Korona virüsü’nü geliştirip…

PATENT NUMARASI: (EP 1 694 829 B1)

Resmî açıklamalara bakarsanız güzel güzel anlatılan masallara inanıp itaat etme kültürünüzü geliştirirsiniz. Resmi yetkililerin her zaman doğruyu söylemedikleri halka yalan söyledikleri bilinen gerçeklerdir. İşte korona virüsü de bunlardan biridir. Sizin gözünüzün içine baka baka aklınızla alay edilircesine yalan söylenir, sizde bu yalanları doğru sanıp ‘şüphe duymadığınız’ resmi yetkililere inanırsınız.

Resmi ağızların söylemlerine kuşkucu yaklaşıp mevcut durumu sorgulayanlara ortalığı karıştırmaya çalışan ‘komplo teorisi’ üretmekle suçlayan resmi açıklamaların yanında saf tutan kitleler gibi bir güzel secdeye varmış olursunuz.

Hatta resmi açıklamalara bakılırsa canlı hayvan pazarında hayvanlardan bulaştığına dair tuhaf bir senaryoya inandırılırsınız. Çin’in Hubey eyaletine bağlı, Vuhan kenti korona virüsüyle boğuştuğu bir gerçek ama canlı hayvanlardan insanlara bulaştığı tartışmalıdır. Üstelik bu, ileri sürülen tartışmalı sav kocaman kuyruklu yalandır. Mevcut argüman doğru olsaydı binlerce yıldır Çinliler, binlerce kez kırılıp ulusça yok olması gerekirdi.

Bu senaryoya gerçeklik süsü verebilmek için Çinlilerin yarasa yiyor olmaları ciddi bir argümanmış gibi öne sürülmüştür.  Bu yüzden canlı hayvan satılan pazar kurgunun içinde yer alması bir sürü insanın sorgulamadan kabullenmesine, mevcut gerçekliğin gizlenmesine neden olmuştur.

Hala milyonlarca insan yaşadığı panikten mevcut gerçekliği bilmiyor.

Korona virüsünün patent numarası konu başlığında yer verdiğim gibi patentin kendisini de bu yazının ekinde yer vereceğim. Yarasalarda bulunan bir korono virüs türüne bildiğimiz SARS korona virüsünün spike proteinini (virüsün ACE2 reseptörünü kullanarak hücreye girişini sağlıyor olmasını bilerek kodlanmış olması düşündürücüdür.  Genetik materyalini genetik metotla monte edilmesiyle bir çeşit yeni Chimeric (hibrit) korona virüs elde edilmiştir. Üstelik aşısı ilk baştan üretilmesine karşın binlerce insanın ölümüne karşı aşışı gizlenmiştir gizlenmeye devam etmektedir.

Çin’in Vohan kenti Çin’in Avrupa açılan önemli bir pazarıdır, Vohan kentinden tüm Avrupa’ya giden mallar buradan çıkar ayrıca Çin’in 5g teolojisini denediği şehirdir. İlk corona virüs olayının buradan patlak vermesine uyum sağlamaya çalıştırılan Çin’in Hubey eyaletine bağlı Vuhan kentinin halka açık pazarında canlı yarasaların satılması küresel senaryoya çok güzel bir malzeme edilmiştirr. Maalesef dünya ölçeğinde milyonlarca insanın resmi ağızların açıklamış olduğu bu senaryoya inanarak sessiz kalması düşündürücüdür.

Bu virüs hezeyanıyla küresel açıdan yeni dünya düzenine geçişin hayata geçirilmesinin denemesinde kendi haklarına gerçeği açıklamayıp sessiz kalan / susan ulusal devletlerin hükümetleri de işbirlikçidir.

Korona virüsünü patenti alan Fransız Doktor Yves Leyn den ve eşi eski Fransa Sağlık bakanı Agnès Buzyn ve Çin’de bu hastalığı taşıyan yarasalardan bu virüsü ayrıştıran bu konuda makale yazan baskılar karşısında makalesini geri çeken karı koca arkasında bulunan firma kesinlikle insanlığa karşı işlenen bir çeşit kimyasal silah kullanma suçu hassasiyetiyle uluslararası mahkemelerce yargılanmalıdırlar.

Ali Galip Sayilgan

Üretilen virüs’ün patenti

PDF Embedder requires a url attribute EP1694829B1

Korona virüslü günlerimizde Malthus’un yeri.

Çok uzun yıllardır zaten dijital para kullanıyordum. Elime kâğıt ve demir para hiç geçmiyor. Paralar aşırı derecede Korona Virüsü barındırdığı adeta mikrop yuvası olduğu ispatlanmış durumda bu yüzden kimi ülkeler piyasadaki mikroplu paralarını geri çekip yeniden piyasaya sunuyorlar.

Başka bir rahatsızlığımdan dolayı yaşantımın büyük bir bölümü zaten evde geçirdiğim için bu günün meşhur deyimiyle ”karantina” tümcesini duyunca apansız gülümsemeye başlıyorum.

2020 yılının koronalı virüs günlerinde binlerce insanın ”karantina” ya tabii olduğu şu günlerde ‘demek ki yalnız değilmişim'(!) diyerek gülümsemeye başlıyorum. Eve kapanan kitleleri empati yapmaya çalışıyorum.

1766 – 1834 yılları arasında yaşamış İngiliz İktisatçısı Malthus, nüfus teorisi, gıda üretimindeki artışın, nüfus artışından daha yavaş olacağını ve buna bağlı olarak yaşam refahının düşeceğini öne süren teoridir.

Bu yüzden Malthus, geç evlenmek, az sayıda çocuk sahibi olmak vb. hareketlerin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Yine Malthus’a göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı ve bu yüzden bu tür bir nüfus planlaması üst sınıflardan ziyade alt sınıflara uygulanmalıydı.  

Fakir halk kesimlerine yapılan (özellikle kamusal) yardım programlarına karşı çıkmıştır. Her türlü toplumsal müdahaleye ve yardıma muhalif olmuştur.

Malthus ‘un düşünceleri daha kendisi hayattayken büyük tartışmalara neden olmuştur.

Bugün hala Malthus’u savunanlar bulunurken, onu eleştirenlerin de sayısı hayli fazladır.

Her ne kadar Malthus ‘un ve Neo-Malthusçuların 20. yüzyıl için öngördükleri sefalet ve kriz (aşırı nüfus artışı karşısında yetersiz gıda üretimi) yaşanmamış olsa da, bu tür bir krizin yaşanmamasında gelişen teknolojinin payı büyüktür derler.

Karl Marks ve Friedrick Engels ‘Nüfus sorunu ve Malthus’ isimli eserinde şiddetle eleştirirler. Eserlerinin bir yerinde Malthus’u şöyle betimlerler: ”Yazarının niyeti ne olmuş olursa olsun, Maltusçu nüfus teorisi başında ne idiyse sonuna dek öyle kaldı- çalışan halkın içinde bulunduğu durum için bir özür ve toplumsal koşulları düzeltmek için yapılacak tüm girişimlere karşı bir ihtar oldu.

Bu şekliyle, Malthus ‘un yaşadığı süre boyunca, bu teori, ona, sadık bir uşak gibi hizmet etti. Ve Malthus ‘un ölümü üzerinden yüzyılı aşkın bir süre geçtikten sonra bugün de hala sadık uşak hizmeti görüyor.” (Sol Yayınları, Sayfa:17)

Tarih Thomas Robert Malthus’u haksız çıkarmıştır. 20.yy kadar geçen onca sürede yoksul insanların insan popülasyonun artışıyla Malthus ‘un uşaklığını yaptığı üst sınıfın yaşam standartları hiç bozulmamıştır aksine servetine ve lüksüne servet ve lüks katarak dünyayı yönetmede etkin görevler aldıklarını sağır sultanlar bile bilir. Marks ve Engels’in eserlerinde tanımladıkları gibi, kapitalist tekellerin uşaklığını yaptığını tarih bir kez daha tescillemiştir.

Gelinen noktada korana virüslü günlerimizde biz, ibretlik Malthus’u anmadan geçemezken Malthus ‘un fikriyatıyla hareket eden dünya kapitalist düzeni korana virüsünü kendisine rakip ekonomi olarak gördüğü Çin’de yaydığını bu vesileyle yeni bir dünya düzenine geçmek için deneme yaptığı şeklinde özellikle Amerikan emperyalizmine karşı suçlayıcı ciddi makaleler yayınlanmıştır.

Korana virüslü günlerimizde sanırım gelişmeler çok şeylere gebe kalacak. Virüslü günlerden kimyasallı günlere umarım varmayız. Kimyasallı gerçek nüfus planlamasıyla bu gelişme Malthus ‘un zırva teorisine hizmet eder.

Korona virüslü günlerimizden mikrop barındıran paraya, (paranın alternatifi olan dijital paraya), karantinaya, hatta Malthus’a varana kadar birçok konuya değindim Kovid-19’a karşı okurdaşlarıma bol moral bol dirençli aydınlık dolu güzel günler dilerim.

_ Ali Galip Sayilgan _

Sahi bu adam sorunları algılamada problem mi yaşıyor?

Şeker fabrikaları satıldı bu insan algılamada problem yaşar gibi hala kalkmış diyor ki şeker fabrikalarını sattırmayacağız

Bu haber Cumhuriyet Gazetesinde yer aldı:   http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/955023/Kilicdaroglu_ndan_Erdogan_a__Sana_seker_fabrikalarini_sattirmayacagiz.html

Kayseri Şeker Fabrikası ile Kırşehir şeker fabrikası sattılar bu hala sattırmayacağız diyor.

Sokağa inmekten ödü gibi korkan  insanları Kürt-Türk şeklinde kendilerince  mesafe bırakan, bir türlü amasız kucaklayamayan CHP ”yenikapı ruhu” için koştura koştura mutabakata giden tavır ve davranışlarıyla ünlüdür.

