Bir tarafta Ağ gelin: …

Biz devrimciyiz. Güzelliklerin, insanlık bahçesinde Karanfilleşerek çoğaldığı; İnsanların, birbirinin üzerine basarak değil, El ele tutuşarak Karanfillere uzandığı dünya Bizim dünyamızdır. Bizim reflekslerimiz Sahip olduğumuz değerlerin meyveleridir. Biz, hiçbir gelişme karşısında Tavırsız kalamayız. Dallarımızdan üretkenlik fışkırmalıdır. Bize refleks yitimi Bize tepkisizlik Bize kısırlık yakışmaz. Yoldaşlarımız, Bir yangını haber verir gibi “fırlamalı” Bir yarayı pansuman eder gibi titizlenmelidir. Biz, doktor değiliz. Bizim de yaralarımız var. Ama biz devrimciyiz. Tüm duyarlık göstergelerinden Tüm sanatçı inceliklerinden Öte bir tanımlamadır bu. Ne mutlu, Yaşamı devrimcileştirerek yol alanlara.      

Niko Beloyanni                                                                                                                                                                                                                                                                                                  

Belki Henry Alfred Kissinger (*) kendi döneminin ölçütlerinde bir nevi sembol olsa da, kendisi şimdilerde, tozlanmış takvimden düşen bir momentin lahzası gibidir.

İlk bakışta kişiselleştirilmiş gibi alğılansa da, sonuçta içeriğin muhtevasında elbette değişen bir şey yoktu.

Çünkü Amerika, entrikalarla dolu bir geçmişiyle adeta dünya insanlığına zehir saçıyordu. (**)

 Zamanın bu diliminde Kissinger tarih oldu belki ama tarihin o momentinde Kissinger, Amerikan emperyalizminin dünya kamuoyunda çıkarlarını canla başla koruyan Dış İşleri Bakanı idi.

Amerikan Emperyalizminin ana felsefesi dünya halklarını kendisine tabi hürriyet yoksunu birer köle haline getirmektir.

Emperyalistlerin kendi aralarında etken olan bir çeşit gücün simgesi sayılan pazar payıdır. Mevcut pazar payı elde tutulduğu oranında kar mübadelesinin sömürüsü kendileri için refahı halklar için cehenneme bağımlılığı ortaya çıkartır.

Emperyalizmin anlaşılabilir gerçek literatürüne gelince, bunu basitçe söyle tanımlayabiliriz. Bu uğurda her türlü entrikayı çevirmede kendisine mübah gören bir sistemin ukalalığıdır emperyalizmdir.

1973 yılının sonlarıydı daha henüz 18 yaş dilimimin içinde çocukça hayalleri olan, gelecekte yükü ağır olacak bir kuşağın bireyleriydik. Farkında olmadığımız siyasal konjonktür kelli felli sayılan yetişkin / tecrübe sahibi  ‘siyasetçilerin’ cesaret edemediği bağımsız bir ülkenin özgün duruşu yerine, işbirlikçiliği yeğlediği bir dönemin çocuklarıydık.

Emperyalizme karşı antiemperyalist bir tavrın nasıl alınmanın gerektiğini aslında Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları, toprağa düşerken göstermişti.

Ülkelerinin bağımsızlığı için yaşamlarını hiçe sayan devrimciler ölümlerinin üstünden daha henüz iki yıl bile geçmemişti…

Bir şeyler yapılmalıydı ama ne?

Çocuksu duruşumuz bunu bilemeyecek kadar tecrübeden yoksun olsa da bir şeyler yapılmalıydı…

Kelli felli siyasetçiler satılabilir ama 18’lik, 19’luk, genç çocuklar kendini asla satamazdı. İşin ucunda ölüm bile olsa biz o ölümden korkmuyorduk. Ölümden korkmayan bir insan için işkenceler, hapishaneler vız gelir tırıs giderdi.

Bizler, döneme özgü koşullarda dünya ya bu pencereden bakardık.

Hemen hemen aynı yaş grubuna dâhil olduğumuz bizlerin yoldaşlığı, insan sevgisinden başka bir şey değildi. İnsanları çok seviyorduk. Bu yüzden de böyle bir eylemde yakalanan Develi ’li üç arkadaş, üç yoldaş idik…

İsmail Benli, Soner Baykara, Ali Galip Sayılgan…

Çocuk yaşta bizi hangi şartlar bir araya getirmişti?

Onca yıllık aradan sonra bunu hep düşünsem de, soruma yanıt olarak bulduğum tek cevabım ise; kendimizi fedakârca paraladığımız, karşılıksız insan sevgisinden başka bir şey olmadığıydı…

Anadolu'nun sessiz ve sakin şirin bir kazası olan Develi’de, Ağustos ayının cırcır böceklerinin geceye serenat yaptığı bir hafta sonunda biz kararlaştırdığımız gibi afiş yapıştırıyorduk. İşin tuhaf tarafı afiş yapıştırırken (diğer bir deyimle) biz, eylem üstünde yakalanmıştık.

Gece daha henüz, tan ışığına teslim olmamıştı ve ay ışığında Erciyes, 3916 metre yükseklikten sanki beni ve bizi seyrediyordu.

Beyaz gelinliğin beyazlığında beyaz bir rengi anlatmak gibi par-ı ak, ay ışığının şavkında daha bir karanlığı yırtıyordu. Karanlığı yırtmaya Erciyes oysa çoktan başlamıştı. Zirvesinde duran o müthiş beyazlık ay ışığının şavkında karanlığa karşı dimdik ayakta onuruyla duruyordu.

Özgür bir duruşa bel vermiş, dumanlı başı dimdik fütursuzluğunda, en kurak geçen yaz aylarında bile zirvesinde karı hiç eksik olmayan o eşsiz görkemli heybetini işte o gece Erciyes' de bir kez daha görmüştüm.

Heybetinden bir şey kaybetmeyen o duruşuyla sanki bize bir şeyler anlatmak istiyordu. Bağımsız hür olabilmenin timsali Erciyes, kendi zirvesinden sanki bizi izliyordu.  

Rüyadan uyanır gibi birden ılık bir rüzgâr yaladı yüzümü. Gözlerim telaş içinde Ak Gelin  (Ağ Gelini) aradı… Öyle ya, Erciyes Ağ Gelin siz olmazdı…

Bu kez ben, ayın şavkında belirginleşen, Ağ Gelinin sulietine baka kaldım. Çünkü Ağ gelin, yürekliliğinin yanı sıra, bir o kadar da heybetli bir duruş sergiliyordu Ağ Gelin.

"Ağ gelin indim ola yayladan,Kaşın değil gözün beni ağlatan,Satın mı aldın güzelliğin Mevla’dan,Alırım ahtım'ı da koymam seni Ağ gelin,

Sürmelim, sen bilin…" (***)

 

Ağ Gelin. Kendi söylencesinde esarete asla ödün vermeyen namus timsali oluşuyla ünlüydü.

Develi yöresinin Ağ Gelin söylencesi Erciyes dağının zirvesine yakın bir yerde çocuklarıyla dimdik duruşu kulaktan kulağa tekrarlanarak Ağ Gelin söylencenin anısı hep canlı kılınmıştı.Ağ Gelin elinden tuttuğu çocuğuyla birlikte (ilk isteği üzerine) taş olmayı yeğlemişti!Erciyes'in zirvesine yaslanmış gibi, kımıldamadan duruyordu taşlaşmış büstünün sanki o müthiş sulieti!

Nedense, içimden sanki o anda, bir daha Ağ Gelin’i göremeyecekmişim gibi ansızın Ağ Gelin’e baka kalmıştım.

Ağ Gelin namusuna gölge düşürmemek için bu yolu seçmişti. Namussuzca yaşamaktansa taş olmak, belki de onun için en güzel çözümdü. Nitekim de bu yolu seçti… İlk isteğine göre Ağ Gelin çocuklarıyla birlikte taşlaştı.

Zira namus, dün olduğu gibi bugünde Türkiye topraklarında yaşayan halklar için önemli bir kavramdı. Dünya coğrafyasının paylaşımıyla kendini gösteren ulus aidesi, aslında kendi milli burjuvazisinin sorunuydu.

Milli burjuvazi bu sorunu hep, elinde tuttuğu kendi propaganda aracıyla vatanın kutsallığını en iyi bir şekilde işler. Vatan’ın kutsallığı namusla özdeşleşince toplumun en ücra kesimleri içselleştirilen bu kavramlara kendi sorunuymuş gibi sahip çıkar.

Ulusu ulus yapan aslında en önemli kriterlerinden biriside budur, ulusun ulus olma sürecinde geçirdiği fermantasyon dediğimiz mayalanma sürecinin bileşkesi tam da budur.

Aslına bakarsak dünya ölçeğinde var olan bütün ulus devletlerinde bu sorun aynıdır. İşte bu nedenledir ki devlet özgülünde temsiliyetiyle özleşen yükseliş, vatan tılsımıyla yoğrulan hamurun hammaddesinde önemli bir saç ayağı gibidir.

Bu nokta da milli burjuvazi asla gözükmez, onun, ideolojisi insanların benliğinde var olur. Özünde ulusu ulus yapan milli burjuvazinin çıkarlarıdır. Mesela Çanakkale’de ölenler arasında milli burjuvazinin sınıfından hiç kimseye rastlayamazsınız.

Ölen milyonların üstüne bağdaş kurmuş vatan kavramının kutsallığından dem vurup toplumun iliklerine kadar sömüren milli burjuvaziye rastlayabilirsiniz…

Milli burjuvazinin propaganda araçları hiç kimsenin farkına varmadan namusu çoktan vatan ile özdeşleştirmiştir bile.

İşte bu yüzden dir ki insanlığın gelişiminde kutsallaşan vatan kavramının yeri büyüktür. Ulus devletlerinin oluşumunda bu kavramın rolü büyüktür. Bu yüzden I. ve II. emperyalist paylaşım savaşlarında yüz binlerce insan vatanın bağımsızlığı uğruna hayatından olmuştu.

Maalesef en acıklı trajedi de Çanakkale’de yaşanmıştı.

Oysa bu ülkede o kadar Amerikan işbirlikçisi vardı ki, devletin içinde sözde vatan sevgisinden dem vurarak çeşitli kılıflar altında çıkarları gereği bu ülkeyi emperyalizme peşkeş çekme gayreti içinde hep var oldular.

Hala da bu değişmiş değil, ülkeyi birçok kılıflar içinde emperyalizme peşkeş çektiler, çekiyorlar. Tam bağımsız Türkiye hayalimiz gerçekleşene kadar, bu peşkeş furyası, hep var olacaktır.

Hibe ettiği hurdalarıyla borçlandırılan basiretsiz iktidar partileri, bir o kadarda ikili anlaşmalara imza atan işbirlikçiler sebil gibiydiler. Yani diğer bir deyimle en büyük işbirlikçileri başka yerde aramamak gerekiyordu.

Çünkü ülkeyi peşkeş çeken işbirlikçiler mecliste idi.

En büyük işbirlikçi partilerden ikisi olan DP ve CHP Marshall yardımının marifetini işbirlikçi ruhlarının ezgisinde güzellemelerini anlatmakla bitirememişlerdi.

Bu işbirlikçi partilerden dönemin Dış İşleri Bakanı Hasan Saka ve CHP Milletvekili Kasım Gülek söz birliği yapmışlarcasına, koro halinde tarihe not düşüyorlardı. ‘…Bu yardımın bağımsızlığımıza asla sekte vurmayacağını tam tersine sadece ABD, Türkiye’ye değil, tüm dünyada barış ve demokrasiyi güçlendirici bir adım olduğunun’ yalanını pazarlıyorlardı. İşbirlikçiler mecliste olduğu için başarılı olabil memeleri de mümkün değildi. Bu yüzden de çok rahat başarılıda oldular.

Vatan’ı namus değerleriyle özdeşleştiren 20. Yüzyılın ulus devletleri, Ağ Gelin’in kendine has özgün hikâyesinde bağımsızlığının sembolü olan bu onurlu duruşuyla efsaneleşmiş olmasıdır.

Osmanlı imparatorluğunun zayıf düştüğü son yıllarında bir kez daha atağa kalkan mandacılık ruhu kurtuluş savaşının galibiyetiyle sessizliğe gömülse de yıllar sonra onurlu başı dik, bağımsız bir ülke olma çabası Türkiye’nin bu durumu anlaşılan o ki işbirlikçilerimize yine fazla geldi…

Amerikan emperyalizminin sinsi tuzağı olan ve 1948 yılında gündemimize sokulan Marshall yardımı diye geçen borçlandırılma yöntemiyle Amerikan emperyalizmine bağımlı hale getirildik.

Emperyalist işgal güçlerinin topla, tüfekle, birebir işgal etmekle dize getiremedikleri Türkiye'yi Amerikan emperyalizmi yardım tuzağıyla dize getirmişti.

Borçlanma, borçlanma derken bunun sonu hiç gelmedi… Yerli işbirlikçilerimizin yeni efendileriyle gül gibi geçinip gidiyorlardı. Emirler Amerika’dan geliyor Türkiye uyguluyordu borç hanesi hiç silinmediği gibi, bir de üstüne üstlük borçlandırıldıkça borçlandırılıyordu.

Nedir bu Marshall planı?

 Marshall planına katılmak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makinesini öngörülüyordu. "Marshall Yardımı" olarak bilinen bu anlaşma gereği, 1949'la 1951 yılları arasında Türkiye'ye sözüm ona ekonomik yardımlar yapıldı. Türkiye, artık batı yanlısı dediğimiz Amerikan yanlısı bir politika izlemeye başladı. 1948'de Marshall Planı'nın diyeti Türkiye'yi emperyalist tekellerine güzel bir pazar oldu. Bu yardımla Türkiye, ABD'nin ülkemize açtığı incirlik üssüyle birlikte bölgedeki en önemli taşeronluğunu pekiştirtirmiş oldu.

Hedef elbette yardım falan değildi. Yardımın içeriği, ''yardım'' adında, koca bir tuzaktı! Asıl sorun yardım görüntüsü altında borçlandırılmamız Türkiye Cumhuriyeti devlet yönetiminin basiretsizliğiyle özdeşleşmiş oldu.

‘Siyasal alandaki Truman Doktrini ’nin ekonomik uzantısı, Marshall Yardımı biçiminde ortaya çıktı. Türkiye, Marshall yardımlarından faydalanan ülkelerden biriydi ve Marshall yardımı, Türkiye için, ekonomik bağımlılığın başladığı yerdir. Marshall Planı, Avrupa’ya yardım etmek istiyordu.

Bu amaçla, 1948 yılında OEEC (Ekonomik İşbirliği Örgütü) kurulmuştu, ama Türkiye bunun dışında bırakılmıştı. İleri sürülen gerekçe, Türk ekonomisinin savaştan çok zarar görmediği ve kendi kendine yeterli niteliklere sahip olduğuydu.

Fakat Türk hükümeti durumu böyle görmüyordu. Amerikan yardımı, Sovyetlere karşı bir güvence olduğu gibi, hazırlanmış bulunan ekonomik kalkınma planının gerçekleştirilmesinde de kullanacaktı. 

Bu yüzden Türkiye, ABD’ye başvurarak kendisinin de “Marshall planı” içine alınmasını istedi. Sonunda Amerika, Türkiye’yi de ekonomik yardım programının kapsamına aldı. Başlarda askeri nitelik taşıyan Amerikan yardımı, ekonomik bir niteliğe büründükten sonra Kemalist politikanın İlkerlerinin terk edilişinin başlangıcı oldu.’ (kaynak W.p)

Bir borç tuzağı olan Marshall Yardımı ile Türkiye hibe adı altında borçlandırılmıştı. Ayrıca Türkiye 11 Mart 1947'de IMF'ye, 14 Şubat 1947'de de Dünya Bankası'na üye olmuştu. ABD ile 27 Şubat 1946 tarihinde yapılan 10 milyon dolarlık anlaşmaya göre Türkiye, ABD'nin işine yaramayan savaş artığı malzemeleri satın alma durumunda bırakılmıştı.

I.ve ikinci II. Paylaşım savaşı sonrası emperyalizmin gelişimi Vietnam batağından sonra şekil değiştirerek bizim gibi ülkelerini IMF kanalıyla borçlandırma konumunu seçmiştir. Yardım ve kredi yöntemiyle kalkınmayı amaçlayan bizim gibi ülkeler adeta aciz bırakılarak Amerikan sız yapamayacak konumuna düşürülmüşlerdir.

Asıl sorun krizde bulunan tıkanan Amerikan sanayine pazar açmaktı ve öyle de oldu. Koca bir borç tuzağına dönüşen Marshall Yardımı ile Türkiye sözde hibe adı altında akıllara durgunluk verecek bir şekilde borçlandırılarak Türkiye'nin kendine özgü gelişmekte olan ekonomisi bağımlılaştırılarak çökertilmiştir.

Bu durum modern mandacılığın iz düşümü gibi gerçekliğe ulaşıp ülkemizle içselleştirilmiştir.

Ha sömürge ülkelere açıkça atanan komiserlerin denetimi, ha CIA'nin el altından denetimi… Aradaki farkın şimdilik gizli kapaklı olmasıdır.

Çok bilindiği gibi 12 Eylül sonrası kurulan Amerikan icazetli siyasal partilerin ülkenin talanından tutalım da yabancılara satılan topraklarına varana kadar yağmalanan bir süreci yaşıyoruz.

Siyasal iktidarın birebir yaptıkları aleni hırsızlıklar nasıl ayyuka çıktığını ne yazık ki yaşayarak gördük. Cukkalarını doldurmanın elbette bir bedeli olmalı. Onursuzluğun olağanlaştığı bir sürecinde elbette bir bedeli olmalı.

Mesela Ağ Gelin onurunu taşlaşarak korumuştur. Bizim iş birlikçiler ise ülke çıkarları yerine Amerikan emperyalizminin çıkarlarını koruma yönünde nasıl yaranırım yarışında bir çeşit ''onursuzluk'' savaşımı vermektedirler.

Daha henüz 1973 yılında, afişleme eylemi, o kadar moda değildi. Afişleme eyleminde yakalanmamız, sessiz bir o kadarda sakin kazamız olan Develi’de çok konuşulan bir gündemin kendisi olmuştu.

Polislerin bizleri korkutmak isteyen bilgiç tavırlarının yanı sıra, bilmem kaç yıl hapis yatacağımızın ninnilerini dinleyerek geçirmek zorunda kaldığımız nezarethanemizde, buz gibi beton zeminde uyuyabilmekte mümkünde değildi.

Uykusuzluğumuzun yanı sıra psikolojik baskı ayrı bir tiyatronun kendisiydi şüphesiz. Kayseri ilinden gelen siyasi polislerin sorgusu vs. derken, bizi bir hayli bitkin düşürmüştü.

Nezarete tıkılmamız hafta sonuna denk geldiği için haliyle Pazartesi gününü iple çeker olmuştuk. Haftanın ilk günüyle açılan Adliye’ye biraz da gecikmeli olarak sevk edilmiş olsak da polis karakolunda olumsuz havadan kurtulmamıza azda olsa sevinmiştik.

Her şeyi pekiyi bilen polislerin yanı sıra gece bekçilerinin oynadığı suflörlü tiyatro oyununda bilmem kaç yıl hapislerde sürüneceğimizin, hatta hayatımızın nasıl ve ne şekilde kararacağının rolleri sahne almaya başlamıştı çoktan. İşte biz tamda böyle ajitasyon eşliğinde mahkemeye çıkarılmıştık.

Önce hâkim isnat edilen suçu kabul edip etmediğimizi sordu. ''Kabul ediyoruz çünkü suçüstü yakalandık'' demiştik üçümüzde, üç ağızdan.

Hâkim isnat edilen suç delillerini incelemek için özenle sicimle bağlanmış afiş rulosunu açtı.

Hâkim Bey’in bakmak için açtığı afiş rulosu bana, haddinden fazla uzun gelmişti. Gelişebilecek durum hakkında da en ufak bir bilgim yoktu.

Aslında biz gelişmelerden doğabilecek neticeyi kavramaktan çok uzak haddinden fazla çocuktuk. Bir bakıma yerinde kullanılan bir deyim gibi, boyumuzdan büyük işlerle uğraşıyorduk.

 

Biz en azından Amerikan emperyalizminin ne olduğunu kavramıştık. Vietnam’da katledilen yüzbinlerce suçsuz insanlarla birlikte Amerikan askerlerince tecavüz edilen sonra da fahişeleştirilen kız çocuklarını biliyorduk.

Daha bitmedi Küba’daki gelişmeleri, Kamboçya’daki. Bütün bunları bilsek de biz yine de çocuktuk. Daha henüz bizim doğru düzgün bıyığımız bile terlememişti.

