bir örgütün savaşçısı olan gerillanın amacı bir şekilde askerden farklı değildir.

Tarihin her döneminde (her olasılığı kullanan burjuvazi) tek kurşun bile atmadan üretim araçlarının sahibi oluverir.

Tumturaklı kelimelerin yanı sıra yerine cuk diye oturan bir ulus tarifine burada pek de o kadar ihtiyacımızın olduğunu söylememize hiç gerek yok.

İşin tuhaf tarafı buna ihtiyacımızda yok. Hayat söylemlerimi bir kez daha doğrulamış durumda.

Sorun yukarıda anlattığım gibi ‘çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendisi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, ‘kendi ulusum dediği’ aynı dili, aynı kültürü, paylaştığını söylediği bu insanlar tarafından gerilla savaşına destek bulmuşlarsa, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur.’  (adı geçen alıntı)

Dün bunu gizliyorlardı, hatta bu argümanların ışığında devrim bile yapacaklarını söylüyorlardı SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte Marksizm’e dair hiç olmamış o boş inançlarının realiteye nasıl uymadığını Marksizm’i eleştirerek düşük performanstaki bilinç olgularını kapatmaya gizlemeye çalışıyorlar.

Oysaki Kürt hareketinin öncelikle asli görevi Marksizm’i kavramak olmalıydı. Bunu hiçbir zaman beceremediler. Marksizmin ezeli düşmanı olan burjuva ekonomistlerinin ileri sürdüğü Marksizmin sözde iflasının çarkını döndüren su değirmenine, sutaşıma görevini yerine getirme uğraşısı içindeler.

Hemen belirtelim ki Kürt hareketinden çıkarı gereği sırtında yumurta küfesi taşıyan Türk sosyalistleri çıkarları gereği soruna atıl kalıyorsa bizimde atıl kalmamız gerekmiyor. Zira biz onlar gibi çıkarcı, bir o kadarda sinsi bir anlayışa sahip değiliz. BDP ’nin içinde bulunun sözümüz ona ‘sosyalistleri de’ bütün bu olan bitenlere karşı sesini çıkartmıyorlarsa onları da çıkarcılıkla suçluyoruz.

Bu kadar sözden sonra insanların kendilerini afilli modernitelerle nasıl yöneteceğine tabiiki sözümüz olmaz bizim sözümüz insanların kendisini nasıl yöneteceğine dair değil tersine kendisini besleyen kabuğuna boş gözlerle bakarak kabuğunun ne olduğunu bir türlü kavrayamayan, sürekli kavrama problemi yaşayan civcivin düşük ayarlı mantalitesinedir.

AŞİRET MODERNİTESİ

Marksizmin Kapitalizme ilişkin yapmış olduğu kapsamlı tahlili aşiret modernitesinin rehabilitesine tabiiki uymayacaktır. Kapitalizmi marksizm yaratmamıştır var feodalitenin üstünde yükselen toplum biçimi olan Kapitalizmi Marksizm tahlil edip, onun mezar kazıcısı olan sosyalizmi toplumu üreten üretici işçi düzenini işçiler lehine formüle ederek ayakları üstüne oturtmuştur.

‘…Tüm aşiret, kabile, kavim yönetimleri hep gevşek ilişkiler niteliğindeki konfederalizme izin verir. Ak-si halde iç özerklikleri zedelenir.

… Tarihte yerel ve bölgesel özerklik politikaları hep olagelmiş, ahlaki ve politik toplumun varlığını sür-dürmesinde önemli rol oynamışlardır. Dağlar, çöller ve ormanlık alanlar başta olmak üzere, yeryüzünün çok geniş bir coğrafyasında kabile, aşiret, köy ve kent toplumu halinde yaşayan halklar ve uluslar, uygarlık güçlerine karşı sürekli özerklik ve bağımsızlık politikaları ile direniş sergilemişlerdir.’ (Demokratik-Konfederalizm/Abdullah Öcalan)

Alıntılardan anlaşılanlar çok açık, modern kapitalist toplumlarda (teori sanılan argümanı kullanırsak) Kapitalist Modernitede, kapitalizmin bir burjuvazisi vardır. Pire kapitalist toplumun belirgin evrelerinde ise aşiret, klan, kavim, kabileler gibi insan küme – öbek adi yatı söz konusudur. Toprak ağalarının hüküm sürdüğü toprağa bağımlı pire kapitalist geri kalmış toplumlarda alt üst oluşsuz /devrimsiz bir standarttı yakalayabilmek hayal mahsulüdür. İmkânsızdır. Meksika’nın ünlü köylü devrimcisi Emiliano Zapata ’nın dramatik sonu, böyle bir sürecin tamamlanamamasının ürünüdür.

