Bir cinayet şebekesi Nato

04.01.2016 – 03:35

[Bu başlığa  dair kısa bir not: Bu yazımı her ne kadarda 2016 yılında kaleme almış olsamda yazı aralığına  İsviçreli tarihçi Daniele  Ganser’in çok önceleri bu konuya ilişkin çıkarmış olduğu  kitap kapağını referans olması açısından birde yine bu konuya ilişkin  (alt yazısı Türkçe olan) video’sunu güncellik arz ettiği için yazımın içeriğine eklemiş oldum.]

Uzun ismi Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü  olarak bilinen daha çok dilimize kısa ismiyle popüler olan Nato 4 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından Kuzey Atlantik Antlaşması’na dayanarak herhangi bir saldırıya karşı uluslararası askeri ittifak amacıyla kurulmuş oldu.

Konumuz burada ne kendi egemenlik hakları ve nükleer başlıkların konuşlandırması konusunda anlaşmazlığa düşerek Nato’dan ayrılan Fransa’nın bir süre sonra yeniden Nato ya katılması gibi Nato’nun inişli çıkışlı küçülmeli büyümeli tarihini incelemek değil elbette.

Varşova Paktı’nın dağılmasıyla genişleyen Nato’nun asıl itibariyle neye hizmet ettiğidir asıl konumuz. Sözlüksel ve tarihsel Nato kronolojisini öğrenmek isteyen her kes internetten yeterince kaynak bulabileceğini biliyoruz.

Değinmek istediğimiz asıl konu resmi yayınların değinmediği talan savaşının iç yüzüdür. Farklı pencereden farklı bakış açısıdır. Nato’nun çıkarları uğruna insan hayatının her hangi bir değeri olmadığını anlatabilmektir mesele. Nato’nun dünya konjonktüründe nasıl bir cinayet örgütü gibi çalıştığını detaylandırabilmektir.

Her şey bu cinayet şebekesinin çıkarlarına hizmet ettiği oranında o devletin yönetimine bağlı insanlar insan olarak varlığını sürdürdüğünü bilmemiz gerekiyor.

Zira yaşamak için ille de her türlü dönen dolabı bilmek gerekmiyor. Doğada insan harici canlılarda birçok şeyi bilmeden yaşıyor. Birçok insan, kurulu dengeler nezdinde bunu bilmeden yaşayabilir bu noktada sürdürülen talan savaşında bir sorun görmeyebilir bu insanın politik ve apolitik yapısıyla ilgili bir olaydır. Bu yüzden konumuz resmi yalanları pazarlamak değil, tam tersine gerçekliği bilmeyenlere anlatmaktır.

Eğer insan doğadaki yaşayan diğer canlılar gibi yaşıyor, hayat pahalılığı ve zamlarla boğuşup sorunsuz yaşadığını sanıyorsa elbetteki aldanıyor.  Nato şemsiyesi altında yaşarken dönen dolaplardan habersiz tılsımlı kelime olan ‘müttefiklik’ adı altında habersizce Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hizmet ettirilir. 

Unutulmamalıdır ki, görüngüde sözde bağımsızlık, gerçek bağımsızlık değildir. Emperyalizme göbekten bağımlılık bağımsızlığa veda eden bağımsızlığın aslında bu ölüm senfonisidir.

Çağımız emperyalistlerinin dayatmalı sistemi günümüz dünya düzeninde ciddi bir tehlikenin kendisidir çünkü tam bağımsız bir ülke olmanız için gelişmiş kapitalist emperyalist bir ülke olmanız gerekiyor.

Bağımsızlık teknoloji ve askeri güçle sağlanan bir sistemin üst aşamasıdır.

Yıllar önce İsviçreli tarihçi Daniele  Ganser, çıkarmış olduğu bu kitabında Nato’nun  nasıl illegal, nasıl acımasız  terör  örgütü olduğunu detaylıca anlatmıştı. 

 

Nato cinayet örgütü karşısında kamplaşan iki dünya kutbu, Sosyalist ve Kapitalist olarak ikiye ayrılmışlardı. Dünkü adıyla bildiğimiz Varşova Paktı, Nato karşısında böyle bir gücün dengesini oluşturmuştu. Bu gün ise çoktan dağılmış olan bu paktın üyelerinin çoğu bu gün, Nato’ya iltihak etmiş durumdadır.

 

 

 Görsel olarak hazırladığı video konferansı Türkçe alt yazılı olarak düzenlenmiş.

Bugün hala atom silahlarını ellerinde bulunduran Rusya ve Çin eskisi gibi bir dengenin önemli muhataplarındandır. Geçmişte olduğu gibi Nato bu iki ülkeden hep çekinmiştir gelecekte de hep çekinecektir.

Nato karşıtı bu iki ülkenin kurduğu doğal denge yüzünden paylaşım savaşı dediğimiz dünya savaşları eskisi gibi sıkça tekrarı olmadı ve olmayacak gibi. Çünkü bu kez III. Paylaşım savaşı, I. ve II. Paylaşım savaşları gibi klasik bir savaşın olmayacağını herkes bilmektedir. İnsanlığın tamamen yok olduğu kazananın olmadığı anlamsız deli saçması bir savaş olacaktır.

III. Paylaşım savaşının adı bir çeşit atom bombalarının yarıştığı bir savaşı olacağından dolayı ne yazık ki geride arzuladıkları pazar yerine, radyasyondan ölümden başka paylaşacakları bir ‘değer’(!) kalmayacaktır.

Radyasyon = Ölüm!

Kapitalizmin yaşadığı derin krize rağmen böylesi bir paylaşım savaşını asla göze alamayan Nato terör örgütü, Arap baharından tutunda IŞİD’in yaratılması konusunda, İŞİD’e lojistik destek verilmesi gibi zorunlu aktivasyon ülkeleri olan Suudi Arabistan, Katar, Türkiye gibi ülkeler, bir çeşit enstrümantel içerikli Lojistik Maşa pozisyonlu bir göreve tabi tutulmuşlardır.  Görev bağlılığındaki tek aidiyetleri Büyük Ortadoğu Projesi diye bilinen BOP ’a hizmet etmektir.

Işid aracılığıyla ulusal sınırların yeniden değişmesi plan dâhilinde kusursuz yürütülürken el altından desteklenen Işid ile de sözde savaşıyormuş gibi Hollywood senaryolarına taş çıkarılırcasına bu rol en iyi bir şekilde icra edilmeye başlandı. Türkiye’nin Işit’i yaptığı petrol kaçakçılığını Nato,  kendi uyduları aracılığıyla bütün gelişmeleri yıllardır an ve an takip ederken doğan aksaklıkları düzelterek sevk ve idare etmiştir.

Ne zaman ikili antlaşmaları gereği Suriye kendi topraklarına Rusya yı davet etti işte o zaman Nato terör örgütünün planları bozuldu. Rusya’nın Türkiye’ye petrol sevkiyatı yapan Işid tankerlerini vurmasıyla büyü bozuldu. Rusya’nın bu eylemiyle birlikte Nato ve Amerikanın gerçek yüzü bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu. Işid ’in yenilgisiz zafer ve başarısının ardındaki tılsımda böylece belgelenmiş oldu.

Planları bozulan Nato bu kez Rus savaş uçağını Türkiye’ye düşürtürdü. Bir şekliye Rusya fazla ileri gitme mesajını vermiş oldu.

Gerek Nato gerekse Erdoğan sunulan aleni delillere karşısında her ne kadarda itiraz eder gibi bir tavır geliştirmeye kalksalar da davranışlarının kökenlerinde süt dökmüş kedinin suçluluğuyla derin bir sessizliğe bürünmüşlerdir.

Yurt içinde kendi hakkında suçüstü belge ve dinlemelere montaj argümanını geliştiren Erdoğan, Rusya’nın uydu görüntülerine karşı montaj ve paralel örgütün bir oyunu olduğunu neden iddia etmediği hala merak konusu!

Zırt pırt her konuda nutuk atan Tayyip Erdoğan bile, usta ağabey Nato tarafından, atalet içinde kuzuların sessizliğini oynamasının tavsiyesine uymak zorunda kalmıştır.

Elbette böylesi bir planla barbarca kafa kesen katliamların sorumlusu olmak Hitlerin pozisyonuna düşmekten farklı bir şey değildir.

Işid mevzilerini bombalıyorum diye uçak kaldıran Türkiye, Kürt mevzilerini bombalayıp Işid’i bombaladım yalan propagandasıyla politika yapmaya ihtiyaç duymuştur.

Işid barbarlığını besleyenler onunla savaşıyormuş senaryosunu uygulayanların başında Amerika / Nato diğer adıyla Koalisyon Güçleri, yaptığı şeyler Türkiye den farklı değildir!

Kısacası her ikisi de aynı politikayı icra ediyorlar… Işid hedeflerini bombalama yok etme gibi yalan propaganda havada uçuşmaktadır.

Yaptıkları hokkabazlığın bilinmediği sanılsa da, dünya kamuoyunda bu hokkabazlığı daha bir süre uygulama niyetindeler.

Burada asıl görev Rusya ya düşmektedir dünya kamuoyuna ısrarla bu hokkabazlığı teşhir etmeye yönelmelidir.

Amerikan emperyalizmi ve NATO’nun, Nato üyesi Türkiye, Katar, Suudi üyeleriyle el atından savaşın örgütlenip hayata geçirilmesi planı şimdilik başarıyla sürdürmüş durumdadırlar.

İNSANLIĞA KARŞI SUÇ İŞLEYEN BU ÇETE, NATO’YA BAĞLI TÜM ÜLKELERİ SUÇA ORTAKLIK YAPTIRIYOR

Böyle bir terörist örgüte hala masum ülkeler neden üye olur? ,  diye, bir soru sormak gerekirse, sanırım cevabımız; hayali düşmanlara karşı korunma içgüdüsünün yanı sıra ayakta kalma diyebiliriz buna.

Bu duruma göre uluslararası terörizmle işbirliği demek, terörizme hizmet emek demektir. Bir diğer adıyla terörist olmak ya da kan kaybeden terörizmi kan serumuyla beslemek demektir.

Ama gelin görün ki gelişmiş emperyalist kimi ülkeler öncülüğünde bu terörist örgütlenmenin koruma şemsiyesi altına girilmesiyle beynelmilel bu terörist örgütün yasallaştırmasına neden olurlar.

Bu amaca hizmet eden bilgi dahilinde olan onlarca ülkeler vardır.

Bu ülkelerin içinde  en namlısı Türkiye’dir. Çünkü hiçbir ülke kendi savaşı olmayan deniz aşırı bir ülkeye asker göndermemiştir. Amerikan müttefikliğinin yansıması olan Amerikan yardımları sebebiyle Türkiye Nato konsepti doğrultusunda  Kore’ye asker gönderip kendi askerini kırdırmıştır.

