Türk faşizmi ile sahte Kürtler neyi tadacak?

Ön açıklama:

Bu yazım 11 Temmuz 2014,Cuma 22: 57 de yazılmış olsa da Özgür-Meydan isimli bu sayfamın yüz yüze kaldığı ‘database’ hatası yüzünden bahsi geçen bu yazıma da veda etmek zorunda kalmıştım-ki çok sonraları (yaklaşık bir yıl sonra.)  

‘İstanbul Indymedia Bağımsız Basın Merkezi’nin arşivinde bir tesadüf sonucu bu yazıma rastlamış olmam, benim içinde nasıl sürpriz olduğunu herhalde anlatmama gerek yok.

Tekrar alıntılayıp buraya aktardığım yazımın adresi şöyle: 

http://istanbul.indymedia.org/tr/haber/t%C3%BCrk-fa%C5%9Fizmi-ile-sahte-k%C3%BCrtler-neyi-tadacak

Özüne sadık kalarak küçük eklemeler yaparak yeniden yer veriyorum.

Çok çok teşekkürler http://istanbul.indymedia.org/tr/ iyi ki varsınız demekten kendimi alamadığımı söylemem gerekiyor. Teşekkürler.

Ali Galip Sayilgan |

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<|>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
TÜRK FAŞİZMİ İLE SAHTE KÜRTLER NEYİ TADACAK?

Tadacakları şeyin bayramlık şeker olduğunu falan düşünüyorsanız, daha çok sanıp beklersiniz. Tadacakları bayramlık şeker değil ve öyle bir şekerde hiç olmayacak!

Bunca yıldır Kürde reva görülen havuç ve sopa tabirli stratejinin, faşizmin sindirme doktrini devri çoktan geçtiğini herkes biliyor. Kimi Kürtlerin bilinçaltı sömürgecilik kuşağında bir çeşit hipnoz sendromunda bir gerçeği dile getiriyor.

Güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi, bu türden aleni gelişmeleri, sıradan Kürtlerde çok iyi biliyor.

Ulusların devlet olduğu çağda Kürtlerin acılı bir halk olarak yıllar yılı sürdürdükleri bağımsızlık mücadelesini getirip Kürt burjuvazisinin çıkarlarının Türk burjuvazisinin çıkarlarından soyut olmadığı(*) konseptiyle hareket etmek literatürdeki adı işbirlikçiliktir.

Dünün işbirlikçileri Kürtlüğünü inkâr ederek PKK’ya karşı koruyucu olmaya kadar vardırırken bu günün işbirlikçileri şekil ve nostaljilerini değiştirirlerken teorilerini de değiştirmeyi ihmal etmemiştir.

Garp Cephesinde yeni bir şey yok diyemeyeceğiz bu kez, çünkü ortada yine kandırılan, kandırılmak istenen Kürtler var.

Beş parçaya bölünmüş Kürt’ün acılı mücadelesini Türk ve Kürt burjuvazisinin çıkarlarına bağlamak olsa olsa siyasal mastürbasyondan başka bir şey değildir. Öyle ya, siz örgüt şeflerinden daha mı iyi bileceksiniz?

Ulus devletinden vaz geçtik diyorsak vaz geçmişiz demektir…

Dün uğruna savaştığımız devlet bu gün savaşmak için değerini yitirmiş durumdadır? O halde, ya ölenler?

Devlet yoluna mı?

Yoksa (…) yoluna mı öldüler?

Şimdi böyle bir handikap içinde ölenlere kim nasıl ve ne için şehit diyecek?

Bir şehit kandırmacası almış başını gidiyor…

Kendimizi mi kandırıyoruz? , başkasını mı kandırıyoruz? , yoksa uzaylıları mı kandırıyoruz? Aynı dinden olanlar bir biriyle savaşıyorlar, herkes kendi tarafının ölenlerine şehit diyor.

Şehitlik kavramı dinsel bir ögedir aynı dinden insanların bir biriyle savaşı mekruhtur. Asla şehit sayılmazlar.