Devam eden alıntımız yine pragmatist ögeler ışığında saçmalamaya devam ediyor.

‘…Bununla bağlantılı olarak ekonomi ve toplum, sadece maddi yönüyle ele alındı. Bunun sonucu olarak da emek-değer kavramı yüzeysel ve dar kaldı.

Fiziksel emek ve bunun karşılığı olarak da ücrete ağırlık verildi. Bununla birlikte Marksizm, kapitalizmin doğru izahında da çok önemli eksiklikleri yaşadı.

Öncelikle kapitalizmi bir toplumsal sistem olarak tanımlanması büyük bir hataydı. Bununla birlikte kapitalizmi sadece içinde bulunduğu Avrupa zaman-mekânıyla izah etmeye çalıştı.

Yani, kapitalizmin kökeninin devletin ilk nüvelerine dayandığı, pek görülemedi. Bir diğer hata ise ekonomi tanımlamasında Avrupa-merkezci yaklaşım belirleyici oldu. Tüm bunların sonucu olarak, karşıtı olduğunu iddia ettiği kapitalizme, aslında büyük güç kazandırdı.

Ekonominin, toplumun ahlaki-politik varlığın temeli olduğu gerçeğinin anlaşılmasında büyük bir falsifikasyona yol açtı.’ (7)  (aynı yazı, abç)

Bu alıntıda anlatılanları Marksizm göremediği için, Marksizmin kapitalizme güç kazandırdığını iddia edebilecek bilgisizliği pazarlamaya çalışıyorlar. Kapitalizm bunlara göre toplumsal bir sistem değil ama ne olduğunu bilmiyorlar.

O halde bu kapitalist sistem neden var ki?

Neden köleci ve feodal sistem tarihe karıştı ki? Peki, bu gün neden köleci bir sistem yok? İnsanlar kapitalist üretim içinde bir bakıma teknolojik robot çağına adım atmışlarsa bu üretici güçlerin gelişimi sayesindedir. Kafa ve kol emeğinin bileşkesi olan bir üst aşamasıdır. Size göre bu gelişim Marksizmin yapmış olduğu hata diye tanımladığınız olmayan bir toplumsal sistem sayesinde olmuştur.

Bilinmelidir ki aşiret düzeneğine uyarlamayı düşündükleri demokratik-konfederalizm 15.yy ile 16.yy Avrupa’sında vuku bulan derebeyliğin de gerisinde seyir gösteren insanlığın olumsuz düzeneğidir aşiret ve klan ilişkileri.  Toprağa bağımlı bir üretimin demokratik yönetimi olsada diğer tarafta üretici güçlerin gelişimi sıfır noktada.

Kendi düşüncelerine göre Marksizmin yanlış tanımladığı toplumsal sistem olan gelişmiş Kapitalist üretici güçlerinin zekâ ürünü olan modern makinalara bağımlı demokratik-konfederalizm. Ulus devletine karşı çıkan ama ulusal varlığına sahip çıkarak ulus devletinin işlevini demokratik-konfederalizmle çözmeye çalışan bir sistemin algısı. Gözden kaçırdıkları asıl olgu ise kapitalizmi toplumsal bir sistem olarak formüle ettiği için Marksa öykünen bu sistemin ana olgusu olan ulus devletlerinde aşiret ilişkilerinin olmamasıdır. Beğenmedikleri eleştirisel yaklaştıkları bu ulus devletlerinin içinde 15.yy ile 16.yy Avrupa’sında vuku bulan derebeyliğin de gerisinde seyir gösteren insanlığın olumsuz düzeneği olan aşiret/klan gibi bir ilkelliği barındıramaz.

Savaş galibi emperyalist ülkelerce (paylaşım savaşının bir gereği olarak) Türkiye topraklarına katılan Kürdistan toprağının parçası olarak bilinen bu coğrafya da bir türlü erimeyen / eritilemeyen aşiret ilişkileri asimilasyon algısıyla ulus devletinin sırtında taşıyacağı bir kambur olarak sorunlu uyumsuz yapısını hep korumuştur.

Ulus devletsiz demokratik-konfederalizmle  (ama ulus kimliğiyle) asimilasyonsuz bir şekilde aşiret ilişkilerini çözebildikleri oranda gelişebilirler. Karl Marks’ın insanlığa bahşettiği Marksizmini belki o zaman daha iyi anlayabilirler.