Hepimizin bildiği gibi dünün hayali düşmanı, SSCB ile başlayan popüler kavram Komünizm idi.

Komünizm hayaletinin heyulası karabasanla karışık korkulu rüyası ilk defa işe yaramıştı.

Komünizme atfedilen korkunç bir hayaletin heyulası kendilerine rahat bir uyku vermediği ayrı bir gerçekliktir. Komünizm hayaletinin heyulası öyle bir korku olmalı ki, komünizme karşı beslenen düşmanlık kısa sürede işe yarayıp, Nato terör örgütü, batı ülkelerinde bir hayli üye bulup güçlenmesine neden oldu.

Emperyalist ülkelerin yoğun propagandası sonucunda sosyalizmle komünizm kavramları iç içe geçirilip aynılaştırılmıştır. Komünizm yeryüzü ölçeğinde hiçbir zaman yaşanmadığı gibi sadece bir teoriden başka bir şey değildir. 

Yeryüzü ölçeğinde sadece sosyalizm denemesinin yıkılmasını korkulu rüyaları olan komünizm heyulasının psikolojisini yenmek için sosyalizm denemesini komünizme mal ederek kapitalizmin başarısı olarak bir propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır.

Ama gerçek maalesef böyle değil. Hırsız kapitalizm var olduğu sürece komünizmin heyulası her zaman kapitalistlerin korkulu rüyası olmaya devam edecektir.

SSCB’nin ağır hantal yürümeye çalışan bürokratik devlet mekanizmasının tıkanmasıyla tarihinin bir döngüsünde Gorbaçov’un Glasnost politikasıyla komünist yaftasından kurtulmak istedi. Ben bu oyunda yokum diyen SSCB, bir gecede dağılarak kapitalizme döndü.

Nato’nun yarattığı komünizm heyulası olan kof olan argümanını bir bakıma bir anda tepe taklak oldu.

Nato terör örgütü milyonlarca dolar harcanacak olan bu projenin örgütlenmesini ülkelerin kendi halkına ait gayri safi milli gelir (GSMG) bile peşkeş çekilmiştir. Bu harcama örtülü ödenek adı altında her devrin başbakanı tarafından beslenmiştir. Devlet içinde devlet olan illegal yapılanma sözde komünizme karşı savaşacak bir birim yer altı terör örgütü Glatyo adı altında Avrupa ülkelerinde faaliyet gösterirken bizde de Özel Harp Dairesiismiyle hayata geçirilmiştir.

Türkiye de de Özel Harp Dairesi adı altında olsa da daha çok halk arasında   ‘Kontrgerilla’ olarak tanınmaktadır. Türkiye de bu terör örgütü hala ortadan kaldırılmış değildir. Türkiye de sayısız siyasi cinayetlere bulaşan 1-Mayıs katliamına varana kadar, Zeki Erginbay’ın İstanbul İnşaat Mühendisler Odasından kaçırılıp günlerce süren işkence ile katledilmesinde Özel Harp Dairesi / ‘Kontrgerilla’  olarak, birçok terörist eylemlere imzasını atmıştır.

Nato’nun gizli cinayet örgütü Gladyo İtalya gibi ülkelerde bombalamadan tutunda Politikacılara karşı cinayet ve suikastlara varana kadar bir dizi terör faaliyetlerinde etken bir organizasyon olmuştur.

Bu anlamıyla Nato’ya üye her ülke aslında bir biçimde terörizme hizmet eder, terörizmin kendisidir.  Nato’ya bağlı her ülke Gladyo suyla Özel Harp Dairesiyle terörizme iç içe yaşar. Avrupa da lav edilerek kapatıldığı söylenen Gladyo Türkiye’ye de örgütlü varlığını sürdürmektedir. Özal’a silahlı suikast bile bu örgüt tarafından yapılmıştır. Nato’nun illegal çetesi olan bu terörist örgüt, Özal’ın zehirlenerek öldürülmesi gibi iddialarla yüz yüzedir.

Devlet tarafından sağlanan örtülü ödenek yöntemiyle beslenen bu illegal örgütlenmeye ait yer altı cephaneliklerinden tutunda yer altı işkence haneleriyle boğazına kadar lağım çukuruna batmış devlet terörizm kokar.

Parlamentarizmin içinde yer alan irili ufaklı partilerle birlikte oynanan bu oyunda, mide bulandırıcı iğrenç kokuyu demokrasicilik parfümüyle gidermeye çalışılır.

Devlet içinde devlet olma halleriyle cinayet şebekesi olan Nato kanalizasyonundan mide bulandırıcı o iğrenç koku her ülkenin parlamentosunda adeta baş belasıdır.

İtalya’da Aldo Moro’nun kaçırılıp öldürülme olayına kadar sızan Gladyo ilginç bir performans sergilemiştir. Kaçırılma sırasında İtalyan hükümetinin danışmanı olan, Kızıl Tugaylara karşı mücadelede hükümete yol gösteren ABD’li terörizm uzmanı Steve Pieczenik’in 2001 yılında bir belgeselciye verdiği ifade de oldukça dikkate değer: 

“Moro ölmek zorundaydı. ABD hükümetinin bir müsteşar yardımcısı ve İtalya içişleri bakanının özel danışmanı olarak benim işim onun hayatını kurtarmak değildi. Benim işim, İtalya’yı istikrarlı hale getirmek, Hıristiyan Demokrat Parti’nin iflas etmesini önlemek ve böylelikle Komünistlerin iktidara gelmesinin önüne geçmekti. Moro’nun kaçırılmasında Kızıl Tugayların kullanıldığını düşünüyorum…” diyerek ilgin bir konuya ışık tutmuştur.

Komünizm heyulasının korkusu bir atımlık barut edasında etki gücü çoktan bitmiş olsada cinayet örgütü Nato, yine varlığını sürdürüyor.  Bu kez uluslararası arenada ülkelerin yeniden dizayn edilmesi stratejisiyle iç içe durumda. 

NATO NEZDİNDE KOALİSYON GÜÇLERİ IŞİD TERÖRÜ İLE SÖZDE SAVAŞIYOR…

Dostlar alışverişte görsün misali Tayyip Erdoğan’ın IŞİD terörizmiyle savaştığı gibi savaşıyorlar işte…

Amerikanın taşeron örgütü olan IŞİD ile (sözde kendisi  savaşıyormuş imajını  vermesi)  YPG üzerinden sistematik bir algı operasyonuna  gereksinim duyduğunu ortaya koymaktadır. Orta doğuda kimi ülkelerin yeniden dizayn edilmesi için kendi kurmuş olduğu bir örgütle direk cepheden savaşması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu yüzden de YPG enstrümanını kullanmaktadır.  IŞİD terörizmini nasıl sonlatacağını ilerleyen yıllarda hep birlikte göreceğiz.

IŞİD Terörizmini bizzat Nato, ulusal sınırların değişmesi konumunda kendi uzun vadeli çıkarları doğrultusunda görüngüde savaşır gözüküp özde koruyup kollamaktadır.

Suriye ve Irak’da el altından Nato’nun kışkırtılmasıyla Ortadoğu Haritası yeniden çizilmek isteniyor olması, Suriye’nin Rusya ile ikili anlaşması gereği Rusya’yı davet etmesiyle Nato’ya ait uzun vadeli planların nasıl bozulduğunun gerçekliği bu gün yüzüne çıkmış bulunmaktadır.

Dakka bir, gol bir! , der gibi, kaçak petrol hırsızlığının yansıması Rusya ya ait bir savaş uçağının düşürülmesine neden olmuştur. Türkiye’nin bu bölgede BOP’un eş başkanı gibi görüngü aktörlüğünün bir anda figüranlaşmasına neden olmuştur.

Trajik komik bu durumun Nato gözleminde geliştiğini açıklarken, IŞİD terörüyle Nato in direk işbirliğini kanıtlamış olmaktadır. Uydu görüntüleriyle santim santim kayıt altına alan Rusya bu gelişmeyi dünya kamuoyuna konferans düzenleyerek teşhir etmiştir.

IŞİD terör örgütünün binlerce kilometrelik tanker konvoyunu Nato’ya bağlı koalisyon güçlerin uydudan görüp ses çıkarmaması işbirliğini belirler. Dağa taşa boş arazilere bomba bırakıp gelen koalisyon güçleri IŞİD mevzilerini her ne kadarda bombaladıklarını iddia etmiş olsalar da burunlarının ucunda cereyan eden (sevk ve idare ettikleri)  tanker konvoyuna gözlerini kapamaları terör örgütü Nato yu suçüstü yakalanmasına neden olmuştur.  Ayrıntılarına buradan ulaşabilirsiniz. TIKLAYIN

Elbette Nato’nun icraatları bunlarla bitmez. Biraz geriye döndüğümüzde karşımıza birçok ayrıntı çıkar. Mesela Amerikan ticaret merkezi olan ikiz kulelerine uçak çarpmasıyla gündeme gelen terör saldırısı, Amerikan Nato tabanlı Gladyo ’nun örgütlediği bir terör eylemidir.

Afganistan’ın işgali bahanesi için uygulamaya konulmuş bir terör stratejisidir.

Terör stratejisinin hayata uygulanış sekli Afganistan işgalinin başarısını ortaya çıkarmıştır.

Asal olarak Amerikan ve İngiliz emperyalizmine hizmet eden Nato terör örgütü, dünyayı ultra kapitalist / emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn edilmesidir.

Arap baharı kaosuda bunlardan bir tanesidir.  

Irak ve Libya’nın trajik durumu söylemimize uygun önemli örneklerden birisidir.

Son olarak da Suriye’nin Irak ve Libya gibi bir anda  ‘kolay yutulur bir lokma ‘olmadığını görülmesiyle bir bakıma planlarının bozulduğu bir dönemi yaşıyoruz. Suudi, Katar, Türkiye gibi maşa terör ülkeleri yöneten stratejik olarak sevk ve idare eden (geri plan sorumluluğunda)yöneten Amerikan emperyalizmi ve Nato olmuştur.

Suriye’nin talanı konusunda Rusya’nın ikili anlaşmaları gereği Suriye’nin arkasında dik durması Amerikan emperyalizmi ve Nato’nun bir bakıma sert bir kayaya çarptığını az çok siyaseti yakından gözlemleyenlerin bilgisinin yan sıra bir bakıma planları alt üst olmuş durumdadır.

Yeni strateji arayışlarıyla ortaya çıkan uzlaşma yeni bir stratejiyi şimdiden ortaya çıkarmış durumdadır. Savaşan muhalif çetelerle anlaşma imzalanması gibi gelişmeler farklı bir mecraya doğru gidişi işaret etmektedir. 