Nereden baksan tutarsızlık denilen öge bu olsa gerek…

Kapitalist çağdan (ara toplum biçimi olan sosyalizm yaşanmadan) direkt Komünizme geçildiğini ileri sürmek ne kadar saçmalıksa (ezenle, ezileni görmeyip, daha da kötüsü işçi sınıfıyla burjuvazinin tarihsel antagonistleşmiş çelişkisini yok sayıp) gerçekliği yadsımak buna biat etmek, nasıl ki kafayı peynir ekmek yemekle eş değerdeyse, ulus devletlerinin en revaçta olduğu dönemde, üstelikte ulus devletleri (hiç birinin) fire vermemiş ligi günümüzde yaşanırken, ulus devletinden vaz geçtik söylemi aklın pek de alamette olmadığını gösterir. Dahası var, bu türden absürt teori sahiplerinin ruh sağlığında problem var sanısı ortaya çıkar.

Avrupa birliğinin kendi aralarında sınırlarını kaldırması pazar sorununu kolaylaştırmakla ilintilidir. İkinci şık ise, Amerikan emperyalizmi karşısında iktisadi ve siyasi ciddi bir güç oluşturmaktır. Bu birliktelikten kaynaklanan sınırların kaldırılması gibi uygulamayı, ulus devletinin iflası gibi kaba yorumlarla argüman oluşturmak, toplumların baş belası olan burjuva sınıfının karakterini kavrayamadığımızı ortaya çıkarır. Unutulmasın ki ulusları yaratanlar dönemin egemenlerinden başkası değildir.

‘Ulus çağında ulus devletini çöp sepetine attık’ diyerek, sözde teorisi yaptığını sananlar, devletlerin içinde devletsiz Kürtler projesiyle uçuk kaçık hayalleri egemen ulusun burjuvazisine kendi gelişmekte olan burjuvazisini peşkeş çekmektir. Sadece bu kadarla olsa iyi, aynı zamanda bu Kürt halkının hayallerinin de peşkeş çekilmesi daha bir düşündürücüdür.

Radikal demokrasi gibi ne idüğü belirsiz teorilerin ana teması uzlaşmaz olan sınıfsal çelişkilerin kombinasyonunu ret ederken, tarihi sınıf mücadelesini mezara gömmesiyle ünlüdür.

Bu yüzden Marks’ı sevmezler.

Burjuvazinin tarihsel işlevi gibi ikide bir Marks’a kulp takmaya çalışırlar.

Marks, onlar için küpüne zarar keskin sirke gibi iflah olmaz bir şekilde işçilerden yanadır. Bu yüzden Marks’a inat iğdişleştirilmiş bir radikal demokrasiyle burjuvazinin düzeninde kuyrukçuluk yaparlar. Radikal Demokrasinin teorisiyle hareket edenler er geç ağır bedellerle kazanılan mücadeleyi Türk burjuvazisinin potasında eritmekten başka bir yol seçemez. Çünkü savunduğu radikal demokrasi teorisi bu platforma kaldırılan trenin tarihsel meşhur istasyonudur.

Abdullah Öcalan kimi kandırıyor bilmiyoruz ama taraflarını kandırdığı bir gerçek.

Uluslararası siyasetteki gelişmeler Abdullah Öcalan’ın tekerine çomak soktuğu da ayrı bir gerçek.

Rusya’nın ve İsrail’in açıklamaları tavırlarını (gerektiğinde seçimlerini) bağımsız Kürdistan’dan yana koyacaklarını deklare etmeleri bağımsızlığa veda eden PKK’yı oldukça ciddi açmaza sokmuştur.

İlk rahatsızlık belirtisi İMC – TV’ye konuşan Hatip Dicle’den geldi.

‘‘Biz Kürt devleti fikrini tarihin çöp sepetine attık. Barzani Kürt devletini Kurmamalı… Referanduma götürmemeli, halk ‘Devlet’ der ve doğru olmaz. Siyasetçinin görevi bunu engellemek…” Bu sözcükler kimin nasıl telaşa düştüğünü gösterirken niyetlerini aleni bir şekilde açık ediyorlar.

