İnsan doğa ile var olan savaşımında kendi düşün sistematiğini geliştirmesinde en büyük etken yine doğanın kendisi olmuştur. Doğanın benliğe yansımasıyla, yansımanın özümsenmesi bir sürece tekabül eder. Bu süreç insanın kendi zekâsını kayıt altına alma sürecidir aynı zamanda. Her yeni deneyimle eski edinimleri tazelemek demek insanın tedricen zihinsel gelişimine neden olmuştur. Zihinsel açıdan insan kendini geliştirdikçe alet kullanımının yardımıyla doğayı ehlileştirebilme konusunda büyük kolaylık sağlamıştır. Doğaya hükmedebilme yarışı aslına kendini geliştirme yarışıyla ilintilidir.

İnsanlık yaşadığımız yüzyılda bunu önemli ölçüde başarmış olsada üstesinden gelemediği daha çok konu var. Doğayı ehlileştirme sürecinde aletten makinaya, makineden üretime, üretimden refaha, refahtan bilimsel gelişmeye kadar gelinen noktada değişim ve buluşlar, yapay zekâya kadar birçok dalda bilimsel başarılı çalışmasıyla kendisini imtihan etmiştir.

Elbette her şey anlatıldığı gibi tek düze gelişmediğine / gelişmeyeceğine göre, devasa atılımlar karşısında bireyin mevcut durumu tamda bu noktada incelenmesi ele alınması kanaatini ortaya çıkarıyor.

Makinalaşmaya adım atmış toplumlar, bireyin ruhsal dünyasına yazılmamış bir çeşit anayasa metinleri gibi birey farkında olmadan sistemin dayattığı anti sosyal anti hümanist bir çeşit davranış şeklini farkına varmadan içselleştirir.  Bireyin öz güvenine şırınga edilen itaat ve boyun eğme özünde yabancılaşmanın ilk adımıdır. Sistemin dinamiği ile bireyin öznel konumu arasında adı konmamış, tarif edilmemiş, bir savaşın kendisidir bu aslında.

Birey adı konmamış bir savaş karşısında bilinçsizdir bir o kadarda savunmasızdır. Bireyin önünde duran şey bocalamadır. Bocalama sürecinde yaşamak zorundadır bu yüzden de geçimi sağlamak için para kazanma telaşıyla boğuşması, bireyin içine düştüğü savunma mekanizmasının güçsüzleştiğini artık görecek durumda değildir. Aslında bu sürecin ivmesi ilkel insan benliğinde belirginleşmiş olan bilmediği anlayamadığı, nedenini çözemediği yıldırımın devasa gürültülü yok edici gücüne karşı tapınmasına neden olan acizlik hissi gibidir. Tapınma ve ibadet, boyun eğme, itaat etme hissi, psikolojik depresyonun aslında bu ilk evresidir. Sorun bu süreçte toplumsal ritüelleşmenin biçimsel metodolojisinde korkularının azami şekilde nötrleştirebilme sorunuyla ilgilidir. Aslında çocukluğundan devraldığı korkuların minimize edilmiş hali, yetişkinliğin koşuşturması içinde bir çeşit uyku hali ile atbaşı yürür.

Mevcut sistemin dinamiklerine göre insanlar üç adımlık mesafede oturan komşusuna bile yabancıdır. 

Sadece bununla bitse iyi kapitalist toplumlarda emek ürettiği ürünler, sermayeye paraya, ücrete dönüştüğü için yabancılaşır.

Kapitalist burada satın aldığı emeği kendi özgür vasıflarından ayırarak kendi gerçekliğine yabancılaşmasını sağlar.

Emeğin toplumsal yaşam normlarında bir dizi bileşkelerle yabancılaşıyorsa, sorunun rasyonel anahtarını dizginleri ellerinde tutan kapitalistlerin doymak bilmeyen fütursuzluklarında aramak gerekir.