Evet, çocuktuk. Hâkim Bey’in suratındaki ekşime ile beliren şaşkınlığını biz neye yorumlayabileceğimizi anlamayacak kadar çocuktuk. Bu gün bile hala o anı düşündüğümde, hâkimin şaşkınlığının silueti, hiç bitmeyecek gibi duruyordu sanki o anki mahkeme salonunda.

O anda mahkeme salonunun sesliğini yırtan gür bir sesle irkildiğimi hatırlıyorum.

Yakalandığım gece yüzümü yalayan ılık bir rüzgâr bu kez de mahkeme salonun penceresinden yüzümü yalıyordu. Rüzgârın serinliği, yakalandığımız o gece, ayın şavkında belirginleşen Ağ Gelin’in sulietini beynime nasıl kazıdığımı bana anımsattı.

Bir den irkildim, anımsatmayla birlikte düşlemelerim yarım kaldı.

 

Bu gür ses;‘Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve Kisinger!’ diyerek sanki bağırırcasına bu satırı okudu…

Birden hiddetli bir yumruk indi masaya.

Yumrukla masanın etkilenişimin den doğan GÜMM! , sesi kapladı salonun o anki sessizliğini.

Hâkim’in bu tavrını hayrımıza mı yoksa şerrimize mi idi bilemiyorduk.

Afişte resmedilen konu, balyoz gibi güç simgesi betonu parçalayacak kadar hırslı, sımsıkı sıkılmış proleter (işçi yumruğu) sanki karşımızda duruyordu.

Çizgilerde dehşetengiz bir gücü simgeleyen sıkılı işçi yumruğu vardı. Bu yumruk bileklerine vurulmuş zinciri koparan emeğin simgesiydi…

Demirden bir bilekliğe bağlı, kopan zincirin halkaları havada uçuşurken, üç boyutlu gibi çizilmiş ''Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Kisinger!'' cümlesini, un ufak eden bu emekçi yumruğu, politize olmuş bir yaşamın en güzel ruh halini, adeta bir tablo edasında bütün ihtişamı bu afişimizin içindeydi.

 

Duvarlara asmaya çalıştığımız bu afişimiz, Amerikan emperyalizminin aleyhtarıydı.

Kendi yaşıtlarımız arasında biz üç kişi Amerikan emperyalizmi aleyhtarı çocuk devrimcilerdik. Böyle olduğumuz  içinde yakalanmıştık.

Her şeyden önce antiemperyalisttik.

Bizim ahvalimizin yanı sıra yakalattığımız afişimizin genel formatlarındaki teması buydu.

O gür sesiyle okuduğuyla yetinmedi, bir kez daha mırıldanarak okudu: '' Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Kisinger! Hımm! … ''  dedi…

'Doğrumu bu? Bu afişi yapıştırırken mi yakalandınız?' dedi.__ 'Doğru' dedik.

Ama asla bir suçlu gibi de boynumuzu hiç bükmedik.  Çünkü biz suçlu değildik.

Çocuk kafamızla da olsa biz biliyorduk ki biz, Amerika'nın lanet olası o Marshall yardımına bizim hiç mi hiç ihtiyacımız yoktu.

Dönemin simgesi olan; süt tozu, un ve peynir tenekeleri bize, kaderimizle oynayan işbirlikçilerin, ruhlarında yatan değerin kalitesini anlatı

İlkokulda beslenme adı altında her sabah verdikleri, kaynatılmış bir bardak süt tozu da bunun eseriydi.

 

Ülkemizdeki yaşayan gelmiş geçmiş bütün işbirlikçiler kelli felli bir konumda olsalar da ruhları gereği işbirliği yeğlemişlerdi bağımsızlık onlara fazla gelmişti.

(Hugo Chavez kaleleri Karakas gecekondu, Venezuela, sık sık ABD karşıtı mesajlarla siyasi duvar resimleri bulunmaktadır.)

Olan oldu…

Marshall yardımını kabul ettik. Emperyalizmin boyunduruğuna girmeyi işbirlikçiler düşünmese de, o günlerde çocuk halimizle vahameti biz düşüyorduk.

Sahi İncirlik gibi en stratejik bölgemizde Emperyalizmin boyunduruğuna girmeyi dönemin işbirlikçileri düşünmese de, o günlerde çocuk halimizle bu vahametin ayrıntılarını düşüyorduk. Sahi İncirlik gibi en stratejik bölgemizde Amerika'nın ne işi vardı? 

Çünkü yaptığımız işten gurur duyuyorduk.

İfademizi alan siyasi polise, karakol polis ve bekçilerine bakarsak kandırılmıştık…

Acaba biz çocuklar mı kandırılmıştık yoksa kendileri mi?

Beyler bizi bizden sanki daha iyi biliyorlardı.

Oysa kandırılanlar kendileriydi!

İşin tuhaf tarafı; tuhaflık bu ya, biz kendilerinin kimler tarafından kandırıldığını biliyorduk ama bizi kimin kandırdığını maalesef bilmiyorduk…

Çocuktuk belki ama asla mı asla şerefsiz değildik!

Çünkü çıkarları uğruna kandırılanlar gibi asla kandırılmamıştık.

Emperyalizmin nasıl bir aşağılık mahlûk olduğunu, ülkemizi yöneten Marshall planını kabul eden işbirlikçilerden daha iyi doğruları biliyorduk. Hâkim, polislere dönerek; '' Bu çocukları kim yakaladı?'' diye sordu.

Polis ve bekçiler gururla bir adım öne çıkarak ''BİZ! '' yakaladık dediler.

Bende söylüyorum ''Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Kisinger!

  • Haydi, gelin beni de yakalayın o zaman'' diyerek hışımla aya kalkan hâkim, bir anda; ''Gidebilirsiniz çocuklar serbestsiniz!'' deyi vermişti!

''Bir daha bu çocukları, kahrolsun Amerikan emperyalizmi yazan afişlerle yakalarsanız hakkınızda kovuşturma açarım '' diyerek, son noktayı koymuştu! 

Tabiiki bu gelişme burada bitmemişti Amerikan aleyhtarı siyasi içerikli afiş yapıştırırken yakalanmamız Develi’nin en ücra köşesine kadar duyulduğu için Soner’in babası haliyle mahkemeye oğlunu görmeye gelmişti.

Soner’in babası Develi Tapu Dairesinin Müdürü idi, neredeyse mahkemeye ilk gelenlerden biriydi…

Amerika’ya karşı geldiğimiz için hapislerde çürüyeceğimizden tutunda hakkımızda yapılan kara propaganda Soner’in babasının kulağına gitmiş mi dir bilinmez ama bir baba olarak yüzünde endişe izlerine rastlamak mümkün değildi.

Mahkeme Hâkimi son olarak Soner’in babasına dönerek ‘Oğlunla gurur duymalısın!’ demesiyle birde duvarları kirletme cezası olan 3-lira ödememiz koşuluyla mahkemeyi bitirmişti.

Mahkeme hâkiminin verdiği bu karar, sanki çocuk yaşlarda bizlerin, emperyalizme karşı mücadelemizde yalnız olmadığımızın bir göstergesiydi. Beklemediğimiz bir anda böylesine destek, bizde adeta şok etkisi yaratmıştı. Doğrusunu isterseniz böyle bir gelişmenin oluşabilmesini  hayal bile edemezdik… Bu yüzden şaşırmıştık.

1973 yılında ülkemizin bağımsızlığından yana sadece çocuk yaşta üç genç değildik. Mahkeme kararıyla yalnız olmadığımızı gördük.

Aradan yıllar geçti çok sonraları birde 12 Eylül faşizmi üzerimizden buldozer gibi geçti. Ağır işkencelerden geçirildik Sultan Ahmet askeri Cezaevinden

Metris’e varana kadar birçok cezaevlerinde bulundum. Kendi payıma ömrümün 10 yılını cezaevinde bıraktım. Diyebilirim ki ben, biz hala da yalnız değiliz!

Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!

…Ve onun yerli işbirlikçileri!

 26-04-2010

_Ali Galip Sayılgan_   

 

 

 

DİP NOT:

(*)  Henry Alfred Kissinger (d. 27 Mayıs 1923, Fürth), Almanya doğumlu Yahudi kökenli ABD'li diplomat, siyaset bilimci ve siyasetçi. Ayrıntılı bilgi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Henry_Kissinger 

(**)  Willem Oltmans, Küresel Terörist,   Lyndon Johnson, emrindeki en yakın adamları tarafından kendisine yalan söylenmiş olduğunu fark edince, aniden, Ocak 1969'dan sonra Beyaz Saray'da kalmayacağını, aday olmayacağını açıkladı. ABD istihbarat servislerini, denetimi dışında çalışan ‘Cinayet Anonim Şirketleri’ olmakla suçladı. Bıkkın, üzgün, gerçeklerin farkına varmış ve belki biraz daha anlayışlı bir adam olarak Texas'daki çiftliğine döndü.

Roosevelt’ten bu yana tüm ABD başkanları, diş politikalarını, tek bir Amerikalının hayatının, başka yerlerde yaşayan erkek, kadın ve çocukların canından bin kez daha değerli olduğu şeklindeki zararlı anlayış temelinde yürüttüler. İnsan hayatının değerine ilişkin benzer bir sakat anlayışla yaşayan başka bir tek ülke var: İsrail. Orada, İsrail tarafındaki her bir kaybın intikamı, daima, on katı Filistinli -taş atan çocuklar dâhil öldürülerek alınır.

Harry Truman, bu anlayışı, II. Dünya Savaşı sırasında Amerikalıların çok değerli hayatlarının daha fazla yitirilmesini önlemek için, yalnızca Hiroşima'da 88 bin erkek, kadın ve çocuk öldürerek gösterişli biçimde gözler önüne serdi. Hitler ve Göring 5 Mayıs 1940'da benzer bir karar aldı.

Eğer Hollanda işgalci Nazilere teslim olmazsa, Rotterdam bombalanacaktı. Kraliçe Wilhelmina şantaja boyun eğmeyi reddetti. Hollanda, ancak Alman Hava Kuvvetleri Rotterdam'ın merkezini yok ettikten sonra Hitler'e teslim oldu. Truman bu Nazi taktiğini Hiroşima ve Nagazaki'de tekrarladı. 1940'lı yıllara kadar gidersek, Hitler ve Truman da tıpatıp aynı savaş suçunu işlemişti.

Washington, II. Dünya Savaşı'ndan ve dünyaya egemen güç konumuna geçtiğinden beri, sıklıkla dünyanın her tarafına müdahale etti. Kore Savaşı (1950-1953), gerçi biçimsel olarak BM desteğine sahip olan, ilk kitlesel askeri kapışmaydı. Bu savaşta 33.629 ABD'li askerin ve 415.004 Güney Korelinin öldüğü ileri sürülüyor. 

Kuzey Kore, tahmini olarak 2 milyon kayıp vermişti. Yine de Washington hâlâ Pyongyang yöneticilerini, Washington'dan farklı ideallere ve hedeflere sahip olduğu için, adi haydutlar olmakla suçluyor. [sayfa:143]

Washington Vietnam'da, 1958'den 1975'e kadar askeri operasyonlar yürüttü. ABD ilk kez, altına imza koyduğu BM Sözleşmesi'nin ilkeleri dışında bir savaşa girmeyi tercih ediyordu. Komünist blok da dâhil, dünyanın geri kalanı Amerikalıların Asya'da işlediği savaş suçlarına izin verdi çünkü ne BM'nin ne de başkalarının onlara karşı yapabileceği hemen hemen hiçbir şey yoktu. 1960'lı yıllarda Hollanda'da hiç kimse, o sıralar dost bir devlet başkanı olarak bakılan L.B. Johnson'a, ciddi biçimde hapse gönderilmeyi hak eden bir kitle katili ve bir savaş suçlusu demiyordu.

ABD Vietnam'da yaklaşık 58 bin askerini kaybetti. Vietnamlı kayıpların sayısını pek az kişi bilir çünkü bunu kimse önemsemiyordu. Washington ve çevresinde yerleşik, yabancı ülkelere kötü niyetli saldırılar yapmak üzere biçimlenmiş Beyaz Saray, Savunma Bakanlığı, CIA ve çeşitli diğer terörist örgütler sayesinde Vietnamlı kayıpların sayısı milyonlara ulaşıyordu.

 1950 ve 1975 yılları arasında Asya'daki iki büyük savaşa ek olarak, ABD dünyanın hemen hemen her kıtasında sürekli olarak terörist eylemler gerçekleştirdi. Kuzey Amerika, neredeyse iki yüzyıldır askeri çatışmalardan uzak kalmış bir yeryüzü parçasıdır. ABD halkı, ‘Amerikan kalesine saldırılamaz’ inancını apaçık bir gerçek gibi kabul etmeye başladı. Gerçekten de dünyada hiç kimsenin herhangi bir şekilde misilleme yapacak durumda olmadığının farkına varan Amerikalıların, dünyada yalnızca kendilerinin, istediğini yapabilecek ve seçtiği herhangi bir hedefe saldırabilecek konumları nedeniyle, basiretleri bağlandı.

Soğuk Savaş yıllarında sürekli bir nükleer çatışma tehlikesi vardı. Bu dehşet verici gerçeklik, bir ölçüde Washington'un dünya işlerinde çok gaddarca davranışlarda bulunmasını engelliyordu. Fakat SSCB'nin çöküşünden sonra, uluslararası ilişkilerin her düzeyinde ABD tek yanlılığının ve Amerikan zorbalığının önünde alabildiğine geniş bir alan açıldı. Dünyanın çevre sorunu üzerine hazırlanan Kyoto Protokolü bile artık ABD tarafından uyulması kabul edilen bir anlaşma değil.

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne bile Washington'da bir baş belası olarak bakılıyor. ABD yıllardır BM'ye borçludur ve hiçbir zaman kendi aidatlarını, birçok uygar ülke gibi, zamanında ödemedi. Çok yaşlı ve artık yürüyemeyecek durumda olan bazı dangalak Amerikalı yasa yapıcılar, ABD'nin BM'ye karşı yükümlülüklerini yerine getirmesini önlemek için oy vermeye tekerlekli sandalye ile getirildiler.[Sayfa: 144]

(***)  Ağ Gelin'in Develi’de yaygın bir efsane şeklinde anlatıldığını belirten Kadir Özdamarlar, taş kesilme motifine uygun olan bu ağıtın öyküsünü şu şekilde anlatmaktadır.

“Koçgun Devri" adı verilen 1603-1607 yıllarındaki isyan ve soygun hareketlerinde Develi’de etkilenmiştir. 1603 yılında ünlü eşkıya Tavil Mehmet’in yine Han Mehmet adındaki eşkıyanın yaptığı kötülükler ile aşiretler arasındaki kanlı çatışmalar meşhurdur.Ağ Gelin efsanesi de bu kötü günlerin izlerini taşımaktadır.

Efsanenin halk tefekküründeki gelişimi şöyledir: Develi’den bir Türkmen obası, Erciyes’in güney eteklerinde bir yaylaya çıkarlar. Bu obada, ahlaki ve fiziki güzelliğinden dolayı Ağ (Ak) Gelin adı verilen bir gelin vardır. Kocası ve iki çocuğu ile beraber mutlu yaşarlarken, kocası gurbete çalışmaya gitmiştir.

Develi çevresinde yaşayan bir eşkıya, güzelliği ile şöhret bulan Ak Gelin’e göz koymuştur. Sahipsizliğini de anlayınca, bir gece obayı basarak kaçırmak ister.

Namus timsali Ak Gelin, olayı anlar; gece karanlığında iki çocuğunu ve küçük sandığını yanına alarak, karışıklıktan da faydalanarak gizlice Erciyes’e doğru kaçar.

Erciyes’in ortalarında öyle bir yere gelir ki, ilerisi uçurum gidilmez. Geriye dönse eşkıya. Gözyaşları ve çaresizlik içerisinde ellerini açar ve Allah’a yalvarır: "Allah'ım! Beni ve çocuklarımı ya taş et, ya da kuş."  Duası, kabul edilir. İlk defa taş et dediği için, onlar taş kesilir.

Güneş doğunca oba sakinleri ve eşkıya; Ak Gelin, iki çocuğu ve çeyiz sandığının hayretle ve şaşkınlıkla taş kesildiğini görürler. Günler sonra obaya dönen kocası olayı annesinden öğrenir. Koşarak ailesinin taş kesildiğini görür.

Uzaklardan bir ses duyar: "Yiğidim namusunu bir eşkıyaya çiğnetmedim. O eşkıyadan ahtı mı koma." Bu ses Ak Gelin’in sesidir. Delikanlı taş kesilen ailesine bakarak: "Alırım ahtını, koymam Ak Gelin!" diye haykırır. 

Sırrı Süreyya Önder Chp’ye çağrı yapmış : …

Irkçılıktan laf açılmışken iğnenin minnacık ucu bir yerlerine batmış gibi zıplayacakları kesindir. Bu duruma göre herkes kendince 'doğrucu Davut' olduğu için, her zamanki gibi hiç kimse müthiş bir kibirle malum burunlarından kıl aldırmayacaktır.

Dönüp dolaşıp aynı yere gelen Setenci beygiri gibi, ben de yine dönüp dolaşıp aynı yere geleceğim. Çünkü bu konu çok önemli pas geçilecek bir konu olmadığı için dönüp dolaşıp bu konuyu işleyeceğim.

HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder CHP’ye çağrı yapmış meraklısı habere bu linkten ulaşabilir:

http://www.cumhuriyet.com.tr/…/Sirri_Sureyya_Onder_den_CHP_…

Bana göre kendince haklı bir o kadarda olması gereken içeriğe sahip. Bu söylemde işlendiği gibi birçok hoyratlık CHP’nin oylarıyla hayata geçti…

Keser ve sap ilişkisi gibi HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için mecliste yapılan oylamada hepimizin bildiği gibi AKP ile birlikte iş tutan (içlerinde gizli ırkçılık taşıyan) CHP’liler dönemin koşullarında sergiledikleri icraatlarıyla çok mutlu idiler. Adalet katledilirken adaleti katledenlere destek birebir destek verip AKP ile aynı çanağa işeyen CHP’liler faşizmin aynı uygulaması bu kez kendilerine dönünce adaletin olmadığını fark ettiler!

Sadece bu kadarla olsa iyi birde bu işin geçmişi var. Bu ülkede düzmece Ergenekon davası diye bir deprem yaşandı. Birden fazla CHP’li milletvekili hapisteydi, onlarca CHP’li ve Kemalist tutuklandı, sorgulandı, yargılandı. Hatta intihar edenler bile oldu, sahi tamda bu noktada koyunlaşma metodolojisine mehil vermiş CHP’nin tabanı, neden sorgulama vasfını yitirdi dersiniz?

Bir kez koyunlaşma metodolojisi içselleştirildi mi olmayınca olmuyormuş.

Günaydın CHP!

Referandumda yapılan sahtekârlıkla ülke elden gitti, duyarlı insanlar sokağa döküldüğünde CHP bu duyarlı insanlara özellikle mesafe bırakarak yalnız bıraktı. CHP için ülkenin elden gidip gitmemesi önemli değildi, önemli olan AKP tarafından terörizmle suçlanmamaları idi.

CHP’NİN KOYUNLARI…

Şimdi ne oldu da sokağa çıkarılıyoruz diye tabanınız size tek kelimelik bir soru sormuyorsa, akla şu soru gelir, koyun koyundur.

Koyunun CHP’lisi, AKP’lisi olmaz koyun koyundur. Koyun düşünmeden önüne konulan otunu yer.

HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığı mecliste kaldırılırken oy kullanan CHP’li milletvekillerinin bu tavrına (özellikle Kürt kökenli milletvekili oldukları için) ırkçı parti politikalarına tabanı ses çıkarmıyorsa koyunluğun resmini çizmek için sanırım tamda bu noktada ünlü ressam Abidin’e gerek yok.

Ne demiştik yukarıda?

Koyunun CHP’lisi, AKP’lisi olmaz, koyun koyundur.

Koyunlaşma metodolojisi günümüz toplumunda sosyolojik bir olgudur.

Elbette hak aramak için mücadele etmek güzeldir ama geç kaldınız, o kadar insanı sokakta heba ederken sahi neredeydiniz?

İktidar tarafından terörist ilan edileceğiz diye sokaktaki insanlara hep mesafe koydunuz, şimdi sokağa çıktınız.

İktidarı temsil eden ana akımın kendisi terörist olduğunu bir türlü kavrayamadınız… Açlık grevi yapan canları bile teröristlikle suçlamalarının tek anlamı var oda kendi teröristliklerini gizlemekten başka bir şey değildir.

Korka korka da olsa sokağa çıktınız, korkunun ecele faydası olmadığı için bakın şimdi sizde terörist oldunuz.

Demek ki, iktidarın gözünde terörizm buymuş.

Demek ki, iktidarın gözünde kendi teröristliklerini gizlemek için hak arayanları terörist ilan etmekmiş.

HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun dün Ankara'dan başlattığı 'Adalet Yürüyüşü ‘ne ilişkin "CHP’den özeleştiri içeren ve toplumsal muhalefeti büyüten bir çağrı bekliyoruz" demiş, keşke öz eleştiri yapmayı bilebilseniz. Kolye gibi boynunuzda taşıdığınız berbat kibriniz ‘milletvekili dokunulmazlığında’ sizi iktidarla işbirliğine kadar götürdü.

Emin olun yüreği buruk bu insanlar sokakta sizi belki yine destekleyeceklerdir ama geçmişinizle ilgili siz ne kadar öz eleştiri verebileceksiniz bunu yaşayıp göreceğiz.Çünkü halkın gerçek dostlarını tekelci sermayenin çıkarlarına yabancılaşmayla mümkün olması demek aynı zamanda koyunlaşmayan / bilinçli dinamik bir tabanın her koşulda kendilerini sorgulamasıyla mümkün olacaktır.

_Ali Galip Sayılgan_

Kürt pragmatistleri marksizmin yanıldığını sanıyor…


(Giriş Notu: Bu yazı 30.12.2014 yılında kaleme alınmış olsada sunucu değişikliği sırasında veritabanımıza gelen bir hata yüzünden silinmişti. Yeniden arşivimize kazandırmanın mutluluğunu yaşıyoruz.)

———————– <<>> ————————

Elleme,  yanıldığını sansınlar diyemedim, saldırı ve çarpıtmalar karşısında.

Doğaldır böyle düşünmesi onun,  ama doğal olmayan bir şey var; devrimcilerdeki zihin bulanıklığı nedeniyle kendini bir türlü aşamamış olan,   Kürt hareketine karşı bakış açısı…  Hiçbir zaman özünde devrimci olmayan bu hareketin önderliğine devrimci misyon yüklenmesi…

Devrim ve devrimciliğin söylemlerine pragmatik bir tarzda sarılan Kürt hareketinin bu davranışı,  devrime dair dünyada duyulan sempatiden, kendisine pay çıkarmak, kendisine alan açmaktan başka bir şey değildir.

Egemen sınıfların Kürt kimliğine saldırısı ve Kürtlerin asimilasyon, katliam gibi nedenlerden mağdur olma durumu gerçek bir sosyalist hareketi yaratması gerekirdi,  ama yaratamadı. Evet, yarattığı ‘başarı’ denilebilecek bir şey varsa o da pragmatist bir hareketin kendisidir.

Bu hareketin argümanlarına baktığımızda içerisinde,  Marksizm’den aşırılan ama aslında Marksizm’e saldıran balta / sap / ağaç ilişkisini görmekteyiz.

İlgili şahsın, ‘algı felsefesindeki’ bu kifayetsiz duruş bir bakıma yumurtadan çıkan civcivin kabuğunu beğenmemesiyle ilintilidir.  O algı felsefesi ki,  bir bakıma yeni sandığı kimi düşün kaynaklarının yeni ile bir ilgisinin olmadığını bilemeyecek kadar cehaleti de içinde taşır.

Elbette bu olguların aşılabilmesi için önce kişinin; yaşadığı dünyayı hangi pencereden bakarak tahlil ettiğine, pencereye ulaşabilmek için üstüne çıktığı bir felsefenin üzerindeki duruşuna bakarız. Bu felsefenin,  üzerinde yükseldiği zemini ne kadar sağlam kavradığına bakarız. Sağlam bir zemin üzerinde yükselen pencereden doğaya bakış, üzerinde yükseldiği felsefeden soyut düşmeyen bir algıya varacaktır.

Örneğimizi daha bir anlaşılır yapmak gerekirse birey, pencereden dünyaya bakabilmek için birey, fizik kuralları gereği durduğu yere,     bir Zemine ihtiyaç duyar. Geldiği zemin sağlam olursa bireyin olaylara karşı bakış açısındaki tutarlık çözümlemede daha bir sadeliği ortaya çıkartır.

Birey idealist bir zeminden geliyorsa doğaya baktığı pencereden kendisine yansıyan algısını idealistçe yorumlayacaktır. Birey materyalist bir zemin üzerinden geliyorsa, materyalist felsefesine göre o pencereden gördüğü doğa algısını ayakları üstüne oturtacaktır. ‘Algı’ o noktada bireyin pencereden bakış prizmasına yansımasında felsefi bir etken olacaktır.

Elbette metafizik zemininden gelen bir şahıs o pencerede gördüğü manzara aynı olsada, birey o noktada algıladığı manzarayı geldiği  (yani üzerinde durduğu) zemin tarzıyla yorumlayacaktır.

 “Algı felsefesi” terimi her ne kadarda bana ait olsa da önermemin doğruluğu,  algı ’nın prizma üzerine şekillenen yansımanın diyalektik bir metotla yorumlanmasından başka bir şey değildir.

Algı felsefesine göre geliştirilen retorik,    bireyin zemin ve pencere algısından ortaya çıkan hitap şekli, o kişinin bir olaya ilişkin donanımını belirler. Algı her ne kadar bir Us’un yansımasıyla çözümlenen bir yöntem olsa da, Us’u tamamlayan önemli olgudur. Algı olmadan Us olmaz, us olmadan da algı oluşmaz. Yaşamımızda önemli bir yer kaplayan görme, işitme ve dokunma duyularımız, insanın Us’una kavram ve düşünce yapımında önemli bir temel taşı oluşturacak sinyaller taşırlar.

Bir kere Partiya Karkerên Kurdistan (PKK) ‘nın Karkerên = işçi söylemi işçinin olmadığı topraklara uymuyor oluşu ham bir ütopyanın doğal olmayan meyvesidir. Bunlara göre emekçi tanımı işçi sınıfı oluyormuş. Madem toprağa bağımlı emekçi köylülük işçi sınıfı oluyorsa rençper diye tarif ettiğimiz tarım işçisi tarlalarda kurulu hayali fabrikalarda üretim yapıyorlar demek ki diyebiliriz buna.

Toprağa bağımlı emekçiler (serfler/köylüler) tarıma bağlı pre kapitalist toplumlarda günü birlik işlerde çalışarak geçimini sağlamaya çalışırlarken çoğu zaman açlık sıkıntısıyla yüz yüze kalırlar. Bu şartlarda topraksız köylünün üretemediği koşullarda tek yapacağı şey tüketim olacaktır. Ama bir şeyi tüketebilmek için yine paraya ihtiyaç duyacaktır. Para burada mübadele aracıdır. Geçimini sağlayacak paraya sahip olmak için adeta boğaz tokluğuna çalışırcasına emeğini harcaması gerekecektir. Topraksız köylü emeğini heba edercesine harcaması, doğal olarak toprak sahibi olan toprak ağasının keyfiyetine bağımlı kalacaktır.

Sürekli tekrarlanan bu girdap bir kısır döngü içinde dönerken üreticinin lehine bir gelişme olmayacaktır.

Kapitalist toplumlarda üretim araçlarının sahibi üretimin daha iyileştirilmesi (daha iyi verim alabilmek için) üretici güçleri geliştirir. Toprak sahibinin burada böyle bir derdi yoktur çünkü gelişmiş bir başka modern sanayiye ait, üretici güçlerinin ürünü olan, mühendisliğin teknolojisiyle bütünleşmiş bir gelişmeyi kapsamına alan, teknolojiyi satın alır.

Teknolojinin toprağa girmesi demek daha çok köylünün açlık pençesiyle yüz yüze kalması demektir.

Tamda bura da, bu orantısızlığı ortadan kaldırabilecek Marksın sözünü ettiği pre kapitalist üretim ilişkileri gündeme gelmektedir.  Gelişmekte olan toprağa bağımlı sanayi öncesi toplumların imdadına yetişmesiyle bilinen (bu ara süreci) kapitalist üretim ilişkilerine adapte ederek uyumlu hale getirecektir.

Ne yazık ki bizim ülkemizde gündeme gelen gelişmeler kısmen Marks’ın sözünü ettiği şekilde gelişse de, ağırlık daha çok montaj sanayi konumuna yönelmektedir. Bu gelişme, metropol diye adlandırdığımız şehirlerde montaj sanayiye yönelmiş olunsa da siyasette uygulanan yanlış politikalar sonucunda kırdan metropollere ciddi bir göçün yaşanması ülke gündemine oturmuştur.

Buna göre ortaya çıkan tabloya baktığımızda emeğin toprağa yönelik üreticiliğiyle ilgilenmeyen, üretici bir güç olarak onu geliştiremeyen bir toprak ağasının yanı sıra, emeğini satmak için çırpınan emekçinin yaşama dair çelişkisini sürecin kendi yasası gereği mevcut montaj sanayi süreciyle boğulmasına neden olacaktır.

Diyelim ki ilk başta mülksüzleri kattık bu kategoriye sıra mal, mülk, (ekime elverişli) büyük ve küçük ölçekli arazi sahiplerine sıra geldi…

Geniş bir yelpazeyi kapsayan bir katman olan küçük burjuva sınıfı da,  bu pragmatizme göre işçi sınıfı oluyor!

Maruzatlarını anlıyorum ama maalesef, marksizmin tarif ettiği modern “sınai işçisi” tanımı bu coğrafyaya uymuyor.

Marks daha çok kendi yaşadığı dönemin gelişmiş modern kapitalist üretim ilişkilerine yönelik bir süreci anlatıyor.

Marks’ın taraf tuttuğu işçi sınıfı da böyle bir sürecin çıktısıdır.  Marks’ın teorisini algı bazında bile çözümleyemeyen bir “anlayışın”,  sosyalist dünya görüşünü benimseyebilmesini beklemek elbette ki,  saf dillik olur.

Bu beklentilerimize hitap eden anlayış sahipleri diyelim ki sosyalist oldular. Diyelim ki devrim yaptılar… Olmayan üretim araçlarının üstünde sosyalizm yükselmeyeceğine göre, geçmişte Ulusal Kurtuluş Mücadelesiyle devrim yapan Afrika ülkelerinin sosyalistlikleri hangi üretim ilişkilerine dayandırıldığı dünde anlaşılmamıştı bu günde anlaşılır gibi değil.

Demokratik Halk Devrimi belki anlaşılabilir bir şey ama üretim araçlarının sıfır olduğu toprağa bağımlı tam feodal ülkelerde sosyalist bir devrimden bahsetmek sanırım kendimizi darı ambarında hissetmekten soyut olmayacaktır.

Çünkü sosyalizm, yıkılan köhnemiş kapitalizmin, modern sanayinin üstünde yükselen modern bir toplum ilişkisidir. Bir o kadar da kapitalizmin temel hırsızlığı olarak bilinen artı değer yasasını parçalayan bir mekanizmadır. Kapitalizmin her gece gördüğü korkulu rüyası bir o kadar da kaçınılmaz alternatifi olan bu üretim ilişkilerinin bir üst aşamasıdır sosyalizm.

Kürt dostlarımızın pragmatist önderliğinin Marksizmin sunduğu kaçınılmaz toplum yasalarını öğrenmeleri gerekir. Bu sadece Marksizm’e ait değildir bu insanlığın geçirdiği toplumsal evrimin kendisidir. Toplumsal yasanın kaçınılmaz değişiminin bilincine varmış olsalardı şu talihsiz sözcükleri ağızlarına almazlardı.

Çok rahat bir şekilde diyorlar ki;  ‘Hareketimiz Marksist ekonomiyi de bir burjuva ekonomisi olarak tanımlıyor ve bir özeleştiri vermesi gerektiğini söylüyor.

Elbette Marksist ekonomiyi anlayamayanların, bunu burjuva ekonomisiyle eş değerde tutmaları tarafımızca anlaşıldığı gibi ‘‘Marksizmin nerede yanıldığına (!) ’’  cevap aramaları da gayet doğaldır.

‘Marksist ekonomiyi,  burjuva ekonomisi’ olarak anlayan bir bakış açısına ilişkin söyleyeceğimiz tek bir şey var: O da,  Marksist ekonominin ne olduğunu bilmedikleri olacaktır.  ‘Biz söylersek olur’  bilgisizliğine ilişkin bizden onlara gidecek öneri daha çok kitap okumaları, bu konuda bilgisiz olduklarını söylemek olacaktır.

Marksist ekonomide şeyler ne zamandan beri piyasada mübadele etmek için üretilir oldu? Olmayan mübadele içinde şeyler ne gibi rant ’a tabi oldu? Olan şey ’in yanı sıra, olmayan mübadele = olmayan rant.

Kargaların gülmekten kriz geçirebileceği felsefi bir buluş, bir o kadar da Marksist ekonomiye gülen Karga katkısı.

Eşine az rastlanan bu akademik katkıya şapka çıkarmamak elde değil.

Marksist ekonomiye açılım getirdiğiniz için siz müteşekkiriz.

Burjuva iktisatçılarının sıkça düzenledikleri kutsal ayinlerinde, dile getirdikleri ‘‘Marksizmin yanılgısı” na da,  bu türden ibadet şekillerine de aslında alışığız.

21.yy’da Amerika’yı yeniden keşfeden Kürt hareketinin Marksizm’e öykünmeleri,  1492 yılını pas geçmesinde saklıdır.  Marksizm’i kendi istemleri doğrultusunda pragmatist bir şekilde çarpıtmalarını, sıkıştıklarında da Marksizm’e dönüp bolca yaptıkları alıntılarla saçmalıkları süsleme çabaları,  mevcut gerçeği gizlemeye yetmiyor.

Hey gidi Marksizm sen nelere kadirsin dememek için adeta kendimizi zor tutuyoruz!.

Toplumsal yasanın kaçınılmaz tarihsel materyalizmini reddeden bu anlayış toplumsal değişimlerin diyalektiğinden bihaber,   sorunu ‘doğa, yaşam ve toplumun bütünlüğünün görülemediği’  kalpazanlığıyla açıklanmaya çalışıyor. Para ’nın sahteliği, ilk eline aldığında belli oluyor, bırakalım ‘demokratik-komünal’ in dayanılmaz kaçıklığını.

Birbirini tamamlayan iki kelimeyi yan yana getirince herhalde teori yaptığını sanıyor. Her şeyin başına ‘modernite’ getirilince bir saptama yapıldığının sanıldığı gibi…

‘Komünalin’ kendisinin özü itibariyle demokratik olduğunu bilemeyecek kadar komedi oynanıyor.

Komün yapı itibariyle demokratiktir, demokratik olmazsa ‘Komün’ ismini almaz. Materyalizmi özünden yalıtanlar Komünü anlasalar anlasalar ancak bu kadar anlarlar. Komünü traji komik bir şekilde demokratikleştirirler.

“Marks’ın bu çözümlemelerinin temeli, özü itibariyle materyalist bakış açısına dayanmaktaydı. Materyalizmin ise, pozitivist bilimcilikten güç aldığı biliniyor. Buna bağlı olarak ekonomiyi, sadece maddi üretim ilişkileri olarak değerlendirdi. Doğa, yaşam ve toplumun bütünlüğü görülemedi. İnsanlık tarihi, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak görüldü. Böyle olunca da toplum sınıflarla izah edildiğinde, sınıfsızlaşma yerine sınıf savaşı adı altında parçalanma, kategorize etme derinleştirildi.” (1)

Ayakları bir türlü yere basmayan devrimi yadsıyan bu anlayış, devrimsiz bir şekilde kuracaklarını sandıkları ‘Demokratik-Konfederalizm’  ile gerçek dışı bir ütopyayı gerçekleşebileceğini sanıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki, sanmakla yapmanın başka başka şeyler olduğunun ayrıntısını bile bilemeyecek durumdalar. Sanıyorlar ki ‘Demokratik-Konfederalizm’  ismi ilam verilince devrimsiz devraldıkları iktidara mülk sahipleri koşulsuz bütün topraklarını bağışlayacaklar. Komün kavramını demokratikleştirdikleri gibi, anlaşılan o ki, toprak mülkiyetini ellerinde tutan aşiretlerin toprakların yönetim tarzını ‘okus pokus’ yöntemiyle demokratikleştirecekler.

Marksizm,  ‘insanlık tarihini, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak gördüğü’  için yanılgıya düşmüş. Yani bunlara göre ‘Tarihsel Toplum’ içerisinde sınıflar yokmuş. Sınıfların nötr olduğu tarihsel toplumların varlığını Kürt hareketinden öğrenmiş oluyoruz: bu kadar kaba bilgisizliğe şapka çıkarmak sanırım az gelecek!

‘‘ …Tarih boyunca tüm toplumlar insan ihtiyaçları dışında zenginleşmek için yapılan mal ve para birikimlerine hep şüpheyle bakmışlar, fırsat bulur bulmaz bu birikimleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmemişlerdir.

Birikimin felaketlere karşı değil de, bazı grup ve kişilerin zenginleşmesi için yapılmasının hep ahlâkın kötü biçimindeki yargısına maruz kalması boşuna değildir. İnsan yaşamı gibi kutsal tutulması gereken bir değeri birikimcilere ipotek etmek en büyük ahlâksızlık sayılmıştır.’’ (Demokratik Komünal Ekonomi, Abdullah Öcalan)

Bu satırların sahibi, sanırım bir rüya âleminde gördüğü rüyayı anlatıyor.

İnsanlık,  tarihi boyunca toplayıcılıktan, köleciliğe, kölecilikten feodalizme, feodalizmden kapitalizme geçiş evreleriyle yüz yüze kalmıştır. Yukarıda yaptığımız alıntıda sergilenen paylaşımcılık hiçte teorize edilmeye çalışıldığı gibi gelişmemiştir. İnsanlık tarihinde vuku bulan toplumsal paylaşımcılık ilkel komünal toplumun haricinde hemen hemen hiç yaşanmamıştır. Yaşanan ilişkiler savaşlar, ganimetler, bir birini boğazlamalar şekline bir grafik çizgisi izlerken bütün bunlar sanki az geliyormuş gibi bire buna din ve inanç savaşları eklenmiştir. Barbarlığa varan bir dönemin fetihlerinde elde edilen ganimetler artı değere dönüşerek Kralların, İmparatorların zenginliğine dönüşmüştür.

Marks komünizmi, komünal toplumun üstünde insanlığın beyinsel fonksiyonlarda özel mülkiyetin hiçbir zaman hayat bulamadığı bir evre olarak tarifler. Marks’ın görkemli çalışmasının üzerine inşa ettiği bu evreyi formüle etmek için ömrünü feda ettiğini bilemeyecek kadar bir rüya âlemini anlatıyor yazarımız.

Yazarımıza sormak tam da zamanı, bana öyle bir evre göster ki; ‘insan ihtiyaçları dışında zenginleşmek için yapılan mal ve para birikimlerine hep şüpheyle baksınlar, fırsat bulur bulmaz da bu birikimleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmemiş, tarih boyunca tüm toplumlarda’ bu durum yaşanmış olsun?

İnsanlığın yaşamış olduğu tüm sınıflı toplumlarda, savaşların, yağmaların, katliamların, bire bir kılıçtan geçirmelerin durup dururken olduğuna inanmak gibi bir şey bu.

Sakın ola,  göstermesini istediğimiz ‘evre’ ilkel komünal toplum çıkmasın!

Üzerine fazla anlam yüklenmeyecek kadar adı üstünde olan bu toplumun adı da ilkel toplum dur.

Bir ‘İlkel’ toplumda ihtiyaç fazlası olamayacak kadar…

‘Şüphe’ kavramını bilemeyecek kadar…

‘İhtiyaç sahiplerini’ tespit edemeyecek kadar…

Artı değerden kaynaklanan ‘ahlaksızlığı, ahlakı, bilemeyecek kadar’  kuramsal felsefeden yoksundurlar.

İlkel Komünal Toplumda paylaşıyorlardı ama doğallığın ürünü olan kaçınılmaz  (gerekliliği) paylaşıyorlardı.

Özel mülkiyeti, artı değerin ne işe yaradığını bilmeden paylaşıyorlardı. Şimdilerde bildiğimiz Komünizm sürecinde unutmak istediğimiz (ihtiyaç duymayacağımız)  bu aşağılık kar hırsını yazarımızın hayali,   olmayan hayali evrelere yamamaya çalışıyor. Sümer mitolojisinde bile Tanrıların birbiriyle savaş yaptığı bir dünyada, kralların bile M.Ö.2000’li yıllarda sömürü diyebileceğimiz bir sistem olan (vergi zenginliğinin üstünde) ihtişam sürerken ‘Tarih boyunca tüm toplumlarda fırsat bulur bulmaz da bu birikimleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmemiş,’  lafazanlığı abesle iştigalden başka bir şey değildir.

Dostlar,  21.yy ’da  “Amerika’nın yeniden keşfi”  yolculuğunda bulduğu istiridye kabuklarını inci sanan bir hayalperestlik dünyasıyla karşı karşıyayız.

 ‘‘İnsanlık tarihi, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak görüldü. Böyle olunca da toplum sınıflarla izah edildiğinde, sınıfsızlaşma yerine sınıf savaşı adı altında parçalanma, kategorize etme derinleştirildi.’’ 