‘Bütün dünya ve Ortadoğu halkına demokratik konfederalizmi hediye ediyorum Ortadoğu ve hatta bütün dünya halkları için geçerli çözüm demokratik konfederalizmdir. Demokratik konfederalizm devlet olmayan, demokratik ulus örgütlenmesidir. (Demokratik-Konfederalizm / Abdullah Öcalan)

Yukarıda bir bölümde söylemiştik insanların kendilerini nasıl yöneteceğine kendisi karar vermesinden daha doğal bir şeyin olamayacağını burada yeniden tekrarlamaya gerek var mı bilmiyorum ama bu konuda düşüncemizin çok net olduğunu biliyorum. Yeniden alıntıya başvurmamızın sebebi insanların kendilerini nasıl yöneteceğine ilişkin olmadığını tam tersine başka bir konuya dikkat çekmek için bu alıntıyı yaptığımızı belirtmeliyim burada.

Sözümüz hediye şekline ilişkin.

Bir şey hediye edilirken o şey hediye edene ait olmak zorundadır. Başkasının evini ya da her hangi bir malını ben nasıl bir başkasına hediye edemezsem, bir başkası da aynı hassasiyete sahiptir /olmalıdır.

Demokratik-Konfederalizm Abdullah Öcalan’dan önce de vardı. Bilinen başkasına ait bir şeyin hediyesi olsa olsa abes-le iştigal olur. Zaman zaman insanlar tarihin çeşitli dönemlerinde ihtiyaç duyduklarında Demokratik-Konfederalizmi kullanmışlardır son kullanma tarihi bittiğinde de Demokratik-Konfederalizmi terk etmişlerdir. Galiba bu gerçeklik atlanarak birey kendine mal etmeye çalışıyor. Komiklik bu kadar sendrom yaşayamaz ama söylemek zorundayım.

Anlaşılan o ki her yaptığımız alıntı başlı başına sayfalar dolusu cevap yazabileceğimiz nitelikte. Bu kadar kaba sentez az rastlanır cinsinden dersek sanırım boşa söylem olmayacaktır şimdi bir alıntıya daha bakalım:

‘ Toplumsal doğaya ilişkin pozitivist evrenselci, çizgisel-ilerlemeci yaklaşım kendilerini er geç gerçekleşecek bir sosyalizm anlayışına götürmüştür. Kutsal Kitaplardaki eskataloji (ahret inancı) bir nevi sosyalizm olarak yansıma bulmuştur. Toplumlar ilkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist olarak, düz bir çizgide gelişen modeller olarak tasvir edilmiştir. Burada bir nevi kader anlayışı söz konusudur. Derinden etkilendiğimiz bu dogmatik anlayışların kökeninde dinsel kader ve ahret inancının yattığını fark etmek acı ve geç olmuştur.’ (8)

Sanırım yine yazarımız eskatalojiyi vitrin süsü olarak kullanmakta. Toplumların tarihsel sıralamasını Marks / Engels bir yerinden uydurmamışlardır. Tarihte gelişen sıralamayı oturup incelemişlerdir. Tarihin kronolojik sıralamasın da yazarımız beğense de beğenmese de bir kez tarihe mal olmuştur. Tarihsel gelişimi tersine çevirebilmek için yazarımız boş yere nefes tüketiyor. O halde bizde ekatolojiyi Demokratik-Konfederalizm için kullanalım.

Paylaşım savaşlarıyla sınırların çizildiği bir coğrafya da hayalimizi optimist bakış açısıyla süsleyerek Demokratik-Konfederalizmi bir nevi ekatolojik ahiret inancı sayabiliriz. Bizim buna ihtiyacımız yok. İnsanlar kendilerini nasıl uygun görüyorlarsa öyle yönetsinler ama yazarımız huzursuz oda marksizmin öğretilerinin tavizsiz bir şekilde Demokratik-Konfederalizme kararlı kuş bakışıyla bakmasından rahatsız. Bunları nereden çıkartıyorsun deyip, beni önyargılı davranmakla suçlamaya yelteniyorsanız, durun derim. Öncelikle yazarımızın kendi ağzıyla söylediği söylemlerine gelin birlikte okuyalım:

‘Devrimci hareketlerin son iki yüz yıllık deneyimlerinin başarısızlığa uğramasının temelinde de ulus-devleti daha devrimci sayıp demokratik konfederalizmi geri bir siyasi biçim olarak görerek tavır alışları yatmaktadır.’ (9)

Başlı başına ulus devletini aklı başında hiçbir marksist daha devrimci saymamıştır. Yazarımız kendi önermesini doğrulatmak için bu savı, araya serpiştirdiği ‘ulus devleti’ terimini süs olarak kullandığını sanıyorum. Yazarımız toplum biçimiyle devlet olgusunu karıştırıyor. Bu zihin bulanıklığı yazarımızı sav saçmalığına götürüyor. Köleciliğe göre feodalizm, feodalizme göre kapitalizm daha bir devrimciydi acaba yazarımız tarihin bu ender kronolojisiyle mi karıştırıyor, yoksa bilinçlimi çarpıtıyor? Bu anlatımına göre Demokratik-Konfederalizm Sosyalizmin yanında neden geri ve ilkel durduğunu yazarımızın kendi tasvirinden net olarak anlamış oluyoruz.