Adam sana inat çatır çatır satıyor sen hala sattırmam masalı okuyorsun, eylemini görelim boş laflarını değil.

CHP’nin son günlerdeki politikalarını mercek altına alın muhalefetmiş gibi gözüküp sarayın politikalarına hizmet eden onlarca tavır ve davranışlarını göreceksinizdir. Bu yüzden CHP’nin politikalarını kuramsal açıdan değerlendirdiğimde sarayın gizli bir işbirlikçisi olduğuna dair bir kanaati çoktan getirmiş durumdayım.

Haksızlık etmediğimi biliyorum bu doğrultuda ileri sürdüğüm kuramıma yeterli örnek verebilirim. Kaldı ki bu doğrultuda verebileceğim örneklerim bir sır değil, bu konuda ben defalarca yazıp çizdim bu konuyu bilen bilir.

Yukarıda da dedim sokağa inmekten ödü gibi korkan bu anlayış bir bok yapamaz. Neden korkuyor derseniz yanıtı şappadak vereyim.

Tayyip Erdoğan’ın kendilerini terörist ilan edeceğinden korkuyor!

Korkma La, toplumun yarısı zaten terörist ilan edildi (sana tanınan korku ayrıcalığı) seni işbirlikçiliğe götürüyor haberin yok.

Asıl teröristler iktidar ve sarayın kendisi olduğunu sağır sultan bile bilirken, işledikleri suçların haddinin bile hesabını sormada kafamız karışacak kadar çok iken, namlı teröristlerin sana terörist demeleri, senin için onur olmalıydı.

Ama ne yazık ki bu böyle olmuyor…

Teröristlikle yaftalanırım şeklinde ödün neye karıştığını herkes biliyor.

Adam sahte diplomayla Cumhurbaşkanı oluyor, kararlar alıyor imzalar atıyor.

Her aldığı karar her attığı imza yok hükmünde olması gerekirken hayati bir durum olan bu durumun üstüne bile gitme gereği duymuyorsun.

Adam sahte diploma eşliğinde   saray yaptırıyor, kendini sarayda ağırlatıyor senin ruhun duymuyormuş gibi vaziyeti idare etme yolunu seçiyorsun. Bu fiili duruma bir dönem kaçak saray nakaratını tekrarlıyorsun sonra kaçağı yasallaştırıp ziyaretine gidiyorsun…

Hani kaçaktı?

Sormazlar mı adama neden yasallaştırsın, çıkarın ne idi de bu tavrından vaz geçtin?

17 Aralık yolsuzluk operasyonunda dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, iş adamları Ali Ağaoğlu, Rıza Sarraf ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de aralarında yer aldığı 89 kişi gözaltına alındı.

Sahte diplomalı adam bunun hesabını soracaklarına dair aleni bir şekilde içinde taşıdığı ne kadar kin varsa kamuoyunun gözünün içine baka baka ağzından saçılan tükürükleriyle birlikte bütün kinini kusmuştu.

Sen terörist ilan edilmediğin için içinden şükran duyduğun saraydaki ZAT’ına minnet ederek bu durumu duymazdan geldin. Hatta saflığa bile vurdun.

Oysa Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belliydi 17 Aralığın intikamını köklü bir şekilde alabilmek, kendisi için aşırı tehlikeli bulduğu muhalifini siyasal arenadan derdest edebilmek için başarısız bir darbe girişimi gerekiyordu örtülü ödenekten satın aldıkları 3-5 Fetö eğilimli kilit adamların yanı sıra,  özel harp dairesi eşliğinde örgütlenen düzmece darbeyi Fetö üstüne yıkılması gerekiyordu.

Devlet içinde kurumsallaştırdığı azılı hasmını ancak böyle temizleyebilirdi.

Nitekim de bu böyle oldu….

Yurdun her tarafında camilerde sela verilme işini bile tek elden örgütlendiğini çözemedin, çözmüş isen de gözlerini kapadın.

Madem bu darbe senin muhterem ZAT’ın tarafından örgütlenilmedi yurdun her tarafında Camilerden Sela’lar nasıl verildi?

Politika yapıyorsun ama ney-ce politika yaptığını aslında sende bilmiyorsun. Efendim bu darbe ne imiş? Kontrollü darbe imiş….

Sarayda yaşayan ZAT’ına bu darbeyi bir türlü sen yaptırdın diyemedin.  Asıl darbeyi yaptırana cepheden tavır bile alamadın. ZAT’ının ortaya attığı Fetö zokasını yutmuş gözükmem bu senin yumuşak karnın idi, tabii ki terörist ilan edilmekten çok iyi idi. Bu yüzden de koştura koştura yeni kapı ruhu için iş birliğine gittin.

Fetö zararsız mı idi? Tabii ki hayır, Fetö bu ülke için ne kadar zarlı ise, sarayda yaşayan diplomasız ZAT’ın o kadar zararlı.

Seçim hileleriyle başkanlığının zaferini ilan ettiğinde sokağa inemeyişinle fiili başkanlığın kurumsallaştırılmak istendiği bu süreçte senin basiretsizliğinden edilgen tavrından dolayı sokaktaki etkin muhalefete rahmet okuturcasına dolu dizgin 2019’da ki seçimlere dolu dizgin gidiyoruz.

Ülkenin kaynakları peşkeş çekilircesine tek tek satılarak yok edilirken ülke iflasın eşiğine gelmiş durumda. İş adamları sermayesini yurt dışına kaçırırken yargının bağımsızlığı sizlere ömür.

Bu ülkenin 2019’da başkanlık sistemi seçimiyle son bir kez cenaze namazı kılınacağının resmidir.

Toplumun yarısından fazlası terörist ilan edilmişken, gazetecilerin çoğunluğu teröristlik suçlamasıyla içeri atılırken, korkma LA o zaten terörist, El-Kaidenin İhvan grubundan işin garibi bunu yedi düvel biliyor sen hala kendini saflığa vurmayı neye borçlusun?

Her şey ayan beyan MAL gibi ortada iken, her şey ayan-beyan MAL gibi melül melül sana bakarken satılmış olan şeker fabrikalarını hala sattırmayacağım demen yok mu?

Saksının kafaya düşmesinde ortaya çıkan cazibe gibi deyim yerindeyse öldürüyorsun beni.

Ali Galip Sayılgan

15 Temmuz 2016’dan 2018 yılına, bir güzel darbe masalı…

Ne olduğunu 15 Temmuz 2016’da yazmıştım.

Hoş, yazdık da ne oldu ki?

Toplumsal açıdan koyunluk metodolojisine dahil olan her şahıs adeta ağız birliği yapmışcasına bu darbe girişimini Fetö’nün planladığı konusunda sarayla birlikte hareket ediyor. Farkında olup yada olmadan sarayla işbirliği yapıyor. Toplumsal koyunluk metodolojisine dahil olan her şahıs aynı zamanda sarayın bilmeden işbirlikçisidir.

Buna liberalinden tutunda, sözde sol aydınlara varana kadar, ana muhalefet partisi CHP’de buna dahildir. Hatırlanacağı gibi Yeni Kapı Mutabakatı (ruhu için) koştura koştura Yeni Kapı’ya giden CHP hatıralarda kötü bir iz bıraktı. CHP davranışlarıyla saray işbirlikçiliğine hizmet etmekte tereddüt etmediğini bir filim şeridi gibi kare kare izledik.

Gerek hükumetin, gerekse bakanlıkların pek kıymet-i harbiyesinin okunmadığı bir süreci yaşıyoruz. Saraydaki zat’ın ağzına bakarak laf söyleme ve bizzat izniyle iş  yapan bu kurumlar, sarayın estirdiği teröre  yandaş kalemlerce linç kampanyası katılmasıyla (hiç kimse) sarayı karşısına almayı cesaret edemeyecek duruma geldikleri gibi, bıkmadan usanmadan bire bir sarayın ağzıyla mevcut darbe girişimini değerlendirmektedirler. 

Zaten başka türlü değerlendirebilselerdi şaşırırdık…

‘Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur’ misali gibi, 2018’de de bir çok şeyler mevcut oturmuş yapıyla birlikte aynı kalacakmış gibi gözüksede 2018 çok şeylere gebe olacağı aşikardır.

Adam resmen eski ilişkilerini kullanıp (örtülü ödenekle ödemesini yaparak satın aldığı) Fetöcü kadrolara darbe girişimi sahnelemesine karşın, üstelikte bu yönde kralın çıplak olduğunu herkes görmesine karşın, herkes aynı teraneyi okuması Türkiye’nin geldiği noktanın belkide en dibidir. Basiretsizlik, yağcılık, kumpasçılık, hırsızlık, kapı kulculuğu  bu ülkede diz boyu…

Bir kez daha söylemek gerekirse: CHP ‘sinden aydın geçinen zevatların hemen hemen tümü sarayla ağız birliği yapmışcasına bu darbeyi Fetö’nün yaptığı konusunda darbeci iktidarla ağız birliği içine girmişlerdirler.

Bu durumu bire bir darbe kalkışmasının yaşandığı saatlerde canlı canlı yazmış olmama karşın darbe girişimini Tayyip Erdoğan ve şürekası örgütlediğini net bir şekilde belirtmiştim.

Aradan bunca zaman geçti darbe girişimini bile parlamentoda araştıracak her türlü girişimi ret eden AKP ‘li darbeci / kumpasçı milletvekilleri, kurdukları çoğunluk çeteciliğiyle kendilerini koruyan KHK’ler aracılığıyla hukukun cenaze namazının kılınmasına neden olunmuştur.