 Emeğin rasyonel özüne yabancılaşması kapitalistin işine gelir. Birey üretim araçları karşısında ne kadar otomasyonlaşmışsa kapitalist o kadar kar içindedir.

Sistemin dinamikleri yabancılaşmada uygun metodolojini adeta bir çeşit mühendislik planlamasıyla uygulatır.

Çünkü emeğin sahibi olan işçi şeylerin özünü bilmemesi gerekir.

Şeylerin özü aslında kendi emeğinin özüdür.

Emeği karşılığında kazandığı aylığı ile yaşaması için ayırdığı zorunlu kesintisin çıkardığında ihtiyaç duyduğu bir çamaşır makinasını bir anda alamayabilir.

İşçi bu noktada ya taksitle satın almak zorundadır tabiiki bu uygulama da işçiye vade ve faiz binecektir ya da ihtiyaçlarından daha kısıp, daha az beslenip para biriktirmek zorundadır.

Yasal hırsızlığın hüküm sürdüğü bu düzende kapitalist için yaşamak, tamı tamına bu olsa da çalıştığı için emeğinin karşılığı ücreti aldığını sanan devasa bir işçi ordusunun artı emeğiyle zenginleşen kapitalistin vampirleşmesinde belirleyicilik işçinin emeğinin üzerinde yükselen zenginliği bir çeşit var oluş nedenidir.

İşçi kendi sahip olduğu emeğine yabancılaştığı ve yabancılaşmanın bir ürünü olan bilinçlenme me süreci, kapitalizmin ünlü sömürü mekanizması işçinin sırtına vurulmuş bir semer olarak sürekli olarak var olacaktır.

Sömürü kapitalist sistemin dinamiklerinde azgın bir şekilde sürdükçe işçi kendi emeğine yabancılaşmayı gelenekselleştirmesine neden olacaktır. İşçi kendisine dayatılan sistemin dinamiğinde emeğinin gücünü düşük bir ücretle kapitaliste satmıştır, imzaladığı iş mukavelesi karşılığında aldığı emeğinin ürünü olan ücret kapitaliste verdiği emeğin değerinden her zaman azdır. Emeğini satan işçi farkında olmadan kapitalist sistemin önemli dinamiklerinden olmazsa olmazı olan artı değeri ortaya çıkarır. İşte kapitalistin asalak bir şekilde sermaye sahibi olmasının püf noktası burada başlar. Sistemin dinamiği gereği her birey emeğine yabancılaştırılan bir pazarın içinde zehirlenmeye, sistemin esiri olmaya adaydır. Kendi emeğine yabancılaşan insan giderek doğaya evrene karşı yabancılaşmanın ilk adımını atmıştır.

Sistemin dinamiği gereği emeğine yabancılaşan her insan hayvani bir dürtüyle tüketirken bencilliğin en doruk noktası olan egoizmi kendisine rehber alır. Ucuza sattığı emeğiyle pahalı etiketlenmiş bir ürünü tekrar kazanmaya çalışması kelime anlamıyla tam bir trajedidir çünkü verili koşullarda yaşamaya çalışan bir işçi artan iştahla tüketmeye itilirken yine sistemin dinamiği gereği reklamların rüyasıyla pazarlanan mükemmelleşmiş egoizm, ucuz kredi sistemleriyle devreye girer.

Sistemin dinamiği olan bu çark artan iştahla tükettirmeyi bireye pompalarken kazanmak için daha da çok emek sarf edip emeğin daha çok kendisine yabancılaşmasını ortaya çıkarır.

Yabancılaşma insanların kendi aralarında oturttukları doğal karşılanan bir çeşit kültür gibidir. Tradisyonel oluşumun doğallığı toplum içinde (yediden yetmişe) nasıl kabul görüyorsa, emeğin ücretlendirilmesindeki evrimsel yabancılaşması kapitalist üretim ilişkilerinde gelenekselleşmesine neden olur. Sosyolojik değer yargılarının bir ürünü olan bayram gününün kutlanması gibi emeğin kendine yabancılaşması da doğal sayılır.

