Yüz yılın deccalı ‘sosyal medya’

Medya yetmiyormuş gibi başlarına adeta baş belası kesilen yüz yılın deccalı gibi birde ‘sosyal medya’ belası çıktı.

"""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

Bizim gibi ülkelerin hükümetlerince (son yüzyılın yükselen trendi) deccal gibi, ürkütücü bir o kadarda tehlikeli kabul edilen bu yüzden de sosyal medya kaynaklı operasyonlara neden olunduğu gibi kimi dönemlerde ülke genelinde internetin kapatılması veya yavaşlatılması yaptırımlara neden olan biz dizi macerayla yüz yüzeyiz.

Eskiden burjuvaların emek hırsızlığı üzerine kurulmuş olan kendi düzeni kapitalizmin diğer bir deyişle kendi hırsız düzenlerinin yıkılması korkusuna neden olan en büyük tehlike Komünist Partilerinin faaliyetlerinde görürlerdi.

1888 yılında Samuel Moore'un Engels ile birlikte yaptığı İngilizce`ye çeviri, en çok kullanılan İngilizce baskısında;  "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti. Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları.

Muhalifleri tarafından komünist olmakla suçlanmamış muhalefet partisi nerede vardır? Bu lekeleyici komünizm suçlamasını, daha ilerici muhalefet partilerine olduğu kadar, gerici hasımlarına karşı da gerisin geriye fırlatmamış muhalefet nerede vardır?

Bu olgudan iki şey çıkıyor:

I. Komünizmin kendisi, daha şimdiden, bütün Avrupa güçleri tarafından bir güç olarak tanınmıştır.

II. Komünistlerin açıkça, tüm dünyanın karşısında, görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini yayınlamalarının ve bu Komünizm Hayaleti masalına partinin kendi Manifestosu ile karşılık vermelerinin zamanı çoktan gelmiştir.

Bu amaçla, çeşitli milliyetlerden komünistler, Londra'da toplanmışlar ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flemenk ve Danimarka dillerinde yayınlanmak üzere, aşağıdaki Manifestoyu kaleme almışlardır. " (Komünist Manifesto) Kaynak

Sovyetler birliğinin yıkılmasıyla birlikte Karl Marks’ın dikkat çektiği hayalet adeta masum bir konuma dönüşmüş gibi ne bir polis operasyonu nede cadı avları şimdilik tarih olmuş gibi.

Her ne kadarda Komünizm heyulası egemen burjuvazi tarafından şimdilik Âsâr-ı Atika müzesine kaldırılmış gibi gözükse de moda trend sosyal medya tehlikesi hükümetlerin baş belası konumuna ulaşmıştır.

Devleti yöneten hükümetlerin nesnel tanımını yapmak için merceği elimize aldığımızda aslen burjuvaların kendi içlerinde kimi eğilimlerinin ağır basan temsilcileri olduğunu görürüz.

Kendi çıkarlarını koruyan bu temsilcilerinin seçimle iktidara getirilmesine kendi çıkarlarını parlamentoda halka karşı savunulma yöntemine meclis adı verilirken uygulamanın tümüne burjuva demokrasisi adını verebiliyoruz.

Bu bir anlamıyla burjuvazinin fütursuzca çıkarını korurken emekçilerin siyaseti önüne alabildiğince zorluk çıkarmak gibi asli görevi söz konusudur. Buna aşılması zor baraj sistemlerinden tutunda bir dizi sert önlemler sıralana bilinir.  

Avrupa da yaşanılan gerçekliklerden birisi olan burjuva ‘demokrasisine’ rahmet okutan bir ‘demokrasi’ yöntemi, gelişmekte olan bizim gibi geri ülkelerin ‘demokrasisi’ ahlakı sıfırlığı noktasında kendi rüştünü çoktan ispatlamış durumdadır.

Bütün şatafatıyla sürdürülen seçim kampanyaları bir birlerine demedikleri sözleri bırakmayan bu burjuva partileri özünde bağımsız değildirler.

Perde arkasında sömürü cennetini yaşayan kapitalistlerin yani oligarşik yapının eğilimlerinin bire bir temsilci olan hükümetlerin kamuoyunda kopardıkları yaygara ve düzen / denetim, yeniden yapılanma, bakanlıkların oluşumu gibi vb. uygulamalarla hangi burjuvazinin eğilimini temsil ettiğini burjuvazinin çıkarlarını ne ölçüde koruyacağının taahhüttünü verdiğinin incelikleri esasında mevcut basın aracıyla kamuoyundan gizlenir.

Eskiden bu gerçekleri haykıran işçilerin emekçilerin hakkını arayan Komünist Partileri bu anlamıyla tehlikeli bulunurdu. Bu yüzden haklarında takip, yakalama, kovuşturma gibi bir dizi cadı avı sonucunda yargılama gibi, bir dizi işlemleri burjuvazinin kendi soygun düzeninin sürekliliğini sağlama konusunda tehlikeli gördüğü Komünist Partisinin militanları üzerinde kendi soluğunu enselerinde hissetmelerini sağlardı.

SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte şimdilik Komünizm heyulası eskisi gibi tehdit olarak algılanmasa da, bu kez tehdit keskinleşmiş bir sınıf temelinde değil.

Hırsızlık ve yolsuzluğa karşı örgütlenme tarzı sosyal medyaya akışırken sosyal medya kendi kendine adeta bir misyon yüklenmiş gibi, özellikle gezi direnişi vb. örneklerde bildiğimiz gibi sosyal medya aktif olarak kullanılmıştır.

İktidarların hiç hazzetmediği sosyal medya Komünist Partilerinden daha tehlikeli bir belayı başlarına sarmış durumdadır.

Elbette sosyal medyanın komünist ideolojiyle donanmış  sınıf denkleminde kendileri için tehlike arz eden salt hemojenik bir örgütlenmesi söz konusu olmasa da iktidarların yaptığı hırsızlık ve talan karşısında ciddi bir örgütlenmenin bir anda meydanları dolduran binlerce kişinin kimi zaman radikal kimi zaman barışçıl eylemleriyle kaos ve korku şeklinde nam salmış durumdadır.

Hükümet partileri aynı zamanda sosyal medyanın yükselen yıldızına karşı baş edebilmek, kafa karıştırmak gibi işlevleri bünyesinde taşıyan kendi trollerini kullanan yeni bir dönemin kapısı çoktan aralanmışa benziyor.  İktidar trollerin karşı propaganda ile göz boyamaya, hedef şaşırtma gibi bir çalışma prensibi içinde olmuş olsalarda kendi trollerinin sevk ve idaresi konusunda binlerce doları bu uğurda harcama yönüne gidilmiştir Her ne olursa olsun Ak Parti icraatlarıyla bilinen hükümete karşıtı sosyal medyanın yükselen yıldızı karşısında aciz kalmış durumdalar.

Ak Parti iktidarının yapmış olduğu hırsızlık, yağma, talan ve peşkeş çekme gibi yapılan her türlü haksızlıklar, aleni insan hakları, adam kayırma, yargının yandaşlaştırılması gibi bir dizi yaşanmışlıklar toplumda ciddi bir travmalara neden olmuştur.

Bu yüzden bireyin sesini duyurabileceği, kendini ifade edebileceği yegâne alan olarak gördüğü sosyal medya bireyin yapısal psikolojisinde olmazsa olmazı konumunda ciddi bir yer tutmaktadır. Bireyler kendi bireysel kimliklerini dünyaya açılan penceresiyle haykırabilme, bu uğurda sesini duyurabilme, öz güvenini kazanmış bulunmaktadır.

Hırsızlık yapan siyasiler bu durumdan hoşlanmasalar da internetin bireye sunduğu en güzel özgürlüklerden bir tanesidir.

Bu bağlamda bireyler mevcut durumun kıymetini bildiğini düşünüyorum.

Bu yüzdende ciddi bir sosyal medya bilincinin kazanıldığı gözlenmektedir.

Elbette bu gelişme karşısında hırsızlığa yolsuzluğa bulaşmış devleti soyan siyasiler tarafından bu durum kaygıyla izlenmektedir.

Her gün bu sosyal medya yüzünden iktidar partisinin nasıl bir karar alıp, nasıl davranacağı tahmin edilemese de, tanık olduğumuz gerçeklikler içinde, kendi saygısını çoktan zedelemiş olan cumhurbaşkanına hakaret edildiği gerekçesiyle karşı davalarının açıldığı haberleri matbuat basında sıklıkla yer almaktadır.

Bunun yanı sıra takip ve kovuşturma gibi birçok önlemler yine deccal gibi tehlikeli görünen sosyal medyaya yöneliktir.