Merkezi olarak darbe kalkışmasını kesinlikle Fetö yaptırmamıştır. AKP erken davranıp bu darbeyi kendisi yapmamış olsaydı bu darbeyi Fetö yapacağını cümle  alem biliyordu. AKP 17-25 Arlık hırsızlığını deşifre eden Fetö’den darbeyi kendisi yapıp kurumların kilit yerlerinde bulunan Fetöcülerden  temizlemeyi başarmıştır. Tam olmasada Fetöcü kadrolardan devlet mekanizmasını arındırmaya  çalışmıştır. 

Darbenin muhtevası aleni bir  şekilde ortada iken göz  göre göre herkesin siyasi körlüğü oynayıp AKP gerici faşizminin argümanlarına alet olunması kervanının başını çeken ana muhalefet partisi CHP’nin darbe paradigmasına  yaklaşımı tamamen rezilliktir. Saraya hizmet etmektir/saray işbirlikçisidir.

Kaçak saray edebiyatında da aynı hizmetkarlığı sergilemedi mi? Yıllardır saraya kaçak saray dediler sonra tıpış tıpış kendi ayaklarıyla saraya  gidip ‘kaçak sarayı’ yasal saray haline  getirmediler mi?

Darbe kalkışmasını Fetö yaptırmadı diye bu Fetöyü masum kılmaz.

Fetö Tayyip Erdoğan’ın ikizidir.

Fetö, Tayyip Erdoğan kadar tehlikeli, bir o kadarda Makyavelisttir.

Bu iki kişilik için amaca giden her yol mubahtır.

Bu yüzden Atatürk’ün cumhuriyete mirası olan bu araziye, Atatürk’den ve Cumhuriyetten intikam alırcasına Osmanlı özenticiliğinin karmaşık ruh haliyle kendisine saray yaptırmış olup, 79,51 Milyon kişinin vergileriyle beslenecek şekilde ailesini ve kendisini ağırlatacak kadar narsist bir ruh haline sahiptir.

Darbe kalkışmasını bizzat Tayyip Erdoğan, Hulusi Akar, Hakan Fidan ve Kontrgerilla diye bildiğimiz Özel Harp Dairesinden kimi kişilerce örgütlenilmiştir.

Örgütlenen darbe girişimi esnasında camilerden verilecek Sela’lara varana kadar her türlü ince ayrıntı düşünülmüştür.

Çünkü Tayyip Erdoğan’ın böylesine kurgusal açıdan bir darbe kalkışmasına ihtiyacı vardı. Ak Parti olarak birebir iktidar paylaşılması konusunda sırtında taşıdığı Fetö örgütlenmesi, ne zaman 17-25 Aralık olarak kayıtlara geçen hırsızlık ve yolsuzluk operasyonu, bu aynı zamanda kamuoyuna Ak Partinin kirli çamaşırlarını teşhir etme operasyonu olarak bilinmektedir.

Fetö tarafından 17-25 Aralık operasyonu için düğmeye basılması demek aynı zamanda bu ittifakın sonunu belirlemiş oldu.

İktidar ortaklığını çok iyi değerlendiren Fetöcü kadrolar entelektüel birikimli kadrolarıyla hemen hemen her resmi dairede örgütlendikleri gibi devletin karar alıcı en kritik noktalarına kadar ele geçirmeyi başarmış olmaları Fetöcülerin gücünü belirlemektedir.

Buna yurt içi ve yurt dışında faaliyet gösteren okullarını dahil ettiğimizde Fetö’nün gücünün hiç de yabana atılmayacağını ortaya koymaktadır.

Tayyip Erdoğan ve çetesi bunu çok iyi bildiği için Fötücülerden arınma ancak ve ancak köklü bir operasyonla mümkün olacağı konusunda kafası çok netti. Tayyip Erdoğan çetesiyle el ele verip Fetöcü kadroları satın alma yöntemiyle darbe tiyatrosunu örgütlemiştir.

Şeytani bir buluş olan darbe tiyatrosu yöntemiyle siyasi rakibi olan Fetöcü örgütlenmeye karşı ülke bazında başlattıkları operasyonlarla çıkardıkları KHK’lerle faşizmi kurumsallaştırmışlardır.

17-25 Aralığın intikamını nasıl alacaklarını Recep Tayyip Erdoğan 11 Şubat 2014’te yaptığı İnlerine gireceğiz’ açıklamasıyla hayat bulmuştur.

Bu operasyonda boy hedefi haline getirilen dünün hizmet hareketi bugünün FETÖ/PDY terör örgütü nitelendirilmesiyle uygulanan projelerine nokta konmuştur.

Daha tam başkanlık sistemine geçilmeden başkanın keyfiyetiyle dağıttığı yandaş adaletle yüz yüze kalan Türkiyeyi gerçekten karanlık günler bekliyor.

Sırf bu yüzden yandaşlarınca iç savaşa yönelik çağrılar yapıldığı gibi, bu yönde paramiliter yapılanmalarla gizlenmeden aleni örgütlenmelerle yönelinmiş durumdalar. Birde buna Suriye iç savaşında saray tarafından desteklenen Işid ‘çi teröristlerin yeniden Türkiye!ye geçtiği gerçekliğini göz önünde bulundurduğumuzda Ak Parti sayesinde ülkenin kan gölüne döneceği günlere dolu dizgin gidiyoruz.

Uygulamalarıyla Hitlere özenen bu ruh hastası bu kişilik, Hitler’in yanında haddinden fazla vasat kalmaktadır. Hitler kendi anlayışının içinde Entelektüel birisiydi hatta Hitler’in bu konuda ‘Kavgam’ isimli eseri bile mevcuttu.

Hitler her şeyden önce iç savaş çıkartıp kendi halkını kırdırmayacak kadar bu vasat kişiliğe göre entelektüel kalmaktadır.

Bugün 31 Aralık 2018 an itibariyle saat 15:10

2018 yılı umarım Türkiye’ye huzur, barış, gerçek bir demokrasiyle birlikte mutluluk getirir.

Ali Galip Sayılgan

Bence Türkiye’ye hiç iyi gelmeyecek…

Zamanıma yazık olduğunu bile bile üşenmeden oturup Meral Akşener’in içeriği boş, bir o kadarda adeta çöp yığını olan tüm konuşmasını sonuna kadar dinledim. Madem politikaya soyunuyorsun insan birazcık kültürlü olur, hakkaniyetli olur, sosyal olur diye boş yere hayıflandım kendi kendime.

Akşener baştan beri boş birisi olduğunu bilmiş olsamda yeni kurdukları partinin başına geçecek insana, haliyle donanımına oy verecek insanlar mutlaka dikkat edecektir.

Birazcık vücut dilini okuyabilecek kapasitede iseniz kürsüde duruş ve davranışından tutunda kürsüyü kavrama hareketlerine varana kadar bir dizi istemsiz hareketlerini mercek altına alındığında bire bir Tansu Çillerden kopya çektiği davranış bilimi bize söylüyor. Meral Akşener ‘in kendine özgü bir davranış şeklini aradım ama bulamadım.

 TAM TERSİNE BENCE TÜRKİYE’YE ÇOK KÖTÜ GELECEK.

Kurduğu cümlelere bakıyorum karşılıklarını sürekli milliyetçiliğe atıflar yaparak alt yapısında boş değerler taşıyan demodeleşmiş kelimeler salatası gibiydi adeta. Bir ırka gönderme yapan lümpen burjuvazinin argümanları bile Meral Akşener’in söylemlerinden daha bir kalibresi yüksektir.

Meral Akşener ‘de kalkınma projesi lafla yürüyen peynir gemisinden farksızdır bir o kadar da sıfırdır.

Adeta Tayyip Erdoğan’ı mumla aratacak bir geleceğe sahip gözüküyor.

Konuşması boyunca ne bir insan haklarından bahsetti nede bir işçinin yaşam standartlarından bahsetti. Yoksul halkın yüz yüze geldiği sorunların ne uzağından nede yakınından geçti. Utanmadan birde diyor ki Cumhurbaşkanlığına adayım…

CUMARTESİ ANNELERİNİN YÜREĞİNE ATEŞ DÜŞÜRENLER TÜRKİYE’YE İYİ GELMESİ NASIL MÜMKÜN OLABİLİR Kİ?

Tansu Çiller, Meral Akşener ve Mehmet Ağar döneminde yüzlerce insan buharlaştırıldı. Yani faili mechul cinayetlere kurban edildiler bu insanlar. Buharlaştırılan evlatlarının kemiklerini bulmaya bile razı gelebilecek onlarca annelerin yürekleri kan ağlarken gençliğinin baharında buharlaştırılan insanlardan sorumlu olanlardan bir tanesi üstelikte suçunu itarf ede ede siyasi bir parti kurup Türkiye’ye iyi geleceğini ileri sürüyor.

Hele hele böylesine siyasetçilerin eline bir kez masum insanların kanı sıçramışsa yaşamının baharında buharlaştırılan insanların ilahi adaleti hala sağlanamamışsa Cumartesi annelerinin yüreklerine nasıl ve kim su serpebir ki?

Üstelikte faili mechul cinayetleri kabul eden ”kabulümdür” deyip itirafta bulunan Meral Akşener yargılanmadan temizlenmeden nasıl Türkiye’ye iyi gelebileceğini iddia edebilir ki?

Kafatasçı geleneğin sembollerinden Bahçeli bile şu satırlarla yapılanlara isyan edebiliyorsa varın gerisini siz anlayın demektir bu.