Hem Marksizm’i eleştireceksin ‘tarihsel toplum yerine’   (tarihsel toplumların içinde sınıflar yokmuş gibi bir cehalet örneği sergilemek, bu konuda yapabileceğimiz en basit bir yorum bile olsa olsa kendileri için iltifat olur!) ‘sınıflar arası savaş olarak görüldü.’ diyeceksin, sonra da kalkıp ‘sınıfsızlaşmadan’  bahsedeceksin!

Sınıfların varlığını kabul etmiyorsan ve de Marksizm’i eleştirirken, sınıfı öne çıkarıp eleştirirsen peki o zaman nasıl ‘sınıfsızlaşmadan’  bahsedebilirsin ki? ‘Sınıfsızlaşma’ sınıf olgusunu otomatikman kabul etmiş pozisyonuna düşersin zira kabul etmediğin bir şeyin tersini öneremezsin.

Toplumun içinde var olan sınıfların statülerini bilmeden Marksizm’i eleştirmeye kalktın mı sadece gülünç olursun. Paradoksa düşülen durum da bu zaten.

Demokratik Konfederalizm adı altında demokratik-özerklik,  eleştirdikleri Marksizm’den aşırdıkları bir kavramdır.

Marksizmin zenginliğinde bu kavramalar “Kürtlere Marksizmin hediyesi olsun”  der geçeriz.

Zira Marksizm kendisini çarpıtanlara, kendisine saldıranlara karşı da eli açıktır.

Sorun bu değil elbette. Modern kapitalizmi pardon ‘Kapitalist Moderniteyi’ (2)  eleştirerek yeni bir toplum modelini getirdiklerini sananların mantalitesi bu daha çok.

Derler ya hani, ‘aynı tas aynı hamam, sadece terlikler değişmiş!’   Zira her şey ortada ne,  ne kadar uygun düşüyor sanırım buna okuyucu karar vermeli.

Okuyucuya incelemelerini öneririm, dikkatli bakıldığında görülecektir ki yönetmek istedikleri ‘modernite’ de üretim ilişkilerinde değişen bir şey yok. Bir bakıma, ‘Garp cephesinde yeni bir şey yok!’ verilerini içeren ‘ Ti ’ eksenli bir boru sesinin ‘Ta’ lı ahenk tamlaması gibi bir uyumu sağlamasından başka bir şey değildir.

Kapitalist modernite yani modern kapitalizmin oturmuş sisteminden biri olan ulus devlet şekline öykünülürken devlet olmadan ulusçuluk aidiyetinin etrafında toplanılarak demokratik-konfederalizmin kutsanması söz konusudur. Sözüm ona ulus devleti değiller ama bütün işleri bir uluscuk aidiyeti altında yapmalarında bir sakınca görmemektedirler

Tabi ki,  buna göre misyon yükledikleri ‘Demokratik Komünal Ekonomileri’ kapitalist üretim ilişkilerinde kendi iç dinamizmiyle gelişmemiş bir sürecin ‘Demokratik Komünal Ekonomisini’  ve sermayenin pre-kapitalist toplumsal formasyonlarını,  kapitalist formasyonlara dönüştürme eğilimleri olacaktır. Kendi kendilerini tanımlarken istedikleri kadar adlarına demokratik-konfederalizm desinler,  çünkü ilk aşamada pre-kapitalist toplumsal formasyondan soyutlanamayacaklardır. Dahası da var;  özel mülkiyetin, artı değerin kutsanması söz konusu olacaktır.

‘‘Farklı ulusların birbirleriyle olan ilişkileri, bu ulusların her birinin üretici güçleri, iş bölümünü ve iç ilişkilerini ne oranda geliştirdiklerine bağlıdır. Bu genel olarak kabul gören bir saptamadır. Bununla birlikte, yalnız bir ulusun öteki uluslarla ilişkileri değil, bu ulusun kendi yapısı da kendi üretiminin gelişim düzeyine ve ve dış ilişkilerine bağlıdır. Bir ulusun üretici güçlerinin ulaştıkları gelişme düzeyi, en açık şekilde, işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşılır. Daha önce elde edilmiş olan üretici güçlerin salt niceliksel bir artış (örneğin yeni toprakların tarıma açılması ) olmadığı sürece, her yeni üretici güç, işbölümünün daha da gelişmesine yol açar.’’ (3)

İşsizliğin doruk noktasına ulaştığı Doğu Anadolu bölgesi yaşanan olağanüstü koşullar, bölgenin özgün yapısı gereği yoğun göç veren bir bölge konumuna ulaşmıştır. Marks’ın bahsettiği,  toprak ağalarınca zapt edilen toprakların özgür bir şekilde tarıma açılma süreci hiçbir zaman yaşanmamıştır. Üretici güçlerin niteliksel artışı Türkiye Cumhuriyeti devletinin yanlış politikaları sonucu Türkiye’nin başka şehirlerine göçün kaçınılmazlığını beraberinde getirmiştir. Nasıl Marks bir ulusun üretici güçlerinin ulaştığı gelişme düzeyini en açık şekilde, işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşıldığını ileri sürüyorsa,  biz bu noktada Türkiye’nin misak-i milli sınırlarına pay edilmiş bu Kürdistan toprağında daha çok nal toplanacağı açık.

Yüzeysel görünümünde bölgeye ciddi bir şekilde ekonomik kalkınma yapacağının propagandası yapılan büyük GAP projesi, özünde temelsiz bir o kadar da yanlış politikaların ürünü olarak yatırım yapılmaktadır.

‘…Türkiye’de geniş ve potansiyeli yüksek topraklar denince akla hemen Güneydoğu gelir. Yer altı ve yerüstü su potansiyeli yüksek bu coğrafyanın  toprakları, Türkiye topraklarının yüzde 10’u, ekonomik olarak sulanabilir arazisi ise Türkiye toplamının yüzde 20’si büyüklükte. Güneydoğu Anadolu Projesi alanında 3,2 milyon hektar ekilebilir arazi var.

Bu alanın yaklaşık 1,7 milyon hektarı sulanabilir arazi, kalanı ise kuru bitkisel üretim alanı. 2008-2012 dönemine ait GAP Eylem Planı, 1.060 bin hektar sahada sulamayı hedefliyor ve  bu kapsamda 1.232 km uzunluğunda ana kanal yapımı öngörüyor. Ne var ki, bunların ancak yarısının inşaatına başlanabilmiş durumda. Toprak, suyu beklerken, mülkiyet ne durumda? Bölgede özellikle Diyarbakır ve Şanlıurfa, toprak eşitsizliğinin en yüksek olduğu merkezler.

TÜİK ’in son tarım sayımı verilerine göre, Diyarbakır’da topraksız ve az topraklı ailelerin oranı yüzde 42 (22 bin aile). Bunlar, toprakların ancak yüzde 4’üne sahipler.  Buna karşılık, Diyarbakır’da  toprakların yüzde 41’den fazlası ailelerin yüzde 3’ünün kontrolünde. Şanlıurfa’da da 10 milyon dekara yakın arazinin yüzde 30’una yakınının ailelerin yüzde 1,5’una ait olduğu görülüyor.

GAP Ağaları ve yoksul Kürtler

 

Diyarbakır ve Şanlıurfa’da gözlenen yüksek toprak temerküzü, uzun yıllara dayanan feodal mülkiyet ilişkilerinin bir mirası. Cumhuriyet tarihi boyunca el yakan sorunlardan biri oldu toprak reformu. Hiçbir iktidar, toprak ağalarını karşısına alacak bir reforma cesaret edemedi.

Miras yoluyla ve büyük toprak sahiplerinin kent burjuvazisine dönüşmesi sürecinde belli toprak parçalanmaları olsa da, Güneydoğu’da hala bir toprak reformunu gerektirecek mülkiyet uçurumu  var. Ama kim yapacak? AKP iktidarı, Kürt toprak beylerini karşısına almak yerine, onlarla ittifak arayışında. Sulama yatırımları ile tarım kapitalistlerine dönüşmeleri beklenen Kürt feodalleri, AKP için bulunmaz müttefik.’ (4)

Araştırmacı kimliğine önem verdiğimiz sırf Türkiye Ekonomisi üzerine 20 kitabı bulunan Sayın M. Sönmez’den yukarıda yaptığımız alıntıda, toprak mülkiyetindeki eşitsizliği istatistik çizelgeyle ortaya koyduğu bu araştırmaya göre; Marks’ın farklı ulusların birbirleriyle olan ilişkileri, bu ulusların her birinin üretici güçleri, iş bölümünü ve iç ilişkilerini ne oranda geliştirdiklerine bağlıdır dediği olgu doğuda üzülerek söylemeliyim ki belirsizlik içindedir. Buna göre Türk ve Kürt ulusunun üretici güçleri, iş bölümündeki yok sayılabilecek düzeydeki eşitsizlik gelişme düzeyini göstermede sanırım iyi bir örnek.

Bırakalım iki ulusun üretici güçlerinin işbölümünde ulaştıkları gelişme düzeyini, bırakalım gelişme düzeyini bir kenara toprak mülkiyetindeki eşitsizlik olgusunu daha iyi körüklemek için inşa edilen büyük GAP projesi tam tersine topraksız halkın aleyhine olan bir gelişmedir.

Toprak mülkiyetini ellerinde bulunduran Toprak ağalarının binlerce hektar alanları sulamaktan başka bir işe yaramayacağı gibi tarımda kapitalistleşmeyi köylüleri köleleştirmeyi hedeflerken Türkiye Cumhuriyeti ve Toprak Ağaları kafa kafaya verip pre-kapitalist bir süreci yakalamayı hedeflemektedirler.

Gelişmeler bu kadar açık olmasına karşın ‘‘Kürt siyasi hareketi ise, doğuşunda anti-feodal bir söyleme, yoksul köylülüğü taban sayan bir profile sahip iken zaman içinde “ulusçu” damarı ağır basınca Kürt feodalleriyle hesaplaşmayı gündemden düşürdü, yoksul köylüyü topraklandırma maddesini programının neredeyse en arka sıralarına attı.’’ (5)

Alt kısımlarda kullanmaya karar verdiğim alt ara başlığımızda ‘Aşiret Modernitesi’ tanımını her halde iş olsun diye kullanmak istediğimi şimdi sanırım bu bulgularla daha iyi anlaşılacağını biliyorum. ‘Kapitalist Moderniteye’ uyum sağlayacak bir (pre-kapitalist) sürece hizmet edecek  ‘aşiret modernitesi’ PKK’nın bahsi geçen Kürt feodallarıyla hesaplaşmadan vaz geçmesinin adı ve sebebi işte budur.

Bucak aşiretine karşı yaptıkları ilk silahlı eylem köprüsünün altından çok suların aktığı, toprak ağalarının BDP saflarında barış ve güven içinde, topraksız yoksul Kürt köylülerinin nasıl GAP sürecinde sömürüleceğinin anlaşması yoksul halkın yararına olmayan bir demokratik-konfederalizm antlaşmasının içindedir.

Demokratik-konfederalizm programı içinde toprak mülkiyetine sahip olan yukarıdaki örnek grafiğimizde belirlenen toprak ağalarının toprak mülkiyetlerine el konulup topraksız yoksul Kürt köylüsüne eşit bir şekilde toprak dağıtılacağını siz gördünüz mü? Zira ben görmedim!

Toprak mülkiyeti elinden alınacak toprak ağalarının BDP bileşenlerinin içinde boy göstermelerinin sebebini, Kürtlerin, Kürt milliyetçilik damarıyla açıklamaları söz konusuysa gelecekte hak ettiği şekilde sömürüleceğinin mutabakatında öz güven anlaşması yaptığı ortaya çıkar ki, bu da kendilerinin sorunu.

Dün toprak mülkiyetini ellerinde bulunduran aşiretler GAP Projesiyle (hedeflendiği ölçüde) turnayı iki kez gözünden vurmuş olmaları tabiiki demokratik-konfederalizmin sunmuş olduğu toplumsal mutabakattır. Sanırım şimdi sorun daha iyi anlaşılıyordur dün Kürt feodalleriyle hesaplaşmayı hedeflerken bu gün Kürtlük adına BDP bileşenlerinde Kürt toprak ağaları kol kola olmaları daha iyi anlaşılmaktadır.

Daha bitmedi. Neyi ve nasıl anladıklarına ilişkin geriye dönecek olursak, özel mülkiyetin olmadığı SSCB ‘de, özel mülkiyete karşı 74 yıllık amansızca bir mücadelenin sürdürüldüğünü göremeyecek kadar donanımsız bir anlayış var karşımızda. Komünal bir tarzla iç içe yaşayan Kolhozların başarısızlığını sanırım bu anlayış 74 yıl sonra özel mülkiyetin olmamasına bağlayacaktır. Öyle ya Marksizm toplumları sınıflar mücadelesi olarak algıladığı için yanlış yapmış, hatta bunlara göre toplumu sınıflara bölmüştür.

Pre kapitalist sürecin içinde ulus devletine öykünürken ulus kimlikçiliğine sığınmak, başkaların gözündeki çapağı görürken kendi gözlerine giren merteği görmemektir.

Yıllar önce yazmıştım ''Yarattığı uluslara ödül verme hakkı bize değil, burjuvaziye ait olmalı''  başlıklı bir yazımda konuyu işlemiştim.

Demiştim ki: ‘…Tabiiki anlatımlarımız statü içinde resmi olarak mevcut pastayı bölüşmek istemeyen payların tümünü alan 'Ulusal Burjuvaziyle’  ilgilidir. Bir bakıma ayrımcılık, tek hücreli amipler gibi insanların gruplaşarak ayrıştığı ulus saflaşmasında, kendisini farklı hisseden, insan topluluklarına (inkârcılık yöntemiyle, % 100 pastaya sahip olma adına) sürecin içinde bölünen insan gruplarının farklılığını yok saymaktır.

Bu farklılığı yok sayan, dilini ve örf ve adet dedikleri davranış şekillerini bile, kendi soyuna mal eden şoven bir burjuvazi, sahip olduğu pastasını dilimlere ayırıp paylaşmayı tabiiki istemeyecektir.

Misak-i Milli sınır dediğimiz ulusal çitin içinde yaşayan birden fazla ulus ve Ulusçulukların gelişmekte olan burjuvazisinin çıkarları bire bir çakışmıyorsa ulus tabiiyeti öne çıkarılarak kendisine bir alan çizmeye çalışacaktır.  

Hâkim ulusun burjuvazisi palazlanmakta olan daha henüz rüşt-ünü ispatlamamış  burjuva adaylarıyla aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa burada  sorun hep var olacaktır.

Kendi var oluşu için, ulusal kimlikli bir silahlı mücadeleyi seçiyorsa  burada sorun ulusal sorun kisveli bir yeni gelişme, palazlanmak isteyen burjuvazinin böyle bir perde ile gizlenmeye çalışmasıdır.  Gelişmekte olan burjuvazinin pazardan pay alma pay vermeme mücadelesidir. Burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur. Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır. (abç. AGS)

Bugün Kürdistan dağlarında ölen öldüren her savaşçı (İlle de ayrı bir devlet kurmak için savaşıyoruz diyorlarsa)  ister bunu desinler isterse bunu demesinler, unutmasınlar ki kendi burjuvazisi adına savaştığını bilmek zorundadırlar.’  (6)

Bunları yazdığımda Türk Solundan kimi arkadaşlar, ‘Kürtlerin burjuva çıkartmak gibi bir şeyle işi olamaz, bunu da nereden çıkarıyorsun’ falan demişlerdi. Tuhaf karşılamışlardı…

Kürt hareketinden faydacılık bekleyen kimi Türk Sol’una mensup Türk sosyalistleri, Kürt hareketiyle nasıl bir ilişkisi olur? Kürt hareketinin muhtevasını nasıl kavramış? Bu da tabiiki ayrı bir tartışma konusu.

Bu gazete haberinin resimli kupürü yıllar önce anlatmaya çalıştığımın tespitlerimin verisidir. Bilmiyorum daha başka söze gerek var mı?

Madalyanın öbür yüzü olan resmi devletin askeri ‘vatan savunması altında gizlenen’ asıl savaşı nasıl kendi burjuvazisinin ulusal çıkarlarını koruduğu için ‘şehitlik’ yalanıyla kandırılıyorsa, diğer tarafta ‘şehadete’ ulaştığı söylenen bir örgütün savaşçısı olan gerillanın amacı bir şekilde askerden farklı değildir.

Tarihin her döneminde (her olasılığı kullanan burjuvazi) tek kurşun bile atmadan üretim araçlarının sahibi oluverir.

Tumturaklı kelimelerin yanı sıra yerine cuk diye oturan bir ulus tarifine burada pek de o kadar ihtiyacımızın olduğunu söylememize hiç gerek yok.

İşin tuhaf tarafı buna ihtiyacımızda yok. Hayat söylemlerimi bir kez daha doğrulamış durumda.

Sorun yukarıda anlattığım gibi ‘çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendisi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, ‘kendi ulusum dediği’ aynı dili, aynı kültürü, paylaştığını söylediği bu insanlar tarafından gerilla savaşına destek bulmuşlarsa, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur.’  (adı geçen alıntı)

Dün bunu gizliyorlardı, hatta bu argümanların ışığında devrim bile yapacaklarını söylüyorlardı SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte Marksizm’e dair hiç olmamış o boş inançlarının realiteye nasıl uymadığını Marksizm’i eleştirerek düşük performanstaki bilinç olgularını kapatmaya gizlemeye çalışıyorlar.

Oysaki Kürt hareketinin öncelikle asli görevi Marksizm’i kavramak olmalıydı. Bunu hiçbir zaman beceremediler. Marksizmin ezeli düşmanı olan burjuva ekonomistlerinin ileri sürdüğü Marksizmin sözde iflasının çarkını döndüren su değirmenine, sutaşıma görevini yerine getirme uğraşısı içindeler.

Hemen belirtelim ki Kürt hareketinden çıkarı gereği sırtında yumurta küfesi taşıyan Türk sosyalistleri çıkarları gereği soruna atıl kalıyorsa bizimde atıl kalmamız gerekmiyor. Zira biz onlar gibi çıkarcı, bir o kadarda sinsi bir anlayışa sahip değiliz. BDP ’nin içinde bulunun sözümüz ona ‘sosyalistleri de’ bütün bu olan bitenlere karşı sesini çıkartmıyorlarsa onları da çıkarcılıkla suçluyoruz.

Bu kadar sözden sonra insanların kendilerini afilli modernitelerle nasıl yöneteceğine tabiiki sözümüz olmaz bizim sözümüz insanların kendisini nasıl yöneteceğine dair değil tersine kendisini besleyen kabuğuna boş gözlerle bakarak kabuğunun ne olduğunu bir türlü kavrayamayan, sürekli kavrama problemi yaşayan civcivin düşük ayarlı mantalitesinedir.

AŞİRET MODERNİTESİ

Marksizmin Kapitalizme ilişkin yapmış olduğu kapsamlı tahlili aşiret modernitesinin rehabilitesine tabiiki uymayacaktır. Kapitalizmi marksizm yaratmamıştır var feodalitenin üstünde yükselen toplum biçimi olan Kapitalizmi Marksizm tahlil edip, onun mezar kazıcısı olan sosyalizmi toplumu üreten üretici işçi düzenini işçiler lehine formüle ederek ayakları üstüne oturtmuştur.

‘…Tüm aşiret, kabile, kavim yönetimleri hep gevşek ilişkiler niteliğindeki konfederalizme izin verir. Ak-si halde iç özerklikleri zedelenir.

… Tarihte yerel ve bölgesel özerklik politikaları hep olagelmiş, ahlaki ve politik toplumun varlığını sür-dürmesinde önemli rol oynamışlardır. Dağlar, çöller ve ormanlık alanlar başta olmak üzere, yeryüzünün çok geniş bir coğrafyasında kabile, aşiret, köy ve kent toplumu halinde yaşayan halklar ve uluslar, uygarlık güçlerine karşı sürekli özerklik ve bağımsızlık politikaları ile direniş sergilemişlerdir.’ (Demokratik-Konfederalizm/Abdullah Öcalan)

Alıntılardan anlaşılanlar çok açık, modern kapitalist toplumlarda (teori sanılan argümanı kullanırsak) Kapitalist Modernitede, kapitalizmin bir burjuvazisi vardır. Pire kapitalist toplumun belirgin evrelerinde ise aşiret, klan, kavim, kabileler gibi insan küme – öbek adi yatı söz konusudur. Toprak ağalarının hüküm sürdüğü toprağa bağımlı pire kapitalist geri kalmış toplumlarda alt üst oluşsuz /devrimsiz bir standarttı yakalayabilmek hayal mahsulüdür. İmkânsızdır. Meksika’nın ünlü köylü devrimcisi Emiliano Zapata ’nın dramatik sonu, böyle bir sürecin tamamlanamamasının ürünüdür.