Bu konuya ilişkin belirgin bir örnek vermemiz gerekirse: ''Hükümet: ‘sosyal medya takip birimi' kurdu, 60 bin kişi izleniyor'' haberi yeterli bir kaynak sayılabilir. Habere ulaşmak için burayı TIKLAYIN

Elbette 60.000 rakamı fena bir rakam değil bu bir bakıma korkunç bir rakam. Tespit edilenler bu kadarsa, ya tespit edilemeyenler? Hükümet aleyhtarı yüzbinlerce propagandacı elemanlar gibi bir şey bu…

Unutulmasın ki internet samanyolu galaksileri gibi milyarlarca yıldızı barındıran adeta bir âlemin kendisi gibidir.   

Sosyal Medya algısına gelince; cumhurbaşkanı ve başbakanın kimi zaman dile getirdikleri sosyal medyayı neden sevmedikleri şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Sosyal Medyayı yalan haberlerin döndüğü nifak tohumlarının ekildiği bir yer olarak tanımlıyor olsalarda elbette bu sorunu böyle adlandırmaları çok normal. Hakkımızda 'duyulmasını istemediğimiz doğru haberleri yayıyorlar' diyecek halleri yok herhalde.

Gezi olaylarında gerekse Arap baharı olarak adlandırılan sosyal medyanın önlenemez yıldızı bir anda dünya geneline dalga dalga yayıldı.

Devletler ulusal matbuat diye bildiğimiz basın aracılığıyla benzer konuda isteseler de, 'hiçbir zaman muaffak olamayacakları'  etkili bir güçle karşı karşıya olduklarını kavramış oldular. 

Hırsızlığın ve yolsuzluğun ayyuka çıkmış kimi III. Dünya ülkelerinde kurumlaşmış hanedanlıklarına veda edenler olsada, müzakere kandırmacılığı sayesinde iktidarını sağlamlaştıran Ak Parti hükümetine tarihsel açıdan altın tepsi içinde sunulan şansını bir kez daha tasdiklemek gerekir.

Kürt bileşenlerinin tarihsel momenti kaçırması politika bilememeleriyle tescillenirken, tarihsel açıdan Ak Parti iktidarına altın tepsi içinde sundukları şans, bu kez kaderin cilvesi dercesine,  Kürdistan şehirlerinde taş üstünde taş koymayacak şeklinde bir çeşit müzakere  meyvesi 'eline sağlık ’lığı' olarak anlaşılabilir.

Kürt bileşenlerinin acemi politikalarından sıyrılıp konumuz olan sosyal medyaya dönecek olursak, dürüst çalışmayan hükümetlerce sosyal medyanın sevilmesi tabiiki düşünülemez.

Sadece gelişmeler bununla bitse iyi Türkiye’nin gündeminde moda olan birde yayın yasağı söz konusu ki, bu yasak Ak Parti iktidarıyla Türkiye’nin gündemine kan emen bir kene gibi yapışmıştır.

Ona yasak, buna yasak, sahi vatandaş, doğru haberi, doğru bilgiye nereden ulaşacak? Denilebilir ki vatandaşı ipleyen kim?

Hangi vasıfla oy aldıkları ortada iken vatandaşların haber alma özgürlüğünü elinden alma yetkisini kimden aldıklarını açıklama ihtiyacı bile duymayan bir zihniyetle yüz yüze kalınmaktadır.

Yasakçı tiran anlayışı vatandaşı ister istemez bu noktada sosyal medyaya yöneltmesine neden olmaktadır.

Özgürlüklerin olmadığı tiran cumhuriyetlerinde vatandaş kendi özgürlüklerini yaratır gerçekliği sanırım bu olsa gerek.  

Öyle  bir hal almıştır ki kimiz aman haberleşmeyi engellemek için çok kritik anlarda ülke genelinde internet erişiminin kapatılmasından tutunda internetin yavaşlatılması başvurulan yöntem halini almıştır.

İktidar bu türden uygulamaları bir çeşit çözüm sansa da, elbette bunun çözüm olmadığını iktidar olarak bilmesi gerekiyor.

O halde korktukları nedir? Neden erişim engelleniyor?

Karşılarında vatandaşı düşman gibi görmelerinin bu türden bir  davranış içine girmelerinin bir  nedeni olmalı.

Vatandaşın lehine gerçekten bir hizmet sunulsa sanırım hükümetlerin ne korkuları olur nede erişim engellenir.

Demek ki ortada doğru gitmeyen bir şeyler var.

İktidarın savlarından yola çıkarsak; sosyal medyada yalan haber üretiliyorsa, yapmış olduğunuz hizmetler kendi vatandaşlarınızın lehine ise ‘yalan haberler’  yaşam  içinde hayat bulmaz. Hiç kimse de bu türden  yalan bir habere ilgi duymaz. Mademki bunlar yalan haberler, bu yalan haberin panzehri vatandaş lehine yapacakları politika ve iyileştirmeler olması gerekmiyor mu? (Bir hükümetin icraatı, sivrisineklerin oluştuğu bataklığın kurumasına neden olması gerekirken) tam tersine cahilce otokontrol sistemlerine sığınarak interneti kapatma gibi bir yöntem adeta mağara inanının tepkiselliğiyle ünlenmiş komikliğin psikolojisini sergilemektedirler.

Elbette bunun çözümü oy aldıkları vatandaşa karşı yabancılaşan bir politika yerine tam tersine vatandaşın ayrım gözetmeden lehine üretilen politikalar maalesef bizim ülkemizde çok uzak bir ütopya.  

Ütopyanın tersine hırsızlık yağma ve talan, rüşvet gibi şeyler almış başını giderken her dakika çalma hırsının tavan yaptığı ruh hali gibi  ulu büyük reisin İsviçre bankalarındaki gizli hesabında 200.000.000 $ gibi fena halde bir hırsızlığın paradigması uluslararası kamuoyunda almış başını giderken sosyal medya da bu türden  yüzyılın müthiş talan ve hırsızlığına karşı gelişen misyonunu sanırım yok etmeyecektir.

Demek ki sosyal medyada dönen yalan haberin kaynağı haddinden fazla doğru. Bir şeyden bu kadar pimpirikleniyorlarsa, vatandaşın haberi olmasın diye, oldubittiye getirebilmek için gece yarıları torba kanunuyla kendi lehlerine yasalar çıkarıyorlarsa kim kimin menfaatini koruduğu, kimin neyi çaldığı çok açık ortada olduğunu düşünüyorum.

Bu yüzden doğabilecek infiallerin önüne geçilebilmesi ilk iş sosyal medya kullanıcılarının bir araya gelmemesi şeklinde toplu gösterilerin yaygınlaşmaması için erişim kapatma yöntemlerini denemek zorunda kalmaktadırlar.

Bireysel olarak yolsuzluk ve hırsızlıkları deşifre eden gönüllülere tek tek kovuşturmalar açılarak gözdağı vermek isteniyor olsa da bunun sonunun olmayacağı da açık bir  gerçekliktir.

Hükümet tarafından aleni bir şekilde yapılanlar budur.

Utanmasalar sosyal medya kullanıcılarının tümünü vatan haini ilan edecekler.

Hırsızlar, devletin olanaklarını talan edenler, meclisi ihale rüşvet yuvasına çevirenler her  zaman olduğu gibi tabiiki vatansever…

En büyük korkuları halk ayaklanmasıdır. Yaptıkları hırsızlığın, elde ettikleri yolsuzluklarla edinim yaptıkları koca bir servetin yok olmasının yanı sıra, sonlarının Kaddafi’nin linçi gibi, lüks ihtişamlı kaçak saraylarının yerle bir olmasından korkuyorlar.

Maalesef en büyük içlerine işlemiş korkularının birincisi budur, ikincisi ise yargılanmaktır.

Bu yüzden başkanlık sistemini ısrarla istemektedirler.

Kimsenin gıkı çıkmayacak şekilde daha çok soymak için başkanlık sistemi istenmektedir.

Kaçınılmaz sonu engellemek için toplumun yarısını polis ve özel güvenlik kurumunun eğitimine milyonlarca dolar akıtılmış olsada ne polis kurumu nede ordu halk ayaklanmasını doğacak iç savaşı engelleyebilecek konumda değildir. Yeter ki o aşamaya gelinmesin bunu burjuvazinin kendiside çok iyi biliyor. 

BİLİŞİM TEKNOLİJİNİN GELİŞMİ MEDYA’NIN İKİNCİ HALİNİ YARATMIŞTIR

Düne kadar medya bir tane idi, medyanın verebileceği mesaj hükümetler açısından çok önemliydi, bu yüzden medyayı sevmedikleri gibi medyasızda yapamama gerçekliğiyle yüz yüze idiler.