Mesela Amerikan emperyalizminin Irak işgalini oluşturan temel gerekçe nükleer silah malzemelerinin varlığı savı idi. Grafiğimizde gözüken yıllara göre Nato terörizminin kurbanlarının yıllara göre dağılımı gözükmektedir (1)

Irak işgaliyle birlikte görüldü ki, öne sürdükleri argüman koca bir yalandan ibaret…

Bu yalanın hesabını hiç kimse sormaya cüret dahi edemedi mahvolan Irak, kendi kaderiyle baş başa kaldı.

Libya derseniz ha keza, anlatmaya bile gerek yok, detayları hepimizin malumu…

Mesela Bosna savaşı sırasında BM’nin sivilleri korumak için aldığı uçuşa yasak bölge kararının Sırplar tarafından tam 462 kez ihlal edilmesine rağmen NATO uçaklarının Belgrad yönetimini bombalamasına 5 yıl boyunca karşı çıkan Fransa, Libya konusunda ise çok hevesli davranmıştı.

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, müdahale kararının alınmasında iki gün sonra apar topar Paris’te düzenlediği konferans sırasında savaş uçaklarını kaldırarak Muammer Kaddafi’ye bağlı güçlerin üzerine bomba yağdırmaya başlamıştı.

19 Mart’ta bombalama sırasında yaptığı açıklamada, “Libya’da kendi halkını öldüren Cani deliyi durdurmak bizim görevimiz” diyen Sarkozy’nin bu tarihten iki hafta sonra da Libyalı muhaliflerle ülkenin petrol rezervlerinin yüzde 35’inin Fransa’ya verilmesi konusunda gizlice anlaştığı ortaya çıktı.

Bu emperyalist talanda, Fransa 1 koydu, 3 bin 860 aldı!

6 milyon nüfusu olan Libya’nın 44 milyar varil petrol rezervi bulunuyor.

Dünyada en çok petrol rezervine sahip 10’uncu ülke olan Libya’da tüm petrol anlaşmaları Kaddafi ve ailesi tarafından yürütülüyordu.

Libya’ya yönelik hava saldırısı için 359 milyon dolar harcayan Fransa yaptığı bu gizli anlaşma sayesinde 1 trilyon 386 milyar dolar değerindeki 15,4 milyar varil petrolü işleme hakkına sahip olacak.

Görüldüğü gibi NATO özgülünde çıkarların yeniden düzenlenmesi NATO terörizminin yanı sıra NATO’ya bağlı emperyalist terörist konumundan soyut  değildirler.  NATO terörizminin üyesi olan onlarca ülke, bu kirli savaşta bizzat kendini sorgulamalıdır. Bu cinayet örgütü uluslararası terörizmin ailesine akraba olmaktan vicdani ölçüleriyle yüzleşmelidir.

Üye ülkeler Nato terörizmine kan taşımaktadır binlerce onbinlerce masum insanın ölümünden sorumludurlar.

Türkiye’de maalesef bu terör örgütüne üye olan ülkelerden bir tanesidir. Türkiye, şemsiye örgüt olan NATO’ya diğer ülkeler gibi üye oluşuyla  emperyalist teröre bir şekliyle can vermiş konumundadır. Kendi savaşı olmayan Kore’de onlarca masum Korelinin ölümüne neden oldukları gibi onlarca Mehmetçiğin ölümüne neden olunmuştur. 

Terör örgütüne üyelik müttefik olarak adlandırılması halkın mevcut gerçekler karşısında gözü boyanmıştır.

MİLYONLARCA MASUM İNSANIN YOK EDİLMESİ RUH SAĞLIĞININ YERİNDE OLMADIĞINI AÇIĞA ÇIKARIR

Son günlerde bu cinayet katliam şebekesinin yaptığı plan devlet sırrı kategorisinden çıktığı bu günlerde insanı, insanım diyen herkesi yerin mıhlayacak, dehşetle düşürecek nitelikte.

ABD’nin Stratejik Hava Komutanlığı’nın 1956’da hazırladığı ‘1959 Atomik Silah Gereksinimleri Araştırması’ adlı çok gizli çalışmanın üzerindeki gizlilik perdesi, Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi tarafından kaldırıldı.

ABD’nin Moskova, Pekin ve Berlin’i   yok etme gibi binlerce milyonlarca   masum insanın        katledilmesi hangi   aklın ürünü dersiniz?

 Sorumsuzluğa bürünen koyun   beyinli kimilerimiz için, göz   attığımız günlük haberlerde böyle bir habere, sıradan habermiş gibi göz ucuyla bakıp geçiyorsak, hala düşüncelerimizi değiştiremiyorsak, tepki gösteremiyorsak ilk başta kendi akıl sağlığımızdan şüphelenmemiz gerekir. 

Bu davranış şeklimiz normal bir davranış şekli değildir.

Müttefiklik görüngüsü adı altında uşaklık sendromu insanlığa karşı suç işlemenin kendisidir.

Her şeyden önce insani değildir, adiliktir, karaktersizliktir,  aşağılık olma halidir…

Hiroşima’ya atılan atom bombasından70 kat daha fazla bombayı düşünün…

İnsanlığın başına musallat olan bu suç örgütü çete; 1 Megatonla Hiroşima’yı yok eden bomba dan 70 kat daha fazla tahribat yapacak olan, 60 megaton atom bomba yani Hiroşima’ya bırakılan bombadan 4 bin kat güçlü, atom bombasıyla insanlığın özü olan masumiyetini vurarak yok etmeyi, insanlığı katletmeyi planladı.

Bu gün insanlığa alçakça yapılan bu adilik basına sızarken, insanlık hala böyle bir planın sorumlularını yargılayıp tarihsel açıdan akıl hastanesinekapatamıyorsa bölgesel koyunluktan dünya koyunluğuna hoş geldik demektir!

Öyle bir atom bombası düşününki sözde “dost güçler ve halkları”  bile yüksek seviyede ölümcül radyoaktif serpintiye maruz kalacağı ortaya çıkıyor.

Düşman güçlerini öldüren atom bombasının etkisi kendilerini de öldürüyor.

Atom bombası bir kez kimyasal açıdan füzyona ulaştı mı radyasyonun etki gücü dost ve düşman gücü diye ayırım yapmıyor. Kısacası atom bombasını kullanan delilik ihtirası kendi halkını da yok edebilecek ruh hastası bu cinayet şebekesiyle maalesef yaşamaya devam ediyoruz.

Kişisel ihtirasları için insanlığın düşmanı olan NATO’ya üye her ülke bu suç örgütünün doğal müttefikidir. Sırf bu nedenle bu gün ortada kurulmuş bir denge varsa, kendi delilik ihtiraslarıyla insanlık atom bombasıyla yok edilmiyorsa bu insanları çok sevdikleri için değil tam tersine kendilerinin de yok olacağı gerçekliğinden kaynaklanmaktadır.

Hep yazmışımdır emperyalizm insanlığın bir şekilde yok olmayacağının ayırdına varsa pazar savaşında daha çok istila için Japonya örneğinde olduğu gibi atom bombası kullanımından asla vaz geçmeyeceğini bizler çok iyi bilmekteyiz.

Elbette yorumlarımızdaki iyimserliğimiz bir noktaya kadardır, kapitalizmim ağır bunalımı nedeniyle NATO / Koalisyon = IŞİD güçlerinin koordineli işbirliğiyle BOP özgülünde orta doğunun sınırları yeniden düzenlenmeye kapitalizmin içine düştüğü ciddi krize çözüm bulunmaya çalışılsa da Rusya ve Çin bu noktada ciddi bir ayak bağıdır. Bu yüzden izledikleri strateji Rusya nın nükleer gücünün etkisizleştirilmesidir.

Bu yüzden Amerikan emperyalizminin yeni planları yeni katliam senaryoları hiç bitmek bilmiyor basına düşen habere göre; ‘‘ABD, yakın gelecekte Almanya’daki Bundeswehr Fligerhorst Büchel (BFB) askeri üssüne, her biri Hiroşima’ya atılan bombadan 4 kat etkili olan B61-12 tipi 20 nükleer başlık yerleştirmeyi planlıyor. Alman basınına göre, Washington ve Berlin’in hedefinde Rusya var. (…)

‘TÜRKİYE’DE DE VAR’

ZDF ‘ye konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova,
nükleer silahların sadece Almanya’da değil, Belçika, Hollanda, İtalya ve Türkiye’de de bulunduğunu aktararak, NATO’nun da nükleer silahların taşınabilmesi için uçakları yenilediğini belirtti. (…)

Alman Savunma Bakanlığı’nın eski parlamento sekreteri Willy Wimmer konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Oluşturulan bu yeni saldırı seçeneği, Rus komşularımıza yönelik bilinçli bir provokasyon” ifadelerini kullandı.’’ (2)

Bu provokasyonun ABD’nin Stratejik Hava Komutanlığı’nın 1956’da hazırladığı ‘1959 Atomik Silah Gereksinimleri Araştırması’ adlı gizli plandan ne farkı var?
Ama bir atom savaşında kazananların kendilerinin olmayacağını çok iyi bilmelerine rağmen burada kazanılmak istenen amaç Rusya ve Çin’in pasivize edilmesidir. Tetikçi çeteleriyle birlikte yeni dayatacakları dünya düzenine Rusya ve Çin’in karşı koma gücünü elinden almaktır. Atom bombalarının dengesinde atom bombaların gölgesinde kurulan bir çeşit suni denge içerisinde şimdilik barış içinde yaşıyoruz ama ne kadar daha yaşayacağımızın garantisini sanıyorum hiç kimse veremeyecektir.  

Kışkırtıcı katliamcı talancı emperyalizm var olduğu sürece galiba suni dengenin garantisi hiç olmayacaktır.

Yani atom bombalarıyla birlikte atomsuz / radyasyonsuz şimdilik barış içinde yaşıyoruz algısı sadece yanılsamadan başka bir şey değildir. Atom bombasızlığın tamamen dünya gündeminden bir yaşam tarzı olarak kalkmasının altını ısrarla çizmek istiyorum. Atom bombaların varlığıyla bize dayatılan suni denge  özünde bize ölümü gösterip sıtmaya razı edilmişliğimizin hikayesini anlatır.  