Konuya daha iyi açıklık getirebilmek için bir alıntıya yer vereyim:

"Herhangi bir malın değerinin büyüklüğünü belirleyen, üretiminde kullanılan toplumsal olarak gerekli emek miktarıdır yada toplumsal olarak gerekli emek zamandır. Buna bağlı olarak tek tek her meta, türünün ortalama bir örneği olarak düşünülmelidir.

Bu nedenle, eşit miktarda emeğin cisimleştiği yada eşit zamanda üretilebilen metalar aynı değere sahiptir. " (1)

Burada konusu edilen üretilen bir malın değerinin büyüklüğü sorunudur ona harcanan toplumsal emek miktarındaki zamandır. Zamanın üretimdeki yeri önemlidir çünkü kapitalist düşük ücretle ücretlendirdiği (satın aldığı) emek zamanla ilgilidir. 8 saat olarak belirlediği iş zamanında bir metanın imalatında harcanan emeğin değeridir. Bu saf değer içerisinde makinaların yıpranma payı, harcadığı enerji ve kendi karı ekli değildir. Kapitalist teknik elemanları sayesinde hiçbir çaba sarf etmeden oturduğu yerden kendi karını belirler. Asıl sorun burada emeğin ürettiği metaa ’ya karşı yabancılaşmasıdır. Bir çamaşır makinasını üreten emek evinde bir ihtiyaç duyduğunda bir yabancı gibi çamaşır makinası satın almasındaki yabancılaşma emeğin geçirdiği çeşitli evrelerdeki etkilenişimden nasıl soyut değilse ürettiği bu metaa ya yabancılaşması da bir o kadar ilişkilidir.

Konumuza benzer bir diğer alıntıyla devam edelim.  "Bir metaın değeri ile başka bir metaın değeri arasındaki ilişki, birincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı ile ikincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı arasındaki ilişki gibidir. (*)"Değer olarak, bütün metalar, donmuş emek-zamanının belirli kitlelerinden başka bir şey değildir." (2)

Burada Marks üretim aşamasında metaların bir dizi işlemler sırasında değer kazanımındaki ayrımı ele alırken biz tamda bu noktada emeğin meta işlemi sürecinde başlayan yabancılaşmayı ele alacağız. Bu yüzden bu alıntı bizim için önemlidir. Metaların fiyatlanmasıyla başlayan değer tespiti bir metanın diğer meta ile arasında harcanan zaman sürecinde sarf edilen emekle ölçülüyorsa kapitalistin düşük ücret karşılığında satın aldığı emeği kar marjını belirlemesiyle ilintilidir. Emeğin düşük ücret karşılığında satın alınma sürecinde geçirdiği evrime emek sahibi işçinin uygulanan kalkulation şemasını kavrayamaması yabancılaşmanın en temel başlangıcıdır.

Yabancılaşmayı biz, sadece emek ve meta arasında gelişen bir etkilenişim olarak değerlendirme ile sınırlarsak, bu sınırlama bizi doğal olarak yanılgıya götürür. Yabancılaşma toplumun her kesiminde kaçınılmaz bir özelliktir. Kapitalist sistemin dinamikleri bu temel prensipler üzerinde yükselmiştir. Yabancılaşmanın evrelerini birçok nedende arıyorsak, ilişkilendiriyorsak elbette bunun özel bir nedeni vardır. Bu durum Kapitalist sistemin dinamiklerinin içinde saklıdır.

Sistemin dinamikleri birey üzerinde sağladığı mevcut hegemonya konusunda son derecede başarılıdır. Bu yüzden insanlar feodal sosyalite ile kapitalist sosyalite dediğimiz yabancılaşma ile yüz yüzedir. Marks’ın formüle ettiği makine toplumu kendi sistemin dinamikleri olarak kapitalist ‘sosyalleşmeyi’ dayatmaktadır. 