Devam eden alıntımız yine pragmatist ögeler ışığında saçmalamaya devam ediyor.

‘…Bununla bağlantılı olarak ekonomi ve toplum, sadece maddi yönüyle ele alındı. Bunun sonucu olarak da emek-değer kavramı yüzeysel ve dar kaldı.

Fiziksel emek ve bunun karşılığı olarak da ücrete ağırlık verildi. Bununla birlikte Marksizm, kapitalizmin doğru izahında da çok önemli eksiklikleri yaşadı.

Öncelikle kapitalizmi bir toplumsal sistem olarak tanımlanması büyük bir hataydı. Bununla birlikte kapitalizmi sadece içinde bulunduğu Avrupa zaman-mekânıyla izah etmeye çalıştı.

Yani, kapitalizmin kökeninin devletin ilk nüvelerine dayandığı, pek görülemedi. Bir diğer hata ise ekonomi tanımlamasında Avrupa-merkezci yaklaşım belirleyici oldu. Tüm bunların sonucu olarak, karşıtı olduğunu iddia ettiği kapitalizme, aslında büyük güç kazandırdı.

Ekonominin, toplumun ahlaki-politik varlığın temeli olduğu gerçeğinin anlaşılmasında büyük bir falsifikasyona yol açtı.’ (7)  (aynı yazı, abç)

Bu alıntıda anlatılanları Marksizm göremediği için, Marksizmin kapitalizme güç kazandırdığını iddia edebilecek bilgisizliği pazarlamaya çalışıyorlar. Kapitalizm bunlara göre toplumsal bir sistem değil ama ne olduğunu bilmiyorlar.

O halde bu kapitalist sistem neden var ki?

Neden köleci ve feodal sistem tarihe karıştı ki? Peki, bu gün neden köleci bir sistem yok? İnsanlar kapitalist üretim içinde bir bakıma teknolojik robot çağına adım atmışlarsa bu üretici güçlerin gelişimi sayesindedir. Kafa ve kol emeğinin bileşkesi olan bir üst aşamasıdır. Size göre bu gelişim Marksizmin yapmış olduğu hata diye tanımladığınız olmayan bir toplumsal sistem sayesinde olmuştur.

Bilinmelidir ki aşiret düzeneğine uyarlamayı düşündükleri demokratik-konfederalizm 15.yy ile 16.yy Avrupa’sında vuku bulan derebeyliğin de gerisinde seyir gösteren insanlığın olumsuz düzeneğidir aşiret ve klan ilişkileri.  Toprağa bağımlı bir üretimin demokratik yönetimi olsada diğer tarafta üretici güçlerin gelişimi sıfır noktada.

Kendi düşüncelerine göre Marksizmin yanlış tanımladığı toplumsal sistem olan gelişmiş Kapitalist üretici güçlerinin zekâ ürünü olan modern makinalara bağımlı demokratik-konfederalizm. Ulus devletine karşı çıkan ama ulusal varlığına sahip çıkarak ulus devletinin işlevini demokratik-konfederalizmle çözmeye çalışan bir sistemin algısı. Gözden kaçırdıkları asıl olgu ise kapitalizmi toplumsal bir sistem olarak formüle ettiği için Marksa öykünen bu sistemin ana olgusu olan ulus devletlerinde aşiret ilişkilerinin olmamasıdır. Beğenmedikleri eleştirisel yaklaştıkları bu ulus devletlerinin içinde 15.yy ile 16.yy Avrupa’sında vuku bulan derebeyliğin de gerisinde seyir gösteren insanlığın olumsuz düzeneği olan aşiret/klan gibi bir ilkelliği barındıramaz.

Savaş galibi emperyalist ülkelerce (paylaşım savaşının bir gereği olarak) Türkiye topraklarına katılan Kürdistan toprağının parçası olarak bilinen bu coğrafya da bir türlü erimeyen / eritilemeyen aşiret ilişkileri asimilasyon algısıyla ulus devletinin sırtında taşıyacağı bir kambur olarak sorunlu uyumsuz yapısını hep korumuştur.

Ulus devletsiz demokratik-konfederalizmle  (ama ulus kimliğiyle) asimilasyonsuz bir şekilde aşiret ilişkilerini çözebildikleri oranda gelişebilirler. Karl Marks’ın insanlığa bahşettiği Marksizmini belki o zaman daha iyi anlayabilirler.

‘Bütün dünya ve Ortadoğu halkına demokratik konfederalizmi hediye ediyorum Ortadoğu ve hatta bütün dünya halkları için geçerli çözüm demokratik konfederalizmdir. Demokratik konfederalizm devlet olmayan, demokratik ulus örgütlenmesidir. (Demokratik-Konfederalizm / Abdullah Öcalan)

Yukarıda bir bölümde söylemiştik insanların kendilerini nasıl yöneteceğine kendisi karar vermesinden daha doğal bir şeyin olamayacağını burada yeniden tekrarlamaya gerek var mı bilmiyorum ama bu konuda düşüncemizin çok net olduğunu biliyorum. Yeniden alıntıya başvurmamızın sebebi insanların kendilerini nasıl yöneteceğine ilişkin olmadığını tam tersine başka bir konuya dikkat çekmek için bu alıntıyı yaptığımızı belirtmeliyim burada.

Sözümüz hediye şekline ilişkin.

Bir şey hediye edilirken o şey hediye edene ait olmak zorundadır. Başkasının evini ya da her hangi bir malını ben nasıl bir başkasına hediye edemezsem, bir başkası da aynı hassasiyete sahiptir /olmalıdır.

Demokratik-Konfederalizm Abdullah Öcalan’dan önce de vardı. Bilinen başkasına ait bir şeyin hediyesi olsa olsa abes-le iştigal olur. Zaman zaman insanlar tarihin çeşitli dönemlerinde ihtiyaç duyduklarında Demokratik-Konfederalizmi kullanmışlardır son kullanma tarihi bittiğinde de Demokratik-Konfederalizmi terk etmişlerdir. Galiba bu gerçeklik atlanarak birey kendine mal etmeye çalışıyor. Komiklik bu kadar sendrom yaşayamaz ama söylemek zorundayım.

Anlaşılan o ki her yaptığımız alıntı başlı başına sayfalar dolusu cevap yazabileceğimiz nitelikte. Bu kadar kaba sentez az rastlanır cinsinden dersek sanırım boşa söylem olmayacaktır şimdi bir alıntıya daha bakalım:

‘ Toplumsal doğaya ilişkin pozitivist evrenselci, çizgisel-ilerlemeci yaklaşım kendilerini er geç gerçekleşecek bir sosyalizm anlayışına götürmüştür. Kutsal Kitaplardaki eskataloji (ahret inancı) bir nevi sosyalizm olarak yansıma bulmuştur. Toplumlar ilkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist olarak, düz bir çizgide gelişen modeller olarak tasvir edilmiştir. Burada bir nevi kader anlayışı söz konusudur. Derinden etkilendiğimiz bu dogmatik anlayışların kökeninde dinsel kader ve ahret inancının yattığını fark etmek acı ve geç olmuştur.’ (8)

Sanırım yine yazarımız eskatalojiyi vitrin süsü olarak kullanmakta. Toplumların tarihsel sıralamasını Marks / Engels bir yerinden uydurmamışlardır. Tarihte gelişen sıralamayı oturup incelemişlerdir. Tarihin kronolojik sıralamasın da yazarımız beğense de beğenmese de bir kez tarihe mal olmuştur. Tarihsel gelişimi tersine çevirebilmek için yazarımız boş yere nefes tüketiyor. O halde bizde ekatolojiyi Demokratik-Konfederalizm için kullanalım.

Paylaşım savaşlarıyla sınırların çizildiği bir coğrafya da hayalimizi optimist bakış açısıyla süsleyerek Demokratik-Konfederalizmi bir nevi ekatolojik ahiret inancı sayabiliriz. Bizim buna ihtiyacımız yok. İnsanlar kendilerini nasıl uygun görüyorlarsa öyle yönetsinler ama yazarımız huzursuz oda marksizmin öğretilerinin tavizsiz bir şekilde Demokratik-Konfederalizme kararlı kuş bakışıyla bakmasından rahatsız. Bunları nereden çıkartıyorsun deyip, beni önyargılı davranmakla suçlamaya yelteniyorsanız, durun derim. Öncelikle yazarımızın kendi ağzıyla söylediği söylemlerine gelin birlikte okuyalım:

‘Devrimci hareketlerin son iki yüz yıllık deneyimlerinin başarısızlığa uğramasının temelinde de ulus-devleti daha devrimci sayıp demokratik konfederalizmi geri bir siyasi biçim olarak görerek tavır alışları yatmaktadır.’ (9)

Başlı başına ulus devletini aklı başında hiçbir marksist daha devrimci saymamıştır. Yazarımız kendi önermesini doğrulatmak için bu savı, araya serpiştirdiği ‘ulus devleti’ terimini süs olarak kullandığını sanıyorum. Yazarımız toplum biçimiyle devlet olgusunu karıştırıyor. Bu zihin bulanıklığı yazarımızı sav saçmalığına götürüyor. Köleciliğe göre feodalizm, feodalizme göre kapitalizm daha bir devrimciydi acaba yazarımız tarihin bu ender kronolojisiyle mi karıştırıyor, yoksa bilinçlimi çarpıtıyor? Bu anlatımına göre Demokratik-Konfederalizm Sosyalizmin yanında neden geri ve ilkel durduğunu yazarımızın kendi tasvirinden net olarak anlamış oluyoruz.

Mantalitedeki söylemlerin neresinden tutsan tutarsızlık saçmalık diz boyu olsada Kürt sosyalistleriyle Türk sosyalistleri adeta söz birliği etmişlercesine Marksizm’e cepheden yapılan fütursuzca saldırıya karşı bu denli suskunluk, basiretsizlik örneği sanırım akıl tutulmalarında gözlenen durumdur. Ama yaşadığımız realite bize gösteriyor ki basiretsizliğin en iyi örneği sergileniyor. Küçük hesaplarıyla yola çıkan bu ‘sosyalistler’ HDP içinde parsa kapma / nüfus kazanma gibi mide bulandırıcı şarlatanlığı ihya ediyorlar. Marksizmin öğretisinin inkârı olan Marksizm’e yapılan bu saldırılara karşı tek kelime savunusu olmayan ruhsuzlar ordusunu oluşturmuş durumdalar. Sosyalistlerin HDP içinde nasıl olunması gerektiğinin Elham’ını okuyorlar.

‘İşçi sınıfı ile burjuvazi birleşip sonra toplumu sömürüyorlar. Değer teorisinin özü budur. İşçi sınıfının bu eksenli devrimciliği safsatadır.’  (10)

Kapitalistlerin tarihinde gelmiş geçmiş yer alan ekonomistlerinden tutunda satılmış bilim insanlarına varana kadar deyim yerindeyse hiç biri bile bu kadar fütursuzca bir dil kullanamamışlardır. Çünkü onlar bilim insanı dilini tahlilini kullanarak Marksizm’i çürütmek ebedi olarak yeryüzünden silmeyi hedefliyorlardı. Marksizm her şeyden önce emekten yana çalan hırsız asalaklara karşıydı. Marksizmin bu dalda tarihsel haklılığını, hayranlık uyandırıcı doğruluğunu gördükçe,  burjuva ekonomistlerinin ayakları burjuvazi cenahında ne kadar kaygan olduğunu, teoride ayaklarının yere neden sağlam basmadığını / basamayacağını ilk baştan farkına varmışlardı.

Şimdi burada duralım. ‘İşçi sınıfının burjuvaziyle birleşip toplumu sömürmesi’, olsa olsa Angut teorisinden başka ne olabilir ki? Angut teorisinde durum böyle olunca ‘işçi sınıfının devrimciliğinin de safsata olması’  tabiiki tarafımızca anlaşılır bir şey.  Yazarımızın karın ağrısı ortada burjuvaziyle işçi sınıfı bir olup köylüleri ve memurları vs. sömürüyorlar. Oldu olacak bu sömürüden elde edilen artı değeri de tahlil etseydi kapitalist işçilerin bu çetrefilli duruşunu yazarımız olan ‘başkan ve önder’ sıfatlımızdan öğrenmiş olacaktık. Ama arkası gelmiyor… Kim bilir belki ileride…

Buna göre ortada anlaşılmayan bir nokta var. İşçi sınıfı şiddeti örgütleyen devlet mekanizmasına sahip değilken toplumu hangi baskı ve şiddet aracı dediğimiz devlet erkinin yoksa içinde mi? İşçi sınıfı toplumu sömürmeye kalkıyorsa devlet erkine ne zaman sahip oldu? Artı değerden ne ölçüde pay alıyor doğrusu merakımız söz konusu. Bu nokta açılması gerekirdi…

Devlet: bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde baskı ve tahakkümü ise bu mantalitenin sahipleri en başta Marks /Engels sonra da Lenin iflas etmiştir. Marksizm’den kaçış dolu dizgin olsa da pragmatizm işin içinde, işin özünde olunca daha bir başka oluyor.

Bir insan Marks’ın Sosyalizmine Marks’ın Marksizm’ine demediğini bırakmayacak sonra da;

‘ …Bu kadar tecrit olmama rağmen, tek başıma sosyalizm konusunda karamsarlığa girmedim. Kararlı, çok yüksek moralle mücadelemi sürdürüyorum.’ (11) diyeceksin!

Baştan beri tekrarlıyoruz pragmatizmin ne olduğunu, ne olmadığını ısrarla anlatma çalışıyoruz… Görülüyor ki Ayçiçeği bitkisi gibi güneşe bağımlılığı gün boyu dayanılmaz ölçüde iken, (ihtiyaç duydukça sosyalist olduğunu yeniliyor) gün batımında Marks’ın yetersizliğini keşfediyor. Marksizm var olduğu sürece zavallı Ayçiçeği bitkisinin pragmatistçe güneşine bağımlılığı sanırız bu hiç bitmeyecek.

Tabiiki daha bitmedi, o halde tekrar dönelim;

Marx'ın kapitalist toplumda bu kadar ilgi çekici bulduğu şey neydi? Diye sanırım sormak hakkımız.

O halde anlatalım, akıl tutulmasının yaşadığı bu süreçte belki bir anlayan çıkar.

Kapitalist toplumda üretici güçler kendi ihtiyacı için bir şeyi üretmez. Kendi ihtiyacı olan şeyi üreterek karşılarsa bu şey sadece ihtiyacı karşılamakla sınırlıdır. İhtiyacını karşıladığı şeyi bir daha bir daha denilip ihtiyaç fazlasını üretmeye ama hiç ihtiyaç duymayacaktır. O halde bunun adı üretim olmayacaktır. Bir şeyin üretim olabilmesi için o şeyin mübadele edilebilmesi için pazar gerekir. Şeylerin mübadelesi bu pazarda şekillenir. Şeyler pazarda mübadele sonucu şekillendikçe talep kendi emisyonunu yaratacaktır. Talep şeylere kar marjını belirlerken metaların ederi, üretici güçlerin toplumsal yaşama katılmasına katkı sağlayacaktır. Üretici güçler bu kez milyonlarca üretim çeşitlerden birine ihtiyaç duyduğunda, o şeyin üretimi için, sattığı emeğin ederiyle satın alma yoluna gidecektir.

Şeylerin pazarda mübadelesinin macerası tabiiki bu kadarla şekillenmeyecek bunun yanı sıra üretici güçler hem kendini geçindirdikleri gibi birde kendileri haricinde yönetici sınıf diyebileceğimiz kapitalistlerin artı değerden pay alarak zenginleşmesine neden olurlar. Üretici güçler yaşamak ve ayakta kalabilmek için çalışmak zorunda kalırken kapitalistlerin böyle bir zorunluluğu yoktur.

Organize edilen toplumsal emek sürecinin mübadelesi pazar piyasası aracılığıyla sistematize edilir. Toplumsal ilişkiler şeylerin mübadelesinde şekil alan meta ilişkileri şeklini alırken, insanlar arasında beliren ilişkilerde meta fiyatlarıyla tariflenen bir değer ilişkisi biçimine dönüşür. Oturtulan sistemin doğası gereği meta ilişkileri dünyasında mübadele sürecine giren şeylerin fiyatları üretici güçlerin kontrolü dışında bağımsız belirlenen değer yasası insan ilişkilerinin soyuttan somuta akışını belirler.

Bütün bunlara rağmen değer ilişkisini anlamamak ebetteki her kula nasip olmaz. Nasip olunan bu keşif’e biraz daha yakından bakalım:

‘Neden değer ölçülemez? Şundan ölçülemez: Savunmalarımda açmıştım, ana örneğini vermiştim. Ananın çektiği, harcadığı emek parayla ölçülemez. Ananın yaptığı gibi ücretsiz işçiliği ne-reye koyacağız? Çocuğu büyütmesi, ona bakması, ev içinde verdiği emek ölçülemez.’ (12)

Bir kez sapla saman bir birine karıştırıldı mı sorunun özünü kavramadan uzaklaşılır. Bu satırları okuyan aklı başında bir insan bu şahsın hiçbir şeyden anlamadan boş konuştuğunu düşünür. Muhatabımız bu arkadaş ya okumadan gözü kapalı istediği gibi yorum çekiyor ya da okuyor ama okuduğunu kavramadan / kavrayamadan okuduğunu sanıyor bir daha okuyor. Neyin ne olduğunu bilmeyince sapla samanı birbirine karıştırıyor. Zira bunun başka türlü izahı yok.

Açalım o zaman kavrayamadığı anlayamadığı yerleri.

Önder / başkan hitaplı arkadaşımızın değer algısı, Marks’ın değer yasasının yanlışlığına ilişkin verdiği ‘‘Ana’’ örneğine gelelim. Ana olgusunu (üst satırlarda genişçe açtığım gibi) kapitalizmin olmazsa olmazı olan serbest rekabet piyasasında bir meta olmadığını pazarda mübadele yapamayacak kadar arz ve talep yasasına göre standartlarına girmediğini bilemeyecek, anlamayacak kadar ham cehalet örneği sergilenmesine şaşırmamak gerekir. O ısrarla dönüp dolaşıp ‘Ana’ örneğini vermeye devam etsin Kapitalist ekonomide bunun yeri olmadığını biliyorsa otursun Marks yerine Kapitalizme saldırsın.

Dönüp dolaşıp insanlık tarihine göndermeler yapan arkadaş türlerin kendi soyunun devamı için gerekli olan içgüdüsel analık kodlamasını da bilmiyor. Bir nevi doğanın evrimsel gelişiminden soyut olmayan bu kodlama olmasaydı türlere ilişkin her hangi bir şeyin esamesinden bu gün bahsedebilmek imkânsız olacaktı. Çünkü türlere bağlı olan, türlerin bir parçası olan insanlıkta olmayacaktı.

Türün evriminde vuku bulan tohum üretme kodu bitkilerde bile mevcuttur. O halde bitkinin tohum üretmesi bir emeği gerektirir.

Sorun 1492 yılını pas geçip 21.yy.da Amerika’yı yeniden keşfettiğini sanan Kürt hareketinin bu gizemli sunumuna göre bitkinin tohum için sarf ettiği emeğini nereye koyacağız?

Hayvanlar âleminde de bu böyledir. Memeli hayvanlar çocuğunu karnında besler doğurur emzirerek büyütür. Hayvanların ‘‘Ana’’ örneğini nereye koyacağız? Hayvanların eti kasap vitrin pazarın da mübadele görüp fiyatlandırılıp alıcı bulurken  ‘‘Ana’’ lık emeği kendi kodu gereği değer kazanmıyor. Bu anlamıyla da Marks bunu bir yere koymuyor. Sanırım arkadaşımızın kavrayamadığı noktada tam da burası…  Bunda Marks’ın suçu olmadığı gibi yanılgısı da söz konusu değil. Çünkü kapitalist değer yasasında bunun yeri yok.  Kapitalist değer yasasında yeri olmayan bir olguyu entellektüel çalışmasına katması Marksın bilimsel titizliğinden uzaklaşmasıyla eş değer olacağını bilmem burada anlatmaya gerek var mı?

Adam Smith bu gelişmeyi “piyasanın görünmeyen eli” olarak değerlendirirken Marks ise bunu ‘değer yasası’ olarak tanımlar.

Bırakalım Marks’ın çözümlemelerini bir kenara, Adam Smith’in düşüncelerine bile hâkim değil bu arkadaşımız. Zira neyin ne olduğunu bilmiyor, biliyormuş bazlı içeriği boş şanssız laflar ediyor, hepsi bu.  Marksist ekonomiye şeylere ait mübadele yasasını kafasına göre anlamsızlaştırarak komik sunularıyla eleştiri yapmaya kalkarken biz bunu sadece sıradanlığa varan ‘komiklik’ yaptığını söylemek bile istemiyoruz. Adını okuyucunun koymasını isteriz. Burada verili koşullarımız müsaade ettiği oranda çarpıcı bulduğumuz entelektüellikten uzak ipe sapa gelmez sunularını tabiiki ele alacağız.