 

_Ali Galip Sayılgan_

 

Dip not:

(1)  http://tr.sputniknews.com/infografik/20151111/1018951381/ABD-NATO.html

(2)  http://tr.sputniknews.com/avrupa/20150922/1017912075.html#ixzz3wDCN5Yav

Emperyalizmin yeni taktiği global paylaşım

 

Emperyalizmin ileri kara-kolluğu na soyunmak bu olsa gerek demiyoruz tam tersine bu diyoruz.
Hepimizin bildiği gibi, daha dün talan çeteleri, düzenbazlıkların en güzel şekilde tarih sahnesinde yine iş başındaydı. Irak halkının başına gelenleri ve Saddam’ın sonunun nasıl olduğuna dair gelişmeler hafızalarımızda dünkü canlılığını korurken, bir de baktık ki talan çeteleri, bu ez gözünü Libya’ya dikti.
Maalesef Libya halkının başına gelenler Iraktan farklı olmadı.
Önce suni bir muhalefet ve bu suni muhalefete her türlü lojistik yardım, daha da olmadı talan çetelerinin Nato isimli şemsiye örgütü devreye girerek karadan, denizden, havadan feci bir bombardıman derken, huzurlarımızda her emre amade kukla bir yönetim…
Talan çetelerinin dün en büyük iddia ve gerekçeleri kimyasal silah fabrikaların varlığı yalanlarıyla kendilerine müdahalede sözde meşru zeminlerini yaratmaya çalıştılar. Ne nükleer silahın ne de kimyasal silah fabrikalarının varlığı tabiiki koca bir yalandı.
Hatta bu yalanlarını ispat etmek için uydudan çekilmiş fotoğraflara kimyasal silah fabrikalarının ispatı olarak bile lanse etmeye çalıştılar.
Saddam uluslararası talan çetelerinin yalan demagojileriyle müdahale edilerek düşürüldü. Bununla da yetinilmeyerek üstüne üstlük birde Saddam Hüseyin idam bile edildi.
Talan çeteleri Irak petrol ve doğal gazıyla birlikte yer altı yer üstü bütün madenleri talan çetelerinin şirketleri tarafından kendi aralarında bir güzel pay edildi.
Irak’a dair sonuca gelince müdahale sonrası Saddam’a ait ne bir kimyasal silah fabrikalarının varlığı tespit edilebildi nede bu dalda her hangi bir çalışma.
Bütün sorun gelecek olan on ya da yirmi yılın kurgulanmasında, uygulamaya konulan yeni paylaşım stratejilerinde hayat bulan, iç içe girmiş detaylardan tutunda, talan çetelerinin yalana dayalı teorilerinin propagandalarına varana kadar, bire bir içine gömülen ayrıntılar, mevcut teorinin bütününü oluşturmada (gerçekliğin varlığı) yani teorinin can alıcı yanı dediğimiz, birbirine bağlı zincirin halkalarında saklı olmasıyla ilintilidir.
İkiz kulelerinin imhası bir dizi yalan stratejisinin üstünde şekillendirilerek yok edilerek dünya kamuoyunun gündemine nasıl sokulduğu bilinen bir gerçektir. Özel Harp Senaryosunun enternasyonal şeklidir. Yani paylaşımın satranç oyunudur.
Tarih olarak sıralamaya koymaya bile gerek duymadığımız bu gelişmeler bir birinden soyut olmayan tam tersine bir birine birebir bağlı gelişmelerdir.
İkiz Kule, Afganistan işgali, Irak, Libya derken, gündeme bomba gibi düşen, gözün gözü göremediği tozun dumanın içinde peydahlanan bir de Arap baharı…
Bir yerde emperyalizme ait enternasyonal özel harp senaryosu uygulanmışsa, bir başka ülkede gelişebilecek lehlerine gelişme bir öncekinden soyut değildir. Dünyanın mevcut pazar paylaşımı emperyalist ülkelerin birebir ilgisi dahilindedir.
Dünya ölçeğinde emperyalist sistem varlığını sürdürdüğü sürece pazar paylaşımı dediğimiz dengelerin, çıkarlarına nasıl uygun düşüyorsa, verili koşullara göre değiştirilmesiyle bu kaypak zemin hep var olacaktır.
Emperyalizm var olduğu sürece de bu türden yıkım dediğimiz savaş ve gözyaşı hep var olacaktır. Doğanın kanunu nasıl varsa buda emperyalizmin kaçınılmaz kanunudur.
Emperyalizm var oldukça savaşlar da kaçınılmaz olacaktır.
Ancak emperyalizmin dünya ölçeğindeki nihai yenilgisiyle, yıkım ve göz yaşını temsil eden pazar savaşlarının tarih sahnesinden tamamen silinmesi vs. ancak o zaman bu realite gerçek olacaktır.
Teorilerine hizmet eden stratejilerinin ilk safhası Saddam Hüseyin’in Alman emperyalizminin oyununa gelmesi, yani sonunun başlangıcı olan ilk zokayı yutmasıyla, yeni paylaşım teorisi dediğimiz dünya savaşı olmadan (global paylaşım’) ın stratejisi işte böyle uygulamaya konulmuştur.
 
Gelişmeler adeta bundan sonra şunlar olacak der gibi aleni bir şekilde talan çetelerinin teorisine uygun kurgular bir biri arkasınca uygulamaya konulmuştur.
 
Saddam Hüseyin’i Halepçe ‘de Kürtler üzerine kimyasal bomba kullanmaya ikna eden Alman emperyalizmi periyodik olarak gelişmelerin fitilini böylece ateşlemiş oldular. Ateşlenen fitille bir süre sonra devreye Amerikan emperyalizminin girmesi kaçınılmazdı ve gelişmeler bize gösterdi ki ”Global Paylaşımın” yıkımı kendilerine yansıyabilecek en ucuz savaş masrafı demekti.
 
Devrimciler ister kabul etsin isterse etmesin, ortada realite diyebileceğimiz bir gerçekliğin varlığı bize bir şekilde dayatmış durumda.
 
Üstüne üstlük bu realitede emperyalist talan çetelerinin tamamı bire bir mutabık. Emperyalistlerce mutabık olunan bir fikir olduğunu ”Global Paylaşım”ın mevcut pratiği bu bizim teorimizi doğrulamaktadır.
 
Dünya ölçeğinde belli başlı emperyalist ülkeler atom silahlarına sahip durumda. Eskisi gibi tanımlayabileceğimiz I. ve II. paylaşım savaşlarındaki gibi verimli pazarların klasik savaş yöntemleriyle şimdilik yeniden paylaşılamayacağını aksine atom savaşıyla başlayabilecek bir paylaşım savaşının kazananının olamayacağını hepimizden daha iyi bildikleri de ayrı bir gerçekliktir.
 
Kazananın almayacağı yeni paylaşım savaşı, (atom) yani nükleer bombayla söz konusu olacaksa, bu yıkım bu kaybediş, emperyalistlerin felsefesine aykırı bir paylaşım savaşı olacağına göre, (intihara ilişkin psikoloji depresif bir çılgınlığı daha henüz kendi bünyesinde taşımamaktadır) şimdilik böyle bir çılgınlıktan uzak kalmalarının tek nedeni, nükleer savaş sonrası yıkımdan kendilerini koruyabilecek bir kalkanın bilimsel olarak daha henüz keşfedilmemesinden kaynaklanmaktadır.
 
Hiç kimse merak etmesin talan çeteleri dediğimiz bu aşağılık mantalitenin sahipleri, gelecekte bilimsel olarak koruyucu bir kalkanın keşfedilmesiyle, bu kez nükleer savaş çığırtkanlığı yapmaktan geri kalmayacağı gibi, gelecekte insanlık için yıkım denilen bir şeyin umurlarında olmadıklarını (bu satırlarımızın iddiasını) bire bir uygulamaya koyarak ispat edecektir.
 
Bu stratejinin Irak ayağında Alman emperyalizminin tezgahına gelen Saddam Hüseyin, talan çetelerinin yeni teorisi olan ”Global Paylaşım”dan hak talep ettiği payını yine sürecin başlangıcı olan sattığı kimyasal bombalara borçludur.
 
Emperyalist çeteler gelinen noktada yeni ”Global Paylaşım” dan bir birini soyutlamayacak şekilde davranış içinde olmaları sanki komünizmin eşitlik teorisinden menfi anlamda etkilenmiş gibi gözükmekteler.Eşitliğin yasası doğalarına aykırı olsa da, çıkar sorunu kendilerini, kimi zaman böylesine gülünç bir ittifaka itile bilmekteler .
 
Kendi aralarında paylaşımın ”eşitliği”(!), elbette koşulların bir şekilde kendilerine dayatmasıyla ilgilidir.
 
Nükleer savaşın getireceği yıkıma karşı (kendi lehlerine uygun çözümlerin keşfedilerek geliştirilmesi) bu noktada dile getirmeye çalıştığımız öykünerek izafileştirdiğimiz emperyalistlerin göreceli eşitlikleri bir anda tersine dönüşerek, dünyanın efendisi olma yarışı, yeni versiyonlarıyla yeni bir hat safhaya girecektir.
 
Emperyalizmin özü dediğimiz egoizmin bünyesinde yeşeren köleleştirme ruhu, kendi çıkarlarına uygun bire bir doğanın katliamı vs. gibi etkenler bunun en bariz örneğidir.
 
Amerikan emperyalizminin yalancı şaklabanlarından biri olma unvanını kazanan George W.Bush müdahale öncesi Irak’a ait, iddia ettiği kimyasal silah fabrikasının sadece bir yalandan ibaret bire bir kurgu olduğunu bizzat kendisi kabullenmek zorunda kalmıştır.
 
Yalanın örgütlenerek sunulması bu uğurda kamuoyu yaratılması gibi taktik sorunlar ”Global Paylaşım”ın her zaman başvurabileceği geçerli ve revaçta olan eskimemiş bir yöntemdir.
 
Irak halkına Saddam sonrası uygulanan yıkım ve işkence binlercesini sayabileceğimiz vahşice ölümün çizelgesi ”Global Paylaşım”ın yeni savaş konseptidir.
 
Tabiiki ”Global Paylaşım”ın fütursuzluğunun nerede duracağı nerede durmayacağı eski SSCB gibi bir ülkenin karşılarında bir güç olarak dikilmesine bağlıdır.
 
Emperyalizme karşı bir gücün varlığı olarak bilinen SSCB, devrinin pili, çoktan bittiğine göre, geriye Çin gibi bir devin yeşil ışık yakmaması gibi bir tavırın ”Global Paylaşım”ın fütursuzluğunu frenleme etkisi yapabilir. Yoksa ”Global Paylaşım”ın hızı nasıl bir anda Libya halkını vurmuşsa, Libya’daki en nadide güzellik dedikleri altın elmasın talanı (Ve Kaddafi’nin elemli acı sonu) milyarlarca dünya insanının gözü önünde cereyan etmiştir.
 
II. Paylaşım savaşıyla çizilen resmi sınırlara farkındaysanız dokunulmamakta. Bu Irak talanında da bu böyle oldu, Libya talanında da bu böyle oldu. ”Global Paylaşım”ın en belirgin ortak kriteri, toprağın hiç bir koşulda ilhakına yönelme olmamasıdır. Burada paylaşılan talan edilen şey toprak değil, petrol gibi gereksinim duyulan değerli madenlerdir.
 