Mantalitedeki söylemlerin neresinden tutsan tutarsızlık saçmalık diz boyu olsada Kürt sosyalistleriyle Türk sosyalistleri adeta söz birliği etmişlercesine Marksizm’e cepheden yapılan fütursuzca saldırıya karşı bu denli suskunluk, basiretsizlik örneği sanırım akıl tutulmalarında gözlenen durumdur. Ama yaşadığımız realite bize gösteriyor ki basiretsizliğin en iyi örneği sergileniyor. Küçük hesaplarıyla yola çıkan bu ‘sosyalistler’ HDP içinde parsa kapma / nüfus kazanma gibi mide bulandırıcı şarlatanlığı ihya ediyorlar. Marksizmin öğretisinin inkârı olan Marksizm’e yapılan bu saldırılara karşı tek kelime savunusu olmayan ruhsuzlar ordusunu oluşturmuş durumdalar. Sosyalistlerin HDP içinde nasıl olunması gerektiğinin Elham’ını okuyorlar.

‘İşçi sınıfı ile burjuvazi birleşip sonra toplumu sömürüyorlar. Değer teorisinin özü budur. İşçi sınıfının bu eksenli devrimciliği safsatadır.’  (10)

Kapitalistlerin tarihinde gelmiş geçmiş yer alan ekonomistlerinden tutunda satılmış bilim insanlarına varana kadar deyim yerindeyse hiç biri bile bu kadar fütursuzca bir dil kullanamamışlardır. Çünkü onlar bilim insanı dilini tahlilini kullanarak Marksizm’i çürütmek ebedi olarak yeryüzünden silmeyi hedefliyorlardı. Marksizm her şeyden önce emekten yana çalan hırsız asalaklara karşıydı. Marksizmin bu dalda tarihsel haklılığını, hayranlık uyandırıcı doğruluğunu gördükçe,  burjuva ekonomistlerinin ayakları burjuvazi cenahında ne kadar kaygan olduğunu, teoride ayaklarının yere neden sağlam basmadığını / basamayacağını ilk baştan farkına varmışlardı.

Şimdi burada duralım. ‘İşçi sınıfının burjuvaziyle birleşip toplumu sömürmesi’, olsa olsa Angut teorisinden başka ne olabilir ki? Angut teorisinde durum böyle olunca ‘işçi sınıfının devrimciliğinin de safsata olması’  tabiiki tarafımızca anlaşılır bir şey.  Yazarımızın karın ağrısı ortada burjuvaziyle işçi sınıfı bir olup köylüleri ve memurları vs. sömürüyorlar. Oldu olacak bu sömürüden elde edilen artı değeri de tahlil etseydi kapitalist işçilerin bu çetrefilli duruşunu yazarımız olan ‘başkan ve önder’ sıfatlımızdan öğrenmiş olacaktık. Ama arkası gelmiyor… Kim bilir belki ileride…

Buna göre ortada anlaşılmayan bir nokta var. İşçi sınıfı şiddeti örgütleyen devlet mekanizmasına sahip değilken toplumu hangi baskı ve şiddet aracı dediğimiz devlet erkinin yoksa içinde mi? İşçi sınıfı toplumu sömürmeye kalkıyorsa devlet erkine ne zaman sahip oldu? Artı değerden ne ölçüde pay alıyor doğrusu merakımız söz konusu. Bu nokta açılması gerekirdi…

Devlet: bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde baskı ve tahakkümü ise bu mantalitenin sahipleri en başta Marks /Engels sonra da Lenin iflas etmiştir. Marksizm’den kaçış dolu dizgin olsa da pragmatizm işin içinde, işin özünde olunca daha bir başka oluyor.

Bir insan Marks’ın Sosyalizmine Marks’ın Marksizm’ine demediğini bırakmayacak sonra da;

‘ …Bu kadar tecrit olmama rağmen, tek başıma sosyalizm konusunda karamsarlığa girmedim. Kararlı, çok yüksek moralle mücadelemi sürdürüyorum.’ (11) diyeceksin!