Barzani ‘Kerkük Kürdistanındır’ diyerek hata yapıyor. Kerkük tüm halklarındır. Kerkük Kudüs gibidir, sadece bir halkın değil (sadece Kürtlerin değil) tüm halklarındır… Bütün halkları mutlu edecek konsensüs sağlayıp savaşları acıları bertaraf etmek lazım. ” Tarihe basit bir göndermeye yapmaya kalktığımızda Ziya Gökalp akla gelir. Ziya Gökalp’ın itibarını dillendirenleri Allah konuşturuyor dersek sanırım mesnetsiz olmayacaktır.

Devam ediyor; ”Kürt parayı bulunca ya gider birini vurur ya da üçüncü bir kadınla evlilik yapar. Güneydekiler biraz para, rahatlık buldu hemen devlet kurmaya girişiyor… Ulus Devlet diyerek (Kürdistan Devleti diyerek) halkları heba etmemeli… İran katliamlar yapsa da Kürtler için daha iyidir, mesela İran’da Kürdistan eyaleti var…” Ne ala memleket…

Bunları bir Türk olarak biz söylesek otomatikman ırkçı ilan edilirdik ama bunları bir Kürt mantalitesinin söylemesi Kürtlüğün iki tarafı keskin bıçak sırtında nasıl raks ettiğini gösterir. Son söz olarak diyebileceğim şudur; hiç kendinizi yormayın fazla ıkınarak da kabız falan olmayın. Dün gerçek Kürt sandığımız bugün pek revaçta olan sahte Kürtler, Türk faşizmiyle birlikte er geç Kürt ulusunun, ulus devletinin (sevincini diyemeyeceğim) ama, ruhlarında bunun acısını, mutlaka tadacaklar.

Bir Türk olarak demem o ki, Kürtlüğün acılı yazgısından parsa toplayanlar unutulmasın ki yine Kürtlerin kendi içindedir.

Ali Galip Sayılgan

Kaynak:

(*) KÜSİAD kuruluyor

http://www.wsj.com.tr/articles/SB10001424127887324077704578360093606547114

 

Adalet fasaryası

Adaletin olmadığı bir ülke de  adalet  bakanı olur mu? Olmayan adaleti temsil eden  bakanlıklığın nasıl adaleti temsil ettiği tabii ki tartışma götürür.

Bu durum haddinden fazla trajikomik olsa da, bizim gibi ülkelerde olmazsa olmazlarımızdan bir tanesidir. Mülkün üzerinde yükselen ”adalet” vurgusu olduğundan çok yapılıyorsa  bilin ki altında bir  bit yeniği vardır. Ben buna 366.gün sendromu diyorum. 366.gün sendromunun detaylarına ilerleyen satırlarımda gireceğim.

Bizim gibi ülkelerin en büyük handikaplarından bir tanesi  adalet kavramının varmış gibi zihinlere empoze edilmeye çalışılmasıdır.

Adalet kavramının nesnelliğini biraz deşelediğimizde olmayan Tanrıya inanılış gibi, olmayan adalete (sosyolojik evrimimize uygun bir şekilde) inandığımız / inandırıldığımız ortaya çıkar. Sonrası malum, envayı çeşit doğa olaylarının müsebbibini Tanrının ilahi adaletinde ararız. Tanrının ilahi adaletine övgüler yağdırırız…

Olmayan adaletin bakanlığı olan bir ülkede ‘ Varmış gibi davran Kanka!’ misali, haksızlığa uğradığımızda bile davranışlarımızın kökenine içselleştirdiğimiz  olmayan adaleti ararız.

Davranış şeklimizin dili görünmez bir olgu gibidir, olmayan Tanrının varlığına inanmamızı sağlayan en temel özellik, sorgu yetimizin durdurulması işlevsizleştirilmesiyle ilgilidir.

Mesela cehaletin bireysel güvenine Tanrı’nın var olmadığını asla anlatamazsınız. Buna hiç bir koşulda inandıramazsınız. Onun inandığı şekil varlığının ispatı gibidir, bu yüzden ispata ihtiyacı yoktur.  Cehalet kendi anatomisini  ilk başta sorgulamaya kapatmıştır. Sorgulanan her şey bilimsel metodolojiye bir adım yaklaşılmış demektir. Bu yüzden cehalet kendi iflasının senfonisini dinlemek istemez.