Kırsal alanda feodal ilişkilerin sosyalleşmesinden gelen bağrı yanık insanlar, yeni duruma uyum sağlama dediğimiz adaptasyon sürecinde mutsuzdur. Yaşamak için sistemin ihtiyaç duyduğu iş gücünü yukarıda alıntılarla konusunu ettiğimiz şekilde (geçimi için) düşük ücret karşılığında satmak zorundadır.

Bu yüzden sistemin dinamiklerinin fiyat biçtiği aylık kazancına yaşamak için ihtiyaç duymaktadır. Kapitalist sistemin dinamikleri bireyin mülksüzleştirilmesinde koşulları çoktan belirlenmiştir. Boş araziler kamu malı adı altında devlet mekanizması tarafından çoktan el konulmuştur. Ekilip biçilen araziler küçük esnaf çiftçi dediğimiz kesimlerce zamanında tapulandırılma ismiyle belirli nüfusa sahip kişiler devlet sisteminin desteğiyle sahiplendirilmiştir.

Oysa mülkiyetin gerçek anlamı hırsızlık olduğu biline biline dünyanın verili toprakları dünyada yaşayanların ortak malı olması gerekirken hırsızlık yoluyla gasp edilen toprak bir başka ihtiyacı olan dünya insanının kullanımına olanak sağlamamaktadır. Burada bu haksız düzeni koruyan kollayan devletin diğer bir anlatımla konumuza açıklık getiren cümlemizle sistemin dinamiği dediğimiz bu oluşumdan başkası değildir. Kendi toprağına yabancılaştırılan dünya insanı toprağını işleyemeden yaşamak için ya toprak sahiplerinin toprağında karın tokluğuna çalışması gerekli ya da şehirlerde ihtiyaç duyulan kapitalistlerin kapısını çalmaya yönelmesi bu tarihsel gerçeklikten ayrı düşünülemez.

Bu şartlarda sistemin dinamiklerine ait bir insan sistemi terk edip sistem dışı bir yere gidememektedir. Çünkü ulusal çitler bunun için vardır. Kaldı ki ulusal çitler dışında var olan diğer ülkelerde farklı bir sistem değildir. Kapitalist üretim ilişkileri karşısında çözülen feodal üretim ilişkilerine ise yukarıda değinmiş olduğum nedenler nedeniyle geri dönememektedir. Sistemin dinamikleri bu arada kendine özgü çeşitli psikolojik sorunlarla boğuşan yeni bir insan yaratmıştır. Çağımızın hastalığı stres ve depresyon, tamda anlatmaya çalıştığımız bu sistemin dinamiklerinin hastalığıdır.

Depresyon, sistemin dinamiklerine karşı güçsüz düşen bireyin, çaresizliği içinde bunalan, çözüm üretmekte zorlanmasında ortaya çıkan küskünlükle yoğrulan tepki vereme me hastalığıdır.

Sokakta bu türden haksızlıklara tepki verse sistemin dinamiğinin militarizmi olan polis copu kafasına inerken, gözünü hapishanede açması kaçınılmaz olduğunu bilen sorunlarla boğuşan her birey kendi içinde büyüttüğü küskünlüğünü kendi içinde geliştirme yoluna girmesi kaçınılmazdır.

Kapitalist sistemin dinamiklerinde örgütsüz birey her zaman güçsüzdür. Olası durumları tersine çevirmek için örgütlendiğinde bile devlet benzer örgütlenmeyi yok etmesi için devreye girmesi kapitalist düzenin sistem dinamiklerini koruma da bir erk olmadan öteye gidemez. Devlet tamda bu noktada sistemin dinamiklerini korumak için vardır felsefi anlamda trajikomik bir durumdadır.