I. ve II Paylaşım savaşlarında toprağın ilhak edilme gibi bir cazibe yaşanmış olsa da ”Global Paylaşım” talanında bu cazibe yaşanmamaktadır.
 
”Global Paylaşım” çetelerinin kolaycı kar hırsı, toprağın paylaşılmasındaki yaşanılabilecek pürüzden daha karlı olan bir stratejinin real adı ”Global Paylaşım” dediğimiz yeni talanın aynı zamanda yeni adıdır.
 
Saddam’ın Irak’ıyla gündeme gelen ”Global Paylaşım” Kaddafi nin Libya’sıyla başarısını sürdürmüş olsa da sırada Suriye ve İran gibi ülkeler hakkında üretilebilecek yalanın teferruatında takılı kaldılar.
 
Suriye’ye insan hakları dersi verenler Türkiye’de süren insan hakları ihlallerine özenle kulaklarını tıkarlarken, utanmasalar Türkiye’yi insan haklarında bir numara ülkeler arasına sokarak kutsamaya kalkacaklar.
 
İktidara muhalif 105 gazetecinin uyduruk gerekçelerle içeriye atılmasından tutunda Kürt köylülerinin keyfiyete varacak şekilde uçaklarla katledilmelerine varana kadar (on binlere, yüz binlere varan) sabıka kayıtlarıyla ünlü bir ülke Türkiye!
 
Binlere on binlere varan gözaltında katledilerek kaybedilen insanların sayısı bin bir gece masallarını bile solda sıfır bırakacak düzeye çoktan ulaşmış durumdadır.
 
”Global Paylaşım” talan çetelerinin özellikle Suriye için üretilen katmerli yalanın daha da katmerlisi Türkiye’de yaşanırken Türkiye de yaşanan insanlık trajedisine gözler ve kulaklar özellikle tıkanmış durumdadır. Çünkü Türkiye ”Global Paylaşım” talan çetelerinin işlerini kolaylaştıran ender sayılabilecek stratejik ülkelerden bir tanesidir.
 
Aynı Saddam’ın kimyasal silah fabrikası gibi, şimdi de İran’ın, nükleer bomba yapabilme olasılığı, vs. Saddam’a müdahale gibi aynı stratejinin nüans farklılıkla pazarlanan zikzaklarını oynuyorlar.
 
Nükleer savaşa bulaşmadan ihtiyaca göre paylaşım ”Global Paylaşım”ın yeni bir taktiğidir. Bu taktiğe karşı devrimcilerin (mevcut durum karşısında) seyirci konumuna düşmesi/ düşürülmesi biliyoruz ki
 
Talan çetelerinin ağızlarının sulandığı yere ”Global Paylaşım”ın gereği musallat olması (bu uğurdaki fütursuz duruşlarını) SSCB’ nin dağılmasına borçludurlar. Aynı şekilde Dünya Sosyalist hareketinin bir yansıması olarak Türkiye’de yaşayan devrimcilerin (mevcut durum karşısında) seyirci konumuna düşmesi bir yukarıdaki gelişmeden soyut değildir.
 
Türkiye topraklarında yaşayan devrimcilerin yok denecek kadar cılız örgütlülüğü ve vurduğu yerden ses getirebilecek önderliğin bir türlü oluşamaması hem oportünist görüşlerin hem de revizyonist anlayışların hala revaçta olmasına bağlıdır. Kerameti kendinde sanan lanetli anlayış, emperyalizme karşı doğru bir kavganın önünde de ciddi bir engel olduğu gibi, iflah olmaz o lanetli kariyerizm, bünyeye yayılmış olan o iflah olmaz ölümcül kanser hastalığının ta kendisidir.
 
Çağımızın illeti nasıl kanser hastalığı ise, Türkiye solunun illeti de kendini bir bok sanan kariyerizmin ta kendisidir.
 
”Global Paylaşım” ın stratejisi el altından örgütlenen Arap baharıydı. Sorunun öyle bir propagandası yapıldı ki gören görmeyen sanki Che Guavera ‘nın ruhu milyonların içine girdiğini sanırdı.
 
Bu ayaklananların hiç birisi antiemperyalist bir ayaklanma olmadığı gibi emperyalistlerin kışkırtmasıyla hareketlenen halk seli, mevcut hanedanlara hiç bir iktidarın kalıcı olmadığının gözdağı emperyalizm tarafından bizzat verilmesinin yanı sıra, mevcut hanedanların emperyalizmle her türlü katıksız işbirliğinin kendi konumları için nasıl yarar sağlayacağını göstermiş oldu.
 
Mesela bu gösterilerin hiç biri Türkiye’nin yakınından geçmediğini göz önüne alırsak Türkiye’nin talan çeteleri dediğimiz bu emperyalistlerle nasıl sıkı fıkı işbirliği içinde olduğunun en güzel göstergesi değilmidir?
 
Dünya ölçeğinde yaşanan ekonomik krizde Türkiye’den çok daha iyi durumda olan ülkelerin bile iflas bayrağını çektiği bir ortamda Türkiye’nin sanayileşmede (ciddi bir geçmişi olan ülkeler gibi) ekonomik krizi normal atlatmaya kalkması yabana atılacak bir gelişme olmadığı ciddi bir o kadar da önemli bir özellik olarak algılanmalıdır diye düşünmekteyim.
Emperyalizme bağımlılığın hat safhaya vardığı bir dönemde, Türkiye’ nin bizzat kendi tarihinde, (hiç bir zaman bu kadar) emperyalizme kişiliksiz bir tarzda bu denli bağlanmamıştır. Türkiyeli hakların gerçek kurtuluşu ”Global Paylaşım” cı talan çetelerinin adımlarını boşa çıkarmaktan geçecektir.
 
Çağımızın illetli hastalığı (devrimci anlayışın en verimli organını maalesef kanser bulaşmış durumdadır) kariyerizm yenilmeden verimli organımızın kurtulması da mümkün değildir! Emperyalizme karşı savaşın gerçek olması kadar, savaşın kazanılması da, hayalin bire bir kendisi olarak devrimci ruhumuzda at başı gidecektir.
 
27-02-2012
 
Ali Galip Sayılgan

İlericilik maskesi altında gizlenen gericilik ve Alevicilik

Bizim kuşağımızın insanlarının birçoğu devrimci düşüncelerle tanıştığı 1973–1974 ve 1975 yılları arası ve sonrası devrimci ozanlardan Ruhi Su, Rahmi Saltuk, Mahsuni vb. ozanların eserlerini adeta ezbere bilirdi.

Eserlerinde çoğu Pir Sultan Abdalın şiirlerinin sazla okunmasından ibaretti. Devrimcilik ve devrimci mücadele neredeyse adeta “kapıların açılmasıyla Şah’a gidiş” motivasyonu işlenirdi.

Oysaki kastedilen o kapılar ne kendiliğinden açıldı ne de mistik dünyanın “Şah”ına gidile verdi. Ve hala aynı türkülerle o mistik dünyanın özlemiyle yanıp tutuşanlar olsa da, onları o mistik dünyasıyla baş başa bırakmanın zamanının çoktan gelmiş olduğunu da biliyorum. Bu geç kalınmışlığın temel öğesi, devrimcilikle mistisizmin nasıl bağdaştırıldığını, dinsel temalarla devrimciliğin iç içe nasıl örtüştürüldüğünü keşfedilmemiş bir Amerika gibi orijinal olduğunu düşünüyorum.

Sol Çocukluk Hastalığımızın en büyük handikabı nın içinde yatan “Haydar” ile “Ali” ile devam eden, “Pir” lik, “Şah”lık, “Şeyh” lik terimlerinin absürtlüğü ile devrimcilik yapılmasıydı.
Gerçekten bizim ülke nev-i şahsına münasip ilginç bir ülkeydi.

Devrimcilikle bağdaşmayan bu sıfatlarda buram buram dinsel mistizm koksa da, Pir Sultan Abdal’ın yaşam ve mücadelesinde bas eğmeyiş asıl obje idi.

Bir kez obje öznelik durusundan saptırıldı mı mistizme kayması kaçınılmazdı. Nitekim de öyle oldu.

Ne olursa olsun şiirlerin içeriğinde işlenen dinsel mistizm alabildiğine fetişize edilerek “Ali” ile “Şah” ile “Şeyh” ile Salâvat getirilircesine gericiliğin bu tür den övünç kaynağı ilericilik olarak yutturulmamalıydı!

İlericilik terimi, gericiliğin karşıtı olarak algılanan yenilikçi bir misyon içermiş olsa da statükocu bir yargıya saplanan hatta o çizgiden dışarı, bir milim bile sapamayan yeniliğe kapalı kendi boyutunda gericilikle iç içe geçmiş marjinalliğin ta kendisidir.

Tutuculuğun kendi öznesinde marjinal öğeler taşır ve bu bağlamda da kendine taraftar bulmada, kendi yapısal özelliğinin belki de başka bir boyutudur gericilik.

Her ne kadarda bilinçaltlarında kendilerince Müslümanlığın katı kurallarına karşı çıkış yöntemiyle Sünni anlayıştan nasıl ayrı olduklarını, mesela (Namazda, Oruç da, Hac gibi) benzeri ibadet anlayışlarında, aynı çizgiyi benimsemeyerek kendi inanışlarına göre ibadet şekli geliştirmeleri de anlaşılır bir şeydir. Elbette bu noktaya kadar olan sürecin anlaşılması yanılsamada empoze edilen ilericilikle alakalarının olmadığı tam tersine kendi gericilikleriyle yatar kalkar oldukları da bir gerçekliktir. Deyim yerindeyse kendi seçimleridir.

İçinde bulunduğumuz 20. yy. bile sabahtan akşama kadar Şah’dan Pir’den, Ali’den bahsederlerken, kafalarını Ehlibeytlikle bozan bu anlayışın bu dinin temsilcileri yeri geldiğinde de ilericiliği savunurlarken kendi kişiliklerinde paradoksun kaba başlıklarını taşımakla ünlüdürler!

Hemen konuyu atlamadan açmakta fayda var; devrimcilikle, ilericilikle ilgisi ve iddiası olmayan Tanrısına ve Ali’sine gönül vermiş bu dinsel motivasyonunu gönül bağı olarak adlandıran halka tabiiki bir sözümüz yok olamazda. Bizim sözümüz ilericilik devrimcilik maskesini takıp din objesinin metafiziğinden parsa toplayanlar içindir.