Baştan beri tekrarlıyoruz pragmatizmin ne olduğunu, ne olmadığını ısrarla anlatma çalışıyoruz… Görülüyor ki Ayçiçeği bitkisi gibi güneşe bağımlılığı gün boyu dayanılmaz ölçüde iken, (ihtiyaç duydukça sosyalist olduğunu yeniliyor) gün batımında Marks’ın yetersizliğini keşfediyor. Marksizm var olduğu sürece zavallı Ayçiçeği bitkisinin pragmatistçe güneşine bağımlılığı sanırız bu hiç bitmeyecek.

Tabiiki daha bitmedi, o halde tekrar dönelim;

Marx'ın kapitalist toplumda bu kadar ilgi çekici bulduğu şey neydi? Diye sanırım sormak hakkımız.

O halde anlatalım, akıl tutulmasının yaşadığı bu süreçte belki bir anlayan çıkar.

Kapitalist toplumda üretici güçler kendi ihtiyacı için bir şeyi üretmez. Kendi ihtiyacı olan şeyi üreterek karşılarsa bu şey sadece ihtiyacı karşılamakla sınırlıdır. İhtiyacını karşıladığı şeyi bir daha bir daha denilip ihtiyaç fazlasını üretmeye ama hiç ihtiyaç duymayacaktır. O halde bunun adı üretim olmayacaktır. Bir şeyin üretim olabilmesi için o şeyin mübadele edilebilmesi için pazar gerekir. Şeylerin mübadelesi bu pazarda şekillenir. Şeyler pazarda mübadele sonucu şekillendikçe talep kendi emisyonunu yaratacaktır. Talep şeylere kar marjını belirlerken metaların ederi, üretici güçlerin toplumsal yaşama katılmasına katkı sağlayacaktır. Üretici güçler bu kez milyonlarca üretim çeşitlerden birine ihtiyaç duyduğunda, o şeyin üretimi için, sattığı emeğin ederiyle satın alma yoluna gidecektir.

Şeylerin pazarda mübadelesinin macerası tabiiki bu kadarla şekillenmeyecek bunun yanı sıra üretici güçler hem kendini geçindirdikleri gibi birde kendileri haricinde yönetici sınıf diyebileceğimiz kapitalistlerin artı değerden pay alarak zenginleşmesine neden olurlar. Üretici güçler yaşamak ve ayakta kalabilmek için çalışmak zorunda kalırken kapitalistlerin böyle bir zorunluluğu yoktur.

Organize edilen toplumsal emek sürecinin mübadelesi pazar piyasası aracılığıyla sistematize edilir. Toplumsal ilişkiler şeylerin mübadelesinde şekil alan meta ilişkileri şeklini alırken, insanlar arasında beliren ilişkilerde meta fiyatlarıyla tariflenen bir değer ilişkisi biçimine dönüşür. Oturtulan sistemin doğası gereği meta ilişkileri dünyasında mübadele sürecine giren şeylerin fiyatları üretici güçlerin kontrolü dışında bağımsız belirlenen değer yasası insan ilişkilerinin soyuttan somuta akışını belirler.

Bütün bunlara rağmen değer ilişkisini anlamamak ebetteki her kula nasip olmaz. Nasip olunan bu keşif’e biraz daha yakından bakalım:

‘Neden değer ölçülemez? Şundan ölçülemez: Savunmalarımda açmıştım, ana örneğini vermiştim. Ananın çektiği, harcadığı emek parayla ölçülemez. Ananın yaptığı gibi ücretsiz işçiliği ne-reye koyacağız? Çocuğu büyütmesi, ona bakması, ev içinde verdiği emek ölçülemez.’ (12)

Bir kez sapla saman bir birine karıştırıldı mı sorunun özünü kavramadan uzaklaşılır. Bu satırları okuyan aklı başında bir insan bu şahsın hiçbir şeyden anlamadan boş konuştuğunu düşünür. Muhatabımız bu arkadaş ya okumadan gözü kapalı istediği gibi yorum çekiyor ya da okuyor ama okuduğunu kavramadan / kavrayamadan okuduğunu sanıyor bir daha okuyor. Neyin ne olduğunu bilmeyince sapla samanı birbirine karıştırıyor. Zira bunun başka türlü izahı yok.

Açalım o zaman kavrayamadığı anlayamadığı yerleri.