“Faili meçhul sözü hafife alınacak söz olarak görülmemeli. Türkiye’de bin 901 tane faili meçhul vardır. Bu kadar ciddi bir konuyu MHP’de değişim dönüşüm isteyen insanın ‘faili meçhuller kabulümdür’ dediği vakit, Beyoğlu- Galatasaray arasındaki Cumartesi Anneleri’ni, genel merkez önünde perşembeden perşembeye toplanan pazar alanını, perşembe hariç, Cumartesi Anneleri’nin kullanmasına müsaade etmek demektir. Bu olayı MHP’ye sıvamak demektir. Faili meçhullerle ilgili meseleleri bir başka yerden gerçek yapılardan alıp MHP üzerine yıkmak demektir. Bu sözlerin hesabı bir gün sorulur ve verilir.” Kaynak

Buharlaştırılan 901 insandan sonra en son kirli ellerini  ne zaman yıkadığını insana sorarlar. Cumartesi anneleri de yağmur, çamur, kış, yaz demeden bitmek tükenmek bilmeyen enerjileriyle evlatlarının hasretinde bunu sormak için hep nöbette değil mi zaten?

Gelinen noktada Türkiye’de politikacı olmak demek, salt determinist açıdan değerlendirdiğimizde toplumsal gerçekçiliğimizin özünü nasıl yitirdiğimizi bize, her şeyden önce, vicdanının sesini yitirmiş olmayı, haksızlıkları, hırsızlıkları, göz göre göre  hasır altına nasıl süpürdüğümüzü  gösterir.

Bu özellikler Türk politikacısının en önemli kriterlerden birisidir. Bunun üst aşaması akıl sağlığıyla sorunlu kişiliklerin itibar budalalığında geldiği noktadır.

Cahilleşme metodolojisinin sosyolojisi bizim gibi balık hafızalı toplumlarda yeni yeni ”iyi partilerin” Türkiye’ye ”iyi geleceğini” iddia etmesinden geçer.

Ali Galip Sayılgan

Vatan nedir,ve kimindir?

Tarihin her döneminde yanılsama, hiç bir koşulda bu kadar gerçek bu kadar gizlenen bir özellik asla olmamıştı.

Bu yanılsama vatan kavramı üstünde gizlenen bir sırrın özünde ifşasıdır.

Bu sır bilinmeyen bir sır değildir Marksistlerin yabancısı olmadığı bir kavramın kendisidir aslında.

Savaş dönemlerinde anayurdun savunulmasıyla ile ilgili sosyal şovenlerle kendi aralarında çizgi çeken saptamalar olsada vatan kavramının özüne ilişkin yorumlamalarda bu şekliyle bir ayrım söz konusu değildir.

Biz bu noktada burjuvaziyle proletaryanın tarihsel mücadelesindeki anayurdun savunulmasını üzerinde polemik yapmayacağız. Bizim tamda bu noktada açığa çıkarılmak istenmeyen yanından yola çıkıp konuya ilişkin yanılsamanın özünü didikleyeceğiz.

Mağara devri insanların döneminde vatan diye bir kavram yoktu.

Dahada ilginci ulusal çit diye tanımladığımız çitler /sınırlarda yoktu.

Bugünkü koşullarda kuşlara ve yabanıl hayvanlara nasıl sınırlar yoksa o zamanda o dönemin insanlarında bu günkü anladığımız anlamda ‘ulusal çit’ diye tanımladığımız sınırları yoktu.

Toprak üstünde yaşayanların santim ve karesine sahiplenemeyeceği kadar ortak mülkiyetin kendisiydi.

Vatan kavramı, ulusal çitlerle birlikte geliştirilip formüle edilen yalıtımdan başka bir şey değildi.

Yalıtım yanılsamayı doğurdu, yanılsama yalıtımın üstünde gerçeği sorgulamamayı özümsemeyi öğretti.

Elbette bu süreç bir anda kendiliğinden olan bir şey değildi. İnsan kendi doğası gereği toplumsal etkilenişimin yarattığı sosyolojik davranış şekli ulusal çitlerle başlayan yalıtımın yanılsamasını doğurdu.

Yanılsamanın hakimiyeti ortak mülk olan toprağın egemenler tarafına bir çeşit eksen kaymasını doğurdu.

Eksen kayması şekli mevcut  doğal dengenin işlevini yitirdiği, yeni bir dengenin dayatıldığı bir dönemin şeklidir.

Yalıtım ve yanılsama ilk egemen sınıfların  toprağı ele  geçirme gücünde insanı mülksüzleştirmenin koşullarında önemli bir mihenk taşı olmuştur.  

”Genellikle ulusları tanımlayan ve onları birbirinden farklı kılan çeşitli ‘mit’ ve ‘anı’, ‘sembol’ ve ‘değere’ verilen önemin nedeni de bundan kaynaklanmaktadır. Bunlar ise premodern etnik oluşumla ilgili bir çalışma yapmayı gerektirmektedir, çünkü etnisite, genel olarak, modern ulusların oluşumunda adaptasyona ve dönüşüme uğramış, ancak tarihten silinmemiş insan toplulukları için güçlü bir model sağlamıştır; burada, ancak kolektif deneyimlerin tarihsel kalıntılarının izlerini araştırabiliriz.” (*)

Aslında alıntı yapmadan yazıma devam etmek istiyordum, bol kepçe lokantalarının imajına benzer gibi alıntılı referanslarla yazımın içeriğini süslemek  bir noktaya varmak istemiyordum lakin bu eserin giriş bölümünde  yer alan bu satırları ilgimi çektiği için sadece bu satırları buraya yorumlamadan aktarmak istedim.

Salt determinist açıdan tabiye belki güçlü insan öbekleri diyebileceğimiz giderek kendini kabileye bırakan insan kabile eksenine girme tabiye (ait olma hissi) sürü hissinden başka bir şey değildi.

Bu birazda vahşi  doğa karşısında güçsüzlüğün ortaya çıkardığı içgüdülerin yarattığı kaçınılmaz dayanışmadan başka bir şey değildi. İnsanı salt sürü olmada ayıran sosyolojik açıdan kabileleşmeye yöneliş örgütlenme şekli aslında vahşi doğanın insana sunduğu dayanışma iksirinden başka bir şey değildi.

İlkel insanın bu günün modern insanı olabilmesindeki geçen sosyolojik evrimi özünde vahşi doğaya aittir.

Kimi klan ve kabilelerin içlerinde sıçrama tahtası diyebileceğimiz bir  süreçte insan beyni alet kullanmayı geliştirdikçe buna  bağlı olarak  toprağın işlenmesi, kimi hayvanların ehlileştirilmesine varana  kadar bir çok başarılı çalışmaları söz konusudur.  

Bunlar aynı zamanda kendini döneminin gelişmiş uygarlıklarının ilk nüveleriydi.  

Ulusal çitler, ayrımcılığın simgesi olan ulusal diller daha o dönem hiçbiri yoktu.

İnsanlık doğaya karşı savaşımında alet kullanımı önemli bir faktördür.

Alet kullandıkça doğa daha bir iyileştirildiği daha bir evcil oluşunu gözlemlemesi üretim araçlarının gelişimi konusunda bir hayli çaba sarf etmiştir.

Üretim araçlarının kullanımı geliştikçe, üretim araçlarının gelişimi üretici güçlerin gelişimine paralelliği yabancılaşma dediğimiz çağın illeti içinde kendisini bulmuştur.

Üretim araçlarının gelişmesi daha çok kar marjını tetiklerken, daha çok kar daha çok sömürü üzerinde kurumlaşan bir anlamda vatan kavramının doğuşuna neden olmuştur.

Elbette modern burjuvazinin sistem egosunun üstünde yükselen devasa zenginlikle ölçe bileceğimiz çadır tiyatrosundan farksız burjuva parlamentosu öncesinde kral ve kraliçe nezdinde yükselen otoritenin biçimlenmiş şekli kimi zaman devlet diye tanımlayabileceğimiz mülkiyeti krala ait topraklardan ibaret olan ulusal çitleri vardı.

Bu süreç köleci, feodal, kapitalist sistemin, bir çeşit sistem dinamiği olarak bir üst yapı kurumu olan dinselliğin statüsünde vatan kavramı kutsallaştırılarak vatana dair kralın malı olan toprakların sınırları bir şekilde var olmuştur.

Bu yüzden toprak istilalarıyla ünlü talan ganimet savaşlarına dinsel kisveler eklenerek talan ve zenginlik savaşları körüklenmiştir.

Talanın özü dinsel kisveli savaşlarla kutsanmıştır. Amaç burada daha çok zenginleşebilmek olsada, istila edilen topraklarda hazır zenginliğin talan edilmesi ganimet adıyla savaşın cazip kılınmasına neden olunmuştur. Aslında tamda bu nokta da talana karşı vatan savunması kavramı kutsanarak hayat bulmuştur. 

Meselenin özüne indiğimizde resmi yanılsamayı araladığımızda vatan savunması diye bir şeyin olmadığını yalın bir şekilde görürüz.

Vatan savunması diye bir şey yoktur, bunun anlamı sadece ve sadece ulusal burjuvazinin hâkim olduğu zenginliği vatan adı altında korumaktan başka bir şey değildir. Ulusal çitlerle yalıtılan insanlar büyük bir özveriyle inşa edilen yanılsamayla bilinci yıkanır.

Sınırlar/çitler/ silahlı ordu/ toplumsal açıdan rasyonel gerçekliği kavrayamayan kitlelerin körü körüne vatan illüzyonuyla aldatılmasıdır.

Elbette bu aldatılma süreci çocukluktan devralınan resmi propagandanın bilinçaltımıza içselleştirilmesiyle ilintilidir.

Yanılsamanın özünde sınırlara dâhil bütün bayraklar o sınırda var olan hâkim burjuvazinin çıkarlarını temsil eder.

Burjuvazinin çıkarları vatan savunması, bayrak gibi soyut kavramlarla yanılsama aracı olarak kullanılmaya elverişli hale getirilir. Bu yanılsamanın özü anlaşılmaması için burjuvazinin kutsallaştırılmasına izin verdiği uyduruk cennet ve uyduruk şehitlik kavramlarıyla kutsanmaları yanılsamanın özünü gizlemekten başak bir şey değildir.