Unutulmasın ki putlara karşı çıkılırken yerine önerilen yeni put’un bir aydınlanma bir biçemi olarak yutturmak tarihsel açıdan tradejinin kendisidir. Sonuç itibariyle göksel Tanrı yersel Tanrının yerine getirilerek put olgusu belirli bir standarda kavuşturulmuştur. Topluma vaat edilen ilahi adalet ise çifte standartların cenneti gibidir.

Bu yüzden Tanrı ve adalet tarihler boyu birlikte anılmıştır, kimi zaman iç içe geçmiştir.

Tanrıdan bahsedilirken onun olmayan ilahi adaletine güvenilip inanılmıştır. İlahi adalete inanmak için önce Tanrının olmayan varlığını nasıl var ettiklerini bize ispat etmek zorundadırlar, sonra ilahi adaletin nesnel varlığından bahsetmelidirler.

Ne yazık ki,Tanrının varlığından yola çıkıp, onun ilahi adaletine kadar geldik lakin arkamızı dünüp insanlığın mevcut tarihine baktığımızda (bir arpa boyu yol kadar) değersiz bir kazanım dahi elde edemediğimizi görürüz. Hala insanlar Tanrının adaleti için öldürülüyorsa,  bu durum bize,  nasıl bir yol kat ettiğimizi ortaya çıkarmış  olur.

Üstelik Tanrı ve adalet fasaryasının  inanç düzeyinde yüzdürülen hayaletten öteye bir adım atamazken, bilimsel ispata dair ufukta her hangi bir emaresi de olmayacaktır.

Hal böyle olunca çıkarları gereği sürekli ilahi adaletten bahsedenlerin ateşli söylevleri içeriği boş  tartışmalı söylevlerin kendi egemenliğine hizmet etmesinden başka bir şey olmadığını görürüz. Tıpkı insanların inançlarında oluşturdukları gerçekte olmayan mit’ler gibi, bizim gibi geri kalmış ülkelerim mit’leri de demokrasicilik oyununda, olmayan adaletinin varlığına inanmak / inandırılmak şeklinde bir rota izler. Bu birazda sağlıklı bir insana 365 gün sürekli psikolojisinin iyi olmadığını hasta olduğunu söyleme sonucunda 366.gününde psikolojik hastalık emaresi gördüğümüz sağlıklı bir insan geldiği nokta gibi, adaletin olmadığı bir toplum biçiminde sürekli adalet vurgusu yapılmasının bir nedeni de örneğimizde yer alan sağlıklı bir insanın psikolojisiyle ilintilidir. Olmayan adaletin varlığı toplumsal sosyolojide 366. günün realitesidir. Bu yüzden olmayan adaletin adalet bakanlığı vardır.

Özünde ‘Adalet Bakanlığı’  kurumu bir çeşit  trajedinin kendisidir. Hatta ‘Varmış gibi davran Kanka!’ nın nesnel yapı taşıdır. Toplumla bir çeşit maytap geçme şeklidir.

Mesela ‘adalet mülkün temelidir’ kavramı, toplumsal Consensus’u bir arada tutabilmenin temel illüzyonudur. Bu yüzden mahkeme salonlarında bu illüzyona görsel olarak sürekli rastlarız.

Oysa adaleti mülke atfetmek, yanılgısı eşitsizliğin adaletsizliğin paradigmasıdır. Ünlü anarşist düşünür Proudhon mülkiyet hırsızlıktır derken eşitliği hiçe sayan despotluğun anası olarak niteler.

Gelelim şimdi konumuza: eşitliğin olmadığı despotluğun hüküm sürdüğü yerde sahi biz hangi adaletten bahsedebiliriz ki?

Adalet illede mülkün temeliyse mülksüzlerin üstünde bir çeşit mülkün despotluğunu  kanun, yasa, polis copu, hapishaneler gibi bir baskı aracılığıyla   mülkiyet despotluğunu adaletmiş gibi sunmak ilizyonun kendisi değilmidir?