Paradoksun temel başlıklarına gelince: Arap dininin kurucularından olan Muhammet’i Hak Peygamber olarak kabul etmelerine karşın, kabul ettikleri Peygamberin ve daha da ötesi Kuranın temel istemlerinde;

a) Kuran’da namazın biçimi yoktur… Nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir.

b) Kuran’da, namazın beş vakit kılınacağına ilişkin bilgi de yoktur


Tarzlı, farklı, bir çizgiyi benimsiyor olsalar da Muhammet’inde, Alinin de namaz kılarak ibadet ettikleri kendilerince bilinmesine karşın, pragmatist davranılarak Ali ye ait olmayan bir inanç silsilesiyle yüz tüze kalmışlardır. 

Geliştirdikleri kendi inançları doğrultusunda farklı bir yol izlenerek namaz ve oruç gibi v.b. şeyleri Sünni anlayışına göre, aynı yolu izlemedikleri kendi coğrafyamızda bildiğimiz şeylerdir.

Bu tepkiselliğin boyutları Sünni olarak tanımladıkları kesime karşı olsa da, Alinin Cami de namaz kılarken arkadan hançerlenerek öldürülmesi olayına kadar ortada ne Alevilik nede Sünnilik gibi bir ayrımcılığın var olmadığı da bir gerçektir.

Aliyi göklerden indirmeyerek kendilerine rehber alan bu bağnaz gericilik, işin tuhaf tarafı, sağlığında Alinin beş vakit namaz kıldığını görmemezlikten gelirler!

Peki, bu nasıl Alinin yolu anlaşılır gibi değil! Ali kendi yolunda namaz kılarak ibadetini sürdüren kimseydi.

Ali hiçbir koşulda şunları dememiştir:  ‘a) Kuran’da namazın biçimi yoktur… Nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir,
b) Kuran’da, namazın beş vakit kılınacağına ilişkin bilgi de yoktur’
diyerek tavır alışı da, (hiçbir koşulda ) söz konusu olmamıştır…

Bizim bu noktadaki yaklaşımımız namazın neden kılınmadığı, nede orucun Sünni kesim gibi tutulmadığı kesinlikle değildir.

Sadece paradoksun ayak sesleri olan garip ve tuhaf davranışların iz düşümü olan ilericilik vasfıyla gizlenen bu gericiliğin açığa çıkarılmasıdır hepsi bu.

Bize göre saçmalığın da ötesinde yalanın ta kendisi olan dinlerin ilerici statüsünde pazarlanması olsa olsa, Türkiye’ye hastır. Bu ‘has’ orijinal devrimcilerin, birazcık olsa düşünen insanı bile nutkunu durduracak şok edici bilgiçlikleriyle (!) ilintilidir.

Elbette bu nokta da Müslümanlık dinsel açıdan nasıl bir inanç ise, Alevilik diye adlandırılan Alevicilik de, kendi içinde kendi prensipleri doğrultusun da inanç sistemidir. Toplulukların ya da bireylerin neye nasıl inanacağı neden inandığı bizi ilgilendiren bir konu olmasa da, bizi ilgilendiren asıl konu mistizmle, dinle, bireylerin beyni yıkanarak, bireyin özgür geleceğine gericilik şiarıyla sekte vurmasıdır.

Bu nokta da bizlere düşen asıl can alıcı görev dinin ve mistizmin her türlü etkisine karşı eleştiri dozumuzu yükseltmektir. Bilimle bağdaşmayan saçmalıklar dizisi olan dinlerin her türlüsü özgür bireyin önünde özgürlük yetisini elinden alarak onu bilinçaltı korkularıyla dolu bir hayata hapseder!

Cehennem, Cennet, Muhammet, Pir, Ali, Şah, Tanrı, v.b. terimleriyle her derde deva misali muğlâk anlatımlarıyla ünlü ünsüz mesajlarıyla, bir ceza üçgeninde korkunun örgütlenmesiyle hâkimiyet sağlayan bir araçtır din.

Mesela tuhaf bir Aforizmayı andıran Alevi inanışının paradoks slogan özelliğini taşıyan; ‘Benim Kâbem İnsandır!’ mesajına gelince:

Elbette ki bu dizeler Hacı Bektaşi Veli’ye ait dizelerdir.

(Şimdide bu dizelerin tam metnine bakalım)

Benim Kâbem insandır
Kuran da kurtaran da
İnsanoğlu insandır

Benim Kâbem sevidir
Kuran da kurtaran da
Sevili insanlardır

Benim Kâbem emektir
Kuran da kurtaran da
Emekçi insanlardır

Benim Kâbem dünyadır
Kuran da kurtaran da
Dünyayı insanlardır

Ellerin Kâbesi var
Benim Kâbem insandır
Kuran da kurtaran da
İnsanoğlu insandır

Ellerin Kâbesi var
Benim Kâbem sevidir
Kuran da kurtaran da
Sevili insanlardır

Ellerin Kâbesi var
Benim Kâbem emektir
Kuran da kurtaran da

(Hacı Bektaşi Veli)

Alevilik inanışında sloganlaşan ve belli bir mesaj vermeyi hedefleyen kısa ve net bazı aforizmalar vardır. Bunlardan bir tanesi de sıkça Hacı Bektaşi Velinin dizelerinden biri olan ve dillerine doladıkları ve inanışlarının kendi metabolizmasında çelişki taşıyan örtük mesaj şekli ‘Benim Kâbem İnsandır!’ sloganıdır.

İlk görünüşte Müslümanlığın olmazsa olmazı sayılan hatta; Kâbenin ziyareti farz sayılan, Kâbeye karşı, alternatif bir karşı çıkış gibi gözükse de, bu alt başlıklar altında kendi içindeki muammalar aralandıkça insana verilen değer Kâbe kutsallığının çarpıcı örneğiyle ön plana çıkarılmak istenmektedir.

Kâbe’nin ziyaretinin farz kılınması bizzat Muhammet’in onayından geçtiğine göre, burada peygamberin istemlerine uygun itaatsizlik söz konusu değil midir? Gerek Muhammet olsun gerekse Ali olsun, hiçbir koşulda kutsal ilan ettikleri Kâbelerinin yerine insanı koymamışlardır!

Elbette Hacı Bektaşi Velinin dizelerindeki verilen mesaj çok açık ‘ellerden’ kast ettiği bir tapınma aracı gibi, Kâbeyi tavafa giden Sünni kesimedir bu eleştirisel söylemleri. Ve ‘Benim Kâbem emektir, Kuran da kurtaran da!’ derken emeği ve insanı yüceltir.

Elbette ki eleştirisine bir şey demiyorum diyemem de.

Gerek Hacı Bektaşi Veli olsun, gerekse diğer Alevi kuramcıları olsun, nedense hep bana göre kendi içlerinde her zaman iflah olmaz bir çelişkiyi taşımışlardır.

Eleştirmek elbette ki güzel bir şeydir ama eleştirirken de eleştirdiğin Kurana da Muhammet’e de, Ali’ye de gerekli eleştirilerini yapmalısın!

Ya bunu böyle yapacaksın Kuranı hak kitap olarak, Muhammet’i de hak Peygamber olarak, Aliyi de Allahın Aslanı Muhammet’in sağ kolu olarak görmeyip, eleştirilerinde radikal bir karşı koyuşu taşımış olsaydı, elbette ki bu noktada, sarf edilen argümanları anlayabilirdim.

Eğer bunları bu şekilde görmeyip dinin birinci derece deki temsilcilerinin söylemlerine, istemlerine uygun kabullenme, bir o kadar da benimseme gibi, temelde aykırı olmayan argümanlar geliştirildi mi, sadece nüans farklılıklarda ayrımın detaylarındaki kopartılan gürültü, kendi bütünselliğinin içinde, iflah olmaz antagonizmanın ta kendisinden başkaca da bir şey değildir.

O HALDE BU KARIŞIKLIK NEYİN NESİDİR?

İnanç ve İnsan + İnancın sembolü Kâbe + Yine İnsan! = İçeriği boş bir öykünme.

Çünkü Kâbe Müslümanlık dininde aynı zamanda temel alınması gereken bir kıbledir. Dinin harmonisinde insan Kâbe olamayacağı gibi, kıble misyonunu hiçbir koşulda üstünde taşıyamaz.

Bu formüle göre öğretinin temel taşları insana verilen değerin Kâbeyle boy ölçüştürülme gibi bir asal aforizmadır… Ama asla, asal aforizmanın iddiasına göre insana verilen değer sadece ajitatif slogandan öteye gitmemiştir! Çünkü Kâbe her yıl milyonlarca insan tarafından değerli ve kutsal görüldüğü için ziyaret edilmiştir ve de edilmektedir. Diğer bir deyişle Arap yayılmacılığının gönüllere vurulan şırıngasıdır.

Oysa insana yüklenen bu vasıfta böyle bir özellik yoktur. Sadece, görünüşte keskin, bir o kadarda o keskinliğin içinde felsefi bir derinlik varmış gibi gözükse de, kendi içinde absürtlüğün bir ürünü olan tipik bir aforizmanın ta kendisidir. Kutsal görülen insanlar kutsal görüldüğü için, insanlar tarafından bir Kâbe gibi, (sembolik açıdan bile olsa) hiç bir koşulda ziyaret edilmemişlerdir!

BİR BAŞKA KONUNUN DAHA BAŞKA AYRINTISINA GELİNCE:

‘Hz. Muhammed bütün bu müşriklerin, putperestlerin çıkardığı sorunlar ve engellerle mücadelede en büyük yardımı Hz. Ali’den görüyordu. Hz. Ali Peygamberin yanında eşitim almış, İslamiyet’i ilk kabul etmiş ve ayni zamanda Peygamberin kızı Hz. Fatma ile evlenerek Peygamberin soyunun sürdürücüsü olmuştu. Hz. Ali Kuran’da geçen ve onlarca hadiste geçen ehlibeyt’tendir.’

‘… Anlam olarak Ehlibeyt Hz. Muhammed’in ailesi demektir’

(www.aschaffenburg-abkm.com ’dan  yaptığımız bu alıntıya bakalım

‘Kerbela olayı nasıl gelişti’ başlıklı yazıdan alıntı)

Yeri geldi mi kitabımız Kuran, Peygamberimiz Muhammet, Aliyi Halife göreceksin, Ali’ye Allahın aslanı sıfatını kullanacaksın, yeri geldi mi de bu öğretinin mimarı olan Peygamberin istemlerine kulak tıkayacaksın, elbette bu derin çelişkiyi bizler bu türden din Cemâtın takipçilerine bırakıyoruz.

Bu noktadaki eleştirilerimiz elbette ki Alevilerin neden namaz kılmadığı neden Haca gitmedikleri vs. ipe sapa gelmez bir tarzda bir Sünni ağzıyla sorgulama elbette ki hiç değil.