Dünyada hiçbir bayrak ve ulusal çitler vatanı simgelemez gerçekte vatanın sınırları onu simgeleyen uyduruk bez parçalarına yüklenen izafi kavramların ürünü olan nefret ve düşmanlığın alt yapısı olan milliyetçilikle ifade edilemez. İnsanlığın gerçek vatanı ulusal çitlerin olmadığı, sınırların bulunmadığı, dünyanın ilk halidir. İnsanlığın gerçek vatanı dünyanın kendisidir.

Yanılsamanın özüne bakarsak vatan diye bir şey yoktur.

Vatan tanımı sonradan icat edilen suni bir o kadarda subjektif kavramdır.

Toprakların paylaşımıyla ilintilidir.

Dünyanın kendisi özünde bütün insanların vatanıdır.

Bu gün ülkeler olarak tanımladığımız ulusal çitlerle çevrilen toprak parçaları bir yanılsama olarak insanlara sunulan, ulusal çitlerle çevrilen  vatan olgusu özünde  burjuvazinin çıkarlarını koruma, çıkarlarına hizmet etme eyleminden başkası değildir.

Vatan olgusuyla taçlanıp sunulan yanılsama, (geçmişte egemen sınıfın temsilcisi Padişahlık / Krallıkların vs. hüküm sürdüğü senyörler dere beyleri idi, bu gün ise bunlar burjuvazinin potasında erimiştir) burjuvazi kendi güvenliği için çevirttirdiği ulusal çitleri kendi çıkarlarına örtüşen (devlet örgütlenmesi adı altında örgütlemiş olduğu silahlı gücüyle) iyileştirilmesinin garantisidir ulusal çitler.

Vatan denilen yanılsama çitlerin birebir burjuvaziyle özdeş olduğunu ‘‘vatan’’ sözcüğünün sihir ’i ile üstü örtülerek bilinçli olarak gizlenen bir çeşit illüzyondur.

Marksizm’deki yeri ulusal mücadelenin abartısı bence Lenin ile başlamıştır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi çok başı mahmur bana göre bir çeşit eklektizmdir.

Lenin’in kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, Kuran’ın tartışılmaz kutsallığı gibi, kutsanıp sorgulanması kapatılmıştır.

Zurnanın zırt dediği yerde tamda burasıdır. Ulusal ve sömürgeler sorunu konusunda ciltlere sığacak  kadar argüman geliştireceksin ve geliştirilen argümanlar ileride post modernizme yapı taşları olacak.

Bana göre ulus ve ulusalcılık tali olup temel olmayan kavramlardır, ulusal etnisiyeciliğin özgün durumu burjuvaziyle temel çelişkisi emek ile sermaye arasındaki iflah olmaz antagonist bir çelişki gibi değildir. Bunun üzerinde yükselmez / yükselmemiştir.

Ulusların sınıfsal karakterini tahlilini tahlil edip ayaklar üstüne oturtamama Marksizm’in aslında eksiklerinden birisidir. Lenin bu eksikliği görüp farklı bir yola kanalize etmiştir dahada bir çıkmaza sokmuştur. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesi SSCB’nin yıkılmasıyla tılsımlı consensus bir anda inkara dönüşürken ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı yanılsaması bir birlerini boğazlama sendromuna dönüşmesine neden olmuştur. Yugoslavya bu bakımdan ciddi bir şekilde canlı örnektir. Uluslar kendi burjuvazisi için kendi kaderlerini tamda böyle tayin etmişlerdir.

Yanılsamanın bu boyutunda Marksizm, ulusların nesnel özelliklerini salt sınıf mücadelesi kavramıyla ele alış şekli vatan kavramının yaklaşımı eksiktir. Çünkü Marksizm’in ana ekseni sermaye ve emeğin temel çelişkisi üzerinde gelişmiştir.

Marks hemen hemen bütün eserlerinde birçok kez ulustan ve uluslardan bahsetmiştir lakin ulusların farklı dillere farklı kimliklere farklı ulusal çitler içine hapsedilmesinin ana kaynağına neşteri vurabilmesi kendi sistematiği gereği mümkün olamamıştır .

Yanılsamanın bu boyutunda Marks’ın böyle bir çalışması, böyle bir eseri varsa, var olanı göremeyişimi eksikliğime bağlayabilirim.

Bana göre uluslar uluscuklar daha ufak milliyetler, etnisiyeler vs. bölünme dönemin hâkim sınıflarıyla başlayıp burjuvazinin tahakkümüyle (daha bir şekil alacak tarzda) bir birlerine yabancılaşmayı ortaya çıkartabildiği gibi hâkim sınıfların propagandası olan ötekileştirme yöntemleriyle bölünüp şekillenmişler şekillendirilmişlerdir.

Bu bölünmeyi ben burjuvazinin nezdinde değerlendirmemin en büyük sebebi gelişim çizgisini özellikle burjuvazinin tarih sahnesine çıktığı dönemde tamamladığı için, insanların ulus sürüleri halinde ulusal çitler içine hapsedilmesinin sorumlusunu burjuvazi olarak tanımlıyorum.

Kuşkusuz burjuvazi salt determinist açıdan pay sahibi değildir, bunun uzun erimli bir geçmişi vardır, ama tarih sahnesinde mevcut geleneği devralan burjuvazi olduğu için benim nezdimde bunun müsebbibi burjuvazinin kendisidir.

Yabancılaşma ulusal çitler arasına hapsedilen, kendine özgü uyduruk diller geliştiren adına A-B-C ulusu denilen devasa çitli devasa insan öbekleri, bir birlerine yabancılaşan, birbirini anlamayan milliyetçiliği gereği salt burjuvazisinin çıkarlarını düşünen çılgınca bir ulusa ait olma tebaasını burjuvazi geliştirmiştir.

Burjuvazi sömürüde aslan payını alabilmek kazandığı sermayesinin globalleşebilmesi verimli ortamın hiçbir zaman bozulmasını istemedikleri için, kendi sanayisi kendi çıkarları gereği savaşı körükleyip vatan savunması argümanını geliştirmesine neden olmuştur.

Savunulan ”Vatan” burjuvazinin bire bir vazgeçilmez bir bir tartışılmaz çıkarının kendisidir.

Vatan yanılsamasıyla  pazarladıkları  savaşlarda hiç bir zaman burjuvazinin kendisi ölmemiştir.

Burjuvazinin birinci derecede soyundan hiç kimse cephede savaşmaz /savaşmamıştır.

Vatan kavramı ve bağımsızlık, bilinçsiz kimselere yutturulan bir çeşit afyon tohumuyla özdeştir. Bu olgu dinlerle paralel yürür. Dinlerde kullanılan inanç afyonu vatanın bekası gibi birlikte kullanılan şehitlik kavramları bu güzellemenin en revaçta olan yanıdır.

Gerçeği hiç bir koşulda bilemeyen yoksul kitleler şehitlik ve cennet adı altında burjuvazinin gerçekte aslı çıkarları için ölüme gönderilir. Savaşların asıl ironisi sunulan pazarlanan şehitlik senfonisinde gizlidir.

Kurtuluş savaşında tek kurşun atmayan can ve bedel ödemeyen o günün hatırı sayılı eşrafı bugünün burjuvazi vardır. Kurtuluş savaşında toprağa gömülen gariban yoksul insanların çocukları burjuvazinin çıkarları için yaşamalarını yitirmiştir.

Ulusları birbirine düşman eden işgal eden kendi ulusal çitlerinin içindeki burjuvazinin kendisidir. Özünde yoksul halk yoksul halk ile bir alıp veremeyeceği yoktur. Aynı zamanda kardeştir.

Bu kardeşlik kendilerine uydurdukları dilleri ve dinleriyle yabancılaşmaya yönelmiş, yabancılaşma kısa sürede düşmanlık hissinde başarı sağlamıştır.

Burada perde arkasında görevini yapan, her şeyi kendi çıkarları için sevk ve idare eden, yeni pazarların hülyasını kuran, bu yüzden savaşı körükleyen burjuvazinin kendisidir.

Yukarıda söylediğimiz satıra yeniden dönecek olursak; özüne bakarsak özünde vatan diye bir gerçeklik yoktur.

Vatan tanımı sonradan icat edilen suni bir kavramdır. Dünyanın kendisi özünde tüm insanların insanların vatanıdır.

Bu gün ülkeler olarak tanımladığımız ulusal çitlerle çevrilen toprak parçaları bir yanılsama olarak insanlara sunulan vatan olgusu gerçekte burjuvazinin çıkarlarını koruma, çıkarlarına hizmet etme eyleminden başkası değildir.

Vatan olgusuyla taçlanıp sunulan yanılsama, geçmişte egemen sınıfın temsilcisi padişahlık / krallıkların vs. hüküm sürdüğü dönemin senyörleri ve dere beyleri idi.

Bu gün ise o hakim sınıfların modern adı burjuvazinin kendisidir. Burjuvazi kendi güvenliği için çevirttiği ulusal çitleri kendi çıkarlarına hizmet eden (silahlı aygıtı) devletin burjuvazinin lehine iyileştirilmesi, yanılsama açısından ulusal çitler vatan mantığının bütünsel açıdan birebir garantisidir.

Vatan denilen yanılsama çitlerin birebir burjuvaziyle (burjuvazinin çıkarlarıyla) özdeş olduğunu ”vatan” sözcüğünün sihir’i ile üstü örtülerek bilinçli olarak gizlemiştir.

Bir kez daha soralım o zaman: İnsanlığın ilk hali olan yaşam sürecinde mağara devri insanlarında vatan mı vardı?

Bu günün uyduruk ulusları mı vardı?

İnsanların tabiiyetine şekil versin diye uydurulan uyduruk (bu gün bir birini anlamayan) uyduruk diller mi vardı?

Elbette bunların hiç biri yoktu.

Yanılsamayı daha iyi anlayabilmek için söyle bir örnek verebiliriz: Dünyadan hızla uzaklaşan bir uzay aracının içinde olduğumuzu varsayalım başka galaksilere yaklaştığımızda dünyamızın yerinde yeller estiği gibi yerini seçemediğimiz toz bulutuna bıraktığını görürüz.

Dünyada toprağın paylaşımı ulusal çitlerin varlığı yok hükmündedir.

Dahada kötüsü kendinden menkul uyduruk ulusların varlığı böbürlendiği milliyetçiğin fena halde yanılsaması olan vatan kavramıda yok hükmündedir.

Yanılsamanın bu boyutunda ille de bir vatandan söz edeceksek dünyanın ilk hali gibi evrenin kendiside kullanabilen her atomun doğallığında kendi öz vatanıdır.

Burjuvazisiz, ulusal çitler nezdinde paylaşımsız, uyduruk yanılsamalarımızdan biri olan ulus’suz, insanlığın mağara devri gibi dünyanın tümüdür vatan, evrenin kendisidir vatan.

Ne zaman toprak işlenmeye başladı, topraktan rant olgusu elde edilmeye başlandı bu işe uyanan dönemin uyanıkları toprağın paylaşımına çoktan başlamışlardı.

Toprağa mülkiyet kavramı giydiren bu gün burjuvazi diye tanımladığımız burjuvazinin soy ağacında yerini alan dönemin hakim sınıfı olan Senyörlerdi.

Toprak sahipleri ve topraksız mülksüz köylüler arasındaki rant mücadelesi bu kez egemenlerin temsilcisi olarak seçilen krallarla toprağın çitlerle çevrilmesine ulusallaşmasına neden olmuşlardır.

Toprağın haksız yere sahiplenilmesi demek, toprağa sahip olamayan insanların toprak sahiplerine tabi olması demektir.

Bunun anlamı emeğin sömürülmesi konusunda atılan adımdır tarihsel emek sömürüsünün tarihsel açıdan ilki bu şekilde sahnelenmiş olmasıdır.

Bu aynı zamanda çitler içine hapsedilen milyonlara varan insanların yoksullaşması toprak sahibinin emrinde boğaz tokluğuna çalışması demektir.

Ulusal çitlerin içine hapsedilme olayı aynı zamanda bir başka ulusal çit içine hapsedilen kendi ırkı olan diğer insan ırkına yabancılaşması demektir.

Yabancılaşma kök saldıkça bir birlerini anlayamayan farklı dil paydalarının hakimiyetinin kurumsallaşması uluslaşmanın ilk nüveleridir.

Farklı ulusal çitlerde yaşayan bir birlerine yabancılaşan suni düşmanlıklarla (bunun adına milliyetçilik diyoruz) birbiriyle savaştırılan ulusların savaşı günümüzde devletleriyle simgesel ulusal kimlikleriyle anılmaktadırlar.

Feodalitede rantın tarihsel şekillenmesi böyle olmuştur. Kapitalizmde ise feodaliteden devraldığı ulusal çitleri tanımlayan vatan kavramı üstünde metaların üretilmesinde izlediği yol dediğimiz emek ile sermaye arasında baş gösteren antagonizma çelişkinin serüveni gelişmiştir.

Marks bu serüvenin gelişimini tahlil etmiştir kafa yormuştur.

Elbette Marks’ın tarih sahnesinde biz insanlığa (burjuvazinin / egemenlerin) yaratıp dayattığı uyduruk ulusları değerlendirmemiştir.

Karl Marks ulusları daha çok sınıf mücadelesi paralelliğinde irdelemiştir.

Kimi zaman aynı ulusal çitler içinde hâkim ulusla kendi burjuvazisini yaratamayan ezilen ulusların uyduruk kimlik mücadelesi özünde emek ile sermaye çelişkisi karşısında ilkel milliyetçilikten başka bir argüman geliştirememiştir. Çünkü kendi tarih sahnesinde emek ile sermaye gibi kayda değer temel çelişkiye hiçbir zaman sahip olamamışlardır.

Yanılsamanın diğer bir boyutu ise dünyanın rasyonel özü, üzerinde yaşayan canlıların vatanı idi. Toprak paylaşıldıkça, egemen güçler geliştikçe, sömürü boyut aldıkça, sınırlar / çitler icat edilerek zapt-ı rapt altına alınan devlet örgütlenmesi hiyerarşik açıdan bir temele otutturulmasına neden olunmuştur.

İzafi vatan kavramı bu yanılsamanın ürünüdür. Bu konuyu bu linkte çök önceleri işlemiştim. TIKLAYIN

Elbette ilk bakış açısı olarak kimi zaman şartlanan beyinler alışıla gelmeyen bir yaklaşım sunulduğu zaman, sunulan yaklaşımı içselleştiremeyeceklerdir.

Bu çok normaldir. 40 yıllık bildiğimizi sandığımız şeyleri ters yüz eder gibi bir anda inkar edercesine, farklı bir pencereden soruna yaklaşıyor olmak tepkisel bir reddin doğal davranışıdır.

Bu bağlamda her teorinin kendi künyesi gereği özümsediği ezberleri farklı bir perspektifi değerlendirememesi aslında yanılsama perspektifinin bir başka boyutudur. Yanılsama bu bağlamda bir çok açıdan ele alınabilir. Her yanılsama bambaşka bir konuyu kendi kapsamı içinde irdeleme /sorgulama yöntem metodolojisi açısından konumuzu dağıtmamak için bununla sınırlı bırakmak istiyorum.

Buna göre ulusların bağımsızlık hareketi temel çelişki olan emek ile sermayenin müzminleşmiş mücadelesi değildir.

Ulusal bağımsızlık savaşları kendi burjuvazisinin çıkarlarını savunmak ya da uluslaşma sürecinde kendi burjuvazisini kendine yeniden ulusal düzeyde bir çiti çizmek isteme / inşa etme mücadelesidir.

Soruna bu yandan bakanlar Türkiye’nin kuyrukçu solunda tabiiki aforoz edilir. Bu sorun sırtında yumurta küfesi taşımayanların sorunudur, özgür düşüncede bunun ürünüdür.

Türkiye solu bir papağan gibi Lenin’in bu handikabını aşabilme yerine papağan gibi kendisi için hiçbir işe yaramayan Lenin alıntılarını tekrarlayıp durur.

Asal açıdan ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı post modernizme tren kaldıran belirgin istasyonun ta kendisidir.

Lenin’in kendi kaderlerini tayin etme hakkı post modernizmin kendisidir, çünkü insan kardeşliğinde var olan realitenin özünü yadsıyarak, burjuvazinin yarattığı ayrımcılığı teoriyle mutlaklaştırıyor olmasıdır. Lenin ve Stalin’in bu konuda vebali büyüktür.

İnsan ırkının bir birine karşı yabancılaştırılmasının mutlaklaştırılmasıdır.

Özüne bakarsan bu topraklarda Kürdün bağımsızlık savaşıda yanlıştır Türk’ün bağımsızlık savaşıda yanlıştır.

Bu iki savaşın özünde bağımsızlık diye bir şey yoktur.

Bu savaşın içeriğinde gizlenen bir tek olgu vardır oda kendi burjuvazisinin çıkarlarını koruyor olmasıdır. Birisi doğmakta olan burjuvazisinin çıkarları diğeri ise var olan burjuvazisinin çıkarları için savaşıyor olmasıdır.

Burjuvazinin hiç bir koşulda olmadığı bir tarihsel savaşa ancak biz bağımsızlık atfedebiliriz.

Ali Galip Sayılgan

Dip Not

(*) Anthony D.Smith Ulusların etnik kökeni S.10

 

Sanki bu kadar olur dercesine… 6 Eylül 2017 yani iki gün önce ”Hanedanlığın sonuna doğru” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. İki gün geçmeden yeni deliller, yeni raporlar basına birer birer dökülmeye başladı.

15 Temmuz tiyatrosunu daha sahnelendiğinde koymuş olduğum ”tiyatro” tespitini hayatın gerçekliği doğrulamış oldu.

Sırtımızda CHP gibi yumurta küfesi yoktu neyse onu direk cepheden söylemeyi yeğledim. CHP’nin yapmış olduğu gibi arkadan dolanıp beş puan alan Grekoromen güreşçileri gibi ”Kontrollü Darbe” deyip gerçeği gizleme yöntemi ni hiç benimsemedim. Kontrollü darbe muğlak bir kavramdır. Bu iddianın savı olan Kılıçdaroğlu  içeriğini dolduramamıştır. Erdoğan’ın yüzüne, bu darbeyi sen  tezgahladın diyerek haykıramamıştır. Teşhir edememiştir.

Bahsi geçen yazımda ”Bazı şeyleri bilmek için kahin olmak gerekmez. Çanlar bile gerçeği söylerken, minarelerde selalar yalanı, tezgahı, ört bas etmek için adeta çığırtkanlık yapıyor. Çan’lar inadına acı acı çalıp, kanı emilen yoksulluğa muştusunu veriyor.” demiştim.

Sahtekarlığın, yalanın, karanlığa  ait minarelerden dalga dalga aktığı bir dönemi yaşadık.

Bu darbeyle birlikte başkanlık sistemini tezgahlayan başta Tayyip Erdoğan ve şürekaları, Mit, Özel Harp Dairesi ve bütün sorumlular tek tek tespit edilip birer birer yargılanması elzem oldu.

Türkiye bu kalpazanlığa bir son vermelidir. Sahte diplomayla devlet adına imza atarak kendini sarayda ağırlattıran bu soytarılığa bir son verilmelidir. Özüne bakarsanız sahte diplomayla devlet adına atılan imzaların hiç birisi hukuken geçerli değildir. Türkiye’nin ne hale sokulduğu alenen ortadadır.

Katiller mutlaka hak ettiği bir şekilde yargılanmalıdır.

Türkiye bunu hiç hak etmedi.

Şimdi İsveç merkezli düşünce kuruluşu Stockholm Center for Freedom (SCF), geçtiğimiz yıl gerçekleşen tartışmalı darbe girişimi ile ilgili kapsamlı ve çarpıcı bir rapor yayınladı. Raporun kendisine buradan ulaşabilirsiniz. Tıklayın

Oturup uzun uzun yazmayacağım her şey alenen ortaya çıkmış durumdadır. Takke düşüp kelin gözüktüğü bir zaman dilimiyle yüz yüzeyiz.

Şimdi herkes daha iyi anlamıştır sanırım boşa silahlanmadıklarını.

Gelecek çok yakıcı gelişmelere gebe olduğu ayrı bir gerçekliktir.

Umarım her şey güzel gelişir. Yaşayıp göreceğiz gelişmeleri.

Ali Galip Sayılgan

Almanya’nın 15 Temmuz darbe girişimi saçmalığına bir bakış açısı…

Hanedanlığın sonuna doğru …

 Bazı şeyleri bilmek için kahin olmak gerekmez. Çanlar bile gerçeği söylerken, minarelerde selalar yalanı, tezgahı, ört bas etmek için adeta çığırtkanlık yapıyor. Çan’lar inadına acı acı çalıp, kanı emilen yoksulluğa muştusunu veriyor. 

Kimi zaman real aklın metodolojisi, hem kendi deneyimini, hem de politikanın psikolojisini sentezleyerek mevcut gerçekliğe çok rahat bir şekilde ulaşıyorsa bunun elbette bir alt yapısı vardır.

Bunun anahtarı Fetö’nün ortam dinlemesine takılan kayıtta gizlidir. Ben o ortam dinlemedeki konuşmaları hiç unutmadım.

Mit ve Özel Harp Dairesinin çalışma prensip ve politikalarını biliyorsan sorunu önemli ölçüde çözümlemişsin demektir.

Ortam dinlemesinde Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler arasında bir savaş toplantısı gerçekleştiği görülüyor.

TÜRBEYE SALDIRTIP SAVAŞ ÇIKARIRIZ

Ne güzel memleket her şey bu kadar ucuz, çünkü kontrgerilla ülkesinde maskeli demokrasicilik balosunda işler böyle yürür.

Davutoğlu olduğu iddia edilen sesin ise “‘Başbakan, bu (Süleyman Şah Türbesi) bir imkan gibi değerlendirilmeli bu konjonktürde’ dedi” ifadelerini kullandığı belirtiliyor. Ses kaydında Hakan Fidan’a ait olduğu öne sürülen sesin ise “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye 8 füze attırıp savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesine’de saldırtırız” dedikleri ortam dinlemesine yansıyor.

Böyle bir mantığın şürekasından her şey bekleneceğini bilememek, mevcut gerçekliği görememek bire bir aptal olmayı ortaya çıkartır. Kimse kusura bakmasın ama satılmış aklın, satılmış kalemlerin de dışında aptal olmayan akıllı entelektüellerinde varlığı söz konusudur. İşte bu insanları hiç bir koşulda satın alamazsınız…

17-25 Aralık yapılmış olan hırsızlıkların boyutları deşifre edilmesi adeta bir milattır. Karizması 17-25 Aralıkla çizilen Tayyip Erdoğan, çok istediği başkanlık hayalinin gerçekleşmesi için çizilen karizmasının yeniden reorganizasyonu elbette darbe tiyatrosu gibi bir mizansenle temizlik yaptığını görememek iktidardan çıkarı olmak demektir.

Sözde muhalefetinde bunu görememesi Tayyip Erdoğan iktidarından çıkarları olduğu içindir. Göz göre göre devleti soyarcasına nemalandıkları yüklü milletvekili maaşları bile Tayyip Erdoğan statüsünden nasıl faydalandıklarının bir bir göstergesidir. Bunun içinde gerçeği ifade edemeyip ipe sapa gelmez ‘kontrollü darbe!’ savı bile tamı tamına bunun ürünüdür.

TAYYİP ERDOĞAN’IN YAPTIRDIĞI DARBE

Takvimler 15 Temmuz Cuma gecesi saat 22:00 sularını gösterdiği saatlerde hepimizin bir şekilde tanık olduğu Türkiye’de maalesef bir darbe tiyatrosuna tanık olundu.

En başta Tayyip Erdoğan olmak üzere ardılları ve muhalefet adeta söz birliği etmişçesine darbe ihalesini FETÖ’ye yıktı.

Fetö adeta günah keçisi ilan edildi. Çünkü en kolayı buydu, herkes ipinden kaçan azgın boğa misali

Fetö günah keçisine yüklenilerek gerçeği okumamakla sözde muhalefetten tutunda herkes Erdoğan’a ve özel harp dairesine hizmet etti.

Elbette Fetö suçsuz değildi ama darbe girişimini yapan Fetö değildi. Fetö darbe yapmak için iyi bir şekilde sinsice örgütleniyordu. Fetö’nün bu örgütlülüğünü Erdoğan fark etmişti, kimi Fetöcü bireyleri satın alarak, çeşitli garantiler verilip kandırılarak 15 Temmuz Cuma gecesi saat 22:00 sularını gösterdiğinde darbe tiyatrosunu Erdoğan denetiminde özel harp dairesi ve mit tarafından sahnelettirildi.

Bunu daha darbe girişimi sürerken Erdoğan’ın örgütlediği bir tiyatro olduğunu sıcağı sıcağına açık ifadelerle bu kaynak ‘da yazdım.

Daha sonra genişçe nedenlerini de anlattım. Özel Hap Dairesi ve Mit ile birlikte bu işi nasıl adım adım örgütlediklerini ihaleyi nasıl FETÖ’ye yıktıklarını daha önce yine bu kaynak ‘da yazmıştım.

Gerek hiçbir siyasetçi, gerekse hiç bir sratejist olayın yaşandığı anda böyle bir rizikoya giremez. Alay edilmekte işin cabası olduğu için, gelişen olaya temkinli yaklaşmayı yeğlerler. Ben böyle düşünmedim, alay edilmeyi de göze alarak doğru olduğunu bildiğim öngörünün üstünde durarak darbenin gerçekliğini ifşa ettim.

Hanedanlığın sonuna doğru yaklaşılırken bir panik havası aldı başını gidiyor.

Herkes kendi amelini iyi bilir tabii ki başına nelerin gelebileceğini de iyi bilmekte..

Bu panik niye daha durun karpuz kesecektik demek zorunda bırakıyorsunuz bizi.

Erdoğan yine tehdit etti: Biz tökezlersek Türkiye de sıkıntıya düşer. AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin il başkanları toplantısında konuştu: Türkiye’nin kaderi AKP’nin kaderiyle bütünleşmiştir. Biz tökezlersek Türkiye de sıkıntıya düşer. AKP’nin kaybetmesinin bedelinin Türkiye’ye faturasının ne olacağını 7 Haziran ile 1 Kasım arasında gördük.” Kaynak

Tayip Erdoğan kendi korkularını Türkiye ye mal etmesi yerinde bir o kadar da anlaşılır bir şey. Yediden yetmişe herkes biliyor ki, Türkiye zararın neresinden dönerse o kadar karlı çıkacak. Kendi tarihinde Türkiye Türkiye olalı hiç bir zaman, hiç bir koşulda bu denli ahlaksızca hırsızlık yapan insanlar tarafından bu kadar aleni yağmalanmamıştı.

Gerek hırsızlığın, gerekse saraydaki ihtişamın, bir sonu omalı.

Ve çanlar şimdiden acı acı çalmaya başlamış durumda…

Bütün bunlara birde uluslar arası savaş suçu eklenince tezgahla kurulan darbe tiyatrosunun akıbetinde 248 Türk vatandaşının kanı benliğine sıçramış durumda.

Bütün bunlara rağmen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dönüp dolaşıp Selahattin Demirtaş’a şu cümlelerle ihaleyi yıkmak istemesi “O kişi bir teröristtir. Öyle bir terörist ki bütün benim Kürt kardeşlerimi sokağa döküp ondan sonra 53 Kürt kardeşimi yine Kürtlere öldürten bir teröristtir.” (Kaynak) şuursuzca dibe vuran panik atağın yalın halidir.

15 Temmuz günü kurguladıkları darbe tiyatrosuna karşı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından bizzat halk sokağa çağırmış, bilanço 248 Türk vatandaşı hayatını kaybetmesine neden olunduğu gibi 2196 vatandaşında yaralanmasına neden olunmuştur.

Darbe tiyatrosu karşısında öngörülerimin doğru olduğunu biliyordum.

Neçe sonra sıcağı sıcağına benim ilk saatlerde söylediklerimi şimdilerde kısık bir sesle de olsa dillendirenler ortaya çıkmaya başladı. Ve sonrası geliyor… Bunlardan bir tanesi Alman istihbarat uzmanı ve CIA, şimdilerde öngörülerimi neredeyse birebir dillendiriyor.

Eh! Atalarımız ne demişti? Aklın yolu bir! , derken her halde bu özdeyişi boşa dememişler.

Bu durum sanki ‘hiç kimse seni övmüyorsa, kendi kendini öv!’ şeklinde dilimize yerleşmiş öz deyişimize benzeyecek gibi.

Böyle bir şeye ihtiyacımın olduğunu düşünmüyorum.

Amerikan ve Alman istihbaratları real aklın metodolojisini bu vesileyle doğrulamış oluyor. Alman İstihbarat Uzmanı Erich Schmitdt mevcut tiyatroyu şöyle sentezliyor.

Maalesef hanedanlığın sonuna doğru yaklaştığımız bu zaman dilimine dair son söz söyleme öngörüsünde bulunmak gerekirse; keser döner sap döner gün gelir hesap döner öz deyişimiz tamda konumuza cuk diye oturuyor.

Ali Galip Sayılgan 

”Mit’in ele geçirdiği çok gizli rapor …

Ülke üzerine çöreklenen bir kara Jöleli bulut…

Jöleli bir gazetecinin vermiş olduğu röportajın başına oturup üşenmeden uzun uzun seyrettim.

Böyle rapor hazırlayan bir rektör gerçekten varmıdır tartışma götürür.

Eğer varsa aptal olması gerekir.

Böyle bir rapor var ama MİT ele geçirmiş gibi servis ediliyor.

En azından ne yapacaklarını emperyal güçler bu kadar aleni bir şekilde madde madde yazacağını düşünmüyorum.

Ülkenin üzerine çöreklenen bu kara”bulut” varlık fonundan iyi nemalandığını gösterir.

Daha çok bende bıraktığı izlenim nemalandığı sistemini koruyor psikolojisi aslında kendisini ele veriyor.

Köpekler bile yemek yediği çanağa pislemez bu bağlamda canhıraş bir şekilde vermiş olduğu bu çabasını empati yapmaya çalışıyorum.

Cümlemi toparlamak istersem: Ekmek yediği çanağa pislemek istemiyor bu yüzden iş yapıyor gözüküyor.

Madem elinizde böyle bir rapor var bütün yalınlığıyla (orijinal haliyle) neden kamuoyuyla paylaşmıyorsunuz?

Eğer elinizde gerçekten böyle bir delil olsaydı, ülke içinde en birinci mağduriyet olayı haline getireceğinizi bildiğim için, bu türden çabanız haddinden fazla  sönük kalmış durumda. Dahada ilginci çarşaf çarşaf mağduriyetinizi baş rol oyuncusu yapıp kamuoyuna servis ederdiniz. Bunların hiç birisini yapamadığınıza göre, canhıraş çırpınmana karşı haddinden fazla başarısızsın.

Ne yalan söyleyeyim sarayın yerinde olmuş olsaydım gerekçesiz amasız işine son verirdim.

Üst satırda (orjinal haliyle)  neden kamuoyuyla paylaşmıyorsunuz diye  sormuştum, tam tersine bu yolu seçmeyip kısaltarak okuyorum deyip (hatta bahsi geçen ülkelerin ismini vermeyip (x) olarak okuduğuna göre) okuduğun sözde bu rapor kendiniz tarafından düzenlenen balyoz manipülasyonuna (kumpasa) ne kadarda benziyor?

Okuduğun sözde belgeye ‘çok gizli’ atıflar yaparak manipülasyon yapmaya çalıştığın ve konu içinde geçiyor dediğin ülke isimlerini versen bu kez (ispat edemeyeceğini bildiğin için) diplomatik kriz çıkacak… Bu yüzden alfabemizde olmayan (x) harfine sığındığını anlamamak için Türkiye’ye özgü koyunlardan olmak lazım.

Eğer bu rapor gerçek olsaydı bangır bangır o ülke isimlerini de söyleyip mağduru oynamak için bu raporu düzenleyen kurumları teşhire giderdiniz. Hatta ahaliye mehter marşıyla ilan ederdiniz…

Aklı ermeyen koyunları yaldızlı laflarınızla kandırabilirsiniz, ama başkanlık sistemiyle takkeniz düştü keliniz gözükmeye başladığını herkes görüyor.

Tam bir kaos hakiki diktatörlüğe doğru kuklaya çevirdiğiniz meclisle kıçınızdan uydurduğunuz KHK’lerle adaletsizliği, haksızlığı ve zülümün her türlüsünü uyguluyorsunuz.

İstediğiniz kadar sarayın polisi olacak paramiliter – militer gücünüzü oluşturun bu hiç sorun değil. Sonuç itibariyle çarlık Rusyasının son anlarını düşündükçe uykunuz kaçtığını çok iyi biliyorum. Bu korku bile size yeter…

Bu türden taktiklerle kamuoyunu hırsızlığınızı / nemalandığınız varlık fonundaki yoksul halkın alın terini bir sülük gibi emmenizi gizlemek olduğunu nasılda telaş içinde olduğunuzu belgeliyor bu asparagas belgeniz.

Bu bir vatan hainleri bu vatanı seviyormuş bu vatanın iyiliği için uğraşıyormuş gibi gözükmesi manidardır.

Özelde kişiler için değil genel olarak bir tespit yapmak gerekirse; nerede kendisine halkın vergileriyle saray yaptırıp (lüks içinde) kendisini ve ailesini sarayda ağırlatan birisi varsa bilinmelidir ki o kişi çömezleriyle birlikte vatan hainidir.

Kendinize İngiltere’yi ve diğer kraliyet ailelerini örnek gösterebilirsiniz, eğer ki kendileri mütevazi bir hayat yaşamayıp halkı yokluk içindeyse yaşıyorsa bu tespitim bu türden kraliyet aileleri içinde geçerlidir. Asalak kan emici tahta kurları kanı emilenler tarafından bir gün mutlaka ezilip yok edileceklerdir.

Bu doğanın kaçınılmaz gidişatıdır.

Diğer bir konuya  gelince gerekçesi ne olursa olsun, dünya da kendi ormanını yakan bir devlet asla görülmemiştir bu durum tartışmasız amasız vatan hainliğidir. Vatan hainliğinin kendisidir!

Benim çağrım yol yakınken vatan hainliği yapmaktan geri dönün şeklinde olsada bunu anlamak isteyeceğinizi pek sanmıyorum.

Madem öyle ne demiştiniz? ”Durmak yok yola devam!’

_Ali Galip Sayılgan_

Işid ile kanka olan AKP

Başlığıma ”yok doğru değil” diyerek itiraz etmek isteyenleriniz de  olabilir, bu çok normal bir tepkidir anlarım lakin itirazınızı bir türlü anlayamayacağım bir kör noktası da olacaktır. Oda şu: Bu kişi yazımın içeriğinde sıraladığım, temel dayanağım olan argümanları çürütmek zorundadır. Eğer ki, inandırıcı bir şekilde izah edemeyip argümanlarımı çürütemiyorsa ilk baştan çenesini kapatmalıdır.

AKP’nin kankası Işid teröristinin üstünü bile aramayan polis kolu kırık Gülsüm Elvan’a ters kelepçe takılması AKP iktidarının Işid teröristlerine nasıl sempati duyduğunu gösterir.

Kolu kırılmış bir insana ters kelepçe takarak acımasız bir şekilde insani olmayan kötü muamele davranışını sergileyen polis, bırakalım ters ve düz kelepçeyi “canlı bomba” olduğu şüphesi ile gözaltına alınan Işid’li bir teröristin üst araması yapılmaması nasıl sempati duyulduğunu gösterir.

Bunun başka türlü izahı varsa ”kem, küm yapmadan” amasız izah edilmelidir. Bu durumu ”kem küm yaparak” izah edebilirsiniz ama bu gerçek bir izah değildir.

Hani siz kolu kırılmış acılı bir anneye bile ters kelepçe vururdunuz ne oldu?

Eee nede olsa kankanız olan Işid’li teröristiniz bu zafiyetten faydalanarak üzerinde gizlediği bıçakla Sinan Acar isimli bir polisi memurunu öldürdü.

Bu durum bir zamanlar çifte standartlı siyasi figür olan Demirel’in ”bana sağcıların suç işlediğini söyletemezsiniz!” zırvalığını, bütün kahve tarama gibi toplu katliamlarda imza sahibi olan sağcıları / katilleri hatırlatır gibisiniz.

Bu türden uygulanan aleni ayrımcılığın kamuoyunun farkına varmamasını isteyen hükumet apar topar delilleri bahane ederek Işid’li teröristin polis öldürme olayına yayın yasağı getirdi.

Konuyla ilgili haber burada bariz ayrımcılığa inanmayan bu haberin linkine bakabilir: http://www.cumhuriyet.com.tr/…/ISiD_zanlisinin_Emniyet_Mudu…

Durup dururken uydurduğumuz aslı olmayan bir şeyi yazmıyoruz bu nedenle kamuoyuna haber olmuş gerçeklerin içinde gizli olan çelişkileri açığa çıkarıyoruz.

Bu durum elbette günlük basında göze çarpmayan ayrıntıdır. Amacımız haberlerin içinde gizli kalan ayrıntıları deşifre etmektir. Benimde yaptığım tamda budur. İspatlı haberlerle yola çıkarak gizlenen gerçekleri deşifre etmektir.

Benim dışımda bu türden ”siyasal reel metodoloji” yöntemiyle gözden kaçanı yakalamakla uğraşan bir kişi varmıdır bilemem.

Henüz benim dışımda uğraşan bir kişiye rastlamadım.

Belkide türümün ilk örneğiyim.

Bu yüzden 100%100 görsel ve yazılı basın haberlerini linklerine(kaynaklarına) varana kadar kullanırım.

İktidarın kininde muhafaza ettiği belirgin ayrımcılığı delilleriyle ortaya koymak hemde bu durumu deşifre etmek için yazıyoruz. Bu bir insani durumdur. İnsanımsı olmayan her tutarlı yürek bu türden belirgin ayrımcılığa karşı çıkmak zorundadır.

_Ali Galip Sayılgan_

Dip Not:

Her ne kadarda resimde işlenen başlığa şehit denilerek yazılmış olsada elbette bu tespit bana ait değil, habere aittir. Bana göre şehitlik diye bir şey yoktur. Dinlerin saf insanları kandırmak için sıtmayı göstererek ölüme razı etme metodudur. Bir çeşit hegemonya terimidir. Uydurulan aslı olmayan bir payedir.