Hele hele birde tam bir deli zırvası olan ‘Tanrının ilahi adaletine’  ben hiç girmeyeyim. Görüyoruz ki ‘Tanrının ilahi adaletine’ den tutunda her türlü adalet fasaryasını kim  ele alıyorsa onun çıkarlarına hizmet ediyor.  Mülkün despotluğunu adalet diye yuttururken, şimdi ‘adalet mülkün temelidir’ fasaryasını güncellediğimiz soygunla  sorgulamanın zamanı geldi de geçiyor.

Gelinen noktada mülkün nihai statüsü değişirken mülkün nesnel terörü yer değiştirirken, saray otokrasisinin  mevcut terörü mülkten daha bir güç alarak artık mülk terörü saray terörüyle açıklanabilmesinin yasal açıdan statüsü belirleniyor.

Elbette bunu boşa söylemiyoruz, bu ülkede tapu güvencesinin ortadan kaldırılmasının yegane sebebinin mantığı aslında budur.  Tıklayın

Bizim gibi ülkelerin kendi tarihinde hiç bir zaman olmayan adalet, mülk temeli olarak sayıldığı için, bu kez sadece saray için var olacağını söylemek gerekecektir. Deyim yerindeyse mülk despotluğu sarayın despotluğuyla yer değiştirmek üzeredir.

İşte bu yüzden adalet yürüyüşü gündeme gelince adalet bakanı alınmış.

Olmayan adalet adına olmayan ‘Adaletin Bakanı’… demiş ki;  ‘istediği kararları yargıdan çıkarmaları mümkün değildir, boşuna yoruluyorlar” tarzından bir yorumu yaparken aslında  kendisi zahmet edip yorulduğunu ortaya koymuş. Tıklayın

Olmayan ilahi adalet’den sonra, olmayan Adaletin Bakanı; adalet adına açıklama yapınca, insanlarda sanıyor ki, adalet adına Adalet Bakanı açıklama yapıyorsa adalet varmış  sendromu 366.gün sendromundan başka bir şey değildir.

Üstelikte her birine bir dokunsan bin ah işiteceksin şeklinde!

Ülkenin her yanı kapalı cezaevine çevrilmiş durumda iken cezaevleri tıka basa dolu iken adalet kavramının empoze edilişi bile abanın altında sopanın gösterilmesi değilmidir?

Diyojen, MÖ 412 – MÖ 323-Ömrü boyunca feneriyle ”Adalet” aramış!

Tanrı kavramının var oluşundan bu yana uydurulduğu ‘Tanrının ilahi adaletini’ arayan insan oğlu, olmayan adaletini de adalet bakanlığının bu pişişik görüngüsünde Diyojen ruhuyla adalet arar konumda.

Ali Galip Sayılgan

Şov’a dönüşen çok kötü bir mizansen: darbe!

 (Bu yazı: 16.07.2016 tarihinde saat: 10 :41 de sözde darbeye kalkışıldığı saatlerde sıcağı sıcağına kaleme alınmıştı. Server değişikliğimiz yüzünden  ARŞİVİMİZİ taşıyamamış OLSAK DA yeniden yayınlamayı uygun bulduk.)
Dün, akşamın mahmurluğunda klasik facebook müzminleri ayakta uyurken darbe girişiminin haberleri dostlarım sayesinde bana çoktan ulaşmıştı. İlk elden duyurduk ama ilk anda DARBE Mİ tatbikat mı gibi KÖTÜMSERLİĞİMİZ konusunda emin olamasak da gelişmelerin muhtevasında darbenin emaresi vardı.

Çekimserliğimiz fazla gecikmedi başbakan Bin-Ali açıklama yaptı. Anlaşılan o ki darbeden çok korktuğu için adını zikrederse gerçek olur kaygısıyla darbe diyemeyip  ‘girişim’ olarak tanımladı.

Hemen baştan belirtelim en kötü demokrasi, askeri darbeden yüz kez daha iyidir.