Medyanın bu türden önemini pasifize etme konusu yandaş medya örgütlenmesiyle Ak Parti iktidarıyla gerçekleştirilmiştir.

Gazeteciler tutuklanmasıyla başlayan bu durum gazetecilerin ağır siyasal yaptırımlarla işinden atılmasından tutunda, işsizler ordusuna gazetecilerinde katılması Ak Parti iktidarıyla gerçek olmuştur.

Dünyada bir benzeri olmayan akıllara ziyan uygulama; gazeteciliğin terör örgütü üyesi vasfına büründürülmesi yine Ak Parti iktidarınca gerçekleştirilmiştir.

Diktatörlüğün bütün vasıflarını üzerinde taşıyan uygulamalarla, şiddetin kendisi olan devlet terörü, Ak Parti faşizmiyle inşa olunmuştur. İktidardan nemalanan iktidar yalakası havuz medyasının prim yaptığı kapı kulluğu gerçekliği günümüzün başlıca yadsınamaz reel gerçekliğidir.

Medya açısından kara bir tablo olan gazetecilerin tutuklu halidir.

Türkiye’de 150'ye yakın gazeteci cezaevindedir. Geçen yıl (2016), 800 gazetecinin basın kartı iptal edildiği gibi 173 medya kuruluşu da kapatılmış durumdadır.

Artık gelinen nokta gazetecilerin tutuklanması rutin bir olay olduğunu kaç gazetecinin tutuklu olduğu konusunda bir sayının verilemeyeceğini Adalet Bakanı açıklamış durumdadır. Bu konuya ilişkin kaynak TIKLAYIN

Burjuva demokrasisinin temsilcileri olan iktidar partisi ahlakı sıfır olan demokrasi geleneğinde yapılan hırsızlıklardan tutunda, hiçbir kural tanımadan fütursuzca yapılan talanın ahlaksızlığını dindar ahlaktan bahsedenlerin  üstlenmiş olmaları düşündürücüdür. Hiçbir koşulda istifa etmeyen bir yüzsüzlüğün hayat bulmasına  neden olmuşlardır. Bu yüzsüzlüğü bir madalyon gibi boynunda taşımaları sıkça bahsettikleri dindar ahlakın rüştünü ispatlamış olmaları ayrı bir ironinin kendisidir.

Geleceğin çok şeylere gebe olduğu Türkiye özgüllüğü, dinci faşizanları tarihin çöplüğüne göndereceği zaman dilimine  gebeyken, aynı zamanda kaybettiği cennetinin hayalini kuran vesayetçi Kemalistlerden kurtulmuş bir Türkiye, fazlasıyla hak ettiği, onurlu, insan haklarından ödün vermeyen hak ettiği çağdaş bir demokrasiye bir gün mutlaka kavuşacaktır.

Ali Galip Sayılgan 

Bir cinayet şebekesi Nato

04.01.2016 – 03:35

[Bu başlığa  dair kısa bir not: Bu yazımı her ne kadarda 2016 yılında kaleme almış olsamda yazı aralığına  İsviçreli tarihçi Daniele  Ganser’in çok önceleri bu konuya ilişkin çıkarmış olduğu  kitap kapağını referans olması açısından birde yine bu konuya ilişkin  (alt yazısı Türkçe olan) video’sunu güncellik arz ettiği için yazımın içeriğine eklemiş oldum.]


 

Uzun ismi Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü  olarak bilinen daha çok dilimize kısa ismiyle popüler olan Nato 4 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından Kuzey Atlantik Antlaşması’na dayanarak herhangi bir saldırıya karşı uluslararası askeri ittifak amacıyla kurulmuş oldu.

Konumuz burada ne kendi egemenlik hakları ve nükleer başlıkların konuşlandırması konusunda anlaşmazlığa düşerek Nato’dan ayrılan Fransa’nın bir süre sonra yeniden Nato ya katılması gibi Nato’nun inişli çıkışlı küçülmeli büyümeli tarihini incelemek değil elbette.

Varşova Paktı’nın dağılmasıyla genişleyen Nato’nun asıl itibariyle neye hizmet ettiğidir asıl konumuz. Sözlüksel ve tarihsel Nato kronolojisini öğrenmek isteyen her kes internetten yeterince kaynak bulabileceğini biliyoruz.

Değinmek istediğimiz asıl konu resmi yayınların değinmediği talan savaşının iç yüzüdür. Farklı pencereden farklı bakış açısıdır. Nato’nun çıkarları uğruna insan hayatının her hangi bir değeri olmadığını anlatabilmektir mesele. Nato’nun dünya konjonktüründe nasıl bir cinayet örgütü gibi çalıştığını detaylandırabilmektir.

Her şey bu cinayet şebekesinin çıkarlarına hizmet ettiği oranında o devletin yönetimine bağlı insanlar insan olarak varlığını sürdürdüğünü bilmemiz gerekiyor.

Zira yaşamak için ille de her türlü dönen dolabı bilmek gerekmiyor. Doğada insan harici canlılarda birçok şeyi bilmeden yaşıyor. Birçok insan, kurulu dengeler nezdinde bunu bilmeden yaşayabilir bu noktada sürdürülen talan savaşında bir sorun görmeyebilir bu insanın politik ve apolitik yapısıyla ilgili bir olaydır. Bu yüzden konumuz resmi yalanları pazarlamak değil, tam tersine gerçekliği bilmeyenlere anlatmaktır.

Eğer insan doğadaki yaşayan diğer canlılar gibi yaşıyor, hayat pahalılığı ve zamlarla boğuşup sorunsuz yaşadığını sanıyorsa elbetteki aldanıyor.  Nato şemsiyesi altında yaşarken dönen dolaplardan habersiz tılsımlı kelime olan ‘müttefiklik’ adı altında habersizce Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hizmet ettirilir. 

Unutulmamalıdır ki, görüngüde sözde bağımsızlık, gerçek bağımsızlık değildir. Emperyalizme göbekten bağımlılık bağımsızlığa veda eden bağımsızlığın aslında bu ölüm senfonisidir.

Çağımız emperyalistlerinin dayatmalı sistemi günümüz dünya düzeninde ciddi bir tehlikenin kendisidir çünkü tam bağımsız bir ülke olmanız için gelişmiş kapitalist emperyalist bir ülke olmanız gerekiyor.

Bağımsızlık teknoloji ve askeri güçle sağlanan bir sistemin üst aşamasıdır.

Yıllar önce İsviçreli tarihçi Daniele  Ganser, çıkarmış olduğu bu kitabında Nato’nun  nasıl illegal, nasıl acımasız  terör  örgütü olduğunu detaylıca anlatmıştı. 

 

 

Nato cinayet örgütü karşısında kamplaşan iki dünya kutbu, Sosyalist ve Kapitalist olarak ikiye ayrılmışlardı. Dünkü adıyla bildiğimiz Varşova Paktı, Nato karşısında böyle bir gücün dengesini oluşturmuştu. Bu gün ise çoktan dağılmış olan bu paktın üyelerinin çoğu bu gün, Nato’ya iltihak etmiş durumdadır.

 

 

 

 Görsel olarak hazırladığı video konferansı Türkçe alt yazılı olarak düzenlenmiş.

Bugün hala atom silahlarını ellerinde bulunduran Rusya ve Çin eskisi gibi bir dengenin önemli muhataplarındandır. Geçmişte olduğu gibi Nato bu iki ülkeden hep çekinmiştir gelecekte de hep çekinecektir.

Nato karşıtı bu iki ülkenin kurduğu doğal denge yüzünden paylaşım savaşı dediğimiz dünya savaşları eskisi gibi sıkça tekrarı olmadı ve olmayacak gibi. Çünkü bu kez III. Paylaşım savaşı, I. ve II. Paylaşım savaşları gibi klasik bir savaşın olmayacağını herkes bilmektedir. İnsanlığın tamamen yok olduğu kazananın olmadığı anlamsız deli saçması bir savaş olacaktır.

III. Paylaşım savaşının adı bir çeşit atom bombalarının yarıştığı bir savaşı olacağından dolayı ne yazık ki geride arzuladıkları pazar yerine, radyasyondan ölümden başka paylaşacakları bir ‘değer’(!) kalmayacaktır.

Radyasyon = Ölüm!

Kapitalizmin yaşadığı derin krize rağmen böylesi bir paylaşım savaşını asla göze alamayan Nato terör örgütü, Arap baharından tutunda IŞİD’in yaratılması konusunda, İŞİD’e lojistik destek verilmesi gibi zorunlu aktivasyon ülkeleri olan Suudi Arabistan, Katar, Türkiye gibi ülkeler, bir çeşit enstrümantel içerikli Lojistik Maşa pozisyonlu bir göreve tabi tutulmuşlardır.  Görev bağlılığındaki tek aidiyetleri Büyük Ortadoğu Projesi diye bilinen BOP ’a hizmet etmektir.