Önder / başkan hitaplı arkadaşımızın değer algısı, Marks’ın değer yasasının yanlışlığına ilişkin verdiği ‘‘Ana’’ örneğine gelelim. Ana olgusunu (üst satırlarda genişçe açtığım gibi) kapitalizmin olmazsa olmazı olan serbest rekabet piyasasında bir meta olmadığını pazarda mübadele yapamayacak kadar arz ve talep yasasına göre standartlarına girmediğini bilemeyecek, anlamayacak kadar ham cehalet örneği sergilenmesine şaşırmamak gerekir. O ısrarla dönüp dolaşıp ‘Ana’ örneğini vermeye devam etsin Kapitalist ekonomide bunun yeri olmadığını biliyorsa otursun Marks yerine Kapitalizme saldırsın.

Dönüp dolaşıp insanlık tarihine göndermeler yapan arkadaş türlerin kendi soyunun devamı için gerekli olan içgüdüsel analık kodlamasını da bilmiyor. Bir nevi doğanın evrimsel gelişiminden soyut olmayan bu kodlama olmasaydı türlere ilişkin her hangi bir şeyin esamesinden bu gün bahsedebilmek imkânsız olacaktı. Çünkü türlere bağlı olan, türlerin bir parçası olan insanlıkta olmayacaktı.

Türün evriminde vuku bulan tohum üretme kodu bitkilerde bile mevcuttur. O halde bitkinin tohum üretmesi bir emeği gerektirir.

Sorun 1492 yılını pas geçip 21.yy.da Amerika’yı yeniden keşfettiğini sanan Kürt hareketinin bu gizemli sunumuna göre bitkinin tohum için sarf ettiği emeğini nereye koyacağız?

Hayvanlar âleminde de bu böyledir. Memeli hayvanlar çocuğunu karnında besler doğurur emzirerek büyütür. Hayvanların ‘‘Ana’’ örneğini nereye koyacağız? Hayvanların eti kasap vitrin pazarın da mübadele görüp fiyatlandırılıp alıcı bulurken  ‘‘Ana’’ lık emeği kendi kodu gereği değer kazanmıyor. Bu anlamıyla da Marks bunu bir yere koymuyor. Sanırım arkadaşımızın kavrayamadığı noktada tam da burası…  Bunda Marks’ın suçu olmadığı gibi yanılgısı da söz konusu değil. Çünkü kapitalist değer yasasında bunun yeri yok.  Kapitalist değer yasasında yeri olmayan bir olguyu entellektüel çalışmasına katması Marksın bilimsel titizliğinden uzaklaşmasıyla eş değer olacağını bilmem burada anlatmaya gerek var mı?

Adam Smith bu gelişmeyi “piyasanın görünmeyen eli” olarak değerlendirirken Marks ise bunu ‘değer yasası’ olarak tanımlar.

Bırakalım Marks’ın çözümlemelerini bir kenara, Adam Smith’in düşüncelerine bile hâkim değil bu arkadaşımız. Zira neyin ne olduğunu bilmiyor, biliyormuş bazlı içeriği boş şanssız laflar ediyor, hepsi bu.  Marksist ekonomiye şeylere ait mübadele yasasını kafasına göre anlamsızlaştırarak komik sunularıyla eleştiri yapmaya kalkarken biz bunu sadece sıradanlığa varan ‘komiklik’ yaptığını söylemek bile istemiyoruz. Adını okuyucunun koymasını isteriz. Burada verili koşullarımız müsaade ettiği oranda çarpıcı bulduğumuz entelektüellikten uzak ipe sapa gelmez sunularını tabiiki ele alacağız.

Kitaplarında dönüp dolaşıp kendisine  ‘önder ve başkan’ tanımı koyan bir ruh hali, kendisini önemli şeyler söyleyen bulunmaz bir deha sendromun içsel hali olan, alışık olduğumuz sıradan bir narsizmi yaşasa da biz buradan kendisine daha çok okumasını daha çok öğrenmesini, ikincisi her kula gerekli olan alçakgönüllülüğü öneririz. Söylemleri gibi emek verip yazdığı kitapları da oldukça yavan olduğunu bilmem belirtmeye gerek var mı?

DENİZ GEZMİŞ – MAHİR ÇAYAN

Kendince buluş ya da yeni bir şey sandığı, uçuk kaçık, uyduruk saçmalıklarıyla Marksizm’i çarpıtma peşindeler. Marksizm’e yetersiz seviyeleriyle marksist ekonomiyi burjuva ekonomisi olarak nitelendirip Marksist değerlere aleni bir şekilde küfür ederlerken, ihtiyaç duydukların da, kendilerini kimi zaman devrimci, kimi zamanda çok rahat sosyalist ilan edebilmektedirler. Zaman zaman yazdığı kitaplarını Mahir Çayan’a Deniz Gezmiş’e atfederken Mahir’in Marksist yapısını es geçerken Mahir’in Marksizm’e bağlılığını da teğet geçmektedir.