Darbenin savunulacak bir yanı yoktur.

Her darbe ülkenin kazanımlarını 30 yıl geriye attığını bilen biri olarak, birde 12 Eylül faşist darbesinden çok çekmiş ve ağır bedeller ödemiş biri olarak, darbeyi alkışlayabilmem mümkün değildir.

Birde bu işin lakin’i var!

Şimdi gelelim lakin kısmına.

Yukarıda en kötü demokrasiden bahsettim, tabiiki demokrasi varsa!

Despotluğun, diktatörlüğün demokrasi olmadığını hepimiz biliyoruz.

İçeride yüzlerce gazeteci yatarken, insanlar polis sorgularında işkenceden geçirilirken,

En basit demokratik gösteriler adice silahlı güç kullanılarak ölümle, sakatlanmalarla bastırılırken,

Doğuda şehirler dümdüz edilip siviller, çocuklar sorgusuz sualsiz katledilirken,

Bir anne devlet güçlerince öldürülen çocuğunu kokmasın diye derin dondurucuda evinde saklarken,

En demokratik gösteri olan gezi direnişinde ekmek almaya giden Berkin çocuk kafasından gaz kapsülüyle vurulurken,

Ali İsmail Korkmaz isimli genç hunharca acımasızca dövülerek öldürülürken,

Kendilerine şiddet uygulayan polise demokratik hakkı gereği karşı koyan Ethem Sarısülüğün acımasızca polis kurşunuyla kafasından vurulduğu bir ülke burası…

M. Ayvalıtaş, A. Cömert, M. Sarı, İ. Tuna, S. Önder, Z. Eryaşar, M. Yıldırım isimli bu gençler demokratik hakkını kullanırken ölümle cezalandırılan bu gençlerin ülkesi Türkiye!

Demokratik haklarını kullanırken öldürülerek katledilen gençlere ilişkin adalet hiç zaman işletilmemiştir. Adalet kavramının yavşaklaştığı, hırsızlığın tapelere yansıdığı, milyar dolarlar olan hırsızlık paraları ayakkabı kutularında taşındığı bir ülkede en kötü demokrasiden  dahi  bahsedebilmek, lükse kaçtığını çok iyi bilmekteyiz. 

Meclisin ihale rüşvet borsasına dönüştüğü, milletvekilleri mecliste ihale kovaladığı bir ülkeyi düşünün işte o ülke Türkiye’nin ta kendisidir!

Sadece bununla bitmedi, ihaleleri alanlar öncelikle hırsız AKP iktidarına kim daha çok rüşvet verirse ihaleyi kaptığı bir ülkeyi düşünün…

Yargının son kullanma tarihini nasıl doldurduğunu, etkisi ve yetkisinin olmadığını çoktan miadının dolduğunu Rize’de çay toplama ritüelleriyle deklare ederken, AKP diktatörlüğüne nasıl biat ettiğini düşünün.

Evet, dün akşamüstü Türkiye de darbe yapılmak istendi ama acemice!

Önlerinde örnek alabilecekleri en son başarılı darbelerden 12 Eylül darbesinin stratejik taktiğinin başarısı dün gibi ayakta dururken, dersine çalışmamış acemi bir ordunun pespaye acemiliğiyle asla böyle bir darbe planlaması mümkün değil.

AKP’nin kıldan yağ çıkaran taktiğini iyi biliyoruz.

Belki kendileri çoktan unutmuşlardır ama ben unutmam, unutmadım. Bülent Arınç’a,  Başbakan Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’a suikast yapılacak iğrenç yalanları Özel Harp dediğimiz Kontrgerillanın taktik ve tezgâhı ile gündem değiştirerek çok şeyleri kotardığını iyi biliyoruz. Kozmik odaya da böyle bir dalavereyle girdiklerini biliyoruz.

İster bu darbeyi çok kötü bir tiyatro versiyonu olarak Tayip Erdoğan tezgâhlasın, isterse Tayip Erdoğan’ı devirmek isteyen gerçekten karşı güçler acemice planlasın bunun neye yaradığıdır asıl bizi ilgilendiren yanı.