Işid aracılığıyla ulusal sınırların yeniden değişmesi plan dâhilinde kusursuz yürütülürken el altından desteklenen Işid ile de sözde savaşıyormuş gibi Hollywood senaryolarına taş çıkarılırcasına bu rol en iyi bir şekilde icra edilmeye başlandı. Türkiye’nin Işit’i yaptığı petrol kaçakçılığını Nato,  kendi uyduları aracılığıyla bütün gelişmeleri yıllardır an ve an takip ederken doğan aksaklıkları düzelterek sevk ve idare etmiştir.

Ne zaman ikili antlaşmaları gereği Suriye kendi topraklarına Rusya yı davet etti işte o zaman Nato terör örgütünün planları bozuldu. Rusya’nın Türkiye’ye petrol sevkiyatı yapan Işid tankerlerini vurmasıyla büyü bozuldu. Rusya’nın bu eylemiyle birlikte Nato ve Amerikanın gerçek yüzü bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu. Işid ’in yenilgisiz zafer ve başarısının ardındaki tılsımda böylece belgelenmiş oldu.

Planları bozulan Nato bu kez Rus savaş uçağını Türkiye’ye düşürtürdü. Bir şekliye Rusya fazla ileri gitme mesajını vermiş oldu.

Gerek Nato gerekse Erdoğan sunulan aleni delillere karşısında her ne kadarda itiraz eder gibi bir tavır geliştirmeye kalksalar da davranışlarının kökenlerinde süt dökmüş kedinin suçluluğuyla derin bir sessizliğe bürünmüşlerdir.

Yurt içinde kendi hakkında suçüstü belge ve dinlemelere montaj argümanını geliştiren Erdoğan, Rusya’nın uydu görüntülerine karşı montaj ve paralel örgütün bir oyunu olduğunu neden iddia etmediği hala merak konusu!

Zırt pırt her konuda nutuk atan Tayyip Erdoğan bile, usta ağabey Nato tarafından, atalet içinde kuzuların sessizliğini oynamasının tavsiyesine uymak zorunda kalmıştır.

Elbette böylesi bir planla barbarca kafa kesen katliamların sorumlusu olmak Hitlerin pozisyonuna düşmekten farklı bir şey değildir.

Işid mevzilerini bombalıyorum diye uçak kaldıran Türkiye, Kürt mevzilerini bombalayıp Işid’i bombaladım yalan propagandasıyla politika yapmaya ihtiyaç duymuştur.

Işid barbarlığını besleyenler onunla savaşıyormuş senaryosunu uygulayanların başında Amerika / Nato diğer adıyla Koalisyon Güçleri, yaptığı şeyler Türkiye den farklı değildir!

Kısacası her ikisi de aynı politikayı icra ediyorlar… Işid hedeflerini bombalama yok etme gibi yalan propaganda havada uçuşmaktadır.

Yaptıkları hokkabazlığın bilinmediği sanılsa da, dünya kamuoyunda bu hokkabazlığı daha bir süre uygulama niyetindeler.

Burada asıl görev Rusya ya düşmektedir dünya kamuoyuna ısrarla bu hokkabazlığı teşhir etmeye yönelmelidir.

Amerikan emperyalizmi ve NATO’nun, Nato üyesi Türkiye, Katar, Suudi üyeleriyle el atından savaşın örgütlenip hayata geçirilmesi planı şimdilik başarıyla sürdürmüş durumdadırlar.

İNSANLIĞA KARŞI SUÇ İŞLEYEN BU ÇETE, NATO’YA BAĞLI TÜM ÜLKELERİ SUÇA ORTAKLIK YAPTIRIYOR

Böyle bir terörist örgüte hala masum ülkeler neden üye olur? ,  diye, bir soru sormak gerekirse, sanırım cevabımız; hayali düşmanlara karşı korunma içgüdüsünün yanı sıra ayakta kalma diyebiliriz buna.

Bu duruma göre uluslararası terörizmle işbirliği demek, terörizme hizmet emek demektir. Bir diğer adıyla terörist olmak ya da kan kaybeden terörizmi kan serumuyla beslemek demektir.

Ama gelin görün ki gelişmiş emperyalist kimi ülkeler öncülüğünde bu terörist örgütlenmenin koruma şemsiyesi altına girilmesiyle beynelmilel bu terörist örgütün yasallaştırmasına neden olurlar.

Bu amaca hizmet eden bilgi dahilinde olan onlarca ülkeler vardır.

Bu ülkelerin içinde  en namlısı Türkiye’dir. Çünkü hiçbir ülke kendi savaşı olmayan deniz aşırı bir ülkeye asker göndermemiştir. Amerikan müttefikliğinin yansıması olan Amerikan yardımları sebebiyle Türkiye Nato konsepti doğrultusunda  Kore’ye asker gönderip kendi askerini kırdırmıştır.

Hepimizin bildiği gibi dünün hayali düşmanı, SSCB ile başlayan popüler kavram Komünizm idi.

Komünizm hayaletinin heyulası karabasanla karışık korkulu rüyası ilk defa işe yaramıştı.

Komünizme atfedilen korkunç bir hayaletin heyulası kendilerine rahat bir uyku vermediği ayrı bir gerçekliktir. Komünizm hayaletinin heyulası öyle bir korku olmalı ki, komünizme karşı beslenen düşmanlık kısa sürede işe yarayıp, Nato terör örgütü, batı ülkelerinde bir hayli üye bulup güçlenmesine neden oldu.

Emperyalist ülkelerin yoğun propagandası sonucunda sosyalizmle komünizm kavramları iç içe geçirilip aynılaştırılmıştır. Komünizm yeryüzü ölçeğinde hiçbir zaman yaşanmadığı gibi sadece bir teoriden başka bir şey değildir. 

Yeryüzü ölçeğinde sadece sosyalizm denemesinin yıkılmasını korkulu rüyaları olan komünizm heyulasının psikolojisini yenmek için sosyalizm denemesini komünizme mal ederek kapitalizmin başarısı olarak bir propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır.

Ama gerçek maalesef böyle değil. Hırsız kapitalizm var olduğu sürece komünizmin heyulası her zaman kapitalistlerin korkulu rüyası olmaya devam edecektir.

SSCB’nin ağır hantal yürümeye çalışan bürokratik devlet mekanizmasının tıkanmasıyla tarihinin bir döngüsünde Gorbaçov’un Glasnost politikasıyla komünist yaftasından kurtulmak istedi. Ben bu oyunda yokum diyen SSCB, bir gecede dağılarak kapitalizme döndü.

Nato’nun yarattığı komünizm heyulası olan kof olan argümanını bir bakıma bir anda tepe taklak oldu.

Nato terör örgütü milyonlarca dolar harcanacak olan bu projenin örgütlenmesini ülkelerin kendi halkına ait gayri safi milli gelir (GSMG) bile peşkeş çekilmiştir. Bu harcama örtülü ödenek adı altında her devrin başbakanı tarafından beslenmiştir. Devlet içinde devlet olan illegal yapılanma sözde komünizme karşı savaşacak bir birim yer altı terör örgütü Glatyo adı altında Avrupa ülkelerinde faaliyet gösterirken bizde de Özel Harp Dairesiismiyle hayata geçirilmiştir.

Türkiye de de Özel Harp Dairesi adı altında olsa da daha çok halk arasında   ‘Kontrgerilla’ olarak tanınmaktadır. Türkiye de bu terör örgütü hala ortadan kaldırılmış değildir. Türkiye de sayısız siyasi cinayetlere bulaşan 1-Mayıs katliamına varana kadar, Zeki Erginbay’ın İstanbul İnşaat Mühendisler Odasından kaçırılıp günlerce süren işkence ile katledilmesinde Özel Harp Dairesi / ‘Kontrgerilla’  olarak, birçok terörist eylemlere imzasını atmıştır.

Nato’nun gizli cinayet örgütü Gladyo İtalya gibi ülkelerde bombalamadan tutunda Politikacılara karşı cinayet ve suikastlara varana kadar bir dizi terör faaliyetlerinde etken bir organizasyon olmuştur.

Bu anlamıyla Nato’ya üye her ülke aslında bir biçimde terörizme hizmet eder, terörizmin kendisidir.  Nato’ya bağlı her ülke Gladyo suyla Özel Harp Dairesiyle terörizme iç içe yaşar. Avrupa da lav edilerek kapatıldığı söylenen Gladyo Türkiye’ye de örgütlü varlığını sürdürmektedir. Özal’a silahlı suikast bile bu örgüt tarafından yapılmıştır. Nato’nun illegal çetesi olan bu terörist örgüt, Özal’ın zehirlenerek öldürülmesi gibi iddialarla yüz yüzedir.