Kitaplarında dönüp dolaşıp kendisine  ‘önder ve başkan’ tanımı koyan bir ruh hali, kendisini önemli şeyler söyleyen bulunmaz bir deha sendromun içsel hali olan, alışık olduğumuz sıradan bir narsizmi yaşasa da biz buradan kendisine daha çok okumasını daha çok öğrenmesini, ikincisi her kula gerekli olan alçakgönüllülüğü öneririz. Söylemleri gibi emek verip yazdığı kitapları da oldukça yavan olduğunu bilmem belirtmeye gerek var mı?

DENİZ GEZMİŞ – MAHİR ÇAYAN

Kendince buluş ya da yeni bir şey sandığı, uçuk kaçık, uyduruk saçmalıklarıyla Marksizm’i çarpıtma peşindeler. Marksizm’e yetersiz seviyeleriyle marksist ekonomiyi burjuva ekonomisi olarak nitelendirip Marksist değerlere aleni bir şekilde küfür ederlerken, ihtiyaç duydukların da, kendilerini kimi zaman devrimci, kimi zamanda çok rahat sosyalist ilan edebilmektedirler. Zaman zaman yazdığı kitaplarını Mahir Çayan’a Deniz Gezmiş’e atfederken Mahir’in Marksist yapısını es geçerken Mahir’in Marksizm’e bağlılığını da teğet geçmektedir.

Marksizm’e saldıranların övgüsüne Mahir Çayan’ın ihtiyacının olmadığını bile bile Mahir Çayan’ı kendi pragmatist anlayışına göre çok rahat bir şekilde kullanabilmektedir.   Pragmatizmin Asya tipi oryantalizmi bu olsa gerek. Zira biliyoruz ki insanlık tarihi böylesine nev-i şahsına münhasır bir pragmatist oportünizmi hiç görmedi, görmeyecekte.

Modern kapitalist üretim ilişkilerinde rekabetin ve eşitsizliğin varlığında ortaya çıkan her genişleme süreci şiddetli bir krize ve daralmaya gebe olduğunu Marx tarafından net olarak dile getirilmiştir. Bu kadar barizliğe rağmen iktisat teorisi her genişleme döneminde yeni bir umutla “krizsiz bir kapitalizm” söylemine sıkı sıkıya sarılmış olsalar da, savunucuları Marksizmin tarihsel yenilgisini ilan ederek unreal yapısını marksizmin nezdinde gizlemeye çalışmışlardır. İşin tuhaf tarafı dönüp dolaşıp marksist ekonomiye öykünmüşlerdir.

Mesela ünlü burjuva iktisatçısı Keynes, kapitalist ekonominin kendisi arz talep yasasının ihtiyacı biçiminde ortaya çıkardığı bütün problemlere rağmen eşit olmayan bir gelir dağılımının sermaye birikiminin de sermaye lehine nasıl eşitsiz geliştiğini övmek ve  takdir etmekten kendini soyutlayamaz. Keynes “Savaştan yarım yüzyıl önce oluşan ve insanlığa büyük fayda sağlayan bu dev sermaye birikiminin refahın eşit bir şekilde dağıtıldığı bir toplumda ortaya çıkması mümkün değildir” diye yazar. (13)

Keynes her ne kadarda dev sermaye birikiminin (refahın) eşit bir şekilde dağıtılıp pay edildiği zaman krizin olmayacağını ileri sürse de arz talep yasasının işleyişinin buna imkân vermeyeceğini hep görmezden gelir. Marks’ın değer yasası üzerine kurulu sermayenin arz talep yasası, şeylerin üretiminde mübadele girme sancısını aynı şekilde üretime girme sürecinde kendi bünyesinde başladığını, sisteme entegre olduğunu bilmem anlatmaya gerek var mı?

Alıntının devamına dönelim:

‘Bookchin’de, Walerstein’de var, önemli noktalara değiniyorlar. İmparatorluk’un yazarları değer teorisini ele alıyorlar, değer ölçülemez diyorlar. Bazı sonuçlara ulaşıyorlar. Marks’ın değer teorisi yanlış.’ (14)  

Marks’ın değer teorisinin üstünde inşa olan temel işleyişe yanlış dereken neden yanlış olduğunu bir türlü ortaya koyamazken yuvarlak laflarla ‘Ana’ içgüdü selliğiyle boş iddiasını beslemeye çalışıyor. Oysaki Analık özverisinin emeği Marks’ın değer yasasının içine girebilmesi için pazarda mübadeleye girmesi gerekirdi. Ananın sarf ettiği emeğin ürünü olan meta yani şeyler mübadele yasasına neden uymuyordu? Entelektüel bir beyin sanırım bunu ilk önce düşünmesi gerekirdi. Ama durum hiç de böyle olmuyor entelektüel düşün sektörü dumura uğruyor ve talihsiz boş söylemler bir birini kovalıyor.

‘Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır.’ (15)

İyiki Kapitali İncelememiş Kapitali incelemiş olsaydı Allah bilir kim incileri nasıl bir biri peşi sıra sıralayacaktı kim bilir? İnsanlık tarihi boyunca vuku bulan sınıf savaşını, zıtların mücadelesini çarpıtan bir nevi gerici söylem sendromu yaşandığı bir gerçek. Buna göre demokratik modernitesin de zıtların mücadelesi toprak sahibi olan toprak ağalarıyla mülksüz insanlar arasında hiç çelişki olmayacak. Öyle ya modernitesinin mantığı ‘son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşı’ perşembenin gelişini çarşambadan belli olduğunu bilmem söylemeye ne gerek var?

‘Marks’ın sosyal bilime katkıları olmuş, ama muazzam da yetersizliği var, topluma anlamlı bir şey getirememiştir. Sonuçta değer teorisi ile işçi sınıfının ücreti artırıldı.’  (16)

Bu kadar laftan sonra sanırım fazla söze sanırım hiç gerek yok ama muazzam yeterliliği, muazzam bir yetersizlik tarafından keşfedilirse muazzam yetersizlik muazzam yeterlilikle yer değiştirir. Eşyanın yabancılaşması ilk önce kendi tabiatından başlaması sanırım bizim tarafımızdan anlaşılır bir şey olsada, bunu anlayamayan muazzam yetersizlik, kendi yabancılaşmasını muazzam yeterliliğe bahane bularak gizleyecektir. Şeylerin var oluşunda saklı olan niceliğin evrimleşmesi muazzam bir yeterliğin olgunlaşmasından başka ne olabilir ki? Muazzam olgunlaşma şeylerin tedricen birikiminin en üst aşamasını bir niteliğe sıçramasını, bir alt üst oluşun devinimi kavrarız biz. Muazzam bir nitelikle muazzam olamayan bir niteliğin evrimci ve devrimci durumunu kavrarız biz.  Marksist öğretinin bize öğrettiklerinin yanı sıra bir o kadarda değer teorisinin mukavviyesini muazzam yetersizliğe kavratmaması bizim için ebetteki enteresandır.

Ama sadece bu kadardır…

Son söz olarak elbette ki Kürt dostlarımızın var olma mücadelesine saygıyla bakarken hak ettikleri bir yaşam tarzına kavuşmalarını desteklememiz yanlarında olmamız bizim en doğal sosyalist duruşumuzdur.

 ‘‘…Ayrılıkçılığın panzehiri, özgürlük ve demokratik birlik seçeneğidir. Ayrı ulus olup olmama ve tek ulus sorunu da bilimsel olarak tartışmayla aşılabilecek bir sorundur. Kürtlerin ulus aşamasına gelip gelmediği, gelse bile bunun Türk ulusu için bir tehlike teşkil edeceği yine milliyetçi fanatizmin bir iddiasıdır.

Kürtleri zorla Türk saymanın Türk ulusunu güçlendirmeyeceği açıktır. Kaldı ki, Türkler sayıyla değil, gelişmiş bir ekonomi ve demokrasiyle daha çok güçlenirler.

Kürtlerin sosyolojik bir olgu olarak değerlendirilmesi Türk ulusunun daha çok yararınadır. Varlıklarını kabul etmiş bir Türk ulusu, Kürtlerde daha çok saygı ve birlik isteği doğurur; tersine inkâr edilme, dil yasağı ve eğitim hakkının esirgenmesi devamlı eziklik ve hor görülmeye yol açar.’’ (17)

Kısaltarak yer verdiğimiz bu alıntımızdan anlaşılan tabiiki şu olmalı: Kürt dostlarımızın nasıl yaşamak, nasıl yönetmek, nasıl yönetilmek istediklerine saygı göstermek bizim (en başta gelen) temel görevlerimizden biri olmalıdır.

Marksizm’e ve Sosyalizme dair ideolojik saldırılarına sessiz kalamayacağımızı bu doğrultuda da Kürt sosyalist yoldaşlarımızın sessiz kalamamaları bizim en temel temennilerimizden biridir.

İnsanlığın kurtuluşunda kendi sınıf perspektifimizle sorunlara yaklaşacağımızı dost-düşman bunu herkes bilmelidir.

 

_Ali Galip Sayılgan_

 

 

DİP-NOTLAR

(1)  http://www.ajansafirat.com/news/kurdistan/kck-nasil-bir-ekonomik-model-oneriyor.htm

(2)  ‘Modern Kapitalizm’ demek klasik argümanlarında sanırsam eğri duruyor… Teori yaptıklarını sandıkça Kapitalizmi Moderniteleştiriyorlar.

(3)  (Marx-Engels Seçme Yapıtlar cilt I, s.20)

(4)   (Mustafa Sönmez. http://mustafasonmez.net/?p=1169 )

(5) (M. Sönmez, a.g.y)

(6)  Tabiiki yukarıda kaleme aldığım bu satırların yazıldığı süreçten bu yana köprünün altından çok sular aktı.               Sosyalist öğretilerden vaz geçilip yeni Amerika dediğimiz pragmatizmi keşfettiler yani ayrı bir devlet kurmadan vaz geçip yeni burjuvazileriyle birlikte ‘Demokratik-Konfederalizm’ gibi bir düşünceye evrimleştiler.

(7)  www.ajansafirat.com/

(8) Demokratik Konfederalizm, Abdullah Öcalan

(9) a.g.e Abdullah Öcalan

(10) a.g.e Abdullah Öcalan

(11)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(12)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(13)  Keynes, Barışın Ekonomik Sonuçları. Sayfa. 9

(14)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(15)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(16)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(17)  Demokratik Konfederalizm, Abdullah Öcalan. S.39

 

Yarasadan kadına…

İnsan haklarının olmadığı bir ülke de yarasa veya (hayvan) hakkı olur mu?

Normalde olması gereken bu ama bizim standartlarımıza göre lüks kaçar. Neden lüks kaçtığını 'falana (…) anlatır gibi' derken isimini vermeyeceğim. Yani isim verip işin kolayına kaçmayacağım.

Zikretmek istediğim o isim, bugün siyaset sahnemize damgasını vuran bir siyasinin oğlu olduğu için ismini burada kullanmayacağım.

Konuyu daha fazla dağıtmadan konumuzun rasyonel özüne geçelim.

Elbette burada yarasa her ne kadarda konumuzun kahramanı olsada yarasanın nezdinde insanların haricinde caddelerimizde karşılaştığımız sahipsiz köpeklere varana kadar bütün hayvanların canlıların hakkını konuşmak gerekir.

İlginç bir ülkeyiz vesselam, yetiştirilme tarzımızdan tutunda aldığımız eğitime varana kadar birçok konuda cahil cesaretiyle donanımlı bulunmaz birer Hint kumaşıyız. Hatta ipini koparanın profesör dekan olduğu, inşaat işçilerimiz üniversite mezunlarıyla dolu olduğu alınan eğitimin edinilen kariyerlerin ayağa düştüğü bir ülkedeyiz.

Neden yarasa? 

İlerleyen satırlarımda yarasa konusuna elbette kaynak sunacağım.

Şimdilik yarasadan nereye vardık diyebilecek kadar muammalar ülkesi olunca bir dokunanın bin ah işitebileceği malzemesi bol bir ülkeyiz demekle yetineceğim.

Hayvanlara kötü muamele yapılan hayvan haklarının sıfır olduğu bir ülkede yarasanın nezdinde hayvan haklarını konuşmak isterdim ki aklıma muamma olmuş cehalet kokan cahil insanları düşününce karanlık bir kör kuyuya taş atmak gibi bir şey olduğunu düşünmeye başladım.

Egemen erkek düzeni gereği erkeklerin durumunu bir kalem geçiyorum.

Düzen içinde ipleri ele geçiren erkek daha sonra değerlendirme  konusu olduğu için önceliği kadınların toplum içindeki sosyolojik konumunu önemsiyorum.

Bana  göre her şeyin başı kadınların olmazsa olmaz eğitiminden geçiyor olmasıdır.

Gelecekte sağlıklı, bilinçli, entellektüel nesiller yetiştirmek isteniyorsa, parmakla gösterilecek örnek bir ülke, örnek bir toplum  isteniyorsa, her şeyi radikal bir şekilde  değiştirecek olan (sihirli çubuğun kendisi) kadının egitiminden soyut değildir.

Bir ülkenin kadınlarının bilinç donanımı, kültürel yapısı üst seviyede olursa bütün bu olumsuz sorunların üstesinden gelebilmenin ön koşulu olan sarsılmaz temelleri atılmış olur. Unutulmasın ki binalar yer çekimi kanuna göre temel üstünde yükselir, yükselen binayı sırtında temeller taşır. Sağlam zemin üzerine atılan temel binanın ağırlığını kendi son kullanma tarihine kadar ayakta tutar. Sosyolojik açıdan toplumların gelişmişlik derecesi sağlam zemine atılan temel örneğinde olduğu gibi annenin konumu eğitimli olup olmasıyla ilgili olduğunu altını çizmek gerekiyor.

Yarasadan hayvan haklarından insan haklarına varana kadar her şey cehaletimizle ilgilidir.

Buradan kariyer sahibi olmuş profesörlerden tutunda, üniversite mezunlarına, öğretim üyelerine aklınıza gelen bilumum toplumsal Concession’nu  oluşturan uzlaşım çimentomuza varana kadar kendini kültürel doygunlukta gören nev-i şahsına münhasırlarımıza varana kadar herkese aslında sözüm.

Gelelim yarasadan yola çıkarak can alıcı konumuz olan kadına.

Toplumsal zurnanın zırt dediği delikte sanırım tamda burası.

Bütün sorun bu toplumda kadın eğitiminin olmazsa olmazı kadar bir yangıyı önümüze koyduğudur.

Bana göre kadınlar eğitilmeden anlatmak istediğim bütün sorunların çözümü hemen hemen imkânsızdır.

Daha ileri gidip yüksek müsaadelerinizle tarihsel olacak belki ama bu cümleyi sarf etmek zorundayım. Kadınlar cahil kaldığı sürece toplumun tümünün cahil kalması kaçınılmazdır. Bu aforizmamın altına gönül rahatlığımla imzamı atarım zira bunu ben söylüyorum bu sav bana ait.

Şunu unutmayınız ki bu konu yüzlerce sayfaya sığacak kadar bana göre bir kitabın asli konusudur. Burada kısacık makalemizle kitap yazmak değil amacımız sadece veri koşullarda gerçekliğin bir çeşit anekdotunu yapabilmektir.

Gelelim konumuza: bir an eğitimsiz cahil bir kadının anne olduğunu düşünelim. Çocuğu anne doğurduğu gibi, çocuğu eğitip hayata hazırlayan yine annenin kendisidir. Toplumun kültürel dengesinin değişimini istiyorsanız, önce kadının kültürlü olmasını istemeniz gerekecektir. Kültürlü bir kadın doğurduğu çocuğu kültürel zenginliğe boğacağını düşünebilirseniz gelecek için nasıl kaygılandığınızı ben şimdiden görür gibiyim.

Benzer konuyu bu adreste işlemiştim.

Kültürel zenginlikle yoğrulmuş yetişen toplumun bu yeni bireyleri altın nesil diyebileceğimiz devasa bir zenginliğin donanımıyla bütünleşecektir.

Bu gün en büyük sıkıntısını yaşadığımız okumuş ama cahil profesörlerin piyasada sebil gibi fazla olması, üniversite mezunlarının hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmaması (*) bir vasıfsız işçi gibi inşaatlarda, temizlik şirketlerinde çalışıyor olması, yarasanın nezdinde bütün hayvanlardan tutunda, insan haklarının olmadığı bir ülkede nefes alıyor olmamız cehalet kokan bir toplumu bize layık görenlerin sömürüde kar marjını düşünmenizi istiyorum.

Sevgili okurlarım, cehaletin savunucuları elbette kadının eğitilmesini istemeyeceklerdir çünkü kadın kültürel olarak kendini geliştirirse yetiştirdiği çocuklar cehaletten beslenmeyecektir. Cehaletin atar damarı olan bataklık kadının cehaletidir. Unutulmasın ki cehaletin sivrisinekleri taşıdıkları cehalet sıtmasını bir topluma aşılayabilmesi kadının eğitimsizliği üzerine inşa olmuştur.

Gelim şimdi İsveç’in yarasaları'na: ''İsveç Türlerin Korunma Yasası’nın çok sıkı olduğunu belirten Rune Gerell bu durumda Halmstad Belediyesi’nin söz konusu yapıyı yıkabilmesi içim Kent İdare Kurulu’ndan özel muafiyet izni alması gerektiğini söyledi.

İsveç Doğa Koruma Yasaları’na göre şimdiye kadar İsveç’te tespit edilen 19 yarasa türü 1986 yılından bu yana koruma altında bulunuyor.'' (**) 

Herhalde çarpıcı bu çevre bilinci, insan hakları ve hayvan hakları çarpıcı kültürel gelişmişlik kadının yetiştirdiği erkek ve kadınların daha bilinçli nesillerden geçtiğini göreceğimizi biliyorum.

Eğer bunun böyle olduğunu düşünemeyecek kadar cehaletle yoğrulmuşsanız siz düşünmenizde olur deyip sizin yerinize ben düşünmeye devam edeceğimi söylemeden geçmeyeceğim.

Atatürk devrimi Cumhuriyet kadını modernleştirmeye çalıştırmıştır daha kıta Avrupa'sında bu yokken Atatürk Cumhuriyetle seçme seçilme hakkını kadına bahşetmiştir. Cehaletin temsilcisi medreseler ise kadının eğitim almasına ayak direterek kadının eve hapsedilmesini, cahil kalmasını çocuk doğuran cahilliğiyle cahil çocuklar yetiştiren Osmanlı kokuşmuşluğu olan din eksenli sömürü düzenin oluşmasını istemişlerdir.

Bu gün bu anayasa referandumuyla toplumun içinde yer alan cüzi miktarda gelişmiş olan kadının verebildiği kadarıyla eğitim seviyesini bile çok gören gericiliğin Osmanlı kokuşmuşluğundan sömürü kar payı elde edecek hacı hoca gericiliği geçmişe özlem duymasının bir nedenide budur.

Günümüzde yaşanan bu gerçeklik hiç yok olmayan sinsice kendisini besleyen Cumhuriyet düşmanlarıyla Cumhuriyetin yok edilme Arap kültürünün gericiliğinde insanların geleceğini zapt-ı rapt altına almak isteyenlerin gerçekliğimizle karşı karşıyayız.

Evet, insan haklarının olmadığı yerde yarasa hakkı olur mu?, sorusuyla bitirmek istiyorum bu kısa anekdotu mu.

Ali Galip Sayılgan

Kaynak:

(*) ''Üniversiteyi bitirdikten sonra kurumsal firmalarda yöneticilik yaptı. Ancak yöneticilik işini bırakıp Uşak'ta pilav satmaya başladı.'' TIKLAYIN

(**) TIKLAYIN

Termonolojik ”gazel”ne kadar realitedir?

Kıl payı ‘Troçkist’(!) olmaktan yırttık mı ne?

http://fraksiyon.org/sosyalistlerin-hdp-disinda-ne-isi-var/   linkinde yer alan  

(Sosyalistlerin HDP Dışında Ne İşi Var?)   başlıklı bir yazıya dair…

Yazarımız hem soru soruyor hem de kendisi yanıtlıyor, arkasından  niyetini de ekliyor:

‘‘Bu, 20. yüzyılda birçok devrim deneyiminde sayısız kereler sorulmuş ve pratikte yanıtlanmış bir sorudur. Troçkist hareketin kimi kesimleri dışında bu soruyu olumsuz yanıtlayacak hiçbir devrimci, sosyalist yapı tanımıyorum.’’ Yazarımızın bu mantalitesine karşı çıkıyorsan kafadan Troçkist oluyorsun.