Birey üstesinden gelemediği sorunlarının altında psikolojik olarak ezilirken aslında santim santin bu sorunların esiri olmaya farkında olmadan başlamıştır. Bu anlamda yabancılaşma her konuda kendini var ederken insan psikolojisinde de yabancılaşma ruhen hayat bulmaya başlamıştır.

Bu yüzden birçok insan mevcut mutsuzluğun alt başlığına çözüm bulabilmek için, sistemin yetiştirdiği psikologlara ihtiyaç duymaktadır.

Azda olsa teorinin kanıksadığımız öznelliğinden kaçınıp bireyin rasyonel özüne dönersek sorunun anahtarını bulabileceğimizi düşünüyorum. Aslında tıkanma noktalarımızda yardım beklediğimiz psikolog kendi içimizdedir.

Biz kendi içimizdeki psikoloğu kullanamadığımız için sistemin dinamiğinin bize sunduğu, ihtiyaç duyduğumuzu sandığımız psikologlarla karşılaşırız.

Elbette mesleği dalında eğitim almış davranış metodolojisiyle rahatlatan, çözüm yollarında belirli bir perspektife sahip psikoloğa karşı olmadığımızı belirtmeden geçmeyeceğim.

Sorun bu noktada teşhis ve çözüm mekanizmaları konusunda doğru bir metodolojiye sahip olmakta yatıyor. Birey özünde bunların hepsine sahiptir ama sahip olduğu şeyin metodolojisinde tıkanır.

Sistemin dinamikleri tamda bu noktada imdadımıza yetişir, âdete bize  ‘‘siz hiç paniklemeyin’’ dercesine, mevcut sistemin özgün fütursuzluğunda beliren bir bileşke gibi ‘‘bizim sizin için eğitimli uzmanlarımız var, siz yeter ki paradan haber verin’’  önermesinde bir dayatma olduğunu, bu dayatmayı bize, farkına varamadığımız yöntemle çoktan yaptığını görürüz.

Sağlığın rantla ölçüldüğü bir düzende çözüme ilişkin farklı düşünmek nasıl abesle iştigal ise bireyin içindeki psikoloğu tanıyamaması da bir o kadar kendine yabancılaşmasıyla ilintilidir.

Elbette yabancılaşma bu yanıyla bitse iyi, sistemin kendiside kuralı gereği bireye yabancılaşmıştır. Sistemin propagandasına göre birey önemli gibi gözüksede aslında bu ‘önemlilik’(!) propaganda afişi olmaktan öteye gitmez. Sistemin dinamiklerindeki gerçeklik bireyin rasyonel özüne yabancıdır.

Bireysel yabancılaşmanın özü farkında olamadığımız anti sosyal özelliklerimizi kamçılar. Bu özelliklerimizin depresifleşmesiyle ortaya çıkan yeni bir duruma uyum sağlaması giderek kendini maddi dünyanın nesnel yasalarına, sosyal konulara, üretim ilişkilerine, kendi üretim gücüne, otoriteye, kurallara, sevgiye vs. bilumum her şeye, bireyin sahip olduğu değerlerine yabancılaşmayı ortaya çıkarır.

Elbette bu konu geniş bir konudur, bu bağlamda üzerinde çok şey yazılması gereken önemli bir konudur. Zaman buldukça konun varyantları açısından ele almayı konunun dinamiklerindeki ayrıntıları geliştirmeyi, konuya katkı sunan bir irdelemeyi önemli buluyorum. İleriki zamanlarda konuya yeniden dönmek umuduyla konumuzun bu boyutuna geçici bir nokta koyuyorum.

Ali Galip Sayılgan

 

 

Dip Notlar

 (1)   Bertell Ollman, Yabancılaşma, Marx'ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı, Yordam Yayınları, s.265 [K. Marks Kapital. C.1]

(*)  Karl Marks Kapital, Cilt:1, Sol Yayınları, s.52

(2)  K. Marx, l. cilt. , s. 6. [ Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 44. 1]

Sistemin dinamiğinde insanın yeri