Devlet tarafından sağlanan örtülü ödenek yöntemiyle beslenen bu illegal örgütlenmeye ait yer altı cephaneliklerinden tutunda yer altı işkence haneleriyle boğazına kadar lağım çukuruna batmış devlet terörizm kokar.

Parlamentarizmin içinde yer alan irili ufaklı partilerle birlikte oynanan bu oyunda, mide bulandırıcı iğrenç kokuyu demokrasicilik parfümüyle gidermeye çalışılır.

Devlet içinde devlet olma halleriyle cinayet şebekesi olan Nato kanalizasyonundan mide bulandırıcı o iğrenç koku her ülkenin parlamentosunda adeta baş belasıdır.

İtalya’da Aldo Moro’nun kaçırılıp öldürülme olayına kadar sızan Gladyo ilginç bir performans sergilemiştir. Kaçırılma sırasında İtalyan hükümetinin danışmanı olan, Kızıl Tugaylara karşı mücadelede hükümete yol gösteren ABD’li terörizm uzmanı Steve Pieczenik’in 2001 yılında bir belgeselciye verdiği ifade de oldukça dikkate değer: 

“Moro ölmek zorundaydı. ABD hükümetinin bir müsteşar yardımcısı ve İtalya içişleri bakanının özel danışmanı olarak benim işim onun hayatını kurtarmak değildi. Benim işim, İtalya’yı istikrarlı hale getirmek, Hıristiyan Demokrat Parti’nin iflas etmesini önlemek ve böylelikle Komünistlerin iktidara gelmesinin önüne geçmekti. Moro’nun kaçırılmasında Kızıl Tugayların kullanıldığını düşünüyorum…” diyerek ilgin bir konuya ışık tutmuştur.

Komünizm heyulasının korkusu bir atımlık barut edasında etki gücü çoktan bitmiş olsada cinayet örgütü Nato, yine varlığını sürdürüyor.  Bu kez uluslararası arenada ülkelerin yeniden dizayn edilmesi stratejisiyle iç içe durumda. 

NATO NEZDİNDE KOALİSYON GÜÇLERİ IŞİD TERÖRÜ İLE SÖZDE SAVAŞIYOR…

Dostlar alışverişte görsün misali Tayyip Erdoğan’ın IŞİD terörizmiyle savaştığı gibi savaşıyorlar işte…

Amerikanın taşeron örgütü olan IŞİD ile (sözde kendisi  savaşıyormuş imajını  vermesi)  YPG üzerinden sistematik bir algı operasyonuna  gereksinim duyduğunu ortaya koymaktadır. Orta doğuda kimi ülkelerin yeniden dizayn edilmesi için kendi kurmuş olduğu bir örgütle direk cepheden savaşması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu yüzden de YPG enstrümanını kullanmaktadır.  IŞİD terörizmini nasıl sonlatacağını ilerleyen yıllarda hep birlikte göreceğiz.

IŞİD Terörizmini bizzat Nato, ulusal sınırların değişmesi konumunda kendi uzun vadeli çıkarları doğrultusunda görüngüde savaşır gözüküp özde koruyup kollamaktadır.

Suriye ve Irak’da el altından Nato’nun kışkırtılmasıyla Ortadoğu Haritası yeniden çizilmek isteniyor olması, Suriye’nin Rusya ile ikili anlaşması gereği Rusya’yı davet etmesiyle Nato’ya ait uzun vadeli planların nasıl bozulduğunun gerçekliği bu gün yüzüne çıkmış bulunmaktadır.

Dakka bir, gol bir! , der gibi, kaçak petrol hırsızlığının yansıması Rusya ya ait bir savaş uçağının düşürülmesine neden olmuştur. Türkiye’nin bu bölgede BOP’un eş başkanı gibi görüngü aktörlüğünün bir anda figüranlaşmasına neden olmuştur.

Trajik komik bu durumun Nato gözleminde geliştiğini açıklarken, IŞİD terörüyle Nato in direk işbirliğini kanıtlamış olmaktadır. Uydu görüntüleriyle santim santim kayıt altına alan Rusya bu gelişmeyi dünya kamuoyuna konferans düzenleyerek teşhir etmiştir.

IŞİD terör örgütünün binlerce kilometrelik tanker konvoyunu Nato’ya bağlı koalisyon güçlerin uydudan görüp ses çıkarmaması işbirliğini belirler. Dağa taşa boş arazilere bomba bırakıp gelen koalisyon güçleri IŞİD mevzilerini her ne kadarda bombaladıklarını iddia etmiş olsalar da burunlarının ucunda cereyan eden (sevk ve idare ettikleri)  tanker konvoyuna gözlerini kapamaları terör örgütü Nato yu suçüstü yakalanmasına neden olmuştur.  Ayrıntılarına buradan ulaşabilirsiniz. TIKLAYIN

Elbette Nato’nun icraatları bunlarla bitmez. Biraz geriye döndüğümüzde karşımıza birçok ayrıntı çıkar. Mesela Amerikan ticaret merkezi olan ikiz kulelerine uçak çarpmasıyla gündeme gelen terör saldırısı, Amerikan Nato tabanlı Gladyo ’nun örgütlediği bir terör eylemidir.

Afganistan’ın işgali bahanesi için uygulamaya konulmuş bir terör stratejisidir.

Terör stratejisinin hayata uygulanış sekli Afganistan işgalinin başarısını ortaya çıkarmıştır.

Asal olarak Amerikan ve İngiliz emperyalizmine hizmet eden Nato terör örgütü, dünyayı ultra kapitalist / emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn edilmesidir.

Arap baharı kaosuda bunlardan bir tanesidir.  

Irak ve Libya’nın trajik durumu söylemimize uygun önemli örneklerden birisidir.

Son olarak da Suriye’nin Irak ve Libya gibi bir anda  ‘kolay yutulur bir lokma ‘olmadığını görülmesiyle bir bakıma planlarının bozulduğu bir dönemi yaşıyoruz. Suudi, Katar, Türkiye gibi maşa terör ülkeleri yöneten stratejik olarak sevk ve idare eden (geri plan sorumluluğunda)yöneten Amerikan emperyalizmi ve Nato olmuştur.

Suriye’nin talanı konusunda Rusya’nın ikili anlaşmaları gereği Suriye’nin arkasında dik durması Amerikan emperyalizmi ve Nato’nun bir bakıma sert bir kayaya çarptığını az çok siyaseti yakından gözlemleyenlerin bilgisinin yan sıra bir bakıma planları alt üst olmuş durumdadır.

Yeni strateji arayışlarıyla ortaya çıkan uzlaşma yeni bir stratejiyi şimdiden ortaya çıkarmış durumdadır. Savaşan muhalif çetelerle anlaşma imzalanması gibi gelişmeler farklı bir mecraya doğru gidişi işaret etmektedir. 

Mesela Amerikan emperyalizminin Irak işgalini oluşturan temel gerekçe nükleer silah malzemelerinin varlığı savı idi. Grafiğimizde gözüken yıllara göre Nato terörizminin kurbanlarının yıllara göre dağılımı gözükmektedir (1)

Irak işgaliyle birlikte görüldü ki, öne sürdükleri argüman koca bir yalandan ibaret…

Bu yalanın hesabını hiç kimse sormaya cüret dahi edemedi mahvolan Irak, kendi kaderiyle baş başa kaldı.

Libya derseniz ha keza, anlatmaya bile gerek yok, detayları hepimizin malumu…

Mesela Bosna savaşı sırasında BM’nin sivilleri korumak için aldığı uçuşa yasak bölge kararının Sırplar tarafından tam 462 kez ihlal edilmesine rağmen NATO uçaklarının Belgrad yönetimini bombalamasına 5 yıl boyunca karşı çıkan Fransa, Libya konusunda ise çok hevesli davranmıştı.

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, müdahale kararının alınmasında iki gün sonra apar topar Paris’te düzenlediği konferans sırasında savaş uçaklarını kaldırarak Muammer Kaddafi’ye bağlı güçlerin üzerine bomba yağdırmaya başlamıştı.

19 Mart’ta bombalama sırasında yaptığı açıklamada, “Libya’da kendi halkını öldüren Cani deliyi durdurmak bizim görevimiz” diyen Sarkozy’nin bu tarihten iki hafta sonra da Libyalı muhaliflerle ülkenin petrol rezervlerinin yüzde 35’inin Fransa’ya verilmesi konusunda gizlice anlaştığı ortaya çıktı.

Bu emperyalist talanda, Fransa 1 koydu, 3 bin 860 aldı!