Darbe olduğu saatlerde ilk tespitim şöyle olmuştu:

‘‘Bütün bu tiyatro, başkanlık sitemini garantilemek için!

Bunun başka adı yok!

Başkanlığı vermezseniz darbeciler gelir propagandasıyla başkanlığı tereyağından kıl çeker gibi kapma mizansenidir bu!’’

Dün den beri görüşümde bir değişme olmadı, bu darbe tiyatrosu büyük bir şova dönüştürülerek başkanlık sisteminin önü açılmış durumda.

‘Başkanlık sistemini kabul etmezseniz darbeciler darbe yapacak!’ şovu şimdiden uygulamaya konulmuş durumda.

Öyle güzel her şey hazırlanmış ki, söz birliği etmişlercesine malum camilerden gece yarısı minarelerden selâ okunarak.

Selâ okuyan müezzinler, “Ey Allah’ın kulları, ey ümmet-i Muhammet hükümetimizin yanında olun” denilerek tasarlanan plan hayata geçirildi. İnsanları sokağa dökme şovun en önemli kriteridir.

Güya halk darbecilere karşı duyarlı demokratik hakkını kullanıyor görüngüsü Eisberg’in görünmeyen gizde kalmış yüzüdür.

Sormazlar mı adama  Karaman’da çocuklara tecavüz edilirken çıtı çıkmayan kesim, ne olduda bir  anda duyarlı olmuştu, sokaklara dökülmüştü diye  sormazlar mı adama? Buna  verilecek en mantıklı cevap, Özel Harp Dairesi çok güzel iş bitiriyor demekten başka ne olabilir ki?

Ankara’da sorti yapan uçaklar sarayı tutturamayacak kadar acemice sarayın bahçesine yakın boş alana bomba fırlatmış oldu. Koca saraya isabet etmemesi için pilotların kör olması gerekir…

Kör bir pilotun savaş uçağı uçurduğu bir ülke nasıl realiteden uzak ise koskoca sarayı vuramaması da bir o kadar realiteden uzaktır.

Saray bombalanmamış sa bilin ki, Tayip Erdoğan yeni yaptırdığı sarayına daha doyamadığındandır. 

Aynı şey meclis içinde geçerli.

Tahrip gücü düşük küçük çaplı roket kullanılarak boş bir bölümü bombalanarak inandırıcı olunmak istendi gibi ortada soru sorduracak bulgular var.

Halkı sokağa döken başkanlık megalomanı, yine bu ülkenin halkı olan gezicileri polis şiddetiyle acımasızca orantısız güç kullanarak acımasızca şiddetle kullanıp evlerine sokmak istemiştir.

Diktatörlüğün ille darbelerle olması gerekmiyor! Sivil diktatörlükte aynı oranda en kötü demokrasinin düşmanıdır. Bu yüzden diyebilirim ki, darbecilerin diktatörlüğüyle sivil diktatörlerin diktatörlükleri arasında bir fark olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Anlaşılan o ki bu ülkeye hiçbir zaman yaz gelmeyecek!

Yağmur gibi boşanan anaların gözyaşı hiç bir zaman eksik olmayacaktır. Puslu kasvetli hava hiç bir zaman yakamızı bırakmayacak.

Umarım bundan sonra darbe yapacaklar darbeye yeltenecek olan darbecilere de yeni görevler çıkmış oldu. Darbeciler ilk önce camileri, aynı şekilde imamları etkisiz hale getirebilecek bir alt yapı oluşturmadan darbeye kalkmazlar.

Yaşadığımız bu darbe tiyatrosu Tayyip Erdoğan’ın şovundan başka bir şey değildir.

Tayyip Erdoğan rolüne çalışmamış çok kötü oyuncularla, çok kötü bir mizansen sahnelemiş gibi gözükmesi, allı şallı darbelerin şanına hiç yakışmamışa benziyor.

Koyunların bolca olduğu ülkelerde planlar kontrgerilladan uygulamak sizden olması spesifik kaçınılmazlıklarımızdır.

 

Ali Galip Sayılgan