Marksizm’e saldıranların övgüsüne Mahir Çayan’ın ihtiyacının olmadığını bile bile Mahir Çayan’ı kendi pragmatist anlayışına göre çok rahat bir şekilde kullanabilmektedir.   Pragmatizmin Asya tipi oryantalizmi bu olsa gerek. Zira biliyoruz ki insanlık tarihi böylesine nev-i şahsına münhasır bir pragmatist oportünizmi hiç görmedi, görmeyecekte.

Modern kapitalist üretim ilişkilerinde rekabetin ve eşitsizliğin varlığında ortaya çıkan her genişleme süreci şiddetli bir krize ve daralmaya gebe olduğunu Marx tarafından net olarak dile getirilmiştir. Bu kadar barizliğe rağmen iktisat teorisi her genişleme döneminde yeni bir umutla “krizsiz bir kapitalizm” söylemine sıkı sıkıya sarılmış olsalar da, savunucuları Marksizmin tarihsel yenilgisini ilan ederek unreal yapısını marksizmin nezdinde gizlemeye çalışmışlardır. İşin tuhaf tarafı dönüp dolaşıp marksist ekonomiye öykünmüşlerdir.

Mesela ünlü burjuva iktisatçısı Keynes, kapitalist ekonominin kendisi arz talep yasasının ihtiyacı biçiminde ortaya çıkardığı bütün problemlere rağmen eşit olmayan bir gelir dağılımının sermaye birikiminin de sermaye lehine nasıl eşitsiz geliştiğini övmek ve  takdir etmekten kendini soyutlayamaz. Keynes “Savaştan yarım yüzyıl önce oluşan ve insanlığa büyük fayda sağlayan bu dev sermaye birikiminin refahın eşit bir şekilde dağıtıldığı bir toplumda ortaya çıkması mümkün değildir” diye yazar. (13)

Keynes her ne kadarda dev sermaye birikiminin (refahın) eşit bir şekilde dağıtılıp pay edildiği zaman krizin olmayacağını ileri sürse de arz talep yasasının işleyişinin buna imkân vermeyeceğini hep görmezden gelir. Marks’ın değer yasası üzerine kurulu sermayenin arz talep yasası, şeylerin üretiminde mübadele girme sancısını aynı şekilde üretime girme sürecinde kendi bünyesinde başladığını, sisteme entegre olduğunu bilmem anlatmaya gerek var mı?

Alıntının devamına dönelim:

‘Bookchin’de, Walerstein’de var, önemli noktalara değiniyorlar. İmparatorluk’un yazarları değer teorisini ele alıyorlar, değer ölçülemez diyorlar. Bazı sonuçlara ulaşıyorlar. Marks’ın değer teorisi yanlış.’ (14)  

Marks’ın değer teorisinin üstünde inşa olan temel işleyişe yanlış dereken neden yanlış olduğunu bir türlü ortaya koyamazken yuvarlak laflarla ‘Ana’ içgüdü selliğiyle boş iddiasını beslemeye çalışıyor. Oysaki Analık özverisinin emeği Marks’ın değer yasasının içine girebilmesi için pazarda mübadeleye girmesi gerekirdi. Ananın sarf ettiği emeğin ürünü olan meta yani şeyler mübadele yasasına neden uymuyordu? Entelektüel bir beyin sanırım bunu ilk önce düşünmesi gerekirdi. Ama durum hiç de böyle olmuyor entelektüel düşün sektörü dumura uğruyor ve talihsiz boş söylemler bir birini kovalıyor.

‘Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır.’ (15)

İyiki Kapitali İncelememiş Kapitali incelemiş olsaydı Allah bilir kim incileri nasıl bir biri peşi sıra sıralayacaktı kim bilir? İnsanlık tarihi boyunca vuku bulan sınıf savaşını, zıtların mücadelesini çarpıtan bir nevi gerici söylem sendromu yaşandığı bir gerçek. Buna göre demokratik modernitesin de zıtların mücadelesi toprak sahibi olan toprak ağalarıyla mülksüz insanlar arasında hiç çelişki olmayacak. Öyle ya modernitesinin mantığı ‘son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşı’ perşembenin gelişini çarşambadan belli olduğunu bilmem söylemeye ne gerek var?