6 milyon nüfusu olan Libya’nın 44 milyar varil petrol rezervi bulunuyor.

Dünyada en çok petrol rezervine sahip 10’uncu ülke olan Libya’da tüm petrol anlaşmaları Kaddafi ve ailesi tarafından yürütülüyordu.

Libya’ya yönelik hava saldırısı için 359 milyon dolar harcayan Fransa yaptığı bu gizli anlaşma sayesinde 1 trilyon 386 milyar dolar değerindeki 15,4 milyar varil petrolü işleme hakkına sahip olacak.

Görüldüğü gibi NATO özgülünde çıkarların yeniden düzenlenmesi NATO terörizminin yanı sıra NATO’ya bağlı emperyalist terörist konumundan soyut  değildirler.  NATO terörizminin üyesi olan onlarca ülke, bu kirli savaşta bizzat kendini sorgulamalıdır. Bu cinayet örgütü uluslararası terörizmin ailesine akraba olmaktan vicdani ölçüleriyle yüzleşmelidir.

Üye ülkeler Nato terörizmine kan taşımaktadır binlerce onbinlerce masum insanın ölümünden sorumludurlar.

Türkiye’de maalesef bu terör örgütüne üye olan ülkelerden bir tanesidir. Türkiye, şemsiye örgüt olan NATO’ya diğer ülkeler gibi üye oluşuyla  emperyalist teröre bir şekliyle can vermiş konumundadır. Kendi savaşı olmayan Kore’de onlarca masum Korelinin ölümüne neden oldukları gibi onlarca Mehmetçiğin ölümüne neden olunmuştur. 

Terör örgütüne üyelik müttefik olarak adlandırılması halkın mevcut gerçekler karşısında gözü boyanmıştır.

MİLYONLARCA MASUM İNSANIN YOK EDİLMESİ RUH SAĞLIĞININ YERİNDE OLMADIĞINI AÇIĞA ÇIKARIR

Son günlerde bu cinayet katliam şebekesinin yaptığı plan devlet sırrı kategorisinden çıktığı bu günlerde insanı, insanım diyen herkesi yerin mıhlayacak, dehşetle düşürecek nitelikte.

ABD’nin Stratejik Hava Komutanlığı’nın 1956’da hazırladığı ‘1959 Atomik Silah Gereksinimleri Araştırması’ adlı çok gizli çalışmanın üzerindeki gizlilik perdesi, Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi tarafından kaldırıldı.

 ABD’nin Moskova, Pekin ve Berlin’i yok etme gibi binlerce milyonlarca masum insanın        katledilmesi hangi aklın ürünü dersiniz?

Sorumsuzluğa bürünen koyun beyinli kimilerimiz için, göz attığımız günlük haberlerde böyle bir habere, sıradan habermiş gibi göz ucuyla bakıp geçiyorsak, hala düşüncelerimizi değiştiremiyorsak, tepki gösteremiyorsak ilk başta kendi akıl sağlığımızdan şüphelenmemiz gerekir. 

Bu davranış şeklimiz normal bir davranış şekli değildir.

Müttefiklik görüngüsü adı altında uşaklık sendromu insanlığa karşı suç işlemenin kendisidir.

Her şeyden önce insani değildir, adiliktir, karaktersizliktir,  aşağılık olma halidir…

Hiroşima’ya atılan atom bombasından70 kat daha fazla bombayı düşünün…

İnsanlığın başına musallat olan bu suç örgütü çete; 1 Megatonla Hiroşima’yı yok eden bomba dan 70 kat daha fazla tahribat yapacak olan, 60 megaton atom bomba yani Hiroşima’ya bırakılan bombadan 4 bin kat güçlü, atom bombasıyla insanlığın özü olan masumiyetini vurarak yok etmeyi, insanlığı katletmeyi planladı.

Bu gün insanlığa alçakça yapılan bu adilik basına sızarken, insanlık hala böyle bir planın sorumlularını yargılayıp tarihsel açıdan akıl hastanesinekapatamıyorsa bölgesel koyunluktan dünya koyunluğuna hoş geldik demektir!

Öyle bir atom bombası düşününki sözde “dost güçler ve halkları”  bile yüksek seviyede ölümcül radyoaktif serpintiye maruz kalacağı ortaya çıkıyor.

Düşman güçlerini öldüren atom bombasının etkisi kendilerini de öldürüyor.

Atom bombası bir kez kimyasal açıdan füzyona ulaştı mı radyasyonun etki gücü dost ve düşman gücü diye ayırım yapmıyor. Kısacası atom bombasını kullanan delilik ihtirası kendi halkını da yok edebilecek ruh hastası bu cinayet şebekesiyle maalesef yaşamaya devam ediyoruz.

Kişisel ihtirasları için insanlığın düşmanı olan NATO’ya üye her ülke bu suç örgütünün doğal müttefikidir. Sırf bu nedenle bu gün ortada kurulmuş bir denge varsa, kendi delilik ihtiraslarıyla insanlık atom bombasıyla yok edilmiyorsa bu insanları çok sevdikleri için değil tam tersine kendilerinin de yok olacağı gerçekliğinden kaynaklanmaktadır.

Hep yazmışımdır emperyalizm insanlığın bir şekilde yok olmayacağının ayırdına varsa pazar savaşında daha çok istila için Japonya örneğinde olduğu gibi atom bombası kullanımından asla vaz geçmeyeceğini bizler çok iyi bilmekteyiz.

Elbette yorumlarımızdaki iyimserliğimiz bir noktaya kadardır, kapitalizmim ağır bunalımı nedeniyle NATO / Koalisyon = IŞİD güçlerinin koordineli işbirliğiyle BOP özgülünde orta doğunun sınırları yeniden düzenlenmeye kapitalizmin içine düştüğü ciddi krize çözüm bulunmaya çalışılsa da Rusya ve Çin bu noktada ciddi bir ayak bağıdır. Bu yüzden izledikleri strateji Rusya nın nükleer gücünün etkisizleştirilmesidir.

Bu yüzden Amerikan emperyalizminin yeni planları yeni katliam senaryoları hiç bitmek bilmiyor basına düşen habere göre; ‘‘ABD, yakın gelecekte Almanya’daki Bundeswehr Fligerhorst Büchel (BFB) askeri üssüne, her biri Hiroşima’ya atılan bombadan 4 kat etkili olan B61-12 tipi 20 nükleer başlık yerleştirmeyi planlıyor. Alman basınına göre, Washington ve Berlin’in hedefinde Rusya var. (…)

‘TÜRKİYE’DE DE VAR’

ZDF ‘ye konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova,
nükleer silahların sadece Almanya’da değil, Belçika, Hollanda, İtalya ve Türkiye’de de bulunduğunu aktararak, NATO’nun da nükleer silahların taşınabilmesi için uçakları yenilediğini belirtti. (…)

Alman Savunma Bakanlığı’nın eski parlamento sekreteri Willy Wimmer konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Oluşturulan bu yeni saldırı seçeneği, Rus komşularımıza yönelik bilinçli bir provokasyon” ifadelerini kullandı.’’ (2)

Bu provokasyonun ABD’nin Stratejik Hava Komutanlığı’nın 1956’da hazırladığı ‘1959 Atomik Silah Gereksinimleri Araştırması’ adlı gizli plandan ne farkı var?
Ama bir atom savaşında kazananların kendilerinin olmayacağını çok iyi bilmelerine rağmen burada kazanılmak istenen amaç Rusya ve Çin’in pasivize edilmesidir. Tetikçi çeteleriyle birlikte yeni dayatacakları dünya düzenine Rusya ve Çin’in karşı koma gücünü elinden almaktır. Atom bombalarının dengesinde atom bombaların gölgesinde kurulan bir çeşit suni denge içerisinde şimdilik barış içinde yaşıyoruz ama ne kadar daha yaşayacağımızın garantisini sanıyorum hiç kimse veremeyecektir.  

Kışkırtıcı katliamcı talancı emperyalizm var olduğu sürece galiba suni dengenin garantisi hiç olmayacaktır.

Yani atom bombalarıyla birlikte atomsuz / radyasyonsuz şimdilik barış içinde yaşıyoruz algısı sadece yanılsamadan başka bir şey değildir. Atom bombasızlığın tamamen dünya gündeminden bir yaşam tarzı olarak kalkmasının altını ısrarla çizmek istiyorum. Atom bombaların varlığıyla bize dayatılan suni denge  özünde bize ölümü gösterip sıtmaya razı edilmişliğimizin hikayesini anlatır.  