İyi gene insaflıymış HDP ’yi eleştirenleri falan Kemalist ve Statükocu yapmamış. Zira bilinç altlarındaki tek mantalite Kürt siyasetini eleştirenler kafadan bu kategoriye giriyor. Yani buna göre eleştirmeyen sosyalist lazım.  Yoksa vay halinize!

Ben Troçkist değilim, Kemalist, Statükocuda değilim netcez şimdi?

Daha da ileri gideyim bir Türk Sosyalisti olarak sizin vazgeçtiğiniz bağımsız Kürdistan’dan yanayım. Şimdi ben hangi kategoriye giriyorum  doğrusu merak ediyorum!

Türk Sosyalistlerinin neden uzak kaldığı bu kısa giriş olarak bu cevap bile yeter aslında, tabiiki anlayana.

Yazarımız kafasındaki olayı o kadarda ön yargılı betimliyor ki ‘‘… bu soruyu olumsuz yanıtlayacak hiçbir devrimci, sosyalist yapı tanımıyorum.’’  diyor.

O halde tanı…

‘‘Halkların Demokratik Kongresi, Batı’da, Kürt ulusal hareketinin güçleriyle devrimci demokratik akımların güçlerinin birleştirilmesini öngören antifaşist antiemperyalist bir cepheleşme hamlesidir.’’ denilirken, antifaşist neyse de, antiemperyalist bir yanını daha henüz ben göremedim. Gören varsa neye dayanarak gördüğünü açıklamalıdır.

Anti emperyalistim demekle malum anti emperyalist olunmuyor.  HDK anlayışının filizlendiği BDP koştura koştura gittiği Amerikan ziyaretleri kapalı kapılar arkasındaki görüşmelerle mi antiemperyalist oldunuz? Bu durum daha henüz hafızalardan silinmeden kendilerini antiemperyalist ilan etmeleri ne kadar inandırıcı?

Hani bir özdeyiş vardır litaratörümüzde ‘hiç kimse seni övmüyorsa sen kendi kendini öv!’diye geçen özdeyiş tamda konumuzla ilgili sanırım. Doğrusunu isterseniz HDK ’nın‘antiemperyalist ’ligini ben buna bağlıyorum.

Emperyalist hedeflerle barışık yaşayıp kendine antiemperyalist demekle antiemperyalist olunmadığını sanırım kendileri de bilir.

Deniliyor ki, ‘Sosyalistlerin HDP dışında ne işi var?'

Doğrusunu isterseniz komik bir soru. Bunu siz, önce kendinize sorun.

Bu soruyu soran arkadaşımız yaşanan gerçeklerden bi-habermiş gibi davranarak işi sanırım, iyi niyetliliğe vuruyor.

Hemen söyleyelim HDP hangi sınıf temeline dayanıyor?

Yazarımız bu soruya kaçamak davranırken konuyla alakası olmayan Sovyet ve Çin örneklerini verirken cephe birlikteliklerini serpiştirip duruyor.  Doğru Cephe bileşkesinde kimin hangi sınıfı temsil ettiğinin pek o kadar önemi yok. İrdelediğinde her bileşke her fraksiyon belli bir sınıfı temsil ettiğini ileri sürer.

HDP dışındaki Sosyalistleri garipseyen yazarımız HDP’nin ne olduğunu verdiği örneklerde analiz edemiyor. HDP Cephe örgütlenmesi ise adı neden HDP?

Program ve tüzüğünden gördüğümüz kadarıyla cephe olayıyla uzaktan ve yakından bir ilgisi yok. O halde serpiştirilen cephe örnekleri neyin nesi? Hayata ne kadar uyuyor? Sanırım bunu okuyucuya bırakmak en güzeli.

Sosyalistler HDP gibi bir çadır partilerine biat etmeyecektir. Biat edenlerde zaten içinde varlıkları da söylemleri de bir o kadar belirsizdir.

Enternasyonalist bir dayanışma gibi kavramlarla HDP içinde olanlarda tamda bu yazının içeriğinde geçen kuyrukçuluğun Türkiye versiyonu olmaktan öteye gitmeyecektir. Zaten görünen de bu. Anlaşılan o ki, bu durumu aşmak için bu yazı kaleme alınmış. Durumu kotarmak için taze Kan’a sosyalistlerin bileşkesine ihtiyacı var.

İlle kuyrukçu olmak için Lenin döneminde hayat bulan işçicilik (Uvriyeristlik) konumu (tıpa tıp aynısı) olması gerekmiyor. Kuyrukçuluğun versiyonları çok çeşitlidir. Tarihin kendine özgü deviniminde değişik versiyonları bir şekliyle ortaya çıkıp kendine özgün yapısal bir değişimi kurumlaştırabilir.  ‘Uvriyerizm’ denilince ille de işçi-kuyrukçuluğu’ anlaşılmasın.

Bir dönem için ulusal mücadeleye argüman taşıyan PKK   ve  BDP Türkiye özgülünde çizdiği tablo Marjinal bir Kürt siyaseti  olarak algılanmış bu algılanma yüzünden Türkiye özgülünde derdini iyi anlatamamıştır. Bu görüngünün ortadan kaldırılması HDP  ismiyle  yeni bir oluşuma  (geniş tabanlı Türkiyeli Sosyalistleri de içine olan) bir vitrine ihtiyaç olduğu düşünülmüştür. Tekrarlayalım yeri gelmişken bu proje Abdullah Öcalan’a aittir.

Sosyalistleri de içine çekerek ulusalcılık marjinalliğini toplumsal bir pota da eriyebileceği düşünülmüştür.

Elbette tarihsel misyonunu tamamladığını düşündükleri bu ulusal mücadelenin izlerini üzerinde yansıtan BDP’ye son vermekti amaç. O izlenimi gölgede bırakabilmek için daha yoğunluklu Türk Sosyalistlerini içine alan Kürt marjinalliğinden arınmış bir vitrin tasarımıydı HDP.

Deniliyor ki; ‘‘HDK’nın emekçileri örgütlemediği iddiasına, HDK’nın üzerinde yükseldiği kitle tabanının hemen tümüyle emekçilerden oluştuğunu söyleyerek somut bir yanıt verebiliriz. HDK emekçi solunun bir parçasıdır.

HDK, ulusal boyunduruğa karşı mücadele içinde politikleşen Kürt yoksullarıyla Batı’daki politik işçi-emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir.’’

Ama bazen teori ve pratik aynı pota da yürümez. Niyet etmekle yapmak o konumda olmak çok farklı şeylerdir.

Ezilen halk ve mazlumluluk kategorisi ve ben yaparsam her şey olur, sosyalistlerde arkamızdan gelir düşüncesi, pragmatizmin kendisidir. Bir o kadarda optimist bir bileşkedir.

Öyle ya ben yaparsam olur!

Ama niyet ettiğiniz gibi olmuyor işte…

Mantık bu!

O halde buyurun yapın dışınızdaki Sosyalistleri neden çağırıyorsunuz?

Geçmişte de ben yaparsam olur denilmedi mi?  Denildi.

Neyin öz eleştirisi verildi?

Elde var sıfır!

Hala aynı mantık ben yaparsam olur…

Gerek Kürdistan da gerekse Kürdistan dışında Kürt ve Türk devrimcilerine (Örgütlerine) yaşam ve çalışma hakkı tanımayan PKK’nın bir öz eleştiri verdiğini duyan oldu mu?

Onlarca devrimciyi öldüren ve öz eleştiri vermeyen PKK anlayışıyla hiçbir şey olmamış gibi dalkavukçu (Uvriyeristlerden) sözümüz ona o sosyalistlerden olmayacağımızı deklare etmeye gerek var mı?

Doğruya ben yaparsam olur… Tam bir PKK mantığı…

Sahi siz hangi güvenden bahsediyorsunuz?

Ne zamandan beri Sosyalistleri düşünür oldunuz?

Ulusalcılıkla sosyalistlik bir arada yürümediğine göre önce ulusalcılarımız sosyalist olması lazım ki devrimcilere ait döktükleri onca kanın samimi olarak bir öz eleştirisini versinler ki ortak bir dili bulalım.

‘‘…Her şey bir yana, PKK ve Kürt yurtsever hareketinin esasen emekçilere dayanan, yoksul halkın girişkenliği üzerinde yükselen “plebyen” bir hareket olduğu bilinen bir gerçektir. Bu yorum bize ait değil bizzat kendileri söylüyor.

PKK’nın ve Kürt yurtseverliği üzerinde yükselen “plebyen” lik ten söz ediliyor (*)  gelinen realiteyi mercek altına aldığımızda plebyenliğin yansıması olan bir nevi kriter, bırakalım sınıf mücadelesini bir kenara, ulusal mücadeleden milim şaşamayan daha çok sınıfa değil Kürt burjuvazisinin koşullarını iyileştirmeye yarayan pragmatik bir mücadele anlayışından başka bir şey değildir.

PKK tez elden ismindeki işçi vurgusundan vazgeçmelidir. Zira PKK’nın post-modern dünyasında sınıfsal mücadele diye bir anlayışı yoktur.

‘HDK, ulusal boyunduruğa karşı mücadele içinde politikleşen Kürt yoksullarıyla Batı’daki politik işçi-emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir.’’  Kendi söylemleriyle tekrarladıkları gibi ulusalcılık temelinde bir politika dışına çıkacak bir argümana’da sahip değildir. İşçi ve emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir belki ama sadece bu kavram izafidir, real değildir.

İşçi ve emekçi hareketinin birleşik mücadelesini HDK Radikal demokraside arayışını sürdürmesi de işte bu yüzdendir. Sınıf mücadelesi kavramı sosyalist bir mücadelenin hedeflenmesinden doğan marksist literatürün olmazsa olmaz vaz geçilmezidir. Radikal demokrasi ise post modern bir anlayışın Marksizm’e yamanmasıdır.

Gayet doğal bir Radikal Demokraside ise ara katmanlardan gelebilen küçük burjuva sınıflardan gelen oluşumlar üzerinde yükselen temsili hakkın elde tutulmasıyla demokrasicilik geleneğinin oluşturmasından başka bir milim ileri gidemez.

Post-Modern argümanlı Radikal-Demokrasicilerinde özünde zaten işçi sınıfının başını çektiği bir işçi sınıfa ait devrim diye düzeni yıkma diye bir dertleri de yoktur olmayacaktır da. Post-Modern dünyasının Radikal-Demokrasisi tabiiki onlar için bulunmaz bir Hint kumaşı gibi buna neden sarıldıkları sanırım şimdi daha iyi anlaşılacaktır.

‘‘Hedef, HDK programında belirtildiği üzere “demokrasinin kazanılması” veya HDP programının daha vurgulu ifadesiyle “demokratik halk iktidarı”dır.  Bunun temel aracının halk meclislerine dayalı bir yönetim olacağı da besbellidir, programdan.’’  Bu cümleler yukarıda söylemlerimizi nasıl desteklediğini sanırım daha fazla bir şeyleri anlatmaya gerek kalmamaktadır.

Demokratik Halk İktidarında sınıfların mevzilenmesinden tutunda Şimendiferin işlevi muğlaktır. Buna göre Demokratik Halk İktidarının Şimendiferi sınıf değil, Kürt ve Türk burjuvazisinin bileşkesi olacaktır.(Dervişin fikri  ne olursa zikri de o  olurmuş misali gibi fikride zikri de  bu tespitlerimden bir gün sonra basına  düştü. Resim başlığını buraya  taşıyalım da   ne  söylediğimiz  daha iyi anlaşılsın.)

 

Hayat söylemlerimi doğrulamak için sanki adeta yarışıyor. Aşağıdaki tespitlerim 25.07.2012 tarihli. Basına düşen ”KÜRDSİAD KURULUYOR ”  başlıklı bu haberle  (yani daha  doğmadan) kaç yıl önce çakıştığı ortada.

 

 “Ulusal çit içinde yaşayan birden fazla ulus ve Uluscuklar ’ın palazlanmakta olan burjuvalarının çıkarları bire bir çakışmadığından dolayı, çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, ‘kendi ulusum dediği’ aynı dili aynı kültürü paylaştığını söylediği bu insanları ayaklandırmayı sağlayabilmişse, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur.

Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır.” (abç.AGS)

Meraklısına duyurulur '' YARATTIĞI ULUSLARA ÖDÜL VERME HAKKI BİZE DEĞİL, TAM TERSİNE BURJUVAZİYE AİT  OLMALI'' başlığı ile bu adreste:   http://www.xn--zgr-meydan-dcb8e.com/?p=133

Dolayısıyla, aslında baştaki soruyu tersine çevirmek daha yerinde olacaktır: ‘‘Sosyalistlerin HDP’nin dışında ne işi var?’’ değil, tam tersine HDP nin dışında olmalarının çok önemli ciddi sebepleri var.

 

 

Ali Galip Sayılgan  / 10.02.2014

 

…………Dip-NOT………..

(*) Karl Marx' ın görüşlerini temel alan öğretinin genel adı. 

 Marksizm bir öğreti olarak siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünsellik içerir. Marksizm, ideolojik alanda, esas olarak sınıflar savaşımı teorisini ortaya atan ve bu savaşımın zorunlu sonucu olarak proletarya diktatörlüğüne ve oradan da toplumsal eşitlik ve özgürlük dünyası komünizme varılacağını öngören bir öğreti olarak tanımlanır.

 Marksizmin farklı türleri olmakla birlikte, bu türlerin ortak ögeleri bulunmaktadır. Ancak marksizm türleri, bu öğelerin tanımlanmasında da farklılıklar gösterir. Örneğin, kullanılan yöntem, aynı zamanda marksist felsefi düşüncenin tanımlamasını da veren ve bilimsel bir yöntem olarak sunulan diyalektik materyalizmdir.

 

Yarattığı uluslara ödül verme hakkı…

Neden ve ne için ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı?  

Gelin birde bu açıdan bakalım, ne dersiniz??? 

Eğer bu önerme sosyalist toplum sonrası için söyleniyorsa buna ne gerek var? Sosyalizm çağında ulusçuluk gibi milliyetçilik ögelerini bünyesinde taşıyan (adeta geri bir yapılanmaya) övgüler düzülerek böbürlenmeyle zaman geçirmeye ne bir ihtiyacımız var nede buna zamanımız olacak.Yok ille de biz bu meziyetle mastürbasyon yaparak tatmin olmayı yeğleyeceğiz ve sosyalizm kendi deviniminden işte böyle ömür tüketsin diye saçmalıklar öneriliyorsa  en iyisi biz, böylesine absürt önerileri almayalım.

Yeri geldiğinde Lenin ve Stalin'in öğretilerini eleştireceğiz elbette biliyoruz sırf bu yüzden bizi Troçkist sanacaklar olsun sansınlar. Türk solunda ak kara mantığı vardır ya ak olacaksın ya kara bunun dışında başka bir çizgi olamaz. Buna göre kazara da olsa Lenin'i Stalin'i asla eleştiremezsin 'salakça bulduğum bu tutuma göre'  -ezberlerinin dışında bir şey söylendi mi-  anında Troçkist damgası yersin. İptidai dinozor beyleri, biz; kendi çöplüklerinde oyunlarına devam etmesini öneriyoruz.

Her şeyden önce şu bilinmelidir ki mutlak doğru diye bir şey yoktur. Sadece doğanın kendince mutlaklaştırdığı belli yasaları vardır. Kaldı ki bilim ve tekniğin gelişimiyle oluşum kanunlarına ufak bir müdahaleyle o bile değiştirilebilir hale gelebilir. Buradan hareketle biz sözü Lenin ve Stalin'e getirmemiz gerekirse, her ülkenin devrimcisi kendi ülkesinin koşullarına göre, daha da önemlisi kendi döneminin koşullarına göre  devrimci mücadeleyi geliştirmesi gerektiğinin devrimci ruhunun neresi acaba anlaşılmaz?

Evet anlaşılmaz bir tarafı olduğu kesin. Devrimci deneyimlerin evrenselleştirilmesi mutlaklaştırılması hatta Marksizm adına mutlaka ve mutlaka, uyulması gereken zorunlu yasalar gibi dolaylı olarak misyon yüklenmesine karşı olduğumuz gibi, o türden Ortodoks Marksistlerin dönemine bir nokta koymanın zamanının geldiğini de iyi biliyoruz. 

Lenin ve Stalin dönemin şartlarına göre gerekeni yaptılar. Kendi şartlarına göre kafa yorarak çözüm üretmeye çalıştılar. Elbette ki bu noktada bizim bu türden deneyim sahibi olan devrimcilerden yaralanmamız gereken çok şeylerin olduğunu biliyoruz. Gerektiğinde de günümüz koşullarında bulunduğumuz konseptimize uymayan düşünceleri, önermeleri eleştiremeyeceğimiz anlamına gelmeyeceğine göre, bilinç altlarında Trockist etiketi taşıyanları (biz daha fazla gülünç bir duruma düşürmeden kabızlığa meal vermeden yardımcı olalım)  zahmet etmeyin, çünkü; biz Troçkist falanda değiliz.

Biz ne Maocu, ne Leninci, ne Stalinci, ne de Trockist'iz biz sadece Marksistiz, Sosyalistiz. 

Görüldüğü gibi her devrimci lider Marksizmi algıladığı kadarıyla kendi koşullarında Marksizmi yorumladı o doğrultuda da devrim yaptı. Malum gelişmeleri hep birlikte biliyoruz. Soyguncu kapitalizm karşısında başarısız oldular. Başarısız olması gereken Kapitalizm olması gerekirken sanki doğanın yasaları tersine işledi, acaba neden?

Bu yıkımdan sonra sosyalizmden neyi anladıkları şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?

O kadar üretime katıldıktan sonra işçilerin yaşam koşulları kuyrukta geçiyorsa, kapitalist bir ülkede yaşayan kendi sınıfındaki işçiden daha bir geri olanaklara sahipse, demokrasinin en güzeli kendisinde olması gerekirken, Kapitalist ülkelerdeki düzenlere demokrasi dersi vermeleri gerekirken, tek parti eşliğinde demir perde gibi (diktatörlük gibi)  kavramlara maruz kalan işçiler, aslında hiç olmamış bir sosyalizme yani adı değiştirilmiş bürokratizme  sosyalizm diye sahip çıkmaları ancak bu kadardı/bu kadardır!

Yukarıda da değindiğim gibi her ülkenin devrimci liderleri kendi koşullarında Marksizmi algılayabildiği kadarıyla, Marksizmi yorumlayabildiği kadarıyla sosyalizmi kurduklarını sandılar.

Yukarıda da yer verdiğim gibi biz sadece devrimciyiz! 

Biz sadece Marksist öğretinin insanlık için önerdiği Marksist'iz ve Sosyalistleriz. Ya da diğer bir anlatımla hem Sosyalist hem de Marksist olmaya çalışıyoruz.

Tarihimizde baş gösteren ne malum Ortodokslarımızdan, ne de şu 'cu , bu cu' larımız dan hiç değiliz.

En iyisi biz bu türden absürtlükleri tarihin o meşhur çöp tenekesinde bırakalım gitsin.

Biz yalın halde Marksist olmayı yeğliyoruz. Yani basit bir tarz da anlatmak gerekirse şatafata hiç mi hiç gerek duymadan şimdilik hepsi bu diyebilmek sanırım en güzeli.

Bu kadardan parantezden sonra konumuza dönecek olursak: 

Bireysel ve toplumsal olgunlaşmanın doruk noktası olan sosyalist toplum kapitalizmin aşamadığı kapitalizmin yapamadığı kısacası kapitalist düzen döneminde ütopya olan, sömürüsüz bir dünyanın, eşitlik ve refahın birebir realitesidir. Tabiiki kapitalist soygun düzeninin simgesi olan fakirliğin üstünden geçen ağır tonajlı silindir gibi o devasa makinenin parçalanarak yeniden örgütlenmesinde doğacak emeğimizin güneşi olacak o sosyalizm. 

Sosyalizmde sosyalistler işi gücü bırakıp kendisinden daha geri olan 'ulus' ve 'kader' gibi absürtlüklerle uğraşacaksa, oldu olacak birde kahve falına baksın deriz. Burjuva toplumlarından devralınan 'ayrımcı ulusal kategorilerle' insanların; a-) ulusundan, b-) ulusundan  gibi tabirlerle ayrımcı tasnifçiliği, birde biri birini anlamamak için üretilen dillerin farklılığı vs. davranışların sembolü olan yöresel alışkanlıklara da kültür denildi mi mevcut ortak paydanın kriterleri ortadan tamamen kalkmaz mı dersiniz? 

Böylesine bir ulusun (irili ufaklı yüzlerce ulus ve milliyet var)  hangi kaderinin tayin hakkı geçerli olacak? Kaderden bahsedilen (önerilen)  ayrılmaksa ve ayrılıp devlet kurunca bu mantaliteye göre kendi kaderini tayin etmiş oluyor. O halde sormak hakkımız klan ve aşiret devletleri de neden olmasın? Bu saçmalıkları sosyalizmde barındırmayı düşünmüyorsunuz her halde. 