Burada söz konusu edilmek istenen dinden kaynaklanan ağır bir paradoksun açığa çıkarılmasıdır.

Bizim bu noktada karşı çıkışımız din’in uyuşturucu yetisi olan, bilinmezliğin korku dolu terörünü, ilericiliğe/devrimciliğe atıf yapılarak, Pir’lerle, İmamlarla, Şahlarla devrimcilikle özdeşleştirilmesidir!

Arap’a dair din eksenli imamlarını, pirlerini, şahlarını meğerse ne de severlermiş böyle. (*)  

Sonuçta Sünni kesimde tarikatlar kanalıyla Allahın yolunda gericiliğin felsefesini yaparak örgütlenirken, (Alevi kesimde buna paralel) İmamların, Pirlerin, Şahların kısacası bir yığın hurafelerin iz düşümü olan bu dinsel etik, ister Sünni olsun, ister Alevi olsun, isterse Ortodoks, isterse Budist olsun, bireyin özgür gelişiminde önemli yer tutan bilinç altına şırınga ettikleri afyonuyla, gelişime açık körpe her özgür bireye, gericiliği aşılarlar.

Sonuçta bireyin yaşamında önemli yer tutan siyamlı ikizler gibi; ölünceye kadar beraberinde taşınan din, kendi başına hurafelerin örgütlenmesinden başka bir şey değildir.

Hiç bir bilimsel yanı olmayan, bilimin nesnel koşullarına tamamen aykırı olan dinin kendi içinde taşıdığı argümanlarının en belirgin özelliği ise, bireyin psikolojisine korkunun pompalanmasıdır.

Önce korkunun detayları söz konusudur ve bu detayların içeriğinde gizlenen yoktan var eden kısacası ne i-düğü belirsiz (soyut bir kavramın iz düşümü olan) yaratıcının, ölümden sonra nasıl cezalandıracağının psikolojide örgütlenme şeklidir.

Din ’de yaratan yaratıcı hep cezalandırmak için vardır. Kafayı insanlara takmış psikolojisi bozuk psikopat birisidir. Görünüşe göre insanların iyiliğine uğraşısı yoktur. İnanışa göre insanlar için verdiği nimetleri insanların başına kakıç yapmaktadır. Bunun karşılığında insanlardan hep bir şey istemektedir.

Devasa bir gücün sahibi sıradan aciz insanların kendisine yakarılmasına ihtiyacının olmadığını bilmesi gerekir. Ama psikolojisi bozuk bu psikopat yaratıcı Cehennem ’de insanları kavurmakla, eza vermekle tehdit eder.

Bu gelişme dinlerin çıkar çevrelerce icadı dediğimiz uyanıkların sömürüdür. Rant peşinde koşan birey kendisine peygamber toplumsal koşulları gözleyerek en uygun ortamda sinsi planını uygulamaya koyar.  İnsanlık tarihinde bu böyle olmuştur. Bütün dinler kendi içinde masalımsı komiklikler taşır. Dinler bir önceki dini bozulmakla suçlayarak bir önceki halefi sinden kopya çeker.

Bu hegomanya da ayrımcılık, düşmanlık, savaşlar yaratır. Uydurdukları Tanrı, bu gelişmeleri insanlık dramı olan vahşice katliamları gözü kapalı seyreder. Çünkü uyduruk Tanrı acizdir, bir o kadarda güçsüzdür insanlık dramı olan vahşice katliamları engellemeye hiçbir zaman gücü yetmez.

Bu doğrultuda gelişmeye açık özgür bir birey bir kez korkutuldu mu, psikolojisindeki teslimiyet, otomatikman içselleştirmeyi doğurur. Psikolojinin teslimiyeti genelde Ebeveynlerden çocuklara aşılanır. Dine dair afyon adeta bir nevi virüs gibi bulaşır. Sonuçta Tanrı denilen soyut kavramın varlığı ‘günahla’ içselleşerek sorgulanamaz kılınır.

İLERİCİLİK MASKESİ ALTINDA GİZLENEN ASLİ GERİCİLİK

İlericilik terimi, gericiliğin karşıtı olarak algılanan misyon içermiş olsa da statükocu bir yargıya saplanan hatta o çizgiden dışarı, bir milim bile sapamayan yeniliğe kapalı kendi boyutunda marjinal lığın ta kendisidir gericilik. Tutuculuğun kendi öznesinde marjinal öğeler taşır ve bu bağlamda da kendine taraftar bulmada kendi yapısal özelliğinin belki de başka bir boyutudur gericilik.

Dinlerin kendi öğretilerinin ana temelinde; esnekliğe, geliştirilmeye, değiştirilmeye kapalı olmasının mutlak ögesini taşır. Değişime kapalı yerinde saymacılık dediğimiz doğmaların üstünde gericileşen hukuku filiz verir.

 Skolastik düşünce kendi içinde dar düşünce biçimiyle sınırlandırılmış düşünce olarak algılansa da algının yansıması olarak kendi sürecinin başlangıcından gelişim düzeyini betimler desek eksik olmayacaktır.

İşte bu yüzdendir ki bilinen bir düşüncenin dışında hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımamadır. Olaylara ak ve kara mantığı temelinde bakmadır. Arada bulunan tali ve diğer renkli tonları görmemezlikten gelmedir.

Doğruların, güzelliklerin sadece kendi ağzından çıkmasına tahammül gösterip, kendi öğretisi dışında bulunan başka fikirlere seslerini yaşam hakkı tanımamasıyla ünlüdür. Bencilliğin, egoistliğin ve tahammülsüzlüğün düşünceye yansımış şeklidir skolastizmin öğretisinde yatar.

Yasakçı düşünce de diyeceğimiz bu düşünce akımı genelde cehaletin hâkim olduğu yerlerde yer bulsa da, bazen ilmi inayetin doruklara ulaştığı yerlerde de ortam bulur. Skolastik düşüncenin ağır bastığı din motivasyonlarında gericiliğin kendisi ile karşılaştığımızda bu bizi şaşırtmamalıdır.

Tanrının icadıyla başlayan mutlaklaştırılmış emir motivasyonu Skolastizmin prensipleriyle örgütlenir. Din’in gericiliği tam da bu noktada başlar.

ALEVİLERİN ALEVİCİLİĞİNDEKİ GERİCİLİK  

Diğer komşu ülkelerde yaşayan Alevilerin toplum içindeki statülerini bilemem ama Türkiye topraklarında yaşayan Alevilerin önemli çoğunluğu kendilerini ilericilik statüsü içinde olduklarını düşünürler. Bu bir bakıma da doğrudur ama bu sadece izafi bir kavramdır.

Bu doğrultuda da demokrat ve devrimci düşünceye daha yatkın bir seyir izlemişlerdir. Şüphesiz bunda 16.yy Osmanlı toplum düzeninde yaşamış Pir Sultan Abdal (Haydar) isimli halk şairinin yaşamı ve mücadelesi önemli bir yer tutmuştur.

16.yy Osmanlı toplum yapısına kabaca baktığımızda ilk gözümüze çarpacak olan şunlardır.

16. yy.da, Osmanlı İmparatorluğunun kırsal kesimde yaşayan köylülere adeta göz açtırmayacak kadar ağır olan halkı neredeyse sefalete sürükleyebilecek kadar bıktırıcı vergi koşullarının dayatıldığı bir dönemdir bu dönem. Baskıya otoriteye karşı dizeleriyle çıkış yolu aramaya çalışan Pir Sultan Abdal, diğer bir tarafta da sarayın surları içine kapandıkça kapanan, kırsal kesimdeki köylünün halinden hiçbir şekilde haberi olmayan bir Osmanlı Sultanı

Osmanlı toplumunun hegomanyası altında bulunan hiyaraşik özelliğine baktığımız da Osmanlı toplumun sosyal dokusu, egemenlik altına alınan toprakların doğal ve özgül koşullarına göre değişiklik gösteriyor olduğunu hemen göreceğimizde ayrı bir gerçekliktir.

Birbirinden çok farklı, çeşitli uluslara ait ulusal azınlıkları temsil eden ulus ve milliyetler bazen yalın, bazen de karmaşık olarak (kimi bölgelerde de iç içe girmiş bir tarzda) yan yana yaşadığı görülüyordu.

Toprak ağası gibi derebeylik statüsüne benzeyen statünün hâkimiyeti ister istemez mülke sahip olamayan feodaliteyi temsil eden köylülük, aynı zamanda ilkel bir aşiret yaşantısının yanında, toprak köleliğine dayanan derebeylik vs. tanımlanan statü, Osmanlı toplum ara yüzünde ise toprak ağası statüsüne tekabül etmeleriyle ünlüdürler. Sonuçta ha toprak ağası ha derebeylik içerik olarak elbette ki bizler için işlevlerinin aynısı olması önemlidir.

Osmanlı tarafından ele geçirilen bazı bölgelerde ise bazı derebeylerin / toprak ağalarının mülkiyet hakları aynen korunmuştur. Osmanlılarda Beyrut, Suriye, Halep, Bağdat, Basra, Hicaz, Yemen vilayetleri gibi bazı Kürt Beylikleri, Rumeli’de Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan, bölgeleri vs. Osmanlı toprak sisteminin dışında bırakılmıştı.

Burada toprakla birlikte köylü, aşiret reislerinin ( şeyhlerinin,) derebeylerinin, feodallerin öz malıydı. Hatta Bizans ve Trabzon İmparatorlukları Osmanlı imparatorluğunun statüsünde yaşamlarını sürdürürken, buralarda da toprak köleliğine dayalı sıkı bir feodalizm egemendi.

Anadolu haricinde kalan bu bölgelerde ağır bir feodalist üretim ilişkileri hüküm sürerken, Orta Anadolu dediğimiz Pir Sultan Abdalın yaşadığı bölgede de durumun farklı olabileceğini düşünmek herhalde iyimserliğin ta kendisi olurdu.

Osmanlı İmparatorluğunda Osmanlı Sultanının mülkün ve yönetimin tek sahibi olduğu siyasal açıdan gerçek olsa da yaşamın öznel pratiğinde elbette ki uygulamalar başkaydı.

İmparatorluğun yönetiminde yer alan büyük devlet memurları, vezirler yani feodal eşraf ve Osmanlı Devletinin aristokrat zümresi, Osmanlı Sultanı adına devleti idare ediyordu. Elbette ki köylülüğün boynuna boyunduruk gibi vurulan ağır vergi sistemi yoksul köylüleri daha da bir yoksulluğa sürüklemekteydi.

Osmanlı Devleti de süre gelen bu hiyaraşik yapı toprağa bağımlı feodal bir düzenin özelliği olan toprak ağalarının o dönemde çeşitli zümrelere hitap eden eşrafların asıl çıkarını koruyan ve siyasal açıdan bir sistemin ta kendisidir Osmanlı toplum düzeni. Dinin toplum içindeki yeri elbette ki tartışılmaz bir gerçekliktir.