 

_Ali Galip Sayılgan_

 

Dip not:

(1)  http://tr.sputniknews.com/infografik/20151111/1018951381/ABD-NATO.html

(2)  http://tr.sputniknews.com/avrupa/20150922/1017912075.html#ixzz3wDCN5Yav

Emperyalizmin yeni taktiği global paylaşım

 

Emperyalizmin ileri kara-kolluğu na soyunmak bu olsa gerek demiyoruz tam tersine bu diyoruz.
Hepimizin bildiği gibi, daha dün talan çeteleri, düzenbazlıkların en güzel şekilde tarih sahnesinde yine iş başındaydı. Irak halkının başına gelenleri ve Saddam’ın sonunun nasıl olduğuna dair gelişmeler hafızalarımızda dünkü canlılığını korurken, bir de baktık ki talan çeteleri, bu ez gözünü Libya’ya dikti.
Maalesef Libya halkının başına gelenler Iraktan farklı olmadı.
Önce suni bir muhalefet ve bu suni muhalefete her türlü lojistik yardım, daha da olmadı talan çetelerinin Nato isimli şemsiye örgütü devreye girerek karadan, denizden, havadan feci bir bombardıman derken, huzurlarımızda her emre amade kukla bir yönetim…
Talan çetelerinin dün en büyük iddia ve gerekçeleri kimyasal silah fabrikaların varlığı yalanlarıyla kendilerine müdahalede sözde meşru zeminlerini yaratmaya çalıştılar. Ne nükleer silahın ne de kimyasal silah fabrikalarının varlığı tabiiki koca bir yalandı.
Hatta bu yalanlarını ispat etmek için uydudan çekilmiş fotoğraflara kimyasal silah fabrikalarının ispatı olarak bile lanse etmeye çalıştılar.
Saddam uluslararası talan çetelerinin yalan demagojileriyle müdahale edilerek düşürüldü. Bununla da yetinilmeyerek üstüne üstlük birde Saddam Hüseyin idam bile edildi.
Talan çeteleri Irak petrol ve doğal gazıyla birlikte yer altı yer üstü bütün madenleri talan çetelerinin şirketleri tarafından kendi aralarında bir güzel pay edildi.
Irak’a dair sonuca gelince müdahale sonrası Saddam’a ait ne bir kimyasal silah fabrikalarının varlığı tespit edilebildi nede bu dalda her hangi bir çalışma.
Bütün sorun gelecek olan on ya da yirmi yılın kurgulanmasında, uygulamaya konulan yeni paylaşım stratejilerinde hayat bulan, iç içe girmiş detaylardan tutunda, talan çetelerinin yalana dayalı teorilerinin propagandalarına varana kadar, bire bir içine gömülen ayrıntılar, mevcut teorinin bütününü oluşturmada (gerçekliğin varlığı) yani teorinin can alıcı yanı dediğimiz, birbirine bağlı zincirin halkalarında saklı olmasıyla ilintilidir.
İkiz kulelerinin imhası bir dizi yalan stratejisinin üstünde şekillendirilerek yok edilerek dünya kamuoyunun gündemine nasıl sokulduğu bilinen bir gerçektir. Özel Harp Senaryosunun enternasyonal şeklidir. Yani paylaşımın satranç oyunudur.
Tarih olarak sıralamaya koymaya bile gerek duymadığımız bu gelişmeler bir birinden soyut olmayan tam tersine bir birine birebir bağlı gelişmelerdir.
İkiz Kule, Afganistan işgali, Irak, Libya derken, gündeme bomba gibi düşen, gözün gözü göremediği tozun dumanın içinde peydahlanan bir de Arap baharı…
Bir yerde emperyalizme ait enternasyonal özel harp senaryosu uygulanmışsa, bir başka ülkede gelişebilecek lehlerine gelişme bir öncekinden soyut değildir. Dünyanın mevcut pazar paylaşımı emperyalist ülkelerin birebir ilgisi dahilindedir.
Dünya ölçeğinde emperyalist sistem varlığını sürdürdüğü sürece pazar paylaşımı dediğimiz dengelerin, çıkarlarına nasıl uygun düşüyorsa, verili koşullara göre değiştirilmesiyle bu kaypak zemin hep var olacaktır.
Emperyalizm var olduğu sürece de bu türden yıkım dediğimiz savaş ve gözyaşı hep var olacaktır. Doğanın kanunu nasıl varsa buda emperyalizmin kaçınılmaz kanunudur.
Emperyalizm var oldukça savaşlar da kaçınılmaz olacaktır.
Ancak emperyalizmin dünya ölçeğindeki nihai yenilgisiyle, yıkım ve göz yaşını temsil eden pazar savaşlarının tarih sahnesinden tamamen silinmesi vs. ancak o zaman bu realite gerçek olacaktır.
Teorilerine hizmet eden stratejilerinin ilk safhası Saddam Hüseyin’in Alman emperyalizminin oyununa gelmesi, yani sonunun başlangıcı olan ilk zokayı yutmasıyla, yeni paylaşım teorisi dediğimiz dünya savaşı olmadan (global paylaşım’) ın stratejisi işte böyle uygulamaya konulmuştur.
 
Gelişmeler adeta bundan sonra şunlar olacak der gibi aleni bir şekilde talan çetelerinin teorisine uygun kurgular bir biri arkasınca uygulamaya konulmuştur.
 
Saddam Hüseyin’i Halepçe ‘de Kürtler üzerine kimyasal bomba kullanmaya ikna eden Alman emperyalizmi periyodik olarak gelişmelerin fitilini böylece ateşlemiş oldular. Ateşlenen fitille bir süre sonra devreye Amerikan emperyalizminin girmesi kaçınılmazdı ve gelişmeler bize gösterdi ki ”Global Paylaşımın” yıkımı kendilerine yansıyabilecek en ucuz savaş masrafı demekti.
 
Devrimciler ister kabul etsin isterse etmesin, ortada realite diyebileceğimiz bir gerçekliğin varlığı bize bir şekilde dayatmış durumda.
 
Üstüne üstlük bu realitede emperyalist talan çetelerinin tamamı bire bir mutabık. Emperyalistlerce mutabık olunan bir fikir olduğunu ”Global Paylaşım”ın mevcut pratiği bu bizim teorimizi doğrulamaktadır.
 
Dünya ölçeğinde belli başlı emperyalist ülkeler atom silahlarına sahip durumda. Eskisi gibi tanımlayabileceğimiz I. ve II. paylaşım savaşlarındaki gibi verimli pazarların klasik savaş yöntemleriyle şimdilik yeniden paylaşılamayacağını aksine atom savaşıyla başlayabilecek bir paylaşım savaşının kazananının olamayacağını hepimizden daha iyi bildikleri de ayrı bir gerçekliktir.
 
Kazananın almayacağı yeni paylaşım savaşı, (atom) yani nükleer bombayla söz konusu olacaksa, bu yıkım bu kaybediş, emperyalistlerin felsefesine aykırı bir paylaşım savaşı olacağına göre, (intihara ilişkin psikoloji depresif bir çılgınlığı daha henüz kendi bünyesinde taşımamaktadır) şimdilik böyle bir çılgınlıktan uzak kalmalarının tek nedeni, nükleer savaş sonrası yıkımdan kendilerini koruyabilecek bir kalkanın bilimsel olarak daha henüz keşfedilmemesinden kaynaklanmaktadır.
 
Hiç kimse merak etmesin talan çeteleri dediğimiz bu aşağılık mantalitenin sahipleri, gelecekte bilimsel olarak koruyucu bir kalkanın keşfedilmesiyle, bu kez nükleer savaş çığırtkanlığı yapmaktan geri kalmayacağı gibi, gelecekte insanlık için yıkım denilen bir şeyin umurlarında olmadıklarını (bu satırlarımızın iddiasını) bire bir uygulamaya koyarak ispat edecektir.
 
Bu stratejinin Irak ayağında Alman emperyalizminin tezgahına gelen Saddam Hüseyin, talan çetelerinin yeni teorisi olan ”Global Paylaşım”dan hak talep ettiği payını yine sürecin başlangıcı olan sattığı kimyasal bombalara borçludur.
 
Emperyalist çeteler gelinen noktada yeni ”Global Paylaşım” dan bir birini soyutlamayacak şekilde davranış içinde olmaları sanki komünizmin eşitlik teorisinden menfi anlamda etkilenmiş gibi gözükmekteler.Eşitliğin yasası doğalarına aykırı olsa da, çıkar sorunu kendilerini, kimi zaman böylesine gülünç bir ittifaka itile bilmekteler .
 
Kendi aralarında paylaşımın ”eşitliği”(!), elbette koşulların bir şekilde kendilerine dayatmasıyla ilgilidir.
 