‘Marks’ın sosyal bilime katkıları olmuş, ama muazzam da yetersizliği var, topluma anlamlı bir şey getirememiştir. Sonuçta değer teorisi ile işçi sınıfının ücreti artırıldı.’  (16)

Bu kadar laftan sonra sanırım fazla söze sanırım hiç gerek yok ama muazzam yeterliliği, muazzam bir yetersizlik tarafından keşfedilirse muazzam yetersizlik muazzam yeterlilikle yer değiştirir. Eşyanın yabancılaşması ilk önce kendi tabiatından başlaması sanırım bizim tarafımızdan anlaşılır bir şey olsada, bunu anlayamayan muazzam yetersizlik, kendi yabancılaşmasını muazzam yeterliliğe bahane bularak gizleyecektir. Şeylerin var oluşunda saklı olan niceliğin evrimleşmesi muazzam bir yeterliğin olgunlaşmasından başka ne olabilir ki? Muazzam olgunlaşma şeylerin tedricen birikiminin en üst aşamasını bir niteliğe sıçramasını, bir alt üst oluşun devinimi kavrarız biz. Muazzam bir nitelikle muazzam olamayan bir niteliğin evrimci ve devrimci durumunu kavrarız biz.  Marksist öğretinin bize öğrettiklerinin yanı sıra bir o kadarda değer teorisinin mukavviyesini muazzam yetersizliğe kavratmaması bizim için ebetteki enteresandır.

Ama sadece bu kadardır…

Son söz olarak elbette ki Kürt dostlarımızın var olma mücadelesine saygıyla bakarken hak ettikleri bir yaşam tarzına kavuşmalarını desteklememiz yanlarında olmamız bizim en doğal sosyalist duruşumuzdur.

 ‘‘…Ayrılıkçılığın panzehiri, özgürlük ve demokratik birlik seçeneğidir. Ayrı ulus olup olmama ve tek ulus sorunu da bilimsel olarak tartışmayla aşılabilecek bir sorundur. Kürtlerin ulus aşamasına gelip gelmediği, gelse bile bunun Türk ulusu için bir tehlike teşkil edeceği yine milliyetçi fanatizmin bir iddiasıdır.

Kürtleri zorla Türk saymanın Türk ulusunu güçlendirmeyeceği açıktır. Kaldı ki, Türkler sayıyla değil, gelişmiş bir ekonomi ve demokrasiyle daha çok güçlenirler.

Kürtlerin sosyolojik bir olgu olarak değerlendirilmesi Türk ulusunun daha çok yararınadır. Varlıklarını kabul etmiş bir Türk ulusu, Kürtlerde daha çok saygı ve birlik isteği doğurur; tersine inkâr edilme, dil yasağı ve eğitim hakkının esirgenmesi devamlı eziklik ve hor görülmeye yol açar.’’ (17)

Kısaltarak yer verdiğimiz bu alıntımızdan anlaşılan tabiiki şu olmalı: Kürt dostlarımızın nasıl yaşamak, nasıl yönetmek, nasıl yönetilmek istediklerine saygı göstermek bizim (en başta gelen) temel görevlerimizden biri olmalıdır.

Marksizm’e ve Sosyalizme dair ideolojik saldırılarına sessiz kalamayacağımızı bu doğrultuda da Kürt sosyalist yoldaşlarımızın sessiz kalamamaları bizim en temel temennilerimizden biridir.

İnsanlığın kurtuluşunda kendi sınıf perspektifimizle sorunlara yaklaşacağımızı dost-düşman bunu herkes bilmelidir.

 

_Ali Galip Sayılgan_

 

 

DİP-NOTLAR

(1)  http://www.ajansafirat.com/news/kurdistan/kck-nasil-bir-ekonomik-model-oneriyor.htm

(2)  ‘Modern Kapitalizm’ demek klasik argümanlarında sanırsam eğri duruyor… Teori yaptıklarını sandıkça Kapitalizmi Moderniteleştiriyorlar.

(3)  (Marx-Engels Seçme Yapıtlar cilt I, s.20)

(4)   (Mustafa Sönmez. http://mustafasonmez.net/?p=1169 )

(5) (M. Sönmez, a.g.y)

(6)  Tabiiki yukarıda kaleme aldığım bu satırların yazıldığı süreçten bu yana köprünün altından çok sular aktı.               Sosyalist öğretilerden vaz geçilip yeni Amerika dediğimiz pragmatizmi keşfettiler yani ayrı bir devlet kurmadan vaz geçip yeni burjuvazileriyle birlikte ‘Demokratik-Konfederalizm’ gibi bir düşünceye evrimleştiler.

(7)  www.ajansafirat.com/

(8) Demokratik Konfederalizm, Abdullah Öcalan

(9) a.g.e Abdullah Öcalan

(10) a.g.e Abdullah Öcalan

(11)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(12)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(13)  Keynes, Barışın Ekonomik Sonuçları. Sayfa. 9

(14)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(15)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(16)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(17)  Demokratik Konfederalizm, Abdullah Öcalan. S.39