Elbette Klan ve Aşiret devletleri bizi rahatsız etmiyor, a- ulusundan tutunda, b- ulusunun 'kendi kaderleri tayin hakkı' nı kullanarak istiyorlarsa ayrılabilirler, "biz de bu hakkımızı kullanıyoruz"  diyerek ulusal çitlerini çekebilirler. (Bize göre gerici bir uygulama olsa da o insanlara göre gerici olmayabilir)  ille de gerici bir geri uygulama olacaksa, bu bir yere kadar bizi rahatsız etmez. 

Tabiiki bu bir yere kadar.

Bizi rahatsız edecek ana unsur elbette ki olacak. 

O da dünya halklarının baş düşmanı olan emperyalistlerle (ulusçuluk adına)  iş birliğine tutuşması, yeni dünya düzeninde ayakta kalabilmek için emperyalistlerin koruma şemsiyesi altına girip, sözde halkların, sözde ulusların bu türden iş birlikçi gerici adımları tabiiki bizi bu noktada da rahatsız eder.

İkincil olarak bizi rahatsız edebilecek konuya gelince : 

1- İnsanlar bu yer yuvarlağında tektir, eşit doğarlar, yaşarlar, belli bir yaşam sürdüren insanlar yaşlanıp bir şekilde de ölürler.

2- Üstün insan, veya üstün insan ırkı gibi saçmalık, dezenfekte edilmesi gereken mikrop saçan  ayrımcılık hastalığıdır.

3- Bütün dünya insanları eşittir ve bu eşitlik koşulları içinde kardeşlik şiarı içinde bir arada yaşamak zorundadır.

4- Ayrımcılığı körükleyen, bir birlerini özellikle anlamamak için uydurulan bu diller sayesinde yabancılaşma baş göstermektedir. İnsanların bir birine karşı yabancılaşmasını sağlayan dillerin farklılığı kesinlikle ortadan kaldırılmalıdır. 

Dil bir iletişim aracıdır ve de özle olmak zorundadır, bu olay sadece ayrımcılığın adı olan bir ulus'a ait iletişim aracı değil bütün dünya insanları için kendisini ifade edebilmesi için ortak bir dile sahip olmak zorundadır. Dolayısıyla 'ulus' ayrımı gibi gerici bir zihniyet buna haliyle engeldir. Ulus motivasyonu ilk başlarda ürettiği o uyduruk dilinin meşrulaştırılmasıyla A-Ulusu, B-Ulusu  gibi, C-Ulusu  Vs. gibi dil ayrımıyla perçinlediği bu ayrımcılığı, yaşadığı toprağına ulusal çitler çekerek  resmi bir ayrımcılığın ana hatları "ulus"  adı altında şekillendiğini daha farklı bir tarzda detaylandırmaya bilmem gerek var mı? 

A- Dili mi olmalı yoksa B- dili mi? Gibi ayrımcılık yapmak = (içinde)  mide bulandırıcı milliyetçi ögeler taşır.

5- Dünya'da hangi dil fazla kullanılıyorsa o dil, resmi dünya dili ilan edilip resmi dünya dilinin yaygınlaşmasında radikal kararlar alınmalıdır. İnanıyorum ki bu radikal kararlar ışığında 3-4 nesil sonrası dünya dili konusunda çok önemli gelişmelerin ortaya çıkacağını da çok iyi biliyorum.

6- Ana okullarında dünya dilinde çocuk eğitimi yapılmalı, okullar da ve yüksek okullarda bu dilde eğitim yapılmalıdır.

Dünya ölçeğinde (ayrımcı bir ifade tarzıyla da olsa) halklar dediğimiz insan topluluklarında bir birini anlamayan ve bir birine yabancılaşmış insan topluluklarından ön yargısız bir şekilde bir arada kardeşçe yaşamayı ne için ve ne ölçüde isteyebilirsiniz ki? Bunun için milyarlarca insan bir birilerini anlamaları için bir tercüman gibi bir aracıya ihtiyaç duyma yerine aynı dili bizzat kendileri konuşmak zorundalar.

Unutulmasın ki kardeşçe yaşamak aynı dili konuşmaktan geçer. Aynı dili konuşmayan ulusal çitlerle bir birinden ayrılmış 'uluslar'  yani (insanlar)  kardeşçe yaşama yerine kendi burjuvazilerinin şovence propagandalarının devreye girmesiyle bir birini anlamamanın önünde engel olan dil etkeniyle birleşen bu yeni süreç çok hızlı bir şekilde ön yargıları doğurarak düşmanlığın hakim olması her zaman an meselesi potansiyeliyle her zaman yüz yüzedirler

7- 'Ulus'  ayrımcılığı gibi gerici daha da kötüsü bir birinin üzerinde üstünlük taslayan faşist zihniyetlerin bire bir bulamacı olan ayrımcı 'ulus'  zihniyeti (aynı dilin konuşulmasıyla)  ön yargılarla birlikte yabancılaşma da ortadan kalkacağı da ayrı bir gerçekliktir.

8- Globalleşen insanlığın bu zihniyettin de (ulusal çit)  dediğimiz sınırlara ihtiyaç kalmayacağı gibi insanlığın bu yeni modelinde belki de buna hiç bir zaman eskiye ihtiyaç duyup yıkmayacaklardır.

9- Gelişen yaşanan benimsenen bu tarza göre alışık olduğumuz ve de çok aşina olduğumuz ayrımcılığı koruyan ve kollayan 'ulus devletlerine'  sizce ihtiyaç duyacaklar mı?

10- Ben sanmıyorum.

ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN ETME KARARI 

Ortada cafcaflı gözüken bu slogan var. Adeta efe gibi ortalıkta geziyor. Kenger sakızının lezzeti gibi adeta ağızlardan düşürülmüyor. Bu slogan bana; şişmiş bir balona iğnenin değmesine, balonun o andaki kaderini anımsatır, nedense!

Bu sloganın müsebbiplerine sormak yerinde olmaz mı sosyalizm dediğiniz düzene geçtiğinizde (sınırlarınız içinde irili ufaklı yüzlerce binlerce ulus ve Ulusçuluklar vardı)  neredeyse tekrarlana tekrarlana aşındırılan malumumuz olan  'kaderleri' neden tayin edilmedi? Neden proletaryanın genel çıkarlarına peşkeş çekildi ki? Buna göre perşembenin gelişi çarşamba'dan belliyse Marksistlerin olmazsa olmazıymış gibi üzerinde binlerce tumturaklı kelime binlerce tumturaklı sayfa üretmenin ne anlamı var ki?

Boş önermelerin diğer bir anlamı da 'maksat, dostlar alışverişte görsün'  den öteye başka ne anlam taşıyabilir ki?

Burjuvazinin daha iyi sömürmek için ürettiği uyduruk 'ulus'  ayrımcılığının kaderlerinin tayin hakkı sosyalistlere düşmez. 

Ödül verme hakkı bize değil, tam tersine bay burjuvaziye ait olmalı!

Hiç bir şekilde 'ulus' gibi gerici bir ayrımcılığın olmadığı dünya yüz ölçümünde gericiliğin ve ayrımcılığın baş müsebbibi olan burjuvazinin ve her şeyi talan eden kapitalizmin sonunu böylesi bir bilinçle donanan insanlar getirecektir.

Birde aynı devlet içinde ayrı bir ulusun egemen devlet güçleriyle çatışması (ülkemizde Kürtlerin durumu)  olabileceği gibi, 'Halkların Kardeşliği'  gibi yapay sloganlarla kurulan dengenin bozulmasında(Yugoslavya örneği)  bir birini boğazlayan halklar bilinmelidir ki figüranın bizzat kendileridir. Halk ismi altında birini boğazlayan bu zavallı figüranların arkasında acaba kim vardır dersiniz?

Elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan durumun kotarılması için tek kurşun dahi atmayıp elini geri planda zevkle ovuşturan burjuvazinin ta kendisidir.

Eğer sorun kapitalist üretim ilişkilerinde yer alan bir örnek üzerinde detaylanacaksa tabiiki sorunu şu noktada anlaşılır görürüm.                                    

Grafiğimizde de görüldüğü gibi grafiğimiz, (ulusal çitle çevrili her  hangi bir ülke içinde)  pastanın çeşitli dilimlere ayrılarak pay edilme  durumunu simgelemektedir.

 Sınıflı kapitalist toplumlarda burjuvazi ilk başta pastanın tamamına  sahip olmak ister pastaya sahip olma yada paylaşım (kurulan statü  gereği)  örnek olarak verdiğimiz pasta diliminin paylaşımı şartlara ve  tarihsel gelişimine göre değişir.

Kendi ulusal çitlerimize gelince: (1.Çeyrek, %58)  olan, mavi rengin temsil ettiği en büyük pasta dilimi diğer renklere karşı bire bir (hegemonyaya yarışında)  tahammülsüzlüğün milliyetçi bir argümanla hakimiyet sağlamaya çalışır. 

Aslında çatışmanın ana kaynağı olan burjuvazinin doyumsuzluğudur. 'Tek bir ulus'  kavramıyla 'diğer bir ulusun varlığını'  ret etmesi diğer ulusa ait doğmakta olan burjuvazinin mevcut pastadan pay isteme meselesidir kaosun ve de savaşın asal nedeni.

Kendi yapılanmalarını 'Halklar Hapishanesi'  olarak tanımladıkları insanları bir birinden farklılaştırılarak ayrımcılığın adını 'Ulus'  olarak tanımlamıştır. Böyle bir ayrıma tabi tutan burjuvazi, birden fazla 'Ulusların'  bir arada yaşadığı kozmopolit toplumlarda 4 Çeyreğin (%9) , 2 (%23)  ve 3 Çeyrekle (%10)  çelişkisi olduğu gibi, 3 Çeyreğin (%10),  2,4'le (%23)  olan kendi aralarındaki çelişki mütemadiyen hep var olmuştur.

Hepsinin de pastanın en büyük dilimine sahip olan, hakim sınıf adına pastanın en büyük dilimine sahip olan burjuvazi ile yani 1- Çeyrekle (%58)  olan çelişkinin kaynağı hep var olmuştur. 

Tabiiki anlatımlarımız statü içinde resmi olarak mevcut pastadan paylarını alan 'Ulusal Burjuvazi' lerle ilgilidir. Tek hücreli amipler gibi insanların gruplaşarak ayrıştığı ulus saflaşmasında kendisini farklı hisseden insan topluluklarına (inkarcılık nedeniyle yüzde yüzlük pastaya sahip olma adına)  o furyada bölünen insan gruplarının farklılığını yok sayarak dilini ve örf ve adet dedikleri davranış şekillerini bile kendi soyuna mal eden şoven bir burjuvazi sahip olduğu pasta dilimindeki aslan payını tabiiki paylaşmak istemeyecektir.

Ulusal çit içinde yaşayan birden fazla ulus ve uluscukların palazlanmakta olan burjuvalarının çıkarları bire bir çakışmadığından dolayı , çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, 'kendi ulusum dediği' aynı dili aynı kültürü paylaştığını söylediği bu insanları ayaklandırmayı sağlayabilmişse, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur.Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır. (abç. AGS)

Bugün Kürdistan dağlarında ölen öldüren her savaşçı (İlle de ayrı bir devlet kurmak için savaşıyoruz diyorlarsa) ister bunu desinler isterse bunu demesinler, unutmasınlar ki kendi burjuvazisi adına savaştığını bilmek zorundadırlar. 

Madalyanın öbür yüzü olan resmi devletin askeri 'vatan savunması altında gizlenen'  asıl savaşı nasıl kendi burjuvazisinin ulusal çıkarlarını koruduğu için 'şehitlik'  yalanıyla kandırılıyorsa, diğer tarafta'şahadet' e ulaştığı söylenen bir örgütün savaşçısı yada gerillasının amacı askerden farklı değildir. 

Tarihin her döneminde her olasılığı kullanan burjuvazi tek kurşun bile atmadan üretim araçlarının sahibi oluverirler . 

Tumturaklı kelimelerin yanı sıra yerine ''cuk'' diye oturan bir ulus tarifine burada pek de o kadar ihtiyacımızın olduğunu söylememize hiç gerek yok. İşin tuhaf tarafı buna ihtiyacımızda yok. 

Bu işin meraklıları kendi dönemlerinde (yani ulus kavramının revaçta olduğu kendi  dönemlerinde)  oturup bu konunun üstüne ciltlere sığacak (hepimize yetecek)  kadar kitap bile yazmışlar.

İnsanlar bu kavram uğruna ölmüşler, öldürmüşler (Tradisyon)  dediğimiz ( Gelenek)  hala bir şekliyle revaçta…

'Ulus ve Ulusal'  sorun bazında tarihi harmanladığımızda sonu milyonlarca insanın ölümüne neden olan ulus olma savaşlarının psikolojisinde ilk baştan kendine haklılık payesi veren savaşacak bireyleri bu konuda motivize (*) eden (vicdan)  kendi sömürüsünün haklılığı peşinde. 

Bugün bir şekilde savaşın icatçısı unvanıyla övünebilecek bir aşamada olan insan oğlu, dün Ulus devletlerinin kurulması için toplumsal çalkantının yanı sıra iç savaşları (uluslararası savaşları)  yaşaması yaşatması gibi önemli hünerlerinden birisine sahiptir.

Yukarıda insanlığın 'ölümlere neden olan savaşın, kendine göre haklılığının(!) vicdanen iknası peşinde' derken herhalde bu varsayımı burada iş olsun diye söylemedik. Çünkü bu vicdan, 'haklı savaşlar ve haksız savaşlar'  tarzındaki tanımlamalarıyla ikiye ayırabilmekte. Bu tasnifin sonu elbette ki yine ölümle bitecek olan bir kazanımın, bir savaşın (kendine göre haklılığı)  tartışılmaz olacak kadar mutlaklaşabilecek tarzda sizce birebir 'masum'  argüman mı dır?

Tarih sahnesinde yerini alan insanlık farkında olmadan ulusal ayrımcılıkla yüz yüze bıraktırılmıştır. Bir birinden farklılaşma coğrafyasal ayrışmayla tamamen netlik kazanırken iletişim aracı olarak gereksinim duyulan dilin farklılaşması da bu sürecin içinde evrimleşmesiyle ünlüdür. Temeli ve de mayası aynı olan insanı bir birinden ayıran 'Ulus' a ait bir sıfatın yanı sıra, dil'in farklılaşması insanları bir birinden ayrıştırmanın önemli etkeni olmuştur.

Ayrımcılık insanları bir yere toplayıp tasnif etmekle 'sen şusun-sucusun / sen busun-bucusun'  demekle tabiiki bitmiyor. Öyle bir şey olsaydı "sucusun, bucusun"  diyen resmi ağızları pek kale almayıp ayrımcılığın tamda bu nokta da doğmasıyla ölmesini de bir arada yaşamış olurduk. Bugün bizimde böyle bir sorunumuz olmaz ve işimiz daha kolay olurdu.

Ama öyle olmadı.

Yaşanan bu sürece biz bu noktada (damıtma/ imbiklenme)  süreci dersek belki de ileride sorunun kavranmasında önemli bir noktayı (atlamadan geçmemiş)  olmamıza ışık tutacağını düşünmekteyim. En sağlıklı tanım sınıflı toplumların filiz vermesiyle ortaya çıkan bir sürecin etiğidir bu. Kölecilikle başlayıp feodalitenin sonlarına rastlayan hakim düzenin varsayımcıları olan egemenler insanları daha kolay sömürebilmek için paylaşımın ta kendisidir.

Birincisi: sorunsuz bir sömürü için önce uluslara bölünen insanların paylaşımı,

İkincisi: toprağın paylaşımı

Üçüncü aşamasında ise: ikisinin de bileşkesi olan (yani her iki uygulamayı da içine alan)  ulusal çitler dediğimiz sınırların çizilmesidir.

İnsanların bir biriyle yabancılaşması yukarıda saydığımız bu (uzun erimli)  üç aşamalı tarihsel sürecin yaşanılmasıyla gerçekleşmiştir. Bir anlamıyla ulusal çitler altına hapsedilen insanlar kendi aralarında iletişim sağladığı dillerin farklılaşmasına değişerek gelişmesine neden olurken bir birinden kopuk uzak coğrafyalar içinde yaşayan insan topluluklarındaki dilin kullanımı bir birlerini hiç anlamayacak yeni bir dilin doğmasını ortaya çıkmasına neden olmuşlardır.

Ulus kavramının işte bu nokta da toprak vs. dil bütünlüğü dediğimiz egemenlerle başlayıp burjuvaziyle şekil alan (bunların işini kolaylaştıran)  yapay uyduruk etkenler süreç içinde bu kez yapaylığın farklı bir şekilde değişmesiyle (benimsenmesiyle)  asallığa dönüşmesine neden olmuştur.

İleride ulus adını alacak insan toplulukların bölünerek sömürülmesine neden olan egemenlerden burjuvaziye (**) varan bir sürecin boyutunda insan topluluklarının yönetilerek sömürülmesinin kendileri için önemli bir elzem olduğunu fark ederek bu mirasın sahibi olarak bu düşünceye bire bir boyut veren ilk kez burjuvazinin kendisi olmuştur. 

Burjuvazi tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte ulus kavramı da ki son halini tarih sahnesinde çoktan yerini almıştı. Uluslara tasnif edilerek bölünüp sömürülmek kolay olurken ulusal milliyetçiliğin körüklenmesinde dozajının ayarını vermek gene burjuvazinin asli görevleri arasına girmektedir.

Yapay ulusal kategori şekline dönüşen milliyetçilik/ayrımcılığa, ayrımcılık/yabancılaşmaya dönüşür. Burjuvazi tarafından keskinleştirilen milliyetçiliğin diğer kategorisi si olan şovenizmin devreye sokulmasıyla bir anda kendi sınıfına ait olan (bir ömür boyu yaşam yazgısı aynı olan)  işçi yoldaşına ulus ayrımcılığı adı altında çok rahat düşman edebilme de başarı sağlayabilmekteler.

Bay burjuvazi milliyetçiliği körükleyip kendi sınırları içerisinde çeşitli kategorilere bölünmüş 'ulus ve milliyet' adı altında tanımlanan bu topluluklar arasında (düşmanlığı körükleyip)  kimi zaman biri birinden görece üstünlüğün  yalanlarını nifak tarlasına ekerken, yeri geldiğinde kullanmak için bu türden düşmanlıkları gündemde var olması için, sürekli canlı tutmada özel bir çaba göstermiştir. 

Aynı ulusal çitler içinde bir arada yaşamak zorunda olan bir birinden farklı birden fazla uluslar ve milliyetler arası ayrımcılıkla ırkçılıkla gündem değiştirerek sınıf mücadelesini komaya sokmak isterken,(sömürüsünü çok rahat yürütebilmesi için)  sınıf mücadelesinin girdiği koma uykusundan hiç bir zaman uyanmasını istememiştir. Kimi zaman bir birinden dil / din  farkıyla farklı suni ayrımcılığın gerçek adı olan 'ulus'  adı verilen tasnife uğrayan milyonları bulan kalabalık insan öbekleri, burjuvazinin ussal benliğinden kopan demografik eseri olan 'ulusların'  bir arada yaşamak zorunda kaldıkları (Ulusal Çit' ler)  dediğiz ulusal sınırlarla çizilmiş topraklar bu kez 'vatan'  ismini alırken, vatanın içinde körüklenen bu temelde baş gösteren ayrımcılık 'ulusal sorun'  kavramı adı altında 'ezen ulusla, ezilen ulus'  gibi tanımlamalarla aslen mevcut olması gereken sınıfın mücadelesinin üstüne ölü toprağını serpmek istemiştir.

UYDURUK ULUSLAR VE ULUSAL IRKÇILIK

İnsanlığın evriminde yerini alan mağara döneminden  ilkel komünal topluma, bu toplumdan günümüze kadar geçirdiğimiz sürecin içinde ırkların ve ulusların nesnel özelliklerini irdelediğimizde uğruna savaşlar çıkardığımız kutsallık gibi önem verdiğimiz ulusların ne kadar uyduruk olduğunu görürüz.

Sosyolojik açıdan toplumun içinde bir kast olarak gelişen sonra toplumu etkisi altına  alan egemen sınıfın doğuşu ulusların muştusunu vermiştir. Bu sınıf gideren köleci dönemde köle sahibi, feodal dönemde senyör, kapitalist dönemde burjuvazi karakterine bürünmüştür.

Bu gün burjuvazi diye  tanımladığımız dönemin egemenlerince  yarattığı uluslara ödül verme hakkı bize ait olmamalıdır. Ulusların tümü uyduruk olduğu gibi bir  o kadarda yapaydır. Uluslar dönemin egemeni olan bu günün ise  tarihsel açıdan burjuvazinin eseridir.

[tube]https://www.youtube.com/watch?v=L4eXyjal5IM[/tube]

VATAN