Nükleer savaşın getireceği yıkıma karşı (kendi lehlerine uygun çözümlerin keşfedilerek geliştirilmesi) bu noktada dile getirmeye çalıştığımız öykünerek izafileştirdiğimiz emperyalistlerin göreceli eşitlikleri bir anda tersine dönüşerek, dünyanın efendisi olma yarışı, yeni versiyonlarıyla yeni bir hat safhaya girecektir.
 
Emperyalizmin özü dediğimiz egoizmin bünyesinde yeşeren köleleştirme ruhu, kendi çıkarlarına uygun bire bir doğanın katliamı vs. gibi etkenler bunun en bariz örneğidir.
 
Amerikan emperyalizminin yalancı şaklabanlarından biri olma unvanını kazanan George W.Bush müdahale öncesi Irak’a ait, iddia ettiği kimyasal silah fabrikasının sadece bir yalandan ibaret bire bir kurgu olduğunu bizzat kendisi kabullenmek zorunda kalmıştır.
 
Yalanın örgütlenerek sunulması bu uğurda kamuoyu yaratılması gibi taktik sorunlar ”Global Paylaşım”ın her zaman başvurabileceği geçerli ve revaçta olan eskimemiş bir yöntemdir.
 
Irak halkına Saddam sonrası uygulanan yıkım ve işkence binlercesini sayabileceğimiz vahşice ölümün çizelgesi ”Global Paylaşım”ın yeni savaş konseptidir.
 
Tabiiki ”Global Paylaşım”ın fütursuzluğunun nerede duracağı nerede durmayacağı eski SSCB gibi bir ülkenin karşılarında bir güç olarak dikilmesine bağlıdır.
 
Emperyalizme karşı bir gücün varlığı olarak bilinen SSCB, devrinin pili, çoktan bittiğine göre, geriye Çin gibi bir devin yeşil ışık yakmaması gibi bir tavırın ”Global Paylaşım”ın fütursuzluğunu frenleme etkisi yapabilir. Yoksa ”Global Paylaşım”ın hızı nasıl bir anda Libya halkını vurmuşsa, Libya’daki en nadide güzellik dedikleri altın elmasın talanı (Ve Kaddafi’nin elemli acı sonu) milyarlarca dünya insanının gözü önünde cereyan etmiştir.
 
II. Paylaşım savaşıyla çizilen resmi sınırlara farkındaysanız dokunulmamakta. Bu Irak talanında da bu böyle oldu, Libya talanında da bu böyle oldu. ”Global Paylaşım”ın en belirgin ortak kriteri, toprağın hiç bir koşulda ilhakına yönelme olmamasıdır. Burada paylaşılan talan edilen şey toprak değil, petrol gibi gereksinim duyulan değerli madenlerdir.
 
I. ve II Paylaşım savaşlarında toprağın ilhak edilme gibi bir cazibe yaşanmış olsa da ”Global Paylaşım” talanında bu cazibe yaşanmamaktadır.
 
”Global Paylaşım” çetelerinin kolaycı kar hırsı, toprağın paylaşılmasındaki yaşanılabilecek pürüzden daha karlı olan bir stratejinin real adı ”Global Paylaşım” dediğimiz yeni talanın aynı zamanda yeni adıdır.
 
Saddam’ın Irak’ıyla gündeme gelen ”Global Paylaşım” Kaddafi nin Libya’sıyla başarısını sürdürmüş olsa da sırada Suriye ve İran gibi ülkeler hakkında üretilebilecek yalanın teferruatında takılı kaldılar.
 
Suriye’ye insan hakları dersi verenler Türkiye’de süren insan hakları ihlallerine özenle kulaklarını tıkarlarken, utanmasalar Türkiye’yi insan haklarında bir numara ülkeler arasına sokarak kutsamaya kalkacaklar.
 
İktidara muhalif 105 gazetecinin uyduruk gerekçelerle içeriye atılmasından tutunda Kürt köylülerinin keyfiyete varacak şekilde uçaklarla katledilmelerine varana kadar (on binlere, yüz binlere varan) sabıka kayıtlarıyla ünlü bir ülke Türkiye!
 
Binlere on binlere varan gözaltında katledilerek kaybedilen insanların sayısı bin bir gece masallarını bile solda sıfır bırakacak düzeye çoktan ulaşmış durumdadır.
 
”Global Paylaşım” talan çetelerinin özellikle Suriye için üretilen katmerli yalanın daha da katmerlisi Türkiye’de yaşanırken Türkiye de yaşanan insanlık trajedisine gözler ve kulaklar özellikle tıkanmış durumdadır. Çünkü Türkiye ”Global Paylaşım” talan çetelerinin işlerini kolaylaştıran ender sayılabilecek stratejik ülkelerden bir tanesidir.
 
Aynı Saddam’ın kimyasal silah fabrikası gibi, şimdi de İran’ın, nükleer bomba yapabilme olasılığı, vs. Saddam’a müdahale gibi aynı stratejinin nüans farklılıkla pazarlanan zikzaklarını oynuyorlar.
 
Nükleer savaşa bulaşmadan ihtiyaca göre paylaşım ”Global Paylaşım”ın yeni bir taktiğidir. Bu taktiğe karşı devrimcilerin (mevcut durum karşısında) seyirci konumuna düşmesi/ düşürülmesi biliyoruz ki
 
Talan çetelerinin ağızlarının sulandığı yere ”Global Paylaşım”ın gereği musallat olması (bu uğurdaki fütursuz duruşlarını) SSCB’ nin dağılmasına borçludurlar. Aynı şekilde Dünya Sosyalist hareketinin bir yansıması olarak Türkiye’de yaşayan devrimcilerin (mevcut durum karşısında) seyirci konumuna düşmesi bir yukarıdaki gelişmeden soyut değildir.
 
Türkiye topraklarında yaşayan devrimcilerin yok denecek kadar cılız örgütlülüğü ve vurduğu yerden ses getirebilecek önderliğin bir türlü oluşamaması hem oportünist görüşlerin hem de revizyonist anlayışların hala revaçta olmasına bağlıdır. Kerameti kendinde sanan lanetli anlayış, emperyalizme karşı doğru bir kavganın önünde de ciddi bir engel olduğu gibi, iflah olmaz o lanetli kariyerizm, bünyeye yayılmış olan o iflah olmaz ölümcül kanser hastalığının ta kendisidir.
 
Çağımızın illeti nasıl kanser hastalığı ise, Türkiye solunun illeti de kendini bir bok sanan kariyerizmin ta kendisidir.
 
”Global Paylaşım” ın stratejisi el altından örgütlenen Arap baharıydı. Sorunun öyle bir propagandası yapıldı ki gören görmeyen sanki Che Guavera ‘nın ruhu milyonların içine girdiğini sanırdı.
 
Bu ayaklananların hiç birisi antiemperyalist bir ayaklanma olmadığı gibi emperyalistlerin kışkırtmasıyla hareketlenen halk seli, mevcut hanedanlara hiç bir iktidarın kalıcı olmadığının gözdağı emperyalizm tarafından bizzat verilmesinin yanı sıra, mevcut hanedanların emperyalizmle her türlü katıksız işbirliğinin kendi konumları için nasıl yarar sağlayacağını göstermiş oldu.
 
Mesela bu gösterilerin hiç biri Türkiye’nin yakınından geçmediğini göz önüne alırsak Türkiye’nin talan çeteleri dediğimiz bu emperyalistlerle nasıl sıkı fıkı işbirliği içinde olduğunun en güzel göstergesi değilmidir?
 
Dünya ölçeğinde yaşanan ekonomik krizde Türkiye’den çok daha iyi durumda olan ülkelerin bile iflas bayrağını çektiği bir ortamda Türkiye’nin sanayileşmede (ciddi bir geçmişi olan ülkeler gibi) ekonomik krizi normal atlatmaya kalkması yabana atılacak bir gelişme olmadığı ciddi bir o kadar da önemli bir özellik olarak algılanmalıdır diye düşünmekteyim.
Emperyalizme bağımlılığın hat safhaya vardığı bir dönemde, Türkiye’ nin bizzat kendi tarihinde, (hiç bir zaman bu kadar) emperyalizme kişiliksiz bir tarzda bu denli bağlanmamıştır. Türkiyeli hakların gerçek kurtuluşu ”Global Paylaşım” cı talan çetelerinin adımlarını boşa çıkarmaktan geçecektir.
 
Çağımızın illetli hastalığı (devrimci anlayışın en verimli organını maalesef kanser bulaşmış durumdadır) kariyerizm yenilmeden verimli organımızın kurtulması da mümkün değildir! Emperyalizme karşı savaşın gerçek olması kadar, savaşın kazanılması da, hayalin bire bir kendisi olarak devrimci ruhumuzda at başı gidecektir.
 
27-02-2012
 
Ali Galip Sayılgan