Padişah sadrazam şeyhülislam arasında her zaman sıkı bir organik ilişki içinde olmuşlardır. Padişahın fermanları, sadrazamın hükümleri ve şeyhülislamın fetvaları neredeyse birbirini tamamlar nitelikteydi.

Toprağa bağlı çalışan köylüleri zapt-ı rapt altına alan bu yasal düzenlemeler bu hiyaraşinin ürünüydü. Her zaman Kanunname-i Cedit gibi kanunnamelerle feodalizmin sürdürülmesinde dinle birlikte o ünlü sömürü yasalarının her defasında hâkimiyeti sağlanmıştır.

Osmanlı toplum düzeninde toplanan bu gelirin önemli bir bölümünün üzerine de sipahilerle üst düzey yöneticileri oturuyordu. Ama koskoca bir halk kitlesi yokluk ve yoksulluk içinde kıvranıyordu. Üretimde yük genellikle bu yoksul insanların sırtındayken, hiçbir zaman bu kesimin ürettiği kendi cebine girmiyordu. Pastadan pay alabilme yarışını kaybeden hep çalışan kesimin kendisi oluyordu. Emekçi kesim doğası gereği üretim araç ve gereçlerinin hiç bir zaman gerçek sahibi değildi.

16.yüzyılın ikinci yarısı, başka eyaletlerin yanı sıra Rum Eyaleti(Sivas, Tokat, Amasya, Malatya, Boz ok) için de, geniş çiftçi ve göçer hayvancı tabakalarının tam bir sefalete düştüğü, reaya-memur anlaşmazlıklarının doruk noktasına vardığı bir dönemdir. Halk arasında küçük ayaklanmalar da gözlenmiştir.

Köylüler içinde bulundukları çaresizliklerini şu dörtlükle dile getirmişlerdir:

Çıksam dağa ayısı var, kurdu var
Düze insem sıtması var, derdi var
Köye gitsem tahsildarın derdi var
Şaştım ağam bu salgının elinden.

İşte köylülerin içinde bulunduğu bu çaresizliğini anlatan bu dörtlükten de anlaşılacağı gibi gene derdini anlatmak için kendisine yakın gördüğü yine kendisini acımasızca sömüren Ağanın ta kendisinden de başkası değildir. Çünkü zaptiyelerden, tahsildarlardan ağalarını daha yakın gördükleri içindir. Asıl kan emici yarasanın da elbette ki ta kendisidir!

Kırsal bölgenin emekçileri olan bilinçsiz köylüler kendilerine bela olan bu salgından kurtulmanın yollarını ararlarken kimisi de bunu bir alınyazısı ve kader sayıp boyun eğmeyi seçmek zorunda kalmıştı. Kimisi de feodal toplum düzeninin temsilcileri olan zaptiyelere ve tahsildarlara karşı cılızda olsa direniyordu.

İşte böyle bir dönemde yaşayan asıl adı Haydar olarak bilinen Pir Sultan abdal 16. y.y. Osmanlı Toplum düzeninde kendisini yetiştirdiği mistisizme dayalı şiirleriyle ‘şah’ ve ‘mehdi’‘Ali’ kavramlarıyla haklıları haksızlardan kurtarmak için -Bu kurtarmayı da yine anlayışının ürünü olan Şahlara, Pirlere bağlayan hedefinin anlamsızlığıyla ünlüdür! –Kısacası mistizme bel bağlayan dini ön plana çıkaran kozmopolit bir önermenin ürünüdür Pir Sultan Abdal.

Kocabaşlı koca kadı
Sende hiç din iman var mı?
Haramı helali yedi
Sen de hiç din iman var mı?
Pir Sultanım, zatlarımız
Gerçektir şöhretlerimiz
Haram yemez itlerimiz
Bu sözümde yalan var mı?


Burada dince yasaklanan haramın yerilmesiyle vicdansızlığın kendi denkleminde dinin imanla sorgulanmasını dile getirir Pir Sultan Abdal.
Pir Sultanın anlayışına göre “Şah” güzel günleri getirecek olan Tanrının ta kendisidir! Pir Sultan mücadelesini sürdürürken inandığı dinsel etiğe bel bağlamıştır. O dönemin Osmanlı Müftüsü ve dönemin Hızır Paşası “Şah” adının anılmasını yasaklar. Ancak Pir Sultan inandığı dinsel etiği gereği bu yasağa boyun eğmez.

Padişah katlime ferman dilese
Yine geçmem ala gözlü şahımdan
Cellâtlar karşımda satır bilese
Yine geçmem ala gözlü şahımdan


Pir Sultan Abdal içinde ki mistik devrimi tamamlamış olsa da yaşadığı mistik devrimin inancına göre söylemlerinden vaz geçmediğini dizeleriyle ilan ederken, Şaha dair övgülerini hiçbir koşulda dile getirmeden duramaz.

Kadılar, müftüler fetva yazarsa
İşte kement, işte boynum, asarsa
İşte hançer, işte kellem, keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.


Hemen hemen bütün dizelerin bütünselliğinden anlaşılacağı gibi dinsel karşı çıkış dinsel yergi hemen hepsinde bir şekilde hissettirilir bir şekilde kendini gösterir.

Yürü bire Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir.
Şahı sevmek suç mu bana?
Kem bildirdin beni Hana
Can için yalvarmam sana
Şeyhin şah bana darılır


Sonuçta Yakalanan Pir Sultan Abdal, Hızır Paşa tarafından zindana attırılır. Söylediklerinden ve yaptıklarından pişman olmasını isterler ve şiirlerinde “Şah” kelimesini kullanmamasını yoksa asılacağını bildirmelerine karşın Pir Sultan inandığı dinsel mistizmden taviz vermeyerek asılmayı yeğler.

Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar şaha gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar Şaha gidelim.
Karşıda görünen ne güzel yayla
Bir dem süremedim giderim böyle
Ala gözlü pirim sen himmet eyle
Ben de bu yayladan Şaha giderim.
Pir Sultan Abdalım dünya durulmaz
Gitti giden ömür, geri dönülmez
Gözlerim de Şah yolundan ayrılmaz
Ben de bu yayladan Şaha giderim.

Hızır Paşa tarafından asılarak darağacında yaşamını yitirmesi şüphesiz Pir Sultan Abdalı, aşırı sömürüye karşı bir başkaldırı özelliğini dinsel mistizmle kendi kendine örtmesini değil de, devrimcileri daha çok sömürüye karşı bir başkaldırış özelliği ilgilendirmiştir.

Ama gelinen noktada bu yan atlanarak Pir Sultan Abdalın mücadelesi Şahlarla, Pirlerle, Erenlerle anılır olmuştur! Pir Sultan Abdalla başlayan bu karıştırma, bir anda devrimcilikle anılır olduğu gibi Aleviciliğinde devrimcilikle at başı giden vaz geçilmez modeliymiş gibi anılmasına neden olunmuştur. 

Kendi içinde gerici bir prosedür olan Aleviciliğin devrimci bir anlayışa indirgenmesi bu durum bir bakıma, ileriyi göremeyecek kadar miyop gözlü Zürafaların bakış algısına benzer. Yakınında gördüğü yeşilliği, uzakta var olan ağaç dallarının da  yeşil algısında görmesiyle ilintilidir. 

Her türlü hurafelerle koyun koyuna yaşayan bilinmeyen bir Tanrının bilinmesi gibi mucit icatlara bile taş çıkartan ve bu söylemlerle yola çıkıp hedef şaşırtan dinin ürettiği her türlü yobazlığa karşı, her türlü gericiliğine karşı savaşmanın ayrışmanın zamanı çoktan gelip de geçtiğini düşünüyorum.

Aleviciliğin sanıldığı gibi ilericilik maskesinden çıkarılmasını kendi içindeki o tutucu gericiliğiyle birlikte ve bir türlü açılmayan ısrarla açılmasını bekledikleri kapılarında, Pirleriyle, Şeyhleriyle, Erenleriyle birlikte semahlarında özledikleri Şahlarına kavuşmasını, bize göre hurafe sayılan bu türden absürtlükleri, devrimciliğe mal etmemelerini, inançlarıyla devrimciliklerini, bir birlerine, hiçbir koşulda karıştırmamalarını ümit ediyorum.

Ali Galip Sayılgan

20-Eylül-2009

 

DİP NOT

Bir Alevi Duası

(*) Allah Allah! Akşamlar hayır ola,

Hayırlar feth ola şerler defola, hizmetleriniz kabul ola.

Muratlarınız hâsıl ola.

Hazır, gaip, zahir batın ayini Cem erenlerinin nur cemallerine aşk ola.

On sekiz bin âlemle mümin, Müslim cümle kardeşlerimizi Muhammed- Ali gülbankından mahrum eylemeye.

Allah cümlemizi didarı ehlibeyte meşrebi hüseyine nail eyleye Muhammet el Mustafa, Aliyyel Murtaza, Cebrail Musaffa, Gözcü Er Mustafa, Gulam Kamber, Çer ağcı Cabir Ensar, Selmani Farisi, Bilal Habeşi, Kurbancı Mahmut Ensari, Gulam Kisani, Semahcı Abuzer Gaffari, Fatımatül Zehra, Amırı Eyyar ve İznikci, Hüzeymenin hüsnü himmetleri üzerinizde ola.

Saklaya bekleye dil bizden nefes Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli den ola Vaktin imamı Veli yettin Efendimizin defterine kayıt ola gerçek erenler demine hu!

Mümine Ya!

Hayırlar feth ola şerler defola, hizmetleriniz kabul ola.

Muratlarınız hâsıl ola.

Hazır, gaip, zahir batın ayini Cem erenlerinin nur cemallerine aşk ola.

On sekiz bin âlemle mümin, Müslim cümle kardeşlerimizi Muhammed- Ali gülbankından mahrum eylemeye.

Allah cümlemizi didarı ehlibeyte meşrebi hüseyine nail eyleye Muhammet el Mustafa, Aliyyel Murtaza, Cebrail Musaffa, Gözcü Er Mustafa, Gulam Kamber, Çer ağcı Cabir Ensar, Selmani Farisi, Bilal Habeşi, Kurbancı Mahmut Ensari, Gulam Kisani, Semahcı Abuzer Gaffari, Fatımatül Zehra, Amırı Eyyar ve İznikci, Hüzeymenin hüsnü himmetleri üzerinizde ola.

Saklaya bekleye dil bizden nefes Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli den ola Vaktin imamı Veli yettin Efendimizin defterine kayıt ola gerçek erenler demine hu!

Mümine Ya!