Termonolojik ”gazel”ne kadar realitedir?

Kıl payı ‘Troçkist’(!) olmaktan yırttık mı ne?

http://fraksiyon.org/sosyalistlerin-hdp-disinda-ne-isi-var/   linkinde yer alan  

(Sosyalistlerin HDP Dışında Ne İşi Var?)   başlıklı bir yazıya dair…

Yazarımız hem soru soruyor hem de kendisi yanıtlıyor, arkasından  niyetini de ekliyor:

‘‘Bu, 20. yüzyılda birçok devrim deneyiminde sayısız kereler sorulmuş ve pratikte yanıtlanmış bir sorudur. Troçkist hareketin kimi kesimleri dışında bu soruyu olumsuz yanıtlayacak hiçbir devrimci, sosyalist yapı tanımıyorum.’’ Yazarımızın bu mantalitesine karşı çıkıyorsan kafadan Troçkist oluyorsun.

İyi gene insaflıymış HDP ’yi eleştirenleri falan Kemalist ve Statükocu yapmamış. Zira bilinç altlarındaki tek mantalite Kürt siyasetini eleştirenler kafadan bu kategoriye giriyor. Yani buna göre eleştirmeyen sosyalist lazım.  Yoksa vay halinize!

Ben Troçkist değilim, Kemalist, Statükocuda değilim netcez şimdi?

Daha da ileri gideyim bir Türk Sosyalisti olarak sizin vazgeçtiğiniz bağımsız Kürdistan’dan yanayım. Şimdi ben hangi kategoriye giriyorum  doğrusu merak ediyorum!

Türk Sosyalistlerinin neden uzak kaldığı bu kısa giriş olarak bu cevap bile yeter aslında, tabiiki anlayana.

Yazarımız kafasındaki olayı o kadarda ön yargılı betimliyor ki ‘‘… bu soruyu olumsuz yanıtlayacak hiçbir devrimci, sosyalist yapı tanımıyorum.’’  diyor.

O halde tanı…

‘‘Halkların Demokratik Kongresi, Batı’da, Kürt ulusal hareketinin güçleriyle devrimci demokratik akımların güçlerinin birleştirilmesini öngören antifaşist antiemperyalist bir cepheleşme hamlesidir.’’ denilirken, antifaşist neyse de, antiemperyalist bir yanını daha henüz ben göremedim. Gören varsa neye dayanarak gördüğünü açıklamalıdır.

Anti emperyalistim demekle malum anti emperyalist olunmuyor.  HDK anlayışının filizlendiği BDP koştura koştura gittiği Amerikan ziyaretleri kapalı kapılar arkasındaki görüşmelerle mi antiemperyalist oldunuz? Bu durum daha henüz hafızalardan silinmeden kendilerini antiemperyalist ilan etmeleri ne kadar inandırıcı?

Hani bir özdeyiş vardır litaratörümüzde ‘hiç kimse seni övmüyorsa sen kendi kendini öv!’diye geçen özdeyiş tamda konumuzla ilgili sanırım. Doğrusunu isterseniz HDK ’nın‘antiemperyalist ’ligini ben buna bağlıyorum.

Emperyalist hedeflerle barışık yaşayıp kendine antiemperyalist demekle antiemperyalist olunmadığını sanırım kendileri de bilir.

Deniliyor ki, ‘Sosyalistlerin HDP dışında ne işi var?'

Doğrusunu isterseniz komik bir soru. Bunu siz, önce kendinize sorun.

Bu soruyu soran arkadaşımız yaşanan gerçeklerden bi-habermiş gibi davranarak işi sanırım, iyi niyetliliğe vuruyor.

Hemen söyleyelim HDP hangi sınıf temeline dayanıyor?

Yazarımız bu soruya kaçamak davranırken konuyla alakası olmayan Sovyet ve Çin örneklerini verirken cephe birlikteliklerini serpiştirip duruyor.  Doğru Cephe bileşkesinde kimin hangi sınıfı temsil ettiğinin pek o kadar önemi yok. İrdelediğinde her bileşke her fraksiyon belli bir sınıfı temsil ettiğini ileri sürer.

HDP dışındaki Sosyalistleri garipseyen yazarımız HDP’nin ne olduğunu verdiği örneklerde analiz edemiyor. HDP Cephe örgütlenmesi ise adı neden HDP?

Program ve tüzüğünden gördüğümüz kadarıyla cephe olayıyla uzaktan ve yakından bir ilgisi yok. O halde serpiştirilen cephe örnekleri neyin nesi? Hayata ne kadar uyuyor? Sanırım bunu okuyucuya bırakmak en güzeli.

Sosyalistler HDP gibi bir çadır partilerine biat etmeyecektir. Biat edenlerde zaten içinde varlıkları da söylemleri de bir o kadar belirsizdir.

Enternasyonalist bir dayanışma gibi kavramlarla HDP içinde olanlarda tamda bu yazının içeriğinde geçen kuyrukçuluğun Türkiye versiyonu olmaktan öteye gitmeyecektir. Zaten görünen de bu. Anlaşılan o ki, bu durumu aşmak için bu yazı kaleme alınmış. Durumu kotarmak için taze Kan’a sosyalistlerin bileşkesine ihtiyacı var.

İlle kuyrukçu olmak için Lenin döneminde hayat bulan işçicilik (Uvriyeristlik) konumu (tıpa tıp aynısı) olması gerekmiyor. Kuyrukçuluğun versiyonları çok çeşitlidir. Tarihin kendine özgü deviniminde değişik versiyonları bir şekliyle ortaya çıkıp kendine özgün yapısal bir değişimi kurumlaştırabilir.  ‘Uvriyerizm’ denilince ille de işçi-kuyrukçuluğu’ anlaşılmasın.

Bir dönem için ulusal mücadeleye argüman taşıyan PKK   ve  BDP Türkiye özgülünde çizdiği tablo Marjinal bir Kürt siyaseti  olarak algılanmış bu algılanma yüzünden Türkiye özgülünde derdini iyi anlatamamıştır. Bu görüngünün ortadan kaldırılması HDP  ismiyle  yeni bir oluşuma  (geniş tabanlı Türkiyeli Sosyalistleri de içine olan) bir vitrine ihtiyaç olduğu düşünülmüştür. Tekrarlayalım yeri gelmişken bu proje Abdullah Öcalan’a aittir.

Sosyalistleri de içine çekerek ulusalcılık marjinalliğini toplumsal bir pota da eriyebileceği düşünülmüştür.

Elbette tarihsel misyonunu tamamladığını düşündükleri bu ulusal mücadelenin izlerini üzerinde yansıtan BDP’ye son vermekti amaç. O izlenimi gölgede bırakabilmek için daha yoğunluklu Türk Sosyalistlerini içine alan Kürt marjinalliğinden arınmış bir vitrin tasarımıydı HDP.

Deniliyor ki; ‘‘HDK’nın emekçileri örgütlemediği iddiasına, HDK’nın üzerinde yükseldiği kitle tabanının hemen tümüyle emekçilerden oluştuğunu söyleyerek somut bir yanıt verebiliriz. HDK emekçi solunun bir parçasıdır.

HDK, ulusal boyunduruğa karşı mücadele içinde politikleşen Kürt yoksullarıyla Batı’daki politik işçi-emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir.’’

Ama bazen teori ve pratik aynı pota da yürümez. Niyet etmekle yapmak o konumda olmak çok farklı şeylerdir.

Ezilen halk ve mazlumluluk kategorisi ve ben yaparsam her şey olur, sosyalistlerde arkamızdan gelir düşüncesi, pragmatizmin kendisidir. Bir o kadarda optimist bir bileşkedir.

Öyle ya ben yaparsam olur!

Ama niyet ettiğiniz gibi olmuyor işte…

Mantık bu!

O halde buyurun yapın dışınızdaki Sosyalistleri neden çağırıyorsunuz?

Geçmişte de ben yaparsam olur denilmedi mi?  Denildi.

Neyin öz eleştirisi verildi?

Elde var sıfır!

Hala aynı mantık ben yaparsam olur…

Gerek Kürdistan da gerekse Kürdistan dışında Kürt ve Türk devrimcilerine (Örgütlerine) yaşam ve çalışma hakkı tanımayan PKK’nın bir öz eleştiri verdiğini duyan oldu mu?

Onlarca devrimciyi öldüren ve öz eleştiri vermeyen PKK anlayışıyla hiçbir şey olmamış gibi dalkavukçu (Uvriyeristlerden) sözümüz ona o sosyalistlerden olmayacağımızı deklare etmeye gerek var mı?

Doğruya ben yaparsam olur… Tam bir PKK mantığı…

Sahi siz hangi güvenden bahsediyorsunuz?

Ne zamandan beri Sosyalistleri düşünür oldunuz?

Ulusalcılıkla sosyalistlik bir arada yürümediğine göre önce ulusalcılarımız sosyalist olması lazım ki devrimcilere ait döktükleri onca kanın samimi olarak bir öz eleştirisini versinler ki ortak bir dili bulalım.

‘‘…Her şey bir yana, PKK ve Kürt yurtsever hareketinin esasen emekçilere dayanan, yoksul halkın girişkenliği üzerinde yükselen “plebyen” bir hareket olduğu bilinen bir gerçektir. Bu yorum bize ait değil bizzat kendileri söylüyor.

PKK’nın ve Kürt yurtseverliği üzerinde yükselen “plebyen” lik ten söz ediliyor (*)  gelinen realiteyi mercek altına aldığımızda plebyenliğin yansıması olan bir nevi kriter, bırakalım sınıf mücadelesini bir kenara, ulusal mücadeleden milim şaşamayan daha çok sınıfa değil Kürt burjuvazisinin koşullarını iyileştirmeye yarayan pragmatik bir mücadele anlayışından başka bir şey değildir.

PKK tez elden ismindeki işçi vurgusundan vazgeçmelidir. Zira PKK’nın post-modern dünyasında sınıfsal mücadele diye bir anlayışı yoktur.

‘HDK, ulusal boyunduruğa karşı mücadele içinde politikleşen Kürt yoksullarıyla Batı’daki politik işçi-emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir.’’  Kendi söylemleriyle tekrarladıkları gibi ulusalcılık temelinde bir politika dışına çıkacak bir argümana’da sahip değildir. İşçi ve emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir belki ama sadece bu kavram izafidir, real değildir.

İşçi ve emekçi hareketinin birleşik mücadelesini HDK Radikal demokraside arayışını sürdürmesi de işte bu yüzdendir. Sınıf mücadelesi kavramı sosyalist bir mücadelenin hedeflenmesinden doğan marksist literatürün olmazsa olmaz vaz geçilmezidir. Radikal demokrasi ise post modern bir anlayışın Marksizm’e yamanmasıdır.

Gayet doğal bir Radikal Demokraside ise ara katmanlardan gelebilen küçük burjuva sınıflardan gelen oluşumlar üzerinde yükselen temsili hakkın elde tutulmasıyla demokrasicilik geleneğinin oluşturmasından başka bir milim ileri gidemez.

Post-Modern argümanlı Radikal-Demokrasicilerinde özünde zaten işçi sınıfının başını çektiği bir işçi sınıfa ait devrim diye düzeni yıkma diye bir dertleri de yoktur olmayacaktır da. Post-Modern dünyasının Radikal-Demokrasisi tabiiki onlar için bulunmaz bir Hint kumaşı gibi buna neden sarıldıkları sanırım şimdi daha iyi anlaşılacaktır.

‘‘Hedef, HDK programında belirtildiği üzere “demokrasinin kazanılması” veya HDP programının daha vurgulu ifadesiyle “demokratik halk iktidarı”dır.  Bunun temel aracının halk meclislerine dayalı bir yönetim olacağı da besbellidir, programdan.’’  Bu cümleler yukarıda söylemlerimizi nasıl desteklediğini sanırım daha fazla bir şeyleri anlatmaya gerek kalmamaktadır.

Demokratik Halk İktidarında sınıfların mevzilenmesinden tutunda Şimendiferin işlevi muğlaktır. Buna göre Demokratik Halk İktidarının Şimendiferi sınıf değil, Kürt ve Türk burjuvazisinin bileşkesi olacaktır.(Dervişin fikri  ne olursa zikri de o  olurmuş misali gibi fikride zikri de  bu tespitlerimden bir gün sonra basına  düştü. Resim başlığını buraya  taşıyalım da   ne  söylediğimiz  daha iyi anlaşılsın.)

 

Hayat söylemlerimi doğrulamak için sanki adeta yarışıyor. Aşağıdaki tespitlerim 25.07.2012 tarihli. Basına düşen ”KÜRDSİAD KURULUYOR ”  başlıklı bu haberle  (yani daha  doğmadan) kaç yıl önce çakıştığı ortada.

 

 “Ulusal çit içinde yaşayan birden fazla ulus ve Uluscuklar ’ın palazlanmakta olan burjuvalarının çıkarları bire bir çakışmadığından dolayı, çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, ‘kendi ulusum dediği’ aynı dili aynı kültürü paylaştığını söylediği bu insanları ayaklandırmayı sağlayabilmişse, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur.

Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır.” (abç.AGS)

Meraklısına duyurulur '' YARATTIĞI ULUSLARA ÖDÜL VERME HAKKI BİZE DEĞİL, TAM TERSİNE BURJUVAZİYE AİT  OLMALI'' başlığı ile bu adreste:   http://www.xn--zgr-meydan-dcb8e.com/?p=133

Dolayısıyla, aslında baştaki soruyu tersine çevirmek daha yerinde olacaktır: ‘‘Sosyalistlerin HDP’nin dışında ne işi var?’’ değil, tam tersine HDP nin dışında olmalarının çok önemli ciddi sebepleri var.

 

 

Ali Galip Sayılgan  / 10.02.2014

 

…………Dip-NOT………..

(*) Karl Marx' ın görüşlerini temel alan öğretinin genel adı. 

 Marksizm bir öğreti olarak siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünsellik içerir. Marksizm, ideolojik alanda, esas olarak sınıflar savaşımı teorisini ortaya atan ve bu savaşımın zorunlu sonucu olarak proletarya diktatörlüğüne ve oradan da toplumsal eşitlik ve özgürlük dünyası komünizme varılacağını öngören bir öğreti olarak tanımlanır.

 Marksizmin farklı türleri olmakla birlikte, bu türlerin ortak ögeleri bulunmaktadır. Ancak marksizm türleri, bu öğelerin tanımlanmasında da farklılıklar gösterir. Örneğin, kullanılan yöntem, aynı zamanda marksist felsefi düşüncenin tanımlamasını da veren ve bilimsel bir yöntem olarak sunulan diyalektik materyalizmdir.

 

Yarattığı uluslara ödül verme hakkı…

Neden ve ne için ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı?  

Gelin birde bu açıdan bakalım, ne dersiniz??? 

Eğer bu önerme sosyalist toplum sonrası için söyleniyorsa buna ne gerek var? Sosyalizm çağında ulusçuluk gibi milliyetçilik ögelerini bünyesinde taşıyan (adeta geri bir yapılanmaya) övgüler düzülerek böbürlenmeyle zaman geçirmeye ne bir ihtiyacımız var nede buna zamanımız olacak.Yok ille de biz bu meziyetle mastürbasyon yaparak tatmin olmayı yeğleyeceğiz ve sosyalizm kendi deviniminden işte böyle ömür tüketsin diye saçmalıklar öneriliyorsa  en iyisi biz, böylesine absürt önerileri almayalım.

Yeri geldiğinde Lenin ve Stalin'in öğretilerini eleştireceğiz elbette biliyoruz sırf bu yüzden bizi Troçkist sanacaklar olsun sansınlar. Türk solunda ak kara mantığı vardır ya ak olacaksın ya kara bunun dışında başka bir çizgi olamaz. Buna göre kazara da olsa Lenin'i Stalin'i asla eleştiremezsin 'salakça bulduğum bu tutuma göre'  -ezberlerinin dışında bir şey söylendi mi-  anında Troçkist damgası yersin. İptidai dinozor beyleri, biz; kendi çöplüklerinde oyunlarına devam etmesini öneriyoruz.

Her şeyden önce şu bilinmelidir ki mutlak doğru diye bir şey yoktur. Sadece doğanın kendince mutlaklaştırdığı belli yasaları vardır. Kaldı ki bilim ve tekniğin gelişimiyle oluşum kanunlarına ufak bir müdahaleyle o bile değiştirilebilir hale gelebilir. Buradan hareketle biz sözü Lenin ve Stalin'e getirmemiz gerekirse, her ülkenin devrimcisi kendi ülkesinin koşullarına göre, daha da önemlisi kendi döneminin koşullarına göre  devrimci mücadeleyi geliştirmesi gerektiğinin devrimci ruhunun neresi acaba anlaşılmaz?

Evet anlaşılmaz bir tarafı olduğu kesin. Devrimci deneyimlerin evrenselleştirilmesi mutlaklaştırılması hatta Marksizm adına mutlaka ve mutlaka, uyulması gereken zorunlu yasalar gibi dolaylı olarak misyon yüklenmesine karşı olduğumuz gibi, o türden Ortodoks Marksistlerin dönemine bir nokta koymanın zamanının geldiğini de iyi biliyoruz. 

Lenin ve Stalin dönemin şartlarına göre gerekeni yaptılar. Kendi şartlarına göre kafa yorarak çözüm üretmeye çalıştılar. Elbette ki bu noktada bizim bu türden deneyim sahibi olan devrimcilerden yaralanmamız gereken çok şeylerin olduğunu biliyoruz. Gerektiğinde de günümüz koşullarında bulunduğumuz konseptimize uymayan düşünceleri, önermeleri eleştiremeyeceğimiz anlamına gelmeyeceğine göre, bilinç altlarında Trockist etiketi taşıyanları (biz daha fazla gülünç bir duruma düşürmeden kabızlığa meal vermeden yardımcı olalım)  zahmet etmeyin, çünkü; biz Troçkist falanda değiliz.

Biz ne Maocu, ne Leninci, ne Stalinci, ne de Trockist'iz biz sadece Marksistiz, Sosyalistiz. 

Görüldüğü gibi her devrimci lider Marksizmi algıladığı kadarıyla kendi koşullarında Marksizmi yorumladı o doğrultuda da devrim yaptı. Malum gelişmeleri hep birlikte biliyoruz. Soyguncu kapitalizm karşısında başarısız oldular. Başarısız olması gereken Kapitalizm olması gerekirken sanki doğanın yasaları tersine işledi, acaba neden?

Bu yıkımdan sonra sosyalizmden neyi anladıkları şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?

O kadar üretime katıldıktan sonra işçilerin yaşam koşulları kuyrukta geçiyorsa, kapitalist bir ülkede yaşayan kendi sınıfındaki işçiden daha bir geri olanaklara sahipse, demokrasinin en güzeli kendisinde olması gerekirken, Kapitalist ülkelerdeki düzenlere demokrasi dersi vermeleri gerekirken, tek parti eşliğinde demir perde gibi (diktatörlük gibi)  kavramlara maruz kalan işçiler, aslında hiç olmamış bir sosyalizme yani adı değiştirilmiş bürokratizme  sosyalizm diye sahip çıkmaları ancak bu kadardı/bu kadardır!

Yukarıda da değindiğim gibi her ülkenin devrimci liderleri kendi koşullarında Marksizmi algılayabildiği kadarıyla, Marksizmi yorumlayabildiği kadarıyla sosyalizmi kurduklarını sandılar.

Yukarıda da yer verdiğim gibi biz sadece devrimciyiz! 

Biz sadece Marksist öğretinin insanlık için önerdiği Marksist'iz ve Sosyalistleriz. Ya da diğer bir anlatımla hem Sosyalist hem de Marksist olmaya çalışıyoruz.

Tarihimizde baş gösteren ne malum Ortodokslarımızdan, ne de şu 'cu , bu cu' larımız dan hiç değiliz.

En iyisi biz bu türden absürtlükleri tarihin o meşhur çöp tenekesinde bırakalım gitsin.

Biz yalın halde Marksist olmayı yeğliyoruz. Yani basit bir tarz da anlatmak gerekirse şatafata hiç mi hiç gerek duymadan şimdilik hepsi bu diyebilmek sanırım en güzeli.

Bu kadardan parantezden sonra konumuza dönecek olursak: 

Bireysel ve toplumsal olgunlaşmanın doruk noktası olan sosyalist toplum kapitalizmin aşamadığı kapitalizmin yapamadığı kısacası kapitalist düzen döneminde ütopya olan, sömürüsüz bir dünyanın, eşitlik ve refahın birebir realitesidir. Tabiiki kapitalist soygun düzeninin simgesi olan fakirliğin üstünden geçen ağır tonajlı silindir gibi o devasa makinenin parçalanarak yeniden örgütlenmesinde doğacak emeğimizin güneşi olacak o sosyalizm. 

Sosyalizmde sosyalistler işi gücü bırakıp kendisinden daha geri olan 'ulus' ve 'kader' gibi absürtlüklerle uğraşacaksa, oldu olacak birde kahve falına baksın deriz. Burjuva toplumlarından devralınan 'ayrımcı ulusal kategorilerle' insanların; a-) ulusundan, b-) ulusundan  gibi tabirlerle ayrımcı tasnifçiliği, birde biri birini anlamamak için üretilen dillerin farklılığı vs. davranışların sembolü olan yöresel alışkanlıklara da kültür denildi mi mevcut ortak paydanın kriterleri ortadan tamamen kalkmaz mı dersiniz? 

Böylesine bir ulusun (irili ufaklı yüzlerce ulus ve milliyet var)  hangi kaderinin tayin hakkı geçerli olacak? Kaderden bahsedilen (önerilen)  ayrılmaksa ve ayrılıp devlet kurunca bu mantaliteye göre kendi kaderini tayin etmiş oluyor. O halde sormak hakkımız klan ve aşiret devletleri de neden olmasın? Bu saçmalıkları sosyalizmde barındırmayı düşünmüyorsunuz her halde. 

Elbette Klan ve Aşiret devletleri bizi rahatsız etmiyor, a- ulusundan tutunda, b- ulusunun 'kendi kaderleri tayin hakkı' nı kullanarak istiyorlarsa ayrılabilirler, "biz de bu hakkımızı kullanıyoruz"  diyerek ulusal çitlerini çekebilirler. (Bize göre gerici bir uygulama olsa da o insanlara göre gerici olmayabilir)  ille de gerici bir geri uygulama olacaksa, bu bir yere kadar bizi rahatsız etmez. 

Tabiiki bu bir yere kadar.

Bizi rahatsız edecek ana unsur elbette ki olacak. 

O da dünya halklarının baş düşmanı olan emperyalistlerle (ulusçuluk adına)  iş birliğine tutuşması, yeni dünya düzeninde ayakta kalabilmek için emperyalistlerin koruma şemsiyesi altına girip, sözde halkların, sözde ulusların bu türden iş birlikçi gerici adımları tabiiki bizi bu noktada da rahatsız eder.

İkincil olarak bizi rahatsız edebilecek konuya gelince : 

1- İnsanlar bu yer yuvarlağında tektir, eşit doğarlar, yaşarlar, belli bir yaşam sürdüren insanlar yaşlanıp bir şekilde de ölürler.

2- Üstün insan, veya üstün insan ırkı gibi saçmalık, dezenfekte edilmesi gereken mikrop saçan  ayrımcılık hastalığıdır.

3- Bütün dünya insanları eşittir ve bu eşitlik koşulları içinde kardeşlik şiarı içinde bir arada yaşamak zorundadır.

4- Ayrımcılığı körükleyen, bir birlerini özellikle anlamamak için uydurulan bu diller sayesinde yabancılaşma baş göstermektedir. İnsanların bir birine karşı yabancılaşmasını sağlayan dillerin farklılığı kesinlikle ortadan kaldırılmalıdır. 

Dil bir iletişim aracıdır ve de özle olmak zorundadır, bu olay sadece ayrımcılığın adı olan bir ulus'a ait iletişim aracı değil bütün dünya insanları için kendisini ifade edebilmesi için ortak bir dile sahip olmak zorundadır. Dolayısıyla 'ulus' ayrımı gibi gerici bir zihniyet buna haliyle engeldir. Ulus motivasyonu ilk başlarda ürettiği o uyduruk dilinin meşrulaştırılmasıyla A-Ulusu, B-Ulusu  gibi, C-Ulusu  Vs. gibi dil ayrımıyla perçinlediği bu ayrımcılığı, yaşadığı toprağına ulusal çitler çekerek  resmi bir ayrımcılığın ana hatları "ulus"  adı altında şekillendiğini daha farklı bir tarzda detaylandırmaya bilmem gerek var mı? 

A- Dili mi olmalı yoksa B- dili mi? Gibi ayrımcılık yapmak = (içinde)  mide bulandırıcı milliyetçi ögeler taşır.

5- Dünya'da hangi dil fazla kullanılıyorsa o dil, resmi dünya dili ilan edilip resmi dünya dilinin yaygınlaşmasında radikal kararlar alınmalıdır. İnanıyorum ki bu radikal kararlar ışığında 3-4 nesil sonrası dünya dili konusunda çok önemli gelişmelerin ortaya çıkacağını da çok iyi biliyorum.

6- Ana okullarında dünya dilinde çocuk eğitimi yapılmalı, okullar da ve yüksek okullarda bu dilde eğitim yapılmalıdır.

Dünya ölçeğinde (ayrımcı bir ifade tarzıyla da olsa) halklar dediğimiz insan topluluklarında bir birini anlamayan ve bir birine yabancılaşmış insan topluluklarından ön yargısız bir şekilde bir arada kardeşçe yaşamayı ne için ve ne ölçüde isteyebilirsiniz ki? Bunun için milyarlarca insan bir birilerini anlamaları için bir tercüman gibi bir aracıya ihtiyaç duyma yerine aynı dili bizzat kendileri konuşmak zorundalar.

Unutulmasın ki kardeşçe yaşamak aynı dili konuşmaktan geçer. Aynı dili konuşmayan ulusal çitlerle bir birinden ayrılmış 'uluslar'  yani (insanlar)  kardeşçe yaşama yerine kendi burjuvazilerinin şovence propagandalarının devreye girmesiyle bir birini anlamamanın önünde engel olan dil etkeniyle birleşen bu yeni süreç çok hızlı bir şekilde ön yargıları doğurarak düşmanlığın hakim olması her zaman an meselesi potansiyeliyle her zaman yüz yüzedirler

7- 'Ulus'  ayrımcılığı gibi gerici daha da kötüsü bir birinin üzerinde üstünlük taslayan faşist zihniyetlerin bire bir bulamacı olan ayrımcı 'ulus'  zihniyeti (aynı dilin konuşulmasıyla)  ön yargılarla birlikte yabancılaşma da ortadan kalkacağı da ayrı bir gerçekliktir.

8- Globalleşen insanlığın bu zihniyettin de (ulusal çit)  dediğimiz sınırlara ihtiyaç kalmayacağı gibi insanlığın bu yeni modelinde belki de buna hiç bir zaman eskiye ihtiyaç duyup yıkmayacaklardır.

9- Gelişen yaşanan benimsenen bu tarza göre alışık olduğumuz ve de çok aşina olduğumuz ayrımcılığı koruyan ve kollayan 'ulus devletlerine'  sizce ihtiyaç duyacaklar mı?

10- Ben sanmıyorum.

ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN ETME KARARI 

Ortada cafcaflı gözüken bu slogan var. Adeta efe gibi ortalıkta geziyor. Kenger sakızının lezzeti gibi adeta ağızlardan düşürülmüyor. Bu slogan bana; şişmiş bir balona iğnenin değmesine, balonun o andaki kaderini anımsatır, nedense!

Bu sloganın müsebbiplerine sormak yerinde olmaz mı sosyalizm dediğiniz düzene geçtiğinizde (sınırlarınız içinde irili ufaklı yüzlerce binlerce ulus ve Ulusçuluklar vardı)  neredeyse tekrarlana tekrarlana aşındırılan malumumuz olan  'kaderleri' neden tayin edilmedi? Neden proletaryanın genel çıkarlarına peşkeş çekildi ki? Buna göre perşembenin gelişi çarşamba'dan belliyse Marksistlerin olmazsa olmazıymış gibi üzerinde binlerce tumturaklı kelime binlerce tumturaklı sayfa üretmenin ne anlamı var ki?

Boş önermelerin diğer bir anlamı da 'maksat, dostlar alışverişte görsün'  den öteye başka ne anlam taşıyabilir ki?

Burjuvazinin daha iyi sömürmek için ürettiği uyduruk 'ulus'  ayrımcılığının kaderlerinin tayin hakkı sosyalistlere düşmez. 

Ödül verme hakkı bize değil, tam tersine bay burjuvaziye ait olmalı!

Hiç bir şekilde 'ulus' gibi gerici bir ayrımcılığın olmadığı dünya yüz ölçümünde gericiliğin ve ayrımcılığın baş müsebbibi olan burjuvazinin ve her şeyi talan eden kapitalizmin sonunu böylesi bir bilinçle donanan insanlar getirecektir.

Birde aynı devlet içinde ayrı bir ulusun egemen devlet güçleriyle çatışması (ülkemizde Kürtlerin durumu)  olabileceği gibi, 'Halkların Kardeşliği'  gibi yapay sloganlarla kurulan dengenin bozulmasında(Yugoslavya örneği)  bir birini boğazlayan halklar bilinmelidir ki figüranın bizzat kendileridir. Halk ismi altında birini boğazlayan bu zavallı figüranların arkasında acaba kim vardır dersiniz?

Elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan durumun kotarılması için tek kurşun dahi atmayıp elini geri planda zevkle ovuşturan burjuvazinin ta kendisidir.

Eğer sorun kapitalist üretim ilişkilerinde yer alan bir örnek üzerinde detaylanacaksa tabiiki sorunu şu noktada anlaşılır görürüm.                                    

Grafiğimizde de görüldüğü gibi grafiğimiz, (ulusal çitle çevrili her  hangi bir ülke içinde)  pastanın çeşitli dilimlere ayrılarak pay edilme  durumunu simgelemektedir.

 Sınıflı kapitalist toplumlarda burjuvazi ilk başta pastanın tamamına  sahip olmak ister pastaya sahip olma yada paylaşım (kurulan statü  gereği)  örnek olarak verdiğimiz pasta diliminin paylaşımı şartlara ve  tarihsel gelişimine göre değişir.

Kendi ulusal çitlerimize gelince: (1.Çeyrek, %58)  olan, mavi rengin temsil ettiği en büyük pasta dilimi diğer renklere karşı bire bir (hegemonyaya yarışında)  tahammülsüzlüğün milliyetçi bir argümanla hakimiyet sağlamaya çalışır. 

Aslında çatışmanın ana kaynağı olan burjuvazinin doyumsuzluğudur. 'Tek bir ulus'  kavramıyla 'diğer bir ulusun varlığını'  ret etmesi diğer ulusa ait doğmakta olan burjuvazinin mevcut pastadan pay isteme meselesidir kaosun ve de savaşın asal nedeni.

Kendi yapılanmalarını 'Halklar Hapishanesi'  olarak tanımladıkları insanları bir birinden farklılaştırılarak ayrımcılığın adını 'Ulus'  olarak tanımlamıştır. Böyle bir ayrıma tabi tutan burjuvazi, birden fazla 'Ulusların'  bir arada yaşadığı kozmopolit toplumlarda 4 Çeyreğin (%9) , 2 (%23)  ve 3 Çeyrekle (%10)  çelişkisi olduğu gibi, 3 Çeyreğin (%10),  2,4'le (%23)  olan kendi aralarındaki çelişki mütemadiyen hep var olmuştur.

Hepsinin de pastanın en büyük dilimine sahip olan, hakim sınıf adına pastanın en büyük dilimine sahip olan burjuvazi ile yani 1- Çeyrekle (%58)  olan çelişkinin kaynağı hep var olmuştur. 

Tabiiki anlatımlarımız statü içinde resmi olarak mevcut pastadan paylarını alan 'Ulusal Burjuvazi' lerle ilgilidir. Tek hücreli amipler gibi insanların gruplaşarak ayrıştığı ulus saflaşmasında kendisini farklı hisseden insan topluluklarına (inkarcılık nedeniyle yüzde yüzlük pastaya sahip olma adına)  o furyada bölünen insan gruplarının farklılığını yok sayarak dilini ve örf ve adet dedikleri davranış şekillerini bile kendi soyuna mal eden şoven bir burjuvazi sahip olduğu pasta dilimindeki aslan payını tabiiki paylaşmak istemeyecektir.

Ulusal çit içinde yaşayan birden fazla ulus ve uluscukların palazlanmakta olan burjuvalarının çıkarları bire bir çakışmadığından dolayı , çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, 'kendi ulusum dediği' aynı dili aynı kültürü paylaştığını söylediği bu insanları ayaklandırmayı sağlayabilmişse, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur.Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır. (abç. AGS)

Bugün Kürdistan dağlarında ölen öldüren her savaşçı (İlle de ayrı bir devlet kurmak için savaşıyoruz diyorlarsa) ister bunu desinler isterse bunu demesinler, unutmasınlar ki kendi burjuvazisi adına savaştığını bilmek zorundadırlar. 

Madalyanın öbür yüzü olan resmi devletin askeri 'vatan savunması altında gizlenen'  asıl savaşı nasıl kendi burjuvazisinin ulusal çıkarlarını koruduğu için 'şehitlik'  yalanıyla kandırılıyorsa, diğer tarafta'şahadet' e ulaştığı söylenen bir örgütün savaşçısı yada gerillasının amacı askerden farklı değildir. 

Tarihin her döneminde her olasılığı kullanan burjuvazi tek kurşun bile atmadan üretim araçlarının sahibi oluverirler . 

Tumturaklı kelimelerin yanı sıra yerine ''cuk'' diye oturan bir ulus tarifine burada pek de o kadar ihtiyacımızın olduğunu söylememize hiç gerek yok. İşin tuhaf tarafı buna ihtiyacımızda yok. 

Bu işin meraklıları kendi dönemlerinde (yani ulus kavramının revaçta olduğu kendi  dönemlerinde)  oturup bu konunun üstüne ciltlere sığacak (hepimize yetecek)  kadar kitap bile yazmışlar.

İnsanlar bu kavram uğruna ölmüşler, öldürmüşler (Tradisyon)  dediğimiz ( Gelenek)  hala bir şekliyle revaçta…

'Ulus ve Ulusal'  sorun bazında tarihi harmanladığımızda sonu milyonlarca insanın ölümüne neden olan ulus olma savaşlarının psikolojisinde ilk baştan kendine haklılık payesi veren savaşacak bireyleri bu konuda motivize (*) eden (vicdan)  kendi sömürüsünün haklılığı peşinde. 

Bugün bir şekilde savaşın icatçısı unvanıyla övünebilecek bir aşamada olan insan oğlu, dün Ulus devletlerinin kurulması için toplumsal çalkantının yanı sıra iç savaşları (uluslararası savaşları)  yaşaması yaşatması gibi önemli hünerlerinden birisine sahiptir.

Yukarıda insanlığın 'ölümlere neden olan savaşın, kendine göre haklılığının(!) vicdanen iknası peşinde' derken herhalde bu varsayımı burada iş olsun diye söylemedik. Çünkü bu vicdan, 'haklı savaşlar ve haksız savaşlar'  tarzındaki tanımlamalarıyla ikiye ayırabilmekte. Bu tasnifin sonu elbette ki yine ölümle bitecek olan bir kazanımın, bir savaşın (kendine göre haklılığı)  tartışılmaz olacak kadar mutlaklaşabilecek tarzda sizce birebir 'masum'  argüman mı dır?

Tarih sahnesinde yerini alan insanlık farkında olmadan ulusal ayrımcılıkla yüz yüze bıraktırılmıştır. Bir birinden farklılaşma coğrafyasal ayrışmayla tamamen netlik kazanırken iletişim aracı olarak gereksinim duyulan dilin farklılaşması da bu sürecin içinde evrimleşmesiyle ünlüdür. Temeli ve de mayası aynı olan insanı bir birinden ayıran 'Ulus' a ait bir sıfatın yanı sıra, dil'in farklılaşması insanları bir birinden ayrıştırmanın önemli etkeni olmuştur.

Ayrımcılık insanları bir yere toplayıp tasnif etmekle 'sen şusun-sucusun / sen busun-bucusun'  demekle tabiiki bitmiyor. Öyle bir şey olsaydı "sucusun, bucusun"  diyen resmi ağızları pek kale almayıp ayrımcılığın tamda bu nokta da doğmasıyla ölmesini de bir arada yaşamış olurduk. Bugün bizimde böyle bir sorunumuz olmaz ve işimiz daha kolay olurdu.

Ama öyle olmadı.

Yaşanan bu sürece biz bu noktada (damıtma/ imbiklenme)  süreci dersek belki de ileride sorunun kavranmasında önemli bir noktayı (atlamadan geçmemiş)  olmamıza ışık tutacağını düşünmekteyim. En sağlıklı tanım sınıflı toplumların filiz vermesiyle ortaya çıkan bir sürecin etiğidir bu. Kölecilikle başlayıp feodalitenin sonlarına rastlayan hakim düzenin varsayımcıları olan egemenler insanları daha kolay sömürebilmek için paylaşımın ta kendisidir.

Birincisi: sorunsuz bir sömürü için önce uluslara bölünen insanların paylaşımı,

İkincisi: toprağın paylaşımı

Üçüncü aşamasında ise: ikisinin de bileşkesi olan (yani her iki uygulamayı da içine alan)  ulusal çitler dediğimiz sınırların çizilmesidir.

İnsanların bir biriyle yabancılaşması yukarıda saydığımız bu (uzun erimli)  üç aşamalı tarihsel sürecin yaşanılmasıyla gerçekleşmiştir. Bir anlamıyla ulusal çitler altına hapsedilen insanlar kendi aralarında iletişim sağladığı dillerin farklılaşmasına değişerek gelişmesine neden olurken bir birinden kopuk uzak coğrafyalar içinde yaşayan insan topluluklarındaki dilin kullanımı bir birlerini hiç anlamayacak yeni bir dilin doğmasını ortaya çıkmasına neden olmuşlardır.

Ulus kavramının işte bu nokta da toprak vs. dil bütünlüğü dediğimiz egemenlerle başlayıp burjuvaziyle şekil alan (bunların işini kolaylaştıran)  yapay uyduruk etkenler süreç içinde bu kez yapaylığın farklı bir şekilde değişmesiyle (benimsenmesiyle)  asallığa dönüşmesine neden olmuştur.

İleride ulus adını alacak insan toplulukların bölünerek sömürülmesine neden olan egemenlerden burjuvaziye (**) varan bir sürecin boyutunda insan topluluklarının yönetilerek sömürülmesinin kendileri için önemli bir elzem olduğunu fark ederek bu mirasın sahibi olarak bu düşünceye bire bir boyut veren ilk kez burjuvazinin kendisi olmuştur. 

Burjuvazi tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte ulus kavramı da ki son halini tarih sahnesinde çoktan yerini almıştı. Uluslara tasnif edilerek bölünüp sömürülmek kolay olurken ulusal milliyetçiliğin körüklenmesinde dozajının ayarını vermek gene burjuvazinin asli görevleri arasına girmektedir.

Yapay ulusal kategori şekline dönüşen milliyetçilik/ayrımcılığa, ayrımcılık/yabancılaşmaya dönüşür. Burjuvazi tarafından keskinleştirilen milliyetçiliğin diğer kategorisi si olan şovenizmin devreye sokulmasıyla bir anda kendi sınıfına ait olan (bir ömür boyu yaşam yazgısı aynı olan)  işçi yoldaşına ulus ayrımcılığı adı altında çok rahat düşman edebilme de başarı sağlayabilmekteler.

Bay burjuvazi milliyetçiliği körükleyip kendi sınırları içerisinde çeşitli kategorilere bölünmüş 'ulus ve milliyet' adı altında tanımlanan bu topluluklar arasında (düşmanlığı körükleyip)  kimi zaman biri birinden görece üstünlüğün  yalanlarını nifak tarlasına ekerken, yeri geldiğinde kullanmak için bu türden düşmanlıkları gündemde var olması için, sürekli canlı tutmada özel bir çaba göstermiştir. 

Aynı ulusal çitler içinde bir arada yaşamak zorunda olan bir birinden farklı birden fazla uluslar ve milliyetler arası ayrımcılıkla ırkçılıkla gündem değiştirerek sınıf mücadelesini komaya sokmak isterken,(sömürüsünü çok rahat yürütebilmesi için)  sınıf mücadelesinin girdiği koma uykusundan hiç bir zaman uyanmasını istememiştir. Kimi zaman bir birinden dil / din  farkıyla farklı suni ayrımcılığın gerçek adı olan 'ulus'  adı verilen tasnife uğrayan milyonları bulan kalabalık insan öbekleri, burjuvazinin ussal benliğinden kopan demografik eseri olan 'ulusların'  bir arada yaşamak zorunda kaldıkları (Ulusal Çit' ler)  dediğiz ulusal sınırlarla çizilmiş topraklar bu kez 'vatan'  ismini alırken, vatanın içinde körüklenen bu temelde baş gösteren ayrımcılık 'ulusal sorun'  kavramı adı altında 'ezen ulusla, ezilen ulus'  gibi tanımlamalarla aslen mevcut olması gereken sınıfın mücadelesinin üstüne ölü toprağını serpmek istemiştir.

UYDURUK ULUSLAR VE ULUSAL IRKÇILIK

İnsanlığın evriminde yerini alan mağara döneminden  ilkel komünal topluma, bu toplumdan günümüze kadar geçirdiğimiz sürecin içinde ırkların ve ulusların nesnel özelliklerini irdelediğimizde uğruna savaşlar çıkardığımız kutsallık gibi önem verdiğimiz ulusların ne kadar uyduruk olduğunu görürüz.

Sosyolojik açıdan toplumun içinde bir kast olarak gelişen sonra toplumu etkisi altına  alan egemen sınıfın doğuşu ulusların muştusunu vermiştir. Bu sınıf gideren köleci dönemde köle sahibi, feodal dönemde senyör, kapitalist dönemde burjuvazi karakterine bürünmüştür.

Bu gün burjuvazi diye  tanımladığımız dönemin egemenlerince  yarattığı uluslara ödül verme hakkı bize ait olmamalıdır. Ulusların tümü uyduruk olduğu gibi bir  o kadarda yapaydır. Uluslar dönemin egemeni olan bu günün ise  tarihsel açıdan burjuvazinin eseridir.

[tube]https://www.youtube.com/watch?v=L4eXyjal5IM[/tube]

VATAN KAVRAMININ DOĞUŞU: 

Marksın söyledi şu ünlü sözünü yorumlayacak olursak; 'proletaryanın yurdu (vatanı) yoktur'  der Marks. Vatan kavramına ilişkin proletarya diye kast edilen işçi sınıfına  gelince, elbette sadece işçi sınıfına zimmetli bir kavram değildir. İşçilerin ille de bir vatanı olacaksa sınırlarla çevrilmemiş olan, koskocaman o yuvarlak dünyanın tamamı, Proletaryanın gerçek vatanıdır.Yani sınırsız vatanıdır! Proletaryanın bu vatanında burjuvazi dediğimiz asalak parazit bir sınıf asla var olamaz. İşte bu sınırsız özgür vatan, sömürünün olmadığı özgür bir dünyanın bire bir ta kendisidir. 

Vatan proletaryayı zapt-ı rapt altına alan onu ulusal çitler altına hapseden, hapsederken de kendi mülkiyetinin korumasını yapacak olan özel silahlı ordunun  yaratılmasını örgütleyen azgınca sömürünün örgütlenmesi için sınırların çizildiği toprak parçasına vatan denilmektedir.

İlk giriş de kısaca değindiğimiz gibi, ulusal kimlikler adı altında burjuvazinin ayrımcılığının demografik eseri olan 'ulus'  ların kendi aralarındaki çatışmasına şovenizm/milliyetçilik denirken, aynı ulusal çitler içinde yaşayan kimi azınlık 'uluslar' (bir arada yaşayan ve sayıları milyona milyonlara varan bu insan öbekleri)  resmi otoriteye karşı baş kaldırıp savaşmasının anlamına gelince : bir arada yaşayan ve sayıları milyona milyonlara varan bu insan öbeklerinin doğmakta olan kendi burjuvazisinin  mevcut pastadan pay almak istemesinin adıdır asıl kavga.

Sonuçta adına ulus denilen bu ayrımcılığın bu tasnifçiliğin demografik eseri olan (ilkel yapılanmalar adına)  bu kümeleşmeye eklenen ulusal çitlerin çizilme eylemi, vatan kavramının doğmasına neden olmuştur.

Devrim mücadelesinin olmazsa olmazı olan sınıf mücadelesini bir tarafa bırakıp ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının aciliyetiyle uğraşmak bu kez sınıf mücadelesinin aciliyetini rafa kaldırmakla yüz yüze kalırlar. 

Marksizme katkı yaptıkları tarzında düşünülen devrim yapmış ülkelerin liderlerinin eserlerinde bu sorun irdelenirken ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı  gibi öngörülerinin detayında kast edilen ulusun burjuvazisinin özgürce kendi işçi sınıfını/ kendi köylüsünü sömürmesi örtük kalmıştır.

Buna göre aslen ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı  değil, ulus kavramında gizlenen burjuvazinin kendi kaderini tayinine yakılan ışığın bire bir kendisidir. Bu ayrıma göre bağımsızlık savaşı verdiğini söyleyen bir 'ulus' a ait gerilla örgütlenmesi aslen çok lafını ettikleri (bize göre)  gerçekten 'ulus' una ait gerçek bir bağımsızlık savaşı değil, bu gerilla gücü, doğmakta olan yeni burjuvazinin silahlı birliğidir.

'Ulus' diye tanımlanan bu kendi halkı 'bağımsızlığına'  ulaşmış olsalar bile burada kast edilen bu 'ulus'  yine bağımsız olamayacaktır. Yıldızı, eski köhnemiş baskıcı statüye karşı çıkan ve bu savaşla parlayan çiçeği burnunda bu yeni burjuvazi, 'ilerici gözüken barutunu'  kısa bir süre sonra tüketeceğinden dolayı (yani kendi halkının sömürülmesinde en önemli aslan payını almasıyla)  gericileşmesi kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.

Burada bağımsızlık uğruna savaşarak ölen 'vatan'  kavramının illüzyonistik gizemiyle etkilenen bu uğurda ölen bir savaşçıya şehit yada şahadete ulaştığı tanımı gündeme getirilmekte. Tamda burada sormak belki de tam zamanı: şehitlik yada şahadet neye göre tanımlanmakta?

Burada tanımlanan 'şehitlik'  ya da 'şahadet'  (popilize edilmiş ölüm (abç) Ags) yada doğmakta olan burjuvazinin çıkarları uğruna yapılan yanlış propagandanın etkisiyle ajite edilen ölüme gönderilen masum insanların yazgısını bay burjuvazi nasıl anlatacak?

Tabiiki anlatamayacak gerçekleri. 

Çünkü yeni doğmakta olan burjuvazi 'ulusal bağımsızlık'  maskesiyle adeta bir heyula gibi ortalıkta dolaşmakta. Kendi içinde burjuvazisini barındıran bir 'ulus'  nasıl özgür olabilir ki? Ezilenlerin / sömürülenlerin gerçek savaşı olan sömürüsüz bir dünyanın devrimini 'ulusal bağımsızlık'  adına gizleyen/geciktiren bay burjuvazinin foyası 'ilerici gözüken barutunu'  sömürüde azgınlaşmasıyla ortaya çıkaracaktır.

Mesela Sovyet devriminde uykuya yatan burjuvazi elverişli bir zeminle çakıştığında bir anda eski statüsüne kavuşmakta zorluk çekmediğini süreci bizzat yaşayarak gördük. Çarlık Rusyasını 'halklar hapishanesi' olarak tanımlayan Lenin'ci teori, sorunu tam tahlil edemeyerek, halkları / ulusları tanımladığı hapishaneden kurtardığını zannedip halk ve ulus adı altında cilalanıp vitrine koymaktan başka çözüm de getirilmemiştir. 

Sınıfın kendisi ve bu sınıfın mücadelesi ulus adı altında tanımlanmaya çalışılarak ulusal mücadele bazına indirgenmesi / hedef şaşırtılması, örneğin Sovyet sisteminde üretim koşullarında taraf olarak fiilen var olamayan burjuvaziyi yok etmeyerek ulusun benliğinde  ona yaşam serumu verildiği daha detaylı anlatmaya gerek varmı? Yukarıda dediğimiz gibi: Ulus adı altında tanımlanan ayrımcı sıfatlar var oldukça burjuvazi bir şekliyle var olacaktır. 1917'den 1991'e kadar sürecek olan burjuvazisiz bir sürecin  yaşanıldığı düşünülürse yani 74 yıl sonra  ormanda serin nemli toprağın cazibesine dayanamayan boy boy burjuvazi mantarlarının  patır patır toprağı yarıp çıkmasına benziyor. 

74 yıl sonra kökünün kazıldığı sanılan burjuvazi serin nemli toprağın cazibesine dayanamayan boy boy rengarenk burjuvazi mantarların patır patır toprağı yarıp çıkmasını neye bağlayacaksınız?

Bu durum, söylemlerimizin haklılığının ispatından başka ne olabilir ki?

Bu durum, söylemlerimizin haklılığının ispatından başka ne olabilir ki?

Sosyalizmin asli görevlerinin içinde olmazsa olmaz ilkeleri olmak zorundadır. Bunalar 5 yıllık 10 yıllık, 20 yıllık planlar dahilinde 'kaç santimlik, kaç arpa boyu'  yol alındığının incelenmesi yapılmalıdır. Yürümeyen aksaklıklar tespit edilip aksaklıklara karşı önlem alınmalıdır. Sosyalizmin nihai hedefleri içinde, Marks'ın bahsettiği komünizm sürecinde devletin sönmesi  sürecine sosyalist toplumun üyesi her insanını hazırlamak gibi görevler nasıl kaçınılmazlıksa, burjuvazinin eseri olan ulus diye bir ilkelliğin varlığının saçmalığı insanlarına anlatılmıyorsa, insanlarını eğitmiyorsa burjuvazinin eseri olan ilkel ulus anlayışıyla mı sınıfsız bir toplum dediğimiz 'ihtiyaca göre zenginliğin bol olduğu sömürünün hiç olmadığı'  ilkelliğin simgesi olan 'ulus çeşniliğimizle'  komünizme gireceğimizi umarım düşünmüyoruzdur?

İnsanların eşitliği için mücadele eden sosyalistlerin sosyalist toplumdan sonra (SSCB bir örnek)  ulusların varlığının kutsanması yapılarak hatta 'kendi kaderlerini tayin hakkı'  gibi böbürlenerek savundukları, övündükleri ayrımcılıklarını acaba neden gizlerler?

Üstelikte burjuvaziden devralınmış bu ayrımcılığın adı ulus kavramı değilmi? O halde neden pişkin bir şekilde bu ulus kavramına sahip çıktıkları gibi, malum insanları birebir tasnifçilik yaparak ayrımcılığın bizzat kendisi olan 'ulusların kendi kaderlerini tayin etme'  tanımlama absürtlüğü ille de bir Kilisede dini ayinlerle kutsanması gerekmiyor! Bir delinin kuyuya taş atmasıyla başlayan bu süreç kırk akıllının bu taşı kuyudan çıkarma uygulaması süreci içinde kaybolmasına benziyor. Sözümüz ona o sosyalist toplumun üyeleri elverişli ortam geldiğinde (parçalanan Yugoslavya örneğinde olduğu gibi)  ulusların bir birlerini boğazlaması 'ulusların kendi kaderlerini tayin etme'  ilkesinin pratikte yaşanmış en belirgin örneğidir. 

Ayrımcı yanı özenle gizlenen bu teoriye göre uluslar, (parçalanan Yugoslavya örneğinde olduğu gibi)  kendi kaderini işte böyle 'tayin'  (!) ederler.

Sermayenin enter–>nasyonel dayanışması 

Sorun teorize edilmeye bir kez yanlış yerden başlandı mı aynı lokomotifin arkasına bağlanan vagonların doğru vagonlar olduğuna bakılmadan hızla giden trenin tümüne bakarsak elbette vagonların yanlışlığını değil tren katarının kendisini görürüz. Vagonların o noktada (yanlış vagonlar)  olup olmamasının bir önemi yok. Burjuvazinin uluslar arası büyük kapitalist gruplarıyla çıkarları belli ölçüde çakıştığı için sermaye bazında Enternasyonalist bir dayanışmayı mecburen doğurmak zorundadır. Bu türden dayanışma çıkarları gereği uluslar arası fink atan burjuvazinin sorunudur.

Bu noktada sosyalist devrimcilerinin uluslararasında fink atan kapitalist emperyalistlerle ne bir işi olabilir nede bir dayanışması olabilir.

İnsanlığın ulusal ayrılıklarla tasnif edilmesiyle başlayan bu bölünme ulusal burjuvazilerinin daha iyi palazlanmasına neden olurken burjuvazi üretimde makineleşme sürecine hakim olmasıyla başlayan sürecin tekabülünde burjuvaziyi sömürüde lehine gelişen artı değerin devasa boyutları kendisini kapitalist yapmakta etkin olmuştur. Kısacası üretim; burjuvaziden kapitalizme evrimleşmesinde en önemli belirleyici nedeni oluşturmuştur. Kapitalistleşen burjuvaziyi elbette ki yeni görevler bekleyecektir. 

Üretimin yoğunlaşması yeni pazar arayışları kapitalist dönemin özelliği olduğunu herkes bilir. Ulusallaşan sermaye kendi ulusal çitlerinin dar gelmesiyle önüne çıkan her şeyi doymak bilmez iç güdüyle yutma eğilimi taşımasıyla ünlüdür burjuvazinin emperyalist aşaması. Burjuvazi bu emperyalist aşamasında saldırgandır aynı zamanda işgalcidir. Vatan millet tamtamlarıyla uyandırılmaya çalışılan bu milliyetçi ruh aynı zamanda faşizmin birebir ayak sesleridir.

Yeni yeni pazar arayışları çoğu zaman sermayenin globallaşmasının bir gereği olarak Enternasyonalist bir işbirliği içine girerlerken kimi zaman çıkar çatışmalarında anlaşamazlıkların gereği savaşa girmekten kaçınmadıklarını biliyoruz.

Çıkar savaşları dediğimiz paylaşım savaşları yeni dünya düzeninin kurulmasında en azından 40-50 yıllık hakimiyetin pürüzsüz bir şekilde işlemesinin fesatlık derecesinde bir birini çekemeyen ama (mutlu gözüken)  kapitalizmin aile resmidir.

Vahşi doğanın gerçekçi yasası gibi ya büyük balık küçük balığı yutan açlık ve avlanma iç güdüsünde olduğu gibi vahşi kapitalist sisteminde kar ve yutma yok etme (büyük balık)  kuralı var olduğu sürece ne kapitalizm krizden kurtulacaktır nede pazarları küçüldükçe yeni pazarları ele geçirmek için dünya savaşından vaz geçecektir.

Uluslararası gasp ve hırsızlığın / haydutluğun adı  paylaşım savaşıdır. Kimi zaman krizden kurtulamayan kapitalizm nasıl haydutluğa soyunduğunu hepimiz biliriz. Aşağıda görsel kendi döneminin haydutluğunu anlatıyor bize.

''Pazar — işte, genç burjuvazi için ana sorun. Genç burjuvazinin ereği, meta'yı pazara sürmek ve bir başka milliyetin burjuvazisi ile rekabetten zafer kazanmış olarak çıkmaktır. Kendi "öz", "ulusal" pazarını sağlama bağlama isteğinin nedeni budur. Pazar, burjuvazinin milliyetçiliği öğrendiği ilk okuldur. Ama işler her zaman pazarla sınırlanmaz.

Savaşıma, "bilek gücü ve salt savunma" yöntemleri ile, egemen sınıfın yarı-feodal, yarı-burjuva bürokrasisi de katılır. Efendi bir ulusun burjuvazisi, ister küçük, ister büyük olsun, [sayfa 22] önemli değil, rakibinin hakkından "daha çabuk" ve "daha korkusuzca" gelme olanağını kazanır. "Güçler" birleşir ve "başka ırktan" burjuvaziye karşı, baskı biçiminde yozlaşan, bir dizi kısıtlayıcı önlemler uygulanmaya başlanır.'' (***)

Bunu aksisi kapitalizmin ruhuna ait olan hırs egosunun birebir inkarıdır.

Ulus adı altında tanımlanan ayrımcı sıfatlar var oldukça burjuvazi var olacaktır. Burjuvazi var oldukça savaşlar kaçınılmaz olacaktır.

İletişim aracı olan bir dil'e ulusalcı elbisenin giydirilmesi

Elbette iletişim aracı olan bir dilin üzerine ulusalcılık penceresinden bakanlar bu bazda biçilen bir misyonu normal görebilirler. Hatta bu doğrultuda kaleme alınmış konusu gereği bu detayları öne çıkaran örnek bir kitap da diyebiliriz buna. Kitabın ismi ''İlerisi İçin.'' 

Kitabın tanıtımı şu cümlelerle ifade ediliyor: ''… Türkiye’nin savunması neden Türkçenin savunmasıyla başlar? Yabancı dille eğitim ihaneti nasıl devam ettiriliyor?…''  vs. neden bu alıntıyı yaptığımıza(gerek duyduğumuza gelince)  gelecek için önermelerimiz olan, yazımızın ana teması içinde sıkça tekrarladığımız (dünya ölçeğine nüfus edecek tek bir dilin kullanılması)  tezimize ilk bakışta aykırı bir düşünceymiş gibi çağrışım yapsa da, bizim düşüncemiz burjuvazinin tamamen tarih olduğu, kapitalizmin buhar olduğu  bir düzenden bahsettiğimizi karıştırmamak gerektiğini düşünüyorum.

Bu kitabı kaleme alan yazarımızın kaygısını elbette anlıyorum.Ulusalcılığın revaçta olduğu bu dönemde yazarımız haklı olarak kaygılanmaktadır. Dünya özgülüne kafa yoran bir insan, yıllarca belki de asırlarca emeğe öz veriye gerek duyulan bu uyduruk dillerin bu denli kaosuna ne diyebilecek onu merak ediyorum. Dil yabancılaşmanın temel karakteri olmamalı, anlaşma/anlama birbirini değerlendirme ve iletişim aracı olmalıdır. Ne yazık ki bu kaos, yabancılaşmanın, ayrımcılığın bire bir ifade şekli olmuştur.

 

Ali Galip Sayılgan / 10-12-2011

 

 

DİP NOTLAR 

(*) Motivasyon: Kelime anlamıyla motivasyon motive etmek ,sevk etmek harekete geçirmek, bir şeye neden olmaktır. Burada harekete geçiren şeyin kendisi motivedir, 'motiv'dir .Tepki doğuran her uyarıcı etkiye dayanan davranış şekli motivenin kendisidir.

(**) İnsan topluluklarının egemenlerce bölünüp sömürülme sürecinin başlangıcı (ulus adıyla son şeklini alması gibi vs. etkenler) burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasıyla tamamlandığı için, neden ve sebep ilişkisinde burjuvazi tanımını kullanıyoruz.

(***) Marksizm ve ulusal sorun/Stalin

Sistemin dinamiğinde insanın yeri

 

İnsan doğa ile var olan savaşımında kendi düşün sistematiğini geliştirmesinde en büyük etken yine doğanın kendisi olmuştur. Doğanın benliğe yansımasıyla, yansımanın özümsenmesi bir sürece tekabül eder. Bu süreç insanın kendi zekâsını kayıt altına alma sürecidir aynı zamanda. Her yeni deneyimle eski edinimleri tazelemek demek insanın tedricen zihinsel gelişimine neden olmuştur. Zihinsel açıdan insan kendini geliştirdikçe alet kullanımının yardımıyla doğayı ehlileştirebilme konusunda büyük kolaylık sağlamıştır. Doğaya hükmedebilme yarışı aslına kendini geliştirme yarışıyla ilintilidir.

İnsanlık yaşadığımız yüzyılda bunu önemli ölçüde başarmış olsada üstesinden gelemediği daha çok konu var. Doğayı ehlileştirme sürecinde aletten makinaya, makineden üretime, üretimden refaha, refahtan bilimsel gelişmeye kadar gelinen noktada değişim ve buluşlar, yapay zekâya kadar birçok dalda bilimsel başarılı çalışmasıyla kendisini imtihan etmiştir.

Elbette her şey anlatıldığı gibi tek düze gelişmediğine / gelişmeyeceğine göre, devasa atılımlar karşısında bireyin mevcut durumu tamda bu noktada incelenmesi ele alınması kanaatini ortaya çıkarıyor.

Makinalaşmaya adım atmış toplumlar, bireyin ruhsal dünyasına yazılmamış bir çeşit anayasa metinleri gibi birey farkında olmadan sistemin dayattığı anti sosyal anti hümanist bir çeşit davranış şeklini farkına varmadan içselleştirir.  Bireyin öz güvenine şırınga edilen itaat ve boyun eğme özünde yabancılaşmanın ilk adımıdır. Sistemin dinamiği ile bireyin öznel konumu arasında adı konmamış, tarif edilmemiş, bir savaşın kendisidir bu aslında.

Birey adı konmamış bir savaş karşısında bilinçsizdir bir o kadarda savunmasızdır. Bireyin önünde duran şey bocalamadır. Bocalama sürecinde yaşamak zorundadır bu yüzden de geçimi sağlamak için para kazanma telaşıyla boğuşması, bireyin içine düştüğü savunma mekanizmasının güçsüzleştiğini artık görecek durumda değildir. Aslında bu sürecin ivmesi ilkel insan benliğinde belirginleşmiş olan bilmediği anlayamadığı, nedenini çözemediği yıldırımın devasa gürültülü yok edici gücüne karşı tapınmasına neden olan acizlik hissi gibidir. Tapınma ve ibadet, boyun eğme, itaat etme hissi, psikolojik depresyonun aslında bu ilk evresidir. Sorun bu süreçte toplumsal ritüelleşmenin biçimsel metodolojisinde korkularının azami şekilde nötrleştirebilme sorunuyla ilgilidir. Aslında çocukluğundan devraldığı korkuların minimize edilmiş hali, yetişkinliğin koşuşturması içinde bir çeşit uyku hali ile atbaşı yürür.

Mevcut sistemin dinamiklerine göre insanlar üç adımlık mesafede oturan komşusuna bile yabancıdır. 

Sadece bununla bitse iyi kapitalist toplumlarda emek ürettiği ürünler, sermayeye paraya, ücrete dönüştüğü için yabancılaşır.

Kapitalist burada satın aldığı emeği kendi özgür vasıflarından ayırarak kendi gerçekliğine yabancılaşmasını sağlar.

Emeğin toplumsal yaşam normlarında bir dizi bileşkelerle yabancılaşıyorsa, sorunun rasyonel anahtarını dizginleri ellerinde tutan kapitalistlerin doymak bilmeyen fütursuzluklarında aramak gerekir.

 Emeğin rasyonel özüne yabancılaşması kapitalistin işine gelir. Birey üretim araçları karşısında ne kadar otomasyonlaşmışsa kapitalist o kadar kar içindedir.

Sistemin dinamikleri yabancılaşmada uygun metodolojini adeta bir çeşit mühendislik planlamasıyla uygulatır.

Çünkü emeğin sahibi olan işçi şeylerin özünü bilmemesi gerekir.

Şeylerin özü aslında kendi emeğinin özüdür.

Emeği karşılığında kazandığı aylığı ile yaşaması için ayırdığı zorunlu kesintisin çıkardığında ihtiyaç duyduğu bir çamaşır makinasını bir anda alamayabilir.

İşçi bu noktada ya taksitle satın almak zorundadır tabiiki bu uygulama da işçiye vade ve faiz binecektir ya da ihtiyaçlarından daha kısıp, daha az beslenip para biriktirmek zorundadır.

Yasal hırsızlığın hüküm sürdüğü bu düzende kapitalist için yaşamak, tamı tamına bu olsa da çalıştığı için emeğinin karşılığı ücreti aldığını sanan devasa bir işçi ordusunun artı emeğiyle zenginleşen kapitalistin vampirleşmesinde belirleyicilik işçinin emeğinin üzerinde yükselen zenginliği bir çeşit var oluş nedenidir.

İşçi kendi sahip olduğu emeğine yabancılaştığı ve yabancılaşmanın bir ürünü olan bilinçlenme me süreci, kapitalizmin ünlü sömürü mekanizması işçinin sırtına vurulmuş bir semer olarak sürekli olarak var olacaktır.

Sömürü kapitalist sistemin dinamiklerinde azgın bir şekilde sürdükçe işçi kendi emeğine yabancılaşmayı gelenekselleştirmesine neden olacaktır. İşçi kendisine dayatılan sistemin dinamiğinde emeğinin gücünü düşük bir ücretle kapitaliste satmıştır, imzaladığı iş mukavelesi karşılığında aldığı emeğinin ürünü olan ücret kapitaliste verdiği emeğin değerinden her zaman azdır. Emeğini satan işçi farkında olmadan kapitalist sistemin önemli dinamiklerinden olmazsa olmazı olan artı değeri ortaya çıkarır. İşte kapitalistin asalak bir şekilde sermaye sahibi olmasının püf noktası burada başlar. Sistemin dinamiği gereği her birey emeğine yabancılaştırılan bir pazarın içinde zehirlenmeye, sistemin esiri olmaya adaydır. Kendi emeğine yabancılaşan insan giderek doğaya evrene karşı yabancılaşmanın ilk adımını atmıştır.

Sistemin dinamiği gereği emeğine yabancılaşan her insan hayvani bir dürtüyle tüketirken bencilliğin en doruk noktası olan egoizmi kendisine rehber alır. Ucuza sattığı emeğiyle pahalı etiketlenmiş bir ürünü tekrar kazanmaya çalışması kelime anlamıyla tam bir trajedidir çünkü verili koşullarda yaşamaya çalışan bir işçi artan iştahla tüketmeye itilirken yine sistemin dinamiği gereği reklamların rüyasıyla pazarlanan mükemmelleşmiş egoizm, ucuz kredi sistemleriyle devreye girer.

Sistemin dinamiği olan bu çark artan iştahla tükettirmeyi bireye pompalarken kazanmak için daha da çok emek sarf edip emeğin daha çok kendisine yabancılaşmasını ortaya çıkarır.

Yabancılaşma insanların kendi aralarında oturttukları doğal karşılanan bir çeşit kültür gibidir. Tradisyonel oluşumun doğallığı toplum içinde (yediden yetmişe) nasıl kabul görüyorsa, emeğin ücretlendirilmesindeki evrimsel yabancılaşması kapitalist üretim ilişkilerinde gelenekselleşmesine neden olur. Sosyolojik değer yargılarının bir ürünü olan bayram gününün kutlanması gibi emeğin kendine yabancılaşması da doğal sayılır.

Konuya daha iyi açıklık getirebilmek için bir alıntıya yer vereyim:

"Herhangi bir malın değerinin büyüklüğünü belirleyen, üretiminde kullanılan toplumsal olarak gerekli emek miktarıdır yada toplumsal olarak gerekli emek zamandır. Buna bağlı olarak tek tek her meta, türünün ortalama bir örneği olarak düşünülmelidir.

Bu nedenle, eşit miktarda emeğin cisimleştiği yada eşit zamanda üretilebilen metalar aynı değere sahiptir. " (1)

Burada konusu edilen üretilen bir malın değerinin büyüklüğü sorunudur ona harcanan toplumsal emek miktarındaki zamandır. Zamanın üretimdeki yeri önemlidir çünkü kapitalist düşük ücretle ücretlendirdiği (satın aldığı) emek zamanla ilgilidir. 8 saat olarak belirlediği iş zamanında bir metanın imalatında harcanan emeğin değeridir. Bu saf değer içerisinde makinaların yıpranma payı, harcadığı enerji ve kendi karı ekli değildir. Kapitalist teknik elemanları sayesinde hiçbir çaba sarf etmeden oturduğu yerden kendi karını belirler. Asıl sorun burada emeğin ürettiği metaa ’ya karşı yabancılaşmasıdır. Bir çamaşır makinasını üreten emek evinde bir ihtiyaç duyduğunda bir yabancı gibi çamaşır makinası satın almasındaki yabancılaşma emeğin geçirdiği çeşitli evrelerdeki etkilenişimden nasıl soyut değilse ürettiği bu metaa ya yabancılaşması da bir o kadar ilişkilidir.

Konumuza benzer bir diğer alıntıyla devam edelim.  "Bir metaın değeri ile başka bir metaın değeri arasındaki ilişki, birincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı ile ikincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı arasındaki ilişki gibidir. (*)"Değer olarak, bütün metalar, donmuş emek-zamanının belirli kitlelerinden başka bir şey değildir." (2)

Burada Marks üretim aşamasında metaların bir dizi işlemler sırasında değer kazanımındaki ayrımı ele alırken biz tamda bu noktada emeğin meta işlemi sürecinde başlayan yabancılaşmayı ele alacağız. Bu yüzden bu alıntı bizim için önemlidir. Metaların fiyatlanmasıyla başlayan değer tespiti bir metanın diğer meta ile arasında harcanan zaman sürecinde sarf edilen emekle ölçülüyorsa kapitalistin düşük ücret karşılığında satın aldığı emeği kar marjını belirlemesiyle ilintilidir. Emeğin düşük ücret karşılığında satın alınma sürecinde geçirdiği evrime emek sahibi işçinin uygulanan kalkulation şemasını kavrayamaması yabancılaşmanın en temel başlangıcıdır.

Yabancılaşmayı biz, sadece emek ve meta arasında gelişen bir etkilenişim olarak değerlendirme ile sınırlarsak, bu sınırlama bizi doğal olarak yanılgıya götürür. Yabancılaşma toplumun her kesiminde kaçınılmaz bir özelliktir. Kapitalist sistemin dinamikleri bu temel prensipler üzerinde yükselmiştir. Yabancılaşmanın evrelerini birçok nedende arıyorsak, ilişkilendiriyorsak elbette bunun özel bir nedeni vardır. Bu durum Kapitalist sistemin dinamiklerinin içinde saklıdır.

Sistemin dinamikleri birey üzerinde sağladığı mevcut hegemonya konusunda son derecede başarılıdır. Bu yüzden insanlar feodal sosyalite ile kapitalist sosyalite dediğimiz yabancılaşma ile yüz yüzedir. Marks’ın formüle ettiği makine toplumu kendi sistemin dinamikleri olarak kapitalist ‘sosyalleşmeyi’ dayatmaktadır. 

Kırsal alanda feodal ilişkilerin sosyalleşmesinden gelen bağrı yanık insanlar, yeni duruma uyum sağlama dediğimiz adaptasyon sürecinde mutsuzdur. Yaşamak için sistemin ihtiyaç duyduğu iş gücünü yukarıda alıntılarla konusunu ettiğimiz şekilde (geçimi için) düşük ücret karşılığında satmak zorundadır.

Bu yüzden sistemin dinamiklerinin fiyat biçtiği aylık kazancına yaşamak için ihtiyaç duymaktadır. Kapitalist sistemin dinamikleri bireyin mülksüzleştirilmesinde koşulları çoktan belirlenmiştir. Boş araziler kamu malı adı altında devlet mekanizması tarafından çoktan el konulmuştur. Ekilip biçilen araziler küçük esnaf çiftçi dediğimiz kesimlerce zamanında tapulandırılma ismiyle belirli nüfusa sahip kişiler devlet sisteminin desteğiyle sahiplendirilmiştir.

Oysa mülkiyetin gerçek anlamı hırsızlık olduğu biline biline dünyanın verili toprakları dünyada yaşayanların ortak malı olması gerekirken hırsızlık yoluyla gasp edilen toprak bir başka ihtiyacı olan dünya insanının kullanımına olanak sağlamamaktadır. Burada bu haksız düzeni koruyan kollayan devletin diğer bir anlatımla konumuza açıklık getiren cümlemizle sistemin dinamiği dediğimiz bu oluşumdan başkası değildir. Kendi toprağına yabancılaştırılan dünya insanı toprağını işleyemeden yaşamak için ya toprak sahiplerinin toprağında karın tokluğuna çalışması gerekli ya da şehirlerde ihtiyaç duyulan kapitalistlerin kapısını çalmaya yönelmesi bu tarihsel gerçeklikten ayrı düşünülemez.

Bu şartlarda sistemin dinamiklerine ait bir insan sistemi terk edip sistem dışı bir yere gidememektedir. Çünkü ulusal çitler bunun için vardır. Kaldı ki ulusal çitler dışında var olan diğer ülkelerde farklı bir sistem değildir. Kapitalist üretim ilişkileri karşısında çözülen feodal üretim ilişkilerine ise yukarıda değinmiş olduğum nedenler nedeniyle geri dönememektedir. Sistemin dinamikleri bu arada kendine özgü çeşitli psikolojik sorunlarla boğuşan yeni bir insan yaratmıştır. Çağımızın hastalığı stres ve depresyon, tamda anlatmaya çalıştığımız bu sistemin dinamiklerinin hastalığıdır.

Depresyon, sistemin dinamiklerine karşı güçsüz düşen bireyin, çaresizliği içinde bunalan, çözüm üretmekte zorlanmasında ortaya çıkan küskünlükle yoğrulan tepki vereme me hastalığıdır.

Sokakta bu türden haksızlıklara tepki verse sistemin dinamiğinin militarizmi olan polis copu kafasına inerken, gözünü hapishanede açması kaçınılmaz olduğunu bilen sorunlarla boğuşan her birey kendi içinde büyüttüğü küskünlüğünü kendi içinde geliştirme yoluna girmesi kaçınılmazdır.

Kapitalist sistemin dinamiklerinde örgütsüz birey her zaman güçsüzdür. Olası durumları tersine çevirmek için örgütlendiğinde bile devlet benzer örgütlenmeyi yok etmesi için devreye girmesi kapitalist düzenin sistem dinamiklerini koruma da bir erk olmadan öteye gidemez. Devlet tamda bu noktada sistemin dinamiklerini korumak için vardır felsefi anlamda trajikomik bir durumdadır.

Birey üstesinden gelemediği sorunlarının altında psikolojik olarak ezilirken aslında santim santin bu sorunların esiri olmaya farkında olmadan başlamıştır. Bu anlamda yabancılaşma her konuda kendini var ederken insan psikolojisinde de yabancılaşma ruhen hayat bulmaya başlamıştır.

Bu yüzden birçok insan mevcut mutsuzluğun alt başlığına çözüm bulabilmek için, sistemin yetiştirdiği psikologlara ihtiyaç duymaktadır.

Azda olsa teorinin kanıksadığımız öznelliğinden kaçınıp bireyin rasyonel özüne dönersek sorunun anahtarını bulabileceğimizi düşünüyorum. Aslında tıkanma noktalarımızda yardım beklediğimiz psikolog kendi içimizdedir.

Biz kendi içimizdeki psikoloğu kullanamadığımız için sistemin dinamiğinin bize sunduğu, ihtiyaç duyduğumuzu sandığımız psikologlarla karşılaşırız.

Elbette mesleği dalında eğitim almış davranış metodolojisiyle rahatlatan, çözüm yollarında belirli bir perspektife sahip psikoloğa karşı olmadığımızı belirtmeden geçmeyeceğim.

Sorun bu noktada teşhis ve çözüm mekanizmaları konusunda doğru bir metodolojiye sahip olmakta yatıyor. Birey özünde bunların hepsine sahiptir ama sahip olduğu şeyin metodolojisinde tıkanır.

Sistemin dinamikleri tamda bu noktada imdadımıza yetişir, âdete bize  ‘‘siz hiç paniklemeyin’’ dercesine, mevcut sistemin özgün fütursuzluğunda beliren bir bileşke gibi ‘‘bizim sizin için eğitimli uzmanlarımız var, siz yeter ki paradan haber verin’’  önermesinde bir dayatma olduğunu, bu dayatmayı bize, farkına varamadığımız yöntemle çoktan yaptığını görürüz.

Sağlığın rantla ölçüldüğü bir düzende çözüme ilişkin farklı düşünmek nasıl abesle iştigal ise bireyin içindeki psikoloğu tanıyamaması da bir o kadar kendine yabancılaşmasıyla ilintilidir.

Elbette yabancılaşma bu yanıyla bitse iyi, sistemin kendiside kuralı gereği bireye yabancılaşmıştır. Sistemin propagandasına göre birey önemli gibi gözüksede aslında bu ‘önemlilik’(!) propaganda afişi olmaktan öteye gitmez. Sistemin dinamiklerindeki gerçeklik bireyin rasyonel özüne yabancıdır.

Bireysel yabancılaşmanın özü farkında olamadığımız anti sosyal özelliklerimizi kamçılar. Bu özelliklerimizin depresifleşmesiyle ortaya çıkan yeni bir duruma uyum sağlaması giderek kendini maddi dünyanın nesnel yasalarına, sosyal konulara, üretim ilişkilerine, kendi üretim gücüne, otoriteye, kurallara, sevgiye vs. bilumum her şeye, bireyin sahip olduğu değerlerine yabancılaşmayı ortaya çıkarır.

Elbette bu konu geniş bir konudur, bu bağlamda üzerinde çok şey yazılması gereken önemli bir konudur. Zaman buldukça konun varyantları açısından ele almayı konunun dinamiklerindeki ayrıntıları geliştirmeyi, konuya katkı sunan bir irdelemeyi önemli buluyorum. İleriki zamanlarda konuya yeniden dönmek umuduyla konumuzun bu boyutuna geçici bir nokta koyuyorum.

Ali Galip Sayılgan

 

 

Dip Notlar

 (1)   Bertell Ollman, Yabancılaşma, Marx'ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı, Yordam Yayınları, s.265 [K. Marks Kapital. C.1]

(*)  Karl Marks Kapital, Cilt:1, Sol Yayınları, s.52

(2)  K. Marx, l. cilt. , s. 6. [ Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 44. 1]

Erkeğin kabası, kadının babası…

Kimi mutlak değerler vardır, değerin özgün yapısına göre, mutlaklığın değer ölçütü bir kez dokuz olmuşsa (asla ve asla) inmez sekize!

Kaba bir ifade tarzı gibi gözükse de, zurna ile özdeşleşmiş bir öz deyişimiz vardır 'zurnanın zırt dediği delik' ile ilgilidir. Zurna nın zırt dediği delik tam da konumuzun başlığıyla ilintili.

Kimi erkekler kimi kadınlara göre kabadır. Kadınlar öyle diyorsa öyledir lakin inceden ufak bir itirazımız olacak ilerleyen satır aralığımızda. Hatta kimi kadınlarca sık sık dile getirilen bir olgu ise; erkeklerin birçoğu cinsiyetçidir, kadını seks aracı görmesi vs. gibi, ithamlara varan bir dizi argümanları işitmemiz mümkün.

Erkeklerde bu türden zihniyetlerin değişmesi için, önce kadınların değişmesi gerekiyor. Kadın kendini değiştiremiyorsa, anladığı anlamda o kültürel olgunluğa evrilemiyorsa, toplumdan hayal ettiği beklentilerini dünyanın sonunu işaret eden, ‘kıyamete kadar’ teriminin anlamı gibi müzminleşmede iflah olmaz bu beklentilerini ‘kıyamete kadar’ hep sürdürecekleri de ayrı bir gerçekliktir.

Mesela eskiden kafası çalışmayan sosyalistler vardı, yetkin olmadıkları teoride sıkıştıkları her konuyu devrime havale ederlerdi, çocuk kandırıyorlarmış gibi devrimin çözeceğini iddia ederlerdi. İçimizde var olan sorgulamayı bilemeyen saflamalarımızda bunu ciddi bir referans olarak algılardı. Bu sorunun ‘havale yöntemiyle’ devrimle çözüleceğine inanırlardı. Aynı zamanda buna inanan bir o kadarda kadın vardı.

Hala bu türden saflamalar var mı bilmiyorum ama geçmişte varlardı.

Kendini Şef sanan kasıntılara buradan bir ev ödevi vereyim. Hatta bu konuda kafalarını çalıştırmayı deneyip kendilerini bu tarzda bilinçlendirecek şekilde kitap okumalarını önereyim… Kadın sorunu devrim sorunu değil tam tersine kadın sorunu erkek sorunu da değildir. Kadın sorununun anahtarı yine kadınların kendisindedir. Değişemeyen kadınlar erkeklerin değişmesini, erkeklerin eğitilmesini beklerler. Kimden beklerler? Tabii ki erkeğin kendisinden.

Kendisinin ne kadar değiştiğini bilemeyecek düzeyde olan kadın bilinci ‘kaba saba’ gördüğü erkekten bir adım önde olduğunu sanır. Aslında ‘kaba saba’ gördüğü erkekten kendini bir adım önde sanmakla bu can sıkıcı statükoyu destekler.

Bana göre bu konu doktora tezim olabilecek niteliktedir.

Konuyu dağıtmadan hemen sormak gerekir, eğitilmesi istenilen erkekleri kimin yetiştirdiği sorusunun adresi yine kadına dayanır.

Kadınlar kendi değişiminde nal toplarken anaerkilden ataerkilliğe geçiş öyle bilinen kölelik ticaretiyle hiç olmamıştır. Kadının erk olan süreci diye tanımladığımız anaerkillikten ataerkilliğe geçiş hiç de kılıç kalkanla eril hegomanyası sağlanmamıştır.

Bu sorun bilincin gerilemesi ve körelmesiyle ilintilidir.

Bilincin olgunlaşması gerilemesi toplumsal iş bölümüyle ilgilidir.

Bahsi geçen olgunluk insan malzemesinin geldiği bilinçtir. Gelişen bilinç üretimin önünde olduğu sürece geleceğe ilişkin toplumsal denetim ciddi olumlu gelişmeleri ortaya çıkaracaktır. İnsanlığın gelişimi o olgunluğa gelmemişse bilin ki üretim araçların çok gerisinde belirli bir seyir defterini düzenliyor demektir. Mesela bu konuda sopalı devrimde yapsanız devriminiz yıkılır sopanız elinizde kalır. Bu demektir ki başarı ve gelişim dış etkende değil iç dinamizmdedir. Dış dinamizm etkili olsaydı şimdiye kadar yaşanan devrimlerde kadın sorunu da çoktan çözülmüş olurdu. İç dinamizm önemliyse Kimi kadınlar yatıp kalkıp içeriği boş bir feminizmden bahsetmesi bana göre realite değildir.

Eskiden feminist kadınların bir erkek olarak haklarını savunurdum. Gördüm ki kadınlar varken çoğunluğu da halinden memnun iken bana ne oluyor? (Halinden memnun derken söylemi mi açacağım elbette.) Bir erkeğin feminizmin ana ruhunu savunması demek feminizmin bastırılmış bilinç altıyla gizlemeye çalıştığı ana değirmene su taşımaktan başka ne olabilirdi ki? Feminizmin başarısız hipotezinin temel argümanı nesnel duruşunun altında gizlediği tarihsel sürecidir. Göbeğini kaşıyan erkek türü de feminizmin başarısız hipotezinin ürünüdür.

Hak verilmez alınır ilkesini benimseyen kadınlar ona göre de örgütlenmek zorundadır. Feminizmin adını kullanarak feminist olunduğunu ben Türkiye de gördüm dersem eksik olmayacaktır. Evet, sınıfa dayanmayan sınıfsal bir yanı olmayan cinsiyetçiliğin olsa olsa başarı şansı ancak bu kadar olur.

Ama sınıfsal yanıyla hareket eden bir örgütlenmeye tabii ki farklı bakarım, önemserim. Ama her şeyin anahtarını getirip sınıfa indirgeme gibi bir yanlışın boyutunu da bilirim. Bu daha çok sorunları devrime havale etmenin özgünlüğünden soyut değildir. Bu noktada bir birinden yalıtılmış cinsiyetçilik yok, tam tersine kendi sınıfıyla içselleşmiş bir kadın sorunu vardır.

Türkiyeli Feministlerin papağan gibi ezberledikleri tek bir kelime vardır o da ‘egemen erkek ideolojisi/ egemen erkek düzeni ‘ bu kavramın dışında bir argümanları yoktur. Kimi kafası çalışmayan feministlere göre ‘kadınlar, devrimci olmadan ilk önce feminist olmalıdır’ diyebilmektedirler. Feminizmi Hz. Musa’nın asası sanan protein yoksunu kadınlar, buldukları tılsımlı asa ile (feminizm) kadın sorununun çözümünde olmazsa olmaz olarak algılarlar. İşte bu yüzdendir ki; 'tılsımlı asa'yı feminizmde bulduklarını sanırlar.

tabii ki bu işin kaçamak yoludur aynı zamanda tarihsel açıdan başarısızlığı gizleme metodolojisidir. Kültürel olarak yozlaşmış kadın gelecek nesillere ne verebilir? Elbette göbeğini kaşıyan erkek tipinden başka bir şey veremez veremeyecektir de. Sorunun özünü görmek istemeyen feminizm, sözümüz ona kaba erkeğe karşıdır. Karşı olmakla realitenin değişmeyeceği toplumsal işleyişlerde bilinçsiz kadının spesifik duruşu, cahiliye devrini yıktığını ilan ederken put 'culuğa karşı semavi mistizmle özenmiş realitede geometrik putçuluğu içselleştiren bir dinin dinsel ritüelleriyle bütünleşip din'in öznel cahilliğinde hayat bulan sözde laik özde 'Geometrik Put'cu olan, bir dinin öğretisinden /yönetiminden soyut değildir.

Semavi mistizm ile içselleştirilen, geometrik putçuluk öğretisinde hayat bulan kadının adı, vaat edilen 'yalancı Cennet' uğruna, erkeğe biat ettirilirken, gerektiğinde taşlanarak vahşice öldürülürken feminizm özgün duruşu sağırlık olmuştur. Semavi mistisizm in tarihsel sahnesinde kadının cinselliği kendi tarihinde hiç olmadığı kadar fazlasıyla istismar edilmiştir. Kadının yeri Semavi mistisizmin ardıllarına karşı feminizm, pratik olarak bir argüman geliştiremezken adeta onunla barışık yaşamayı yeğlemiştir

Oysa ki feminizmden önce kadınlar devrimci bile olsalar, hiç bir zaman kadın sorununu, yapacakları devrime havale etmezlerdi. Devrimci olmadan feminist olan kadınlar yetiştirdikleri erkek çocukları incelendiğinde kaba saba, cinsiyetçi, hatta kadınlara bakış açısı tamda kadınların sevmediği tipten olmalarındaki bu tesadüfü biz neye bağlamalıyız?

Görüyoruz ki sarıldıkları ‘egemen erkek ideolojisi’ argümanını kadınlarla birlikte ters kaplumbağa yaptığımızda egemen erkek düzenini oluşturan erkekleri de doğuran eğitimini veren yine kadınlar olduğunu göreceğiz.

Şimdi bu paradoksal lığı bay ve bayan feministlerimiz nasıl açıklayacak haliyle merakım söz konusu. Her kadın kendi kızını ve oğlunu bilinçlendirirse sözü edilen egemen erkek düzeni çoktan çatırdamış olduğu gibi, biz de çoktan, mutlu bir şekilde, anaerkil düzende yaşıyor olacaktık.

Erkeği kaba sapa bulan bir bayanın tutarlı yanı yoktur. Erkeği kadın'a karşı kaba yapan özellikler unutulmamalıdır ki mevcut özgünlüğün miladında kadından devir alınan ve hiç bir zaman farkına varamayacakları bir türlü de farkına varamadıkları kadın ruhu gizlidir. Kaba erkeği sadece kaba bir baba yetiştirmemiştir, kendine ve sorunlarına yetemeyen bir annenin yanı sıra, erkeğin kadını ezme konusunda ciddi bir emek sarf eden yine kadının kendisini buluruz.

Erkeği cinsiyetçi olarak değerlendiren feministliğe irdelediğimizde; bu değerlendirmenin özü, yine kadın ruhunun bileşkesinde gizlendiği açığa çıkartılmaktadır. Erkeği doğurup eğiten kadınsa, tam da bu nokta da feminizm kendi bilinç altının enzimlerinde yatan realiteyi çarpıtmakla ünlüdür. Feminizmin makus tarihine göz attığımızda bu özelliği irdeleyen derinlemesine araştıran bir özelliğe asla rastlayamayız.

Feminizmin asal ruhu varsa yoksa kendi yetiştirdiği erkeği yok sayarak uzaydan gelmiş bu erkeklere düşmanlık beslemek gibi özgün bir duruş sergilerler. Asıl sorunun sorumlusu, bire bir kendileri olacak kadar, reel olan bu gerçeği çarpıtarak hedef şaşırtırlar. Feminizmin kendi tarihsel mastürbasyonu ne kadar başarılı olup olmadığı ortada. Kendi realitelerini yadsıyan inkar eden feminizm tarihsel sahnede doğurduğu erkeğe düşman olmakla mimlidir.

Yüzyılımızda erkeğin donanım kapasitesi feminizmin aynasıdır. Bu aynı zamanda feminizmin içinde bulunduğu donanımdır. Kadınları salt kendi doğurduğu erkeğe düşmanlık bazında örgütlemeye kalkan kendi hemcinsi olan geleceğin kadını geleceğin anne adayı olan kız çocuklarını da eğitememiştir. Bu başarısız hipotezini erkek düşmanlığıyla kapatmaya kalksa da yer yüzü ölçeğinde milyarları bulan kadın nüfusu feminizmin kendilerince gizlemeye çalıştıkları asal paradoksallığından uzak durmayı yeğlemiştir.

Feminizmin realiteyi gizleyen akrasif bir bilinç altı, tarih sahnesinde vasat bir gömüt olurken yaşam içinde kadının var olma hali sağlıklı bir kuşağın donanım hali gibi ağır bir görevi önüne hedef koyamadığı sürece, erkeğin kabalığından dem vururken, bu gidişata göre daha çok yakınacağa benziyor. Burada temel alınması gereken anahtar, kendini ne kadar değişmişliğiyle ilgili olduğu kadar değiştirdiğiyle de ilintilidir.

Kendini değiştiremeyen her bayan toplum için yetiştirdiği her erkeğin bir annesi olduğunu düşünürsek, kaba saba erkeği, cinsiyetçi erkeği, kadını meta olarak gören erkeğin arkasında yine kadını aramak mümkündür.

Diyalektik yasa bu türden zihniyet sahibi kadınlara derki her şey bir birine bağlıdır. Diğer bir deyişle, erkekten istediğin özellikler, zamanın da yetiştirdiğin erkeğe verdiğin donanımdan kat be kat fazladır. Diyalektik yasa işte bu yüzden realitedir!

Ali Galip Sayılgan

 

Yüz yılın deccalı ‘sosyal medya’

Medya yetmiyormuş gibi başlarına adeta baş belası kesilen yüz yılın deccalı gibi birde ‘sosyal medya’ belası çıktı.

“””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””

Bizim gibi ülkelerin hükümetlerince son yüzyılın yükselen trendi olan  deccal gibi, ürkütücü, bir o kadarda tehlikeli kabul edilen, bu yüzden  sosyal medya kaynaklı operasyonlara neden olan gelişmelere tanık oluyoruz. Gezi direnişi  gibi olaylarda İnternet’in  kapatılması veya yavaşlatılması gibi yaptırımlara neden olan bir dizi hükumet  yaptırımlarına tanık oluyoruz.

Eskiden burjuvalar emek hırsızlığı üzerine kurulmuş olan kendi hırsız düzenlerini  yıkılması korkusuna neden olan en büyük tehlikeyi Komünist Partilerinin faaliyetlerinde görürlerdi. Bu korkunun tarihsel korku sendromları 1888 yıllarına  kadar uzanan derin bir  travmanın ürünü olduğunu Karl Markx ve Friedrich Engels’in tarihsel yapıtlarında görmekteyiz.

1888 yılında Samuel Moore’un Engels ile birlikte yaptığı İngilizce`ye çeviri, en çok kullanılan İngilizce baskısında;  “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları.

Muhalifleri tarafından komünist olmakla suçlanmamış muhalefet partisi nerede vardır? Bu lekeleyici komünizm suçlamasını, daha ilerici muhalefet partilerine olduğu kadar, gerici hasımlarına karşı da gerisin geriye fırlatmamış muhalefet nerede vardır?

Bu olgudan iki şey çıkıyor:

I. Komünizmin kendisi, daha şimdiden, bütün Avrupa güçleri tarafından bir güç olarak tanınmıştır.

II. Komünistlerin açıkça, tüm dünyanın karşısında, görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini yayınlamalarının ve bu Komünizm Hayaleti masalına partinin kendi Manifestosu ile karşılık vermelerinin zamanı çoktan gelmiştir.

Bu amaçla, çeşitli milliyetlerden komünistler, Londra’da toplanmışlar ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flemenk ve Danimarka dillerinde yayınlanmak üzere, aşağıdaki Manifestoyu kaleme almışlardır. ” (Komünist Manifesto) Kaynak

Sovyetler birliğinin yıkılmasıyla birlikte Karl Marks’ın dikkat çektiği hayalet adeta masum bir konuma dönüşmüş gibi ne bir polis operasyonu nede cadı avları şimdilik tarih olmuş gibi.

Her ne kadarda Komünizm heyulası egemen burjuvazi tarafından şimdilik Âsâr-ı Atika müzesine kaldırılmış gibi gözükse de moda trend sosyal medya tehlikesi hükümetlerin baş belası konumuna ulaşmıştır.

Devleti yöneten hükumetlerin nesnel tanımını yapmak için merceği elimize aldığımızda aslen burjuvaların kendi içlerinde kimi eğilimlerinin ağır basan temsilcileri olduğunu görürüz.

Kendi çıkarlarını koruyan bu temsilcilerinin seçimle iktidara getirilmesine kendi çıkarlarını parlamentoda halka karşı savunulma yöntemine meclis adı verilirken uygulamanın tümüne burjuva demokrasisi adını verebiliyoruz.

Bu bir anlamıyla burjuvazinin fütursuzca çıkarını korurken emekçilerin siyaseti önüne alabildiğince zorluk çıkarmak gibi asli görevi söz konusudur. Buna aşılması zor baraj sistemlerinden tutunda bir dizi sert önlemler sıralana bilinir.  

Avrupa da yaşanılan gerçekliklerden birisi olan burjuva ‘demokrasisine’ rahmet okutan bir ‘demokrasi’ yöntemi, gelişmekte olan bizim gibi geri ülkelerin ‘demokrasisi’ ahlakı sıfırlığı noktasında kendi rüştünü çoktan ispatlamış durumdadır.

Bütün şatafatıyla sürdürülen seçim kampanyaları bir birlerine demedikleri sözleri bırakmayan bu burjuva partileri özünde bağımsız değildirler.

Perde arkasında sömürü cennetini yaşayan kapitalistlerin yani oligarşik yapının eğilimlerinin bire bir temsilci olan hükümetlerin kamuoyunda kopardıkları yaygara ve düzen / denetim, yeniden yapılanma, bakanlıkların oluşumu gibi vb. uygulamalarla hangi burjuvazinin eğilimini temsil ettiğini burjuvazinin çıkarlarını ne ölçüde koruyacağının taahhüttünü verdiğinin incelikleri esasında mevcut basın aracıyla kamuoyundan gizlenir.

Eskiden bu gerçekleri haykıran işçilerin emekçilerin hakkını arayan Komünist Partileri bu anlamıyla tehlikeli bulunurdu. Bu yüzden haklarında takip, yakalama, kovuşturma gibi bir dizi cadı avı sonucunda yargılama gibi, bir dizi işlemleri burjuvazinin kendi soygun düzeninin sürekliliğini sağlama konusunda tehlikeli gördüğü Komünist Partisinin militanları üzerinde kendi soluğunu enselerinde hissetmelerini sağlardı.

SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte şimdilik Komünizm heyulası eskisi gibi tehdit olarak algılanmasa da, bu kez tehdit keskinleşmiş bir sınıf temelinde değil.

Hırsızlık ve yolsuzluğa karşı örgütlenme tarzı sosyal medyaya akışırken sosyal medya kendi kendine adeta bir misyon yüklenmiş gibi, özellikle gezi direnişi vb. örneklerde bildiğimiz gibi sosyal medya aktif olarak kullanılmıştır.

İktidarların hiç hazzetmediği sosyal medya Komünist Partilerinden daha tehlikeli bir belayı başlarına sarmış durumdadır.

Elbette sosyal medyanın komünist ideolojiyle donanmış  sınıf denkleminde kendileri için tehlike arz eden salt hemojenik bir örgütlenmesi söz konusu olmasa da iktidarların yaptığı hırsızlık ve talan karşısında ciddi bir örgütlenmenin bir anda meydanları dolduran binlerce kişinin kimi zaman radikal kimi zaman barışçıl eylemleriyle kaos ve korku şeklinde nam salmış durumdadır.

Hükümet partileri aynı zamanda sosyal medyanın yükselen yıldızına karşı baş edebilmek, kafa karıştırmak gibi işlevleri bünyesinde taşıyan kendi trollerini kullanan yeni bir dönemin kapısı çoktan aralanmışa benziyor.  İktidar trollerin karşı propaganda ile göz boyamaya, hedef şaşırtma gibi bir çalışma prensibi içinde olmuş olsalarda kendi trollerinin sevk ve idaresi konusunda binlerce doları bu uğurda harcama yönüne gidilmiştir Her ne olursa olsun Ak Parti icraatlarıyla bilinen hükümete karşıtı sosyal medyanın yükselen yıldızı karşısında aciz kalmış durumdalar.

Ak Parti iktidarının yapmış olduğu hırsızlık, yağma, talan ve peşkeş çekme gibi yapılan her türlü haksızlıklar, aleni insan hakları, adam kayırma, yargının yandaşlaştırılması gibi bir dizi yaşanmışlıklar toplumda ciddi bir travmalara neden olmuştur.

Bu yüzden bireyin sesini duyurabileceği, kendini ifade edebileceği yegâne alan olarak gördüğü sosyal medya bireyin yapısal psikolojisinde olmazsa olmazı konumunda ciddi bir yer tutmaktadır. Bireyler kendi bireysel kimliklerini dünyaya açılan penceresiyle haykırabilme, bu uğurda sesini duyurabilme, öz güvenini kazanmış bulunmaktadır.

Hırsızlık yapan siyasiler bu durumdan hoşlanmasalar da internetin bireye sunduğu en güzel özgürlüklerden bir tanesidir.

Bu bağlamda bireyler mevcut durumun kıymetini bildiğini düşünüyorum.

Bu yüzdende ciddi bir sosyal medya bilincinin kazanıldığı gözlenmektedir.

Elbette bu gelişme karşısında hırsızlığa yolsuzluğa bulaşmış devleti soyan siyasiler tarafından bu durum kaygıyla izlenmektedir.

Her gün bu sosyal medya yüzünden iktidar partisinin nasıl bir karar alıp, nasıl davranacağı tahmin edilemese de, tanık olduğumuz gerçeklikler içinde, kendi saygısını çoktan zedelemiş olan cumhurbaşkanına hakaret edildiği gerekçesiyle karşı davalarının açıldığı haberleri matbuat basında sıklıkla yer almaktadır.

Bunun yanı sıra takip ve kovuşturma gibi birçok önlemler yine deccal gibi tehlikeli görünen sosyal medyaya yöneliktir.

Bu konuya ilişkin belirgin bir örnek vermemiz gerekirse: ”Hükümet: ‘sosyal medya takip birimi’ kurdu, 60 bin kişi izleniyor” haberi yeterli bir kaynak sayılabilir. Habere ulaşmak için burayı TIKLAYIN

Elbette 60.000 rakamı fena bir rakam değil bu bir bakıma korkunç bir rakam. Tespit edilenler bu kadarsa, ya tespit edilemeyenler? Hükümet aleyhtarı yüzbinlerce propagandacı elemanlar gibi bir şey bu…

Unutulmasın ki internet samanyolu galaksileri gibi milyarlarca yıldızı barındıran adeta bir âlemin kendisi gibidir.   

Sosyal Medya algısına gelince; cumhurbaşkanı ve başbakanın kimi zaman dile getirdikleri sosyal medyayı neden sevmedikleri şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Sosyal Medyayı yalan haberlerin döndüğü nifak tohumlarının ekildiği bir yer olarak tanımlıyor olsalarda elbette bu sorunu böyle adlandırmaları çok normal. Hakkımızda ‘duyulmasını istemediğimiz doğru haberleri yayıyorlar’ diyecek halleri yok herhalde.

Gezi olaylarında gerekse Arap baharı olarak adlandırılan sosyal medyanın önlenemez yıldızı bir anda dünya geneline dalga dalga yayıldı.

Devletler ulusal matbuat diye bildiğimiz basın aracılığıyla benzer konuda isteseler de, ‘hiçbir zaman muaffak olamayacakları’  etkili bir güçle karşı karşıya olduklarını kavramış oldular. 

Hırsızlığın ve yolsuzluğun ayyuka çıkmış kimi III. Dünya ülkelerinde kurumlaşmış hanedanlıklarına veda edenler olsada, müzakere kandırmacılığı sayesinde iktidarını sağlamlaştıran Ak Parti hükümetine tarihsel açıdan altın tepsi içinde sunulan şansını bir kez daha tasdiklemek gerekir.

Kürt bileşenlerinin tarihsel momenti kaçırması politika bilememeleriyle tescillenirken, tarihsel açıdan Ak Parti iktidarına altın tepsi içinde sundukları şans, bu kez kaderin cilvesi dercesine,  Kürdistan şehirlerinde taş üstünde taş koymayacak şeklinde bir çeşit müzakere  meyvesi ‘eline sağlık ’lığı’ olarak anlaşılabilir.

Kürt bileşenlerinin acemi politikalarından sıyrılıp konumuz olan sosyal medyaya dönecek olursak, dürüst çalışmayan hükümetlerce sosyal medyanın sevilmesi tabiiki düşünülemez.

Sadece gelişmeler bununla bitse iyi Türkiye’nin gündeminde moda olan birde yayın yasağı söz konusu ki, bu yasak Ak Parti iktidarıyla Türkiye’nin gündemine kan emen bir kene gibi yapışmıştır.

Ona yasak, buna yasak, sahi vatandaş, doğru haberi, doğru bilgiye nereden alacak? Denilebilir ki vatandaşı ipleyen kim?

Hangi vasıfla oy aldıkları ortada iken vatandaşların haber alma özgürlüğünü elinden alma yetkisini kimden aldıklarını açıklama ihtiyacı bile duymayan bir zihniyetle yüz yüze kalınmaktadır.

Yasakçı tiran anlayışı vatandaşı ister istemez bu noktada sosyal medyaya yöneltmesine neden olmaktadır.

Özgürlüklerin olmadığı tiran cumhuriyetlerinde vatandaş kendi özgürlüklerini yaratır gerçekliği sanırım bu olsa gerek.  

Öyle  bir hal almıştır ki kimiz aman haberleşmeyi engellemek için çok kritik anlarda ülke genelinde internet erişiminin kapatılmasından tutunda internetin yavaşlatılması başvurulan yöntem halini almıştır.

İktidar bu türden uygulamaları bir çeşit çözüm sansa da, elbette bunun çözüm olmadığını iktidar olarak bilmesi gerekiyor.

O halde korktukları nedir? Neden erişim engelleniyor?

Karşılarında vatandaşı düşman gibi görmelerinin bu türden bir  davranış içine girmelerinin bir  nedeni olmalı.

Vatandaşın lehine gerçekten bir hizmet sunulsa sanırım hükümetlerin ne korkuları olur nede erişim engellenir.

Demek ki ortada doğru gitmeyen bir şeyler var.

İktidarın savlarından yola çıkarsak; sosyal medyada yalan haber üretiliyorsa, yapmış olduğunuz hizmetler kendi vatandaşlarınızın lehine ise ‘yalan haberler’  yaşam  içinde hayat bulmaz. Hiç kimse de bu türden  yalan bir habere ilgi duymaz. Mademki bunlar yalan haberler, bu yalan haberin panzehri vatandaş lehine yapacakları politika ve iyileştirmeler olması gerekmiyor mu? (Bir hükümetin icraatı, sivrisineklerin oluştuğu bataklığın kurumasına neden olması gerekirken) tam tersine cahilce otokontrol sistemlerine sığınarak interneti kapatma gibi bir yöntem adeta mağara inanının tepkiselliğiyle ünlenmiş komikliğin psikolojisini sergilemektedirler.

Elbette bunun çözümü oy aldıkları vatandaşa karşı yabancılaşan bir politika yerine tam tersine vatandaşın ayrım gözetmeden lehine üretilen politikalar maalesef bizim ülkemizde çok uzak bir ütopya.  

Ütopyanın tersine hırsızlık yağma ve talan, rüşvet gibi şeyler almış başını giderken her dakika çalma hırsının tavan yaptığı ruh hali gibi  ulu büyük reisin İsviçre bankalarındaki gizli hesabında 200.000.000 $ gibi fena halde bir hırsızlığın paradigması uluslararası kamuoyunda almış başını giderken sosyal medya da bu türden  yüzyılın müthiş talan ve hırsızlığına karşı gelişen misyonunu sanırım yok etmeyecektir.

Demek ki sosyal medyada dönen yalan haberin kaynağı haddinden fazla doğru. Bir şeyden bu kadar pimpirikleniyorlarsa, vatandaşın haberi olmasın diye, oldubittiye getirebilmek için gece yarıları torba kanunuyla kendi lehlerine yasalar çıkarıyorlarsa kim kimin menfaatini koruduğu, kimin neyi çaldığı çok açık ortada olduğunu düşünüyorum.

Bu yüzden doğabilecek infiallerin önüne geçilebilmesi ilk iş sosyal medya kullanıcılarının bir araya gelmemesi şeklinde toplu gösterilerin yaygınlaşmaması için erişim kapatma yöntemlerini denemek zorunda kalmaktadırlar.

Bireysel olarak yolsuzluk ve hırsızlıkları deşifre eden gönüllülere tek tek kovuşturmalar açılarak gözdağı vermek isteniyor olsa da bunun sonunun olmayacağı da açık bir  gerçekliktir.

Hükümet tarafından aleni bir şekilde yapılanlar budur.

Utanmasalar sosyal medya kullanıcılarının tümünü vatan haini ilan edecekler.

Hırsızlar, devletin olanaklarını talan edenler, meclisi ihale rüşvet yuvasına çevirenler her  zaman olduğu gibi tabiiki vatansever…

En büyük korkuları halk ayaklanmasıdır. Yaptıkları hırsızlığın, elde ettikleri yolsuzluklarla edinim yaptıkları koca bir servetin yok olmasının yanı sıra, sonlarının Kaddafi’nin linçi gibi, lüks ihtişamlı kaçak saraylarının yerle bir olmasından korkuyorlar.

Maalesef en büyük içlerine işlemiş korkularının birincisi budur, ikincisi ise yargılanmaktır.

Bu yüzden başkanlık sistemini ısrarla istemektedirler.

Kimsenin gıkı çıkmayacak şekilde daha çok soymak için başkanlık sistemi istenmektedir.

Kaçınılmaz sonu engellemek için toplumun yarısını polis ve özel güvenlik kurumunun eğitimine milyonlarca dolar akıtılmış olsada ne polis kurumu nede ordu halk ayaklanmasını doğacak iç savaşı engelleyebilecek konumda değildir. Yeter ki o aşamaya gelinmesin bunu burjuvazinin kendiside çok iyi biliyor. 

BİLİŞİM TEKNOLİJİNİN GELİŞMİ MEDYA’NIN İKİNCİ HALİNİ YARATMIŞTIR

Düne kadar medya bir tane idi, medyanın verebileceği mesaj hükümetler açısından çok önemliydi, bu yüzden medyayı sevmedikleri gibi medyasızda yapamama gerçekliğiyle yüz yüze idiler.

Medyanın bu türden önemini pasifize etme konusu yandaş medya örgütlenmesiyle Ak Parti iktidarıyla gerçekleştirilmiştir.

Gazeteciler tutuklanmasıyla başlayan bu durum gazetecilerin ağır siyasal yaptırımlarla işinden atılmasından tutunda, işsizler ordusuna gazetecilerinde katılması Ak Parti iktidarıyla gerçek olmuştur.

Dünyada bir benzeri olmayan akıllara ziyan uygulama; gazeteciliğin terör örgütü üyesi vasfına büründürülmesi yine Ak Parti iktidarınca gerçekleştirilmiştir.

Diktatörlüğün bütün vasıflarını üzerinde taşıyan uygulamalarla, şiddetin kendisi olan devlet terörü, Ak Parti faşizmiyle inşa olunmuştur. İktidardan nemalanan iktidar yalakası havuz medyasının prim yaptığı kapı kulluğu gerçekliği günümüzün başlıca yadsınamaz reel gerçekliğidir.

Medya açısından kara bir tablo olan gazetecilerin tutuklu halidir.

Türkiye’de 150’ye yakın gazeteci cezaevindedir. Geçen yıl (2016), 800 gazetecinin basın kartı iptal edildiği gibi 173 medya kuruluşu da kapatılmış durumdadır.

Artık gelinen nokta gazetecilerin tutuklanması rutin bir olay olduğunu kaç gazetecinin tutuklu olduğu konusunda bir sayının verilemeyeceğini Adalet Bakanı açıklamış durumdadır. Bu konuya ilişkin kaynak TIKLAYIN

Burjuva demokrasisinin temsilcileri olan iktidar partisi ahlakı sıfır olan demokrasi geleneğinde yapılan hırsızlıklardan tutunda, hiçbir kural tanımadan fütursuzca yapılan talanın ahlaksızlığını dindar ahlaktan bahsedenlerin  üstlenmiş olmaları düşündürücüdür. Hiçbir koşulda istifa etmeyen bir yüzsüzlüğün hayat bulmasına  neden olmuşlardır. Bu yüzsüzlüğü bir madalyon gibi boynunda taşımaları sıkça bahsettikleri dindar ahlakın rüştünü ispatlamış olmaları ayrı bir ironinin kendisidir.

Geleceğin çok şeylere gebe olduğu Türkiye özgüllüğü, dinci faşizanları tarihin çöplüğüne göndereceği zaman dilimine  gebeyken, aynı zamanda kaybettiği cennetinin hayalini kuran vesayetçi Kemalistlerden kurtulmuş bir Türkiye, fazlasıyla hak ettiği, onurlu, insan haklarından ödün vermeyen hak ettiği çağdaş bir demokrasiye bir gün mutlaka kavuşacaktır.

Ali Galip Sayılgan 

Bir cinayet şebekesi Nato

04.01.2016 – 03:35

[Bu başlığa  dair kısa bir not: Bu yazımı her ne kadarda 2016 yılında kaleme almış olsamda yazı aralığına  İsviçreli tarihçi Daniele  Ganser’in çok önceleri bu konuya ilişkin çıkarmış olduğu  kitap kapağını referans olması açısından birde yine bu konuya ilişkin  (alt yazısı Türkçe olan) video’sunu güncellik arz ettiği için yazımın içeriğine eklemiş oldum.]


 

Uzun ismi Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü  olarak bilinen daha çok dilimize kısa ismiyle popüler olan Nato 4 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından Kuzey Atlantik Antlaşması’na dayanarak herhangi bir saldırıya karşı uluslararası askeri ittifak amacıyla kurulmuş oldu.

Konumuz burada ne kendi egemenlik hakları ve nükleer başlıkların konuşlandırması konusunda anlaşmazlığa düşerek Nato’dan ayrılan Fransa’nın bir süre sonra yeniden Nato ya katılması gibi Nato’nun inişli çıkışlı küçülmeli büyümeli tarihini incelemek değil elbette.

Varşova Paktı’nın dağılmasıyla genişleyen Nato’nun asıl itibariyle neye hizmet ettiğidir asıl konumuz. Sözlüksel ve tarihsel Nato kronolojisini öğrenmek isteyen her kes internetten yeterince kaynak bulabileceğini biliyoruz.

Değinmek istediğimiz asıl konu resmi yayınların değinmediği talan savaşının iç yüzüdür. Farklı pencereden farklı bakış açısıdır. Nato’nun çıkarları uğruna insan hayatının her hangi bir değeri olmadığını anlatabilmektir mesele. Nato’nun dünya konjonktüründe nasıl bir cinayet örgütü gibi çalıştığını detaylandırabilmektir.

Her şey bu cinayet şebekesinin çıkarlarına hizmet ettiği oranında o devletin yönetimine bağlı insanlar insan olarak varlığını sürdürdüğünü bilmemiz gerekiyor.

Zira yaşamak için ille de her türlü dönen dolabı bilmek gerekmiyor. Doğada insan harici canlılarda birçok şeyi bilmeden yaşıyor. Birçok insan, kurulu dengeler nezdinde bunu bilmeden yaşayabilir bu noktada sürdürülen talan savaşında bir sorun görmeyebilir bu insanın politik ve apolitik yapısıyla ilgili bir olaydır. Bu yüzden konumuz resmi yalanları pazarlamak değil, tam tersine gerçekliği bilmeyenlere anlatmaktır.

Eğer insan doğadaki yaşayan diğer canlılar gibi yaşıyor, hayat pahalılığı ve zamlarla boğuşup sorunsuz yaşadığını sanıyorsa elbetteki aldanıyor.  Nato şemsiyesi altında yaşarken dönen dolaplardan habersiz tılsımlı kelime olan ‘müttefiklik’ adı altında habersizce Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hizmet ettirilir. 

Unutulmamalıdır ki, görüngüde sözde bağımsızlık, gerçek bağımsızlık değildir. Emperyalizme göbekten bağımlılık bağımsızlığa veda eden bağımsızlığın aslında bu ölüm senfonisidir.

Çağımız emperyalistlerinin dayatmalı sistemi günümüz dünya düzeninde ciddi bir tehlikenin kendisidir çünkü tam bağımsız bir ülke olmanız için gelişmiş kapitalist emperyalist bir ülke olmanız gerekiyor.

Bağımsızlık teknoloji ve askeri güçle sağlanan bir sistemin üst aşamasıdır.

Yıllar önce İsviçreli tarihçi Daniele  Ganser, çıkarmış olduğu bu kitabında Nato’nun  nasıl illegal, nasıl acımasız  terör  örgütü olduğunu detaylıca anlatmıştı. 

 

 

Nato cinayet örgütü karşısında kamplaşan iki dünya kutbu, Sosyalist ve Kapitalist olarak ikiye ayrılmışlardı. Dünkü adıyla bildiğimiz Varşova Paktı, Nato karşısında böyle bir gücün dengesini oluşturmuştu. Bu gün ise çoktan dağılmış olan bu paktın üyelerinin çoğu bu gün, Nato’ya iltihak etmiş durumdadır.

 

 

 

 Görsel olarak hazırladığı video konferansı Türkçe alt yazılı olarak düzenlenmiş.

Bugün hala atom silahlarını ellerinde bulunduran Rusya ve Çin eskisi gibi bir dengenin önemli muhataplarındandır. Geçmişte olduğu gibi Nato bu iki ülkeden hep çekinmiştir gelecekte de hep çekinecektir.

Nato karşıtı bu iki ülkenin kurduğu doğal denge yüzünden paylaşım savaşı dediğimiz dünya savaşları eskisi gibi sıkça tekrarı olmadı ve olmayacak gibi. Çünkü bu kez III. Paylaşım savaşı, I. ve II. Paylaşım savaşları gibi klasik bir savaşın olmayacağını herkes bilmektedir. İnsanlığın tamamen yok olduğu kazananın olmadığı anlamsız deli saçması bir savaş olacaktır.

III. Paylaşım savaşının adı bir çeşit atom bombalarının yarıştığı bir savaşı olacağından dolayı ne yazık ki geride arzuladıkları pazar yerine, radyasyondan ölümden başka paylaşacakları bir ‘değer’(!) kalmayacaktır.

Radyasyon = Ölüm!

Kapitalizmin yaşadığı derin krize rağmen böylesi bir paylaşım savaşını asla göze alamayan Nato terör örgütü, Arap baharından tutunda IŞİD’in yaratılması konusunda, İŞİD’e lojistik destek verilmesi gibi zorunlu aktivasyon ülkeleri olan Suudi Arabistan, Katar, Türkiye gibi ülkeler, bir çeşit enstrümantel içerikli Lojistik Maşa pozisyonlu bir göreve tabi tutulmuşlardır.  Görev bağlılığındaki tek aidiyetleri Büyük Ortadoğu Projesi diye bilinen BOP ’a hizmet etmektir.

Işid aracılığıyla ulusal sınırların yeniden değişmesi plan dâhilinde kusursuz yürütülürken el altından desteklenen Işid ile de sözde savaşıyormuş gibi Hollywood senaryolarına taş çıkarılırcasına bu rol en iyi bir şekilde icra edilmeye başlandı. Türkiye’nin Işit’i yaptığı petrol kaçakçılığını Nato,  kendi uyduları aracılığıyla bütün gelişmeleri yıllardır an ve an takip ederken doğan aksaklıkları düzelterek sevk ve idare etmiştir.

Ne zaman ikili antlaşmaları gereği Suriye kendi topraklarına Rusya yı davet etti işte o zaman Nato terör örgütünün planları bozuldu. Rusya’nın Türkiye’ye petrol sevkiyatı yapan Işid tankerlerini vurmasıyla büyü bozuldu. Rusya’nın bu eylemiyle birlikte Nato ve Amerikanın gerçek yüzü bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu. Işid ’in yenilgisiz zafer ve başarısının ardındaki tılsımda böylece belgelenmiş oldu.

Planları bozulan Nato bu kez Rus savaş uçağını Türkiye’ye düşürtürdü. Bir şekliye Rusya fazla ileri gitme mesajını vermiş oldu.

Gerek Nato gerekse Erdoğan sunulan aleni delillere karşısında her ne kadarda itiraz eder gibi bir tavır geliştirmeye kalksalar da davranışlarının kökenlerinde süt dökmüş kedinin suçluluğuyla derin bir sessizliğe bürünmüşlerdir.

Yurt içinde kendi hakkında suçüstü belge ve dinlemelere montaj argümanını geliştiren Erdoğan, Rusya’nın uydu görüntülerine karşı montaj ve paralel örgütün bir oyunu olduğunu neden iddia etmediği hala merak konusu!

Zırt pırt her konuda nutuk atan Tayyip Erdoğan bile, usta ağabey Nato tarafından, atalet içinde kuzuların sessizliğini oynamasının tavsiyesine uymak zorunda kalmıştır.

Elbette böylesi bir planla barbarca kafa kesen katliamların sorumlusu olmak Hitlerin pozisyonuna düşmekten farklı bir şey değildir.

Işid mevzilerini bombalıyorum diye uçak kaldıran Türkiye, Kürt mevzilerini bombalayıp Işid’i bombaladım yalan propagandasıyla politika yapmaya ihtiyaç duymuştur.

Işid barbarlığını besleyenler onunla savaşıyormuş senaryosunu uygulayanların başında Amerika / Nato diğer adıyla Koalisyon Güçleri, yaptığı şeyler Türkiye den farklı değildir!

Kısacası her ikisi de aynı politikayı icra ediyorlar… Işid hedeflerini bombalama yok etme gibi yalan propaganda havada uçuşmaktadır.

Yaptıkları hokkabazlığın bilinmediği sanılsa da, dünya kamuoyunda bu hokkabazlığı daha bir süre uygulama niyetindeler.

Burada asıl görev Rusya ya düşmektedir dünya kamuoyuna ısrarla bu hokkabazlığı teşhir etmeye yönelmelidir.

Amerikan emperyalizmi ve NATO’nun, Nato üyesi Türkiye, Katar, Suudi üyeleriyle el atından savaşın örgütlenip hayata geçirilmesi planı şimdilik başarıyla sürdürmüş durumdadırlar.

İNSANLIĞA KARŞI SUÇ İŞLEYEN BU ÇETE, NATO’YA BAĞLI TÜM ÜLKELERİ SUÇA ORTAKLIK YAPTIRIYOR

Böyle bir terörist örgüte hala masum ülkeler neden üye olur? ,  diye, bir soru sormak gerekirse, sanırım cevabımız; hayali düşmanlara karşı korunma içgüdüsünün yanı sıra ayakta kalma diyebiliriz buna.

Bu duruma göre uluslararası terörizmle işbirliği demek, terörizme hizmet emek demektir. Bir diğer adıyla terörist olmak ya da kan kaybeden terörizmi kan serumuyla beslemek demektir.

Ama gelin görün ki gelişmiş emperyalist kimi ülkeler öncülüğünde bu terörist örgütlenmenin koruma şemsiyesi altına girilmesiyle beynelmilel bu terörist örgütün yasallaştırmasına neden olurlar.

Bu amaca hizmet eden bilgi dahilinde olan onlarca ülkeler vardır.

Bu ülkelerin içinde  en namlısı Türkiye’dir. Çünkü hiçbir ülke kendi savaşı olmayan deniz aşırı bir ülkeye asker göndermemiştir. Amerikan müttefikliğinin yansıması olan Amerikan yardımları sebebiyle Türkiye Nato konsepti doğrultusunda  Kore’ye asker gönderip kendi askerini kırdırmıştır.

Hepimizin bildiği gibi dünün hayali düşmanı, SSCB ile başlayan popüler kavram Komünizm idi.

Komünizm hayaletinin heyulası karabasanla karışık korkulu rüyası ilk defa işe yaramıştı.

Komünizme atfedilen korkunç bir hayaletin heyulası kendilerine rahat bir uyku vermediği ayrı bir gerçekliktir. Komünizm hayaletinin heyulası öyle bir korku olmalı ki, komünizme karşı beslenen düşmanlık kısa sürede işe yarayıp, Nato terör örgütü, batı ülkelerinde bir hayli üye bulup güçlenmesine neden oldu.

Emperyalist ülkelerin yoğun propagandası sonucunda sosyalizmle komünizm kavramları iç içe geçirilip aynılaştırılmıştır. Komünizm yeryüzü ölçeğinde hiçbir zaman yaşanmadığı gibi sadece bir teoriden başka bir şey değildir. 

Yeryüzü ölçeğinde sadece sosyalizm denemesinin yıkılmasını korkulu rüyaları olan komünizm heyulasının psikolojisini yenmek için sosyalizm denemesini komünizme mal ederek kapitalizmin başarısı olarak bir propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır.

Ama gerçek maalesef böyle değil. Hırsız kapitalizm var olduğu sürece komünizmin heyulası her zaman kapitalistlerin korkulu rüyası olmaya devam edecektir.

SSCB’nin ağır hantal yürümeye çalışan bürokratik devlet mekanizmasının tıkanmasıyla tarihinin bir döngüsünde Gorbaçov’un Glasnost politikasıyla komünist yaftasından kurtulmak istedi. Ben bu oyunda yokum diyen SSCB, bir gecede dağılarak kapitalizme döndü.

Nato’nun yarattığı komünizm heyulası olan kof olan argümanını bir bakıma bir anda tepe taklak oldu.

Nato terör örgütü milyonlarca dolar harcanacak olan bu projenin örgütlenmesini ülkelerin kendi halkına ait gayri safi milli gelir (GSMG) bile peşkeş çekilmiştir. Bu harcama örtülü ödenek adı altında her devrin başbakanı tarafından beslenmiştir. Devlet içinde devlet olan illegal yapılanma sözde komünizme karşı savaşacak bir birim yer altı terör örgütü Glatyo adı altında Avrupa ülkelerinde faaliyet gösterirken bizde de Özel Harp Dairesiismiyle hayata geçirilmiştir.

Türkiye de de Özel Harp Dairesi adı altında olsa da daha çok halk arasında   ‘Kontrgerilla’ olarak tanınmaktadır. Türkiye de bu terör örgütü hala ortadan kaldırılmış değildir. Türkiye de sayısız siyasi cinayetlere bulaşan 1-Mayıs katliamına varana kadar, Zeki Erginbay’ın İstanbul İnşaat Mühendisler Odasından kaçırılıp günlerce süren işkence ile katledilmesinde Özel Harp Dairesi / ‘Kontrgerilla’  olarak, birçok terörist eylemlere imzasını atmıştır.

Nato’nun gizli cinayet örgütü Gladyo İtalya gibi ülkelerde bombalamadan tutunda Politikacılara karşı cinayet ve suikastlara varana kadar bir dizi terör faaliyetlerinde etken bir organizasyon olmuştur.

Bu anlamıyla Nato’ya üye her ülke aslında bir biçimde terörizme hizmet eder, terörizmin kendisidir.  Nato’ya bağlı her ülke Gladyo suyla Özel Harp Dairesiyle terörizme iç içe yaşar. Avrupa da lav edilerek kapatıldığı söylenen Gladyo Türkiye’ye de örgütlü varlığını sürdürmektedir. Özal’a silahlı suikast bile bu örgüt tarafından yapılmıştır. Nato’nun illegal çetesi olan bu terörist örgüt, Özal’ın zehirlenerek öldürülmesi gibi iddialarla yüz yüzedir.

Devlet tarafından sağlanan örtülü ödenek yöntemiyle beslenen bu illegal örgütlenmeye ait yer altı cephaneliklerinden tutunda yer altı işkence haneleriyle boğazına kadar lağım çukuruna batmış devlet terörizm kokar.

Parlamentarizmin içinde yer alan irili ufaklı partilerle birlikte oynanan bu oyunda, mide bulandırıcı iğrenç kokuyu demokrasicilik parfümüyle gidermeye çalışılır.

Devlet içinde devlet olma halleriyle cinayet şebekesi olan Nato kanalizasyonundan mide bulandırıcı o iğrenç koku her ülkenin parlamentosunda adeta baş belasıdır.

İtalya’da Aldo Moro’nun kaçırılıp öldürülme olayına kadar sızan Gladyo ilginç bir performans sergilemiştir. Kaçırılma sırasında İtalyan hükümetinin danışmanı olan, Kızıl Tugaylara karşı mücadelede hükümete yol gösteren ABD’li terörizm uzmanı Steve Pieczenik’in 2001 yılında bir belgeselciye verdiği ifade de oldukça dikkate değer: 

“Moro ölmek zorundaydı. ABD hükümetinin bir müsteşar yardımcısı ve İtalya içişleri bakanının özel danışmanı olarak benim işim onun hayatını kurtarmak değildi. Benim işim, İtalya’yı istikrarlı hale getirmek, Hıristiyan Demokrat Parti’nin iflas etmesini önlemek ve böylelikle Komünistlerin iktidara gelmesinin önüne geçmekti. Moro’nun kaçırılmasında Kızıl Tugayların kullanıldığını düşünüyorum…” diyerek ilgin bir konuya ışık tutmuştur.

Komünizm heyulasının korkusu bir atımlık barut edasında etki gücü çoktan bitmiş olsada cinayet örgütü Nato, yine varlığını sürdürüyor.  Bu kez uluslararası arenada ülkelerin yeniden dizayn edilmesi stratejisiyle iç içe durumda. 

NATO NEZDİNDE KOALİSYON GÜÇLERİ IŞİD TERÖRÜ İLE SÖZDE SAVAŞIYOR…

Dostlar alışverişte görsün misali Tayyip Erdoğan’ın IŞİD terörizmiyle savaştığı gibi savaşıyorlar işte…

Amerikanın taşeron örgütü olan IŞİD ile (sözde kendisi  savaşıyormuş imajını  vermesi)  YPG üzerinden sistematik bir algı operasyonuna  gereksinim duyduğunu ortaya koymaktadır. Orta doğuda kimi ülkelerin yeniden dizayn edilmesi için kendi kurmuş olduğu bir örgütle direk cepheden savaşması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu yüzden de YPG enstrümanını kullanmaktadır.  IŞİD terörizmini nasıl sonlatacağını ilerleyen yıllarda hep birlikte göreceğiz.

IŞİD Terörizmini bizzat Nato, ulusal sınırların değişmesi konumunda kendi uzun vadeli çıkarları doğrultusunda görüngüde savaşır gözüküp özde koruyup kollamaktadır.

Suriye ve Irak’da el altından Nato’nun kışkırtılmasıyla Ortadoğu Haritası yeniden çizilmek isteniyor olması, Suriye’nin Rusya ile ikili anlaşması gereği Rusya’yı davet etmesiyle Nato’ya ait uzun vadeli planların nasıl bozulduğunun gerçekliği bu gün yüzüne çıkmış bulunmaktadır.

Dakka bir, gol bir! , der gibi, kaçak petrol hırsızlığının yansıması Rusya ya ait bir savaş uçağının düşürülmesine neden olmuştur. Türkiye’nin bu bölgede BOP’un eş başkanı gibi görüngü aktörlüğünün bir anda figüranlaşmasına neden olmuştur.

Trajik komik bu durumun Nato gözleminde geliştiğini açıklarken, IŞİD terörüyle Nato in direk işbirliğini kanıtlamış olmaktadır. Uydu görüntüleriyle santim santim kayıt altına alan Rusya bu gelişmeyi dünya kamuoyuna konferans düzenleyerek teşhir etmiştir.

IŞİD terör örgütünün binlerce kilometrelik tanker konvoyunu Nato’ya bağlı koalisyon güçlerin uydudan görüp ses çıkarmaması işbirliğini belirler. Dağa taşa boş arazilere bomba bırakıp gelen koalisyon güçleri IŞİD mevzilerini her ne kadarda bombaladıklarını iddia etmiş olsalar da burunlarının ucunda cereyan eden (sevk ve idare ettikleri)  tanker konvoyuna gözlerini kapamaları terör örgütü Nato yu suçüstü yakalanmasına neden olmuştur.  Ayrıntılarına buradan ulaşabilirsiniz. TIKLAYIN

Elbette Nato’nun icraatları bunlarla bitmez. Biraz geriye döndüğümüzde karşımıza birçok ayrıntı çıkar. Mesela Amerikan ticaret merkezi olan ikiz kulelerine uçak çarpmasıyla gündeme gelen terör saldırısı, Amerikan Nato tabanlı Gladyo ’nun örgütlediği bir terör eylemidir.

Afganistan’ın işgali bahanesi için uygulamaya konulmuş bir terör stratejisidir.

Terör stratejisinin hayata uygulanış sekli Afganistan işgalinin başarısını ortaya çıkarmıştır.

Asal olarak Amerikan ve İngiliz emperyalizmine hizmet eden Nato terör örgütü, dünyayı ultra kapitalist / emperyalist ülkelerin çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn edilmesidir.

Arap baharı kaosuda bunlardan bir tanesidir.  

Irak ve Libya’nın trajik durumu söylemimize uygun önemli örneklerden birisidir.

Son olarak da Suriye’nin Irak ve Libya gibi bir anda  ‘kolay yutulur bir lokma ‘olmadığını görülmesiyle bir bakıma planlarının bozulduğu bir dönemi yaşıyoruz. Suudi, Katar, Türkiye gibi maşa terör ülkeleri yöneten stratejik olarak sevk ve idare eden (geri plan sorumluluğunda)yöneten Amerikan emperyalizmi ve Nato olmuştur.

Suriye’nin talanı konusunda Rusya’nın ikili anlaşmaları gereği Suriye’nin arkasında dik durması Amerikan emperyalizmi ve Nato’nun bir bakıma sert bir kayaya çarptığını az çok siyaseti yakından gözlemleyenlerin bilgisinin yan sıra bir bakıma planları alt üst olmuş durumdadır.

Yeni strateji arayışlarıyla ortaya çıkan uzlaşma yeni bir stratejiyi şimdiden ortaya çıkarmış durumdadır. Savaşan muhalif çetelerle anlaşma imzalanması gibi gelişmeler farklı bir mecraya doğru gidişi işaret etmektedir. 

Mesela Amerikan emperyalizminin Irak işgalini oluşturan temel gerekçe nükleer silah malzemelerinin varlığı savı idi. Grafiğimizde gözüken yıllara göre Nato terörizminin kurbanlarının yıllara göre dağılımı gözükmektedir (1)

Irak işgaliyle birlikte görüldü ki, öne sürdükleri argüman koca bir yalandan ibaret…

Bu yalanın hesabını hiç kimse sormaya cüret dahi edemedi mahvolan Irak, kendi kaderiyle baş başa kaldı.

Libya derseniz ha keza, anlatmaya bile gerek yok, detayları hepimizin malumu…

Mesela Bosna savaşı sırasında BM’nin sivilleri korumak için aldığı uçuşa yasak bölge kararının Sırplar tarafından tam 462 kez ihlal edilmesine rağmen NATO uçaklarının Belgrad yönetimini bombalamasına 5 yıl boyunca karşı çıkan Fransa, Libya konusunda ise çok hevesli davranmıştı.

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, müdahale kararının alınmasında iki gün sonra apar topar Paris’te düzenlediği konferans sırasında savaş uçaklarını kaldırarak Muammer Kaddafi’ye bağlı güçlerin üzerine bomba yağdırmaya başlamıştı.

19 Mart’ta bombalama sırasında yaptığı açıklamada, “Libya’da kendi halkını öldüren Cani deliyi durdurmak bizim görevimiz” diyen Sarkozy’nin bu tarihten iki hafta sonra da Libyalı muhaliflerle ülkenin petrol rezervlerinin yüzde 35’inin Fransa’ya verilmesi konusunda gizlice anlaştığı ortaya çıktı.

Bu emperyalist talanda, Fransa 1 koydu, 3 bin 860 aldı!

6 milyon nüfusu olan Libya’nın 44 milyar varil petrol rezervi bulunuyor.

Dünyada en çok petrol rezervine sahip 10’uncu ülke olan Libya’da tüm petrol anlaşmaları Kaddafi ve ailesi tarafından yürütülüyordu.

Libya’ya yönelik hava saldırısı için 359 milyon dolar harcayan Fransa yaptığı bu gizli anlaşma sayesinde 1 trilyon 386 milyar dolar değerindeki 15,4 milyar varil petrolü işleme hakkına sahip olacak.

Görüldüğü gibi NATO özgülünde çıkarların yeniden düzenlenmesi NATO terörizminin yanı sıra NATO’ya bağlı emperyalist terörist konumundan soyut  değildirler.  NATO terörizminin üyesi olan onlarca ülke, bu kirli savaşta bizzat kendini sorgulamalıdır. Bu cinayet örgütü uluslararası terörizmin ailesine akraba olmaktan vicdani ölçüleriyle yüzleşmelidir.

Üye ülkeler Nato terörizmine kan taşımaktadır binlerce onbinlerce masum insanın ölümünden sorumludurlar.

Türkiye’de maalesef bu terör örgütüne üye olan ülkelerden bir tanesidir. Türkiye, şemsiye örgüt olan NATO’ya diğer ülkeler gibi üye oluşuyla  emperyalist teröre bir şekliyle can vermiş konumundadır. Kendi savaşı olmayan Kore’de onlarca masum Korelinin ölümüne neden oldukları gibi onlarca Mehmetçiğin ölümüne neden olunmuştur. 

Terör örgütüne üyelik müttefik olarak adlandırılması halkın mevcut gerçekler karşısında gözü boyanmıştır.

MİLYONLARCA MASUM İNSANIN YOK EDİLMESİ RUH SAĞLIĞININ YERİNDE OLMADIĞINI AÇIĞA ÇIKARIR

Son günlerde bu cinayet katliam şebekesinin yaptığı plan devlet sırrı kategorisinden çıktığı bu günlerde insanı, insanım diyen herkesi yerin mıhlayacak, dehşetle düşürecek nitelikte.

ABD’nin Stratejik Hava Komutanlığı’nın 1956’da hazırladığı ‘1959 Atomik Silah Gereksinimleri Araştırması’ adlı çok gizli çalışmanın üzerindeki gizlilik perdesi, Ulusal Arşivler ve Kayıtlar İdaresi tarafından kaldırıldı.

 ABD’nin Moskova, Pekin ve Berlin’i yok etme gibi binlerce milyonlarca masum insanın        katledilmesi hangi aklın ürünü dersiniz?

Sorumsuzluğa bürünen koyun beyinli kimilerimiz için, göz attığımız günlük haberlerde böyle bir habere, sıradan habermiş gibi göz ucuyla bakıp geçiyorsak, hala düşüncelerimizi değiştiremiyorsak, tepki gösteremiyorsak ilk başta kendi akıl sağlığımızdan şüphelenmemiz gerekir. 

Bu davranış şeklimiz normal bir davranış şekli değildir.

Müttefiklik görüngüsü adı altında uşaklık sendromu insanlığa karşı suç işlemenin kendisidir.

Her şeyden önce insani değildir, adiliktir, karaktersizliktir,  aşağılık olma halidir…

Hiroşima’ya atılan atom bombasından70 kat daha fazla bombayı düşünün…

İnsanlığın başına musallat olan bu suç örgütü çete; 1 Megatonla Hiroşima’yı yok eden bomba dan 70 kat daha fazla tahribat yapacak olan, 60 megaton atom bomba yani Hiroşima’ya bırakılan bombadan 4 bin kat güçlü, atom bombasıyla insanlığın özü olan masumiyetini vurarak yok etmeyi, insanlığı katletmeyi planladı.

Bu gün insanlığa alçakça yapılan bu adilik basına sızarken, insanlık hala böyle bir planın sorumlularını yargılayıp tarihsel açıdan akıl hastanesinekapatamıyorsa bölgesel koyunluktan dünya koyunluğuna hoş geldik demektir!

Öyle bir atom bombası düşününki sözde “dost güçler ve halkları”  bile yüksek seviyede ölümcül radyoaktif serpintiye maruz kalacağı ortaya çıkıyor.

Düşman güçlerini öldüren atom bombasının etkisi kendilerini de öldürüyor.

Atom bombası bir kez kimyasal açıdan füzyona ulaştı mı radyasyonun etki gücü dost ve düşman gücü diye ayırım yapmıyor. Kısacası atom bombasını kullanan delilik ihtirası kendi halkını da yok edebilecek ruh hastası bu cinayet şebekesiyle maalesef yaşamaya devam ediyoruz.

Kişisel ihtirasları için insanlığın düşmanı olan NATO’ya üye her ülke bu suç örgütünün doğal müttefikidir. Sırf bu nedenle bu gün ortada kurulmuş bir denge varsa, kendi delilik ihtiraslarıyla insanlık atom bombasıyla yok edilmiyorsa bu insanları çok sevdikleri için değil tam tersine kendilerinin de yok olacağı gerçekliğinden kaynaklanmaktadır.

Hep yazmışımdır emperyalizm insanlığın bir şekilde yok olmayacağının ayırdına varsa pazar savaşında daha çok istila için Japonya örneğinde olduğu gibi atom bombası kullanımından asla vaz geçmeyeceğini bizler çok iyi bilmekteyiz.

Elbette yorumlarımızdaki iyimserliğimiz bir noktaya kadardır, kapitalizmim ağır bunalımı nedeniyle NATO / Koalisyon = IŞİD güçlerinin koordineli işbirliğiyle BOP özgülünde orta doğunun sınırları yeniden düzenlenmeye kapitalizmin içine düştüğü ciddi krize çözüm bulunmaya çalışılsa da Rusya ve Çin bu noktada ciddi bir ayak bağıdır. Bu yüzden izledikleri strateji Rusya nın nükleer gücünün etkisizleştirilmesidir.

Bu yüzden Amerikan emperyalizminin yeni planları yeni katliam senaryoları hiç bitmek bilmiyor basına düşen habere göre; ‘‘ABD, yakın gelecekte Almanya’daki Bundeswehr Fligerhorst Büchel (BFB) askeri üssüne, her biri Hiroşima’ya atılan bombadan 4 kat etkili olan B61-12 tipi 20 nükleer başlık yerleştirmeyi planlıyor. Alman basınına göre, Washington ve Berlin’in hedefinde Rusya var. (…)

‘TÜRKİYE’DE DE VAR’

ZDF ‘ye konuşan Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova,
nükleer silahların sadece Almanya’da değil, Belçika, Hollanda, İtalya ve Türkiye’de de bulunduğunu aktararak, NATO’nun da nükleer silahların taşınabilmesi için uçakları yenilediğini belirtti. (…)

Alman Savunma Bakanlığı’nın eski parlamento sekreteri Willy Wimmer konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Oluşturulan bu yeni saldırı seçeneği, Rus komşularımıza yönelik bilinçli bir provokasyon” ifadelerini kullandı.’’ (2)

Bu provokasyonun ABD’nin Stratejik Hava Komutanlığı’nın 1956’da hazırladığı ‘1959 Atomik Silah Gereksinimleri Araştırması’ adlı gizli plandan ne farkı var?
Ama bir atom savaşında kazananların kendilerinin olmayacağını çok iyi bilmelerine rağmen burada kazanılmak istenen amaç Rusya ve Çin’in pasivize edilmesidir. Tetikçi çeteleriyle birlikte yeni dayatacakları dünya düzenine Rusya ve Çin’in karşı koma gücünü elinden almaktır. Atom bombalarının dengesinde atom bombaların gölgesinde kurulan bir çeşit suni denge içerisinde şimdilik barış içinde yaşıyoruz ama ne kadar daha yaşayacağımızın garantisini sanıyorum hiç kimse veremeyecektir.  

Kışkırtıcı katliamcı talancı emperyalizm var olduğu sürece galiba suni dengenin garantisi hiç olmayacaktır.

Yani atom bombalarıyla birlikte atomsuz / radyasyonsuz şimdilik barış içinde yaşıyoruz algısı sadece yanılsamadan başka bir şey değildir. Atom bombasızlığın tamamen dünya gündeminden bir yaşam tarzı olarak kalkmasının altını ısrarla çizmek istiyorum. Atom bombaların varlığıyla bize dayatılan suni denge  özünde bize ölümü gösterip sıtmaya razı edilmişliğimizin hikayesini anlatır.  

 

_Ali Galip Sayılgan_

 

Dip not:

(1)  http://tr.sputniknews.com/infografik/20151111/1018951381/ABD-NATO.html

(2)  http://tr.sputniknews.com/avrupa/20150922/1017912075.html#ixzz3wDCN5Yav

Emperyalizmin yeni taktiği global paylaşım

 

Emperyalizmin ileri kara-kolluğu na soyunmak bu olsa gerek demiyoruz tam tersine bu diyoruz.
Hepimizin bildiği gibi, daha dün talan çeteleri, düzenbazlıkların en güzel şekilde tarih sahnesinde yine iş başındaydı. Irak halkının başına gelenleri ve Saddam’ın sonunun nasıl olduğuna dair gelişmeler hafızalarımızda dünkü canlılığını korurken, bir de baktık ki talan çeteleri, bu ez gözünü Libya’ya dikti.
Maalesef Libya halkının başına gelenler Iraktan farklı olmadı.
Önce suni bir muhalefet ve bu suni muhalefete her türlü lojistik yardım, daha da olmadı talan çetelerinin Nato isimli şemsiye örgütü devreye girerek karadan, denizden, havadan feci bir bombardıman derken, huzurlarımızda her emre amade kukla bir yönetim…
Talan çetelerinin dün en büyük iddia ve gerekçeleri kimyasal silah fabrikaların varlığı yalanlarıyla kendilerine müdahalede sözde meşru zeminlerini yaratmaya çalıştılar. Ne nükleer silahın ne de kimyasal silah fabrikalarının varlığı tabiiki koca bir yalandı.
Hatta bu yalanlarını ispat etmek için uydudan çekilmiş fotoğraflara kimyasal silah fabrikalarının ispatı olarak bile lanse etmeye çalıştılar.
Saddam uluslararası talan çetelerinin yalan demagojileriyle müdahale edilerek düşürüldü. Bununla da yetinilmeyerek üstüne üstlük birde Saddam Hüseyin idam bile edildi.
Talan çeteleri Irak petrol ve doğal gazıyla birlikte yer altı yer üstü bütün madenleri talan çetelerinin şirketleri tarafından kendi aralarında bir güzel pay edildi.
Irak’a dair sonuca gelince müdahale sonrası Saddam’a ait ne bir kimyasal silah fabrikalarının varlığı tespit edilebildi nede bu dalda her hangi bir çalışma.
Bütün sorun gelecek olan on ya da yirmi yılın kurgulanmasında, uygulamaya konulan yeni paylaşım stratejilerinde hayat bulan, iç içe girmiş detaylardan tutunda, talan çetelerinin yalana dayalı teorilerinin propagandalarına varana kadar, bire bir içine gömülen ayrıntılar, mevcut teorinin bütününü oluşturmada (gerçekliğin varlığı) yani teorinin can alıcı yanı dediğimiz, birbirine bağlı zincirin halkalarında saklı olmasıyla ilintilidir.
İkiz kulelerinin imhası bir dizi yalan stratejisinin üstünde şekillendirilerek yok edilerek dünya kamuoyunun gündemine nasıl sokulduğu bilinen bir gerçektir. Özel Harp Senaryosunun enternasyonal şeklidir. Yani paylaşımın satranç oyunudur.
Tarih olarak sıralamaya koymaya bile gerek duymadığımız bu gelişmeler bir birinden soyut olmayan tam tersine bir birine birebir bağlı gelişmelerdir.
İkiz Kule, Afganistan işgali, Irak, Libya derken, gündeme bomba gibi düşen, gözün gözü göremediği tozun dumanın içinde peydahlanan bir de Arap baharı…
Bir yerde emperyalizme ait enternasyonal özel harp senaryosu uygulanmışsa, bir başka ülkede gelişebilecek lehlerine gelişme bir öncekinden soyut değildir. Dünyanın mevcut pazar paylaşımı emperyalist ülkelerin birebir ilgisi dahilindedir.
Dünya ölçeğinde emperyalist sistem varlığını sürdürdüğü sürece pazar paylaşımı dediğimiz dengelerin, çıkarlarına nasıl uygun düşüyorsa, verili koşullara göre değiştirilmesiyle bu kaypak zemin hep var olacaktır.
Emperyalizm var olduğu sürece de bu türden yıkım dediğimiz savaş ve gözyaşı hep var olacaktır. Doğanın kanunu nasıl varsa buda emperyalizmin kaçınılmaz kanunudur.
Emperyalizm var oldukça savaşlar da kaçınılmaz olacaktır.
Ancak emperyalizmin dünya ölçeğindeki nihai yenilgisiyle, yıkım ve göz yaşını temsil eden pazar savaşlarının tarih sahnesinden tamamen silinmesi vs. ancak o zaman bu realite gerçek olacaktır.
Teorilerine hizmet eden stratejilerinin ilk safhası Saddam Hüseyin’in Alman emperyalizminin oyununa gelmesi, yani sonunun başlangıcı olan ilk zokayı yutmasıyla, yeni paylaşım teorisi dediğimiz dünya savaşı olmadan (global paylaşım’) ın stratejisi işte böyle uygulamaya konulmuştur.
 
Gelişmeler adeta bundan sonra şunlar olacak der gibi aleni bir şekilde talan çetelerinin teorisine uygun kurgular bir biri arkasınca uygulamaya konulmuştur.
 
Saddam Hüseyin’i Halepçe ‘de Kürtler üzerine kimyasal bomba kullanmaya ikna eden Alman emperyalizmi periyodik olarak gelişmelerin fitilini böylece ateşlemiş oldular. Ateşlenen fitille bir süre sonra devreye Amerikan emperyalizminin girmesi kaçınılmazdı ve gelişmeler bize gösterdi ki ”Global Paylaşımın” yıkımı kendilerine yansıyabilecek en ucuz savaş masrafı demekti.
 
Devrimciler ister kabul etsin isterse etmesin, ortada realite diyebileceğimiz bir gerçekliğin varlığı bize bir şekilde dayatmış durumda.
 
Üstüne üstlük bu realitede emperyalist talan çetelerinin tamamı bire bir mutabık. Emperyalistlerce mutabık olunan bir fikir olduğunu ”Global Paylaşım”ın mevcut pratiği bu bizim teorimizi doğrulamaktadır.
 
Dünya ölçeğinde belli başlı emperyalist ülkeler atom silahlarına sahip durumda. Eskisi gibi tanımlayabileceğimiz I. ve II. paylaşım savaşlarındaki gibi verimli pazarların klasik savaş yöntemleriyle şimdilik yeniden paylaşılamayacağını aksine atom savaşıyla başlayabilecek bir paylaşım savaşının kazananının olamayacağını hepimizden daha iyi bildikleri de ayrı bir gerçekliktir.
 
Kazananın almayacağı yeni paylaşım savaşı, (atom) yani nükleer bombayla söz konusu olacaksa, bu yıkım bu kaybediş, emperyalistlerin felsefesine aykırı bir paylaşım savaşı olacağına göre, (intihara ilişkin psikoloji depresif bir çılgınlığı daha henüz kendi bünyesinde taşımamaktadır) şimdilik böyle bir çılgınlıktan uzak kalmalarının tek nedeni, nükleer savaş sonrası yıkımdan kendilerini koruyabilecek bir kalkanın bilimsel olarak daha henüz keşfedilmemesinden kaynaklanmaktadır.
 
Hiç kimse merak etmesin talan çeteleri dediğimiz bu aşağılık mantalitenin sahipleri, gelecekte bilimsel olarak koruyucu bir kalkanın keşfedilmesiyle, bu kez nükleer savaş çığırtkanlığı yapmaktan geri kalmayacağı gibi, gelecekte insanlık için yıkım denilen bir şeyin umurlarında olmadıklarını (bu satırlarımızın iddiasını) bire bir uygulamaya koyarak ispat edecektir.
 
Bu stratejinin Irak ayağında Alman emperyalizminin tezgahına gelen Saddam Hüseyin, talan çetelerinin yeni teorisi olan ”Global Paylaşım”dan hak talep ettiği payını yine sürecin başlangıcı olan sattığı kimyasal bombalara borçludur.
 
Emperyalist çeteler gelinen noktada yeni ”Global Paylaşım” dan bir birini soyutlamayacak şekilde davranış içinde olmaları sanki komünizmin eşitlik teorisinden menfi anlamda etkilenmiş gibi gözükmekteler.Eşitliğin yasası doğalarına aykırı olsa da, çıkar sorunu kendilerini, kimi zaman böylesine gülünç bir ittifaka itile bilmekteler .
 
Kendi aralarında paylaşımın ”eşitliği”(!), elbette koşulların bir şekilde kendilerine dayatmasıyla ilgilidir.
 
Nükleer savaşın getireceği yıkıma karşı (kendi lehlerine uygun çözümlerin keşfedilerek geliştirilmesi) bu noktada dile getirmeye çalıştığımız öykünerek izafileştirdiğimiz emperyalistlerin göreceli eşitlikleri bir anda tersine dönüşerek, dünyanın efendisi olma yarışı, yeni versiyonlarıyla yeni bir hat safhaya girecektir.
 
Emperyalizmin özü dediğimiz egoizmin bünyesinde yeşeren köleleştirme ruhu, kendi çıkarlarına uygun bire bir doğanın katliamı vs. gibi etkenler bunun en bariz örneğidir.
 
Amerikan emperyalizminin yalancı şaklabanlarından biri olma unvanını kazanan George W.Bush müdahale öncesi Irak’a ait, iddia ettiği kimyasal silah fabrikasının sadece bir yalandan ibaret bire bir kurgu olduğunu bizzat kendisi kabullenmek zorunda kalmıştır.
 
Yalanın örgütlenerek sunulması bu uğurda kamuoyu yaratılması gibi taktik sorunlar ”Global Paylaşım”ın her zaman başvurabileceği geçerli ve revaçta olan eskimemiş bir yöntemdir.
 
Irak halkına Saddam sonrası uygulanan yıkım ve işkence binlercesini sayabileceğimiz vahşice ölümün çizelgesi ”Global Paylaşım”ın yeni savaş konseptidir.
 
Tabiiki ”Global Paylaşım”ın fütursuzluğunun nerede duracağı nerede durmayacağı eski SSCB gibi bir ülkenin karşılarında bir güç olarak dikilmesine bağlıdır.
 
Emperyalizme karşı bir gücün varlığı olarak bilinen SSCB, devrinin pili, çoktan bittiğine göre, geriye Çin gibi bir devin yeşil ışık yakmaması gibi bir tavırın ”Global Paylaşım”ın fütursuzluğunu frenleme etkisi yapabilir. Yoksa ”Global Paylaşım”ın hızı nasıl bir anda Libya halkını vurmuşsa, Libya’daki en nadide güzellik dedikleri altın elmasın talanı (Ve Kaddafi’nin elemli acı sonu) milyarlarca dünya insanının gözü önünde cereyan etmiştir.
 
II. Paylaşım savaşıyla çizilen resmi sınırlara farkındaysanız dokunulmamakta. Bu Irak talanında da bu böyle oldu, Libya talanında da bu böyle oldu. ”Global Paylaşım”ın en belirgin ortak kriteri, toprağın hiç bir koşulda ilhakına yönelme olmamasıdır. Burada paylaşılan talan edilen şey toprak değil, petrol gibi gereksinim duyulan değerli madenlerdir.
 
I. ve II Paylaşım savaşlarında toprağın ilhak edilme gibi bir cazibe yaşanmış olsa da ”Global Paylaşım” talanında bu cazibe yaşanmamaktadır.
 
”Global Paylaşım” çetelerinin kolaycı kar hırsı, toprağın paylaşılmasındaki yaşanılabilecek pürüzden daha karlı olan bir stratejinin real adı ”Global Paylaşım” dediğimiz yeni talanın aynı zamanda yeni adıdır.
 
Saddam’ın Irak’ıyla gündeme gelen ”Global Paylaşım” Kaddafi nin Libya’sıyla başarısını sürdürmüş olsa da sırada Suriye ve İran gibi ülkeler hakkında üretilebilecek yalanın teferruatında takılı kaldılar.
 
Suriye’ye insan hakları dersi verenler Türkiye’de süren insan hakları ihlallerine özenle kulaklarını tıkarlarken, utanmasalar Türkiye’yi insan haklarında bir numara ülkeler arasına sokarak kutsamaya kalkacaklar.
 
İktidara muhalif 105 gazetecinin uyduruk gerekçelerle içeriye atılmasından tutunda Kürt köylülerinin keyfiyete varacak şekilde uçaklarla katledilmelerine varana kadar (on binlere, yüz binlere varan) sabıka kayıtlarıyla ünlü bir ülke Türkiye!
 
Binlere on binlere varan gözaltında katledilerek kaybedilen insanların sayısı bin bir gece masallarını bile solda sıfır bırakacak düzeye çoktan ulaşmış durumdadır.
 
”Global Paylaşım” talan çetelerinin özellikle Suriye için üretilen katmerli yalanın daha da katmerlisi Türkiye’de yaşanırken Türkiye de yaşanan insanlık trajedisine gözler ve kulaklar özellikle tıkanmış durumdadır. Çünkü Türkiye ”Global Paylaşım” talan çetelerinin işlerini kolaylaştıran ender sayılabilecek stratejik ülkelerden bir tanesidir.
 
Aynı Saddam’ın kimyasal silah fabrikası gibi, şimdi de İran’ın, nükleer bomba yapabilme olasılığı, vs. Saddam’a müdahale gibi aynı stratejinin nüans farklılıkla pazarlanan zikzaklarını oynuyorlar.
 
Nükleer savaşa bulaşmadan ihtiyaca göre paylaşım ”Global Paylaşım”ın yeni bir taktiğidir. Bu taktiğe karşı devrimcilerin (mevcut durum karşısında) seyirci konumuna düşmesi/ düşürülmesi biliyoruz ki
 
Talan çetelerinin ağızlarının sulandığı yere ”Global Paylaşım”ın gereği musallat olması (bu uğurdaki fütursuz duruşlarını) SSCB’ nin dağılmasına borçludurlar. Aynı şekilde Dünya Sosyalist hareketinin bir yansıması olarak Türkiye’de yaşayan devrimcilerin (mevcut durum karşısında) seyirci konumuna düşmesi bir yukarıdaki gelişmeden soyut değildir.
 
Türkiye topraklarında yaşayan devrimcilerin yok denecek kadar cılız örgütlülüğü ve vurduğu yerden ses getirebilecek önderliğin bir türlü oluşamaması hem oportünist görüşlerin hem de revizyonist anlayışların hala revaçta olmasına bağlıdır. Kerameti kendinde sanan lanetli anlayış, emperyalizme karşı doğru bir kavganın önünde de ciddi bir engel olduğu gibi, iflah olmaz o lanetli kariyerizm, bünyeye yayılmış olan o iflah olmaz ölümcül kanser hastalığının ta kendisidir.
 
Çağımızın illeti nasıl kanser hastalığı ise, Türkiye solunun illeti de kendini bir bok sanan kariyerizmin ta kendisidir.
 
”Global Paylaşım” ın stratejisi el altından örgütlenen Arap baharıydı. Sorunun öyle bir propagandası yapıldı ki gören görmeyen sanki Che Guavera ‘nın ruhu milyonların içine girdiğini sanırdı.
 
Bu ayaklananların hiç birisi antiemperyalist bir ayaklanma olmadığı gibi emperyalistlerin kışkırtmasıyla hareketlenen halk seli, mevcut hanedanlara hiç bir iktidarın kalıcı olmadığının gözdağı emperyalizm tarafından bizzat verilmesinin yanı sıra, mevcut hanedanların emperyalizmle her türlü katıksız işbirliğinin kendi konumları için nasıl yarar sağlayacağını göstermiş oldu.
 
Mesela bu gösterilerin hiç biri Türkiye’nin yakınından geçmediğini göz önüne alırsak Türkiye’nin talan çeteleri dediğimiz bu emperyalistlerle nasıl sıkı fıkı işbirliği içinde olduğunun en güzel göstergesi değilmidir?
 
Dünya ölçeğinde yaşanan ekonomik krizde Türkiye’den çok daha iyi durumda olan ülkelerin bile iflas bayrağını çektiği bir ortamda Türkiye’nin sanayileşmede (ciddi bir geçmişi olan ülkeler gibi) ekonomik krizi normal atlatmaya kalkması yabana atılacak bir gelişme olmadığı ciddi bir o kadar da önemli bir özellik olarak algılanmalıdır diye düşünmekteyim.
Emperyalizme bağımlılığın hat safhaya vardığı bir dönemde, Türkiye’ nin bizzat kendi tarihinde, (hiç bir zaman bu kadar) emperyalizme kişiliksiz bir tarzda bu denli bağlanmamıştır. Türkiyeli hakların gerçek kurtuluşu ”Global Paylaşım” cı talan çetelerinin adımlarını boşa çıkarmaktan geçecektir.
 
Çağımızın illetli hastalığı (devrimci anlayışın en verimli organını maalesef kanser bulaşmış durumdadır) kariyerizm yenilmeden verimli organımızın kurtulması da mümkün değildir! Emperyalizme karşı savaşın gerçek olması kadar, savaşın kazanılması da, hayalin bire bir kendisi olarak devrimci ruhumuzda at başı gidecektir.
 
27-02-2012
 
Ali Galip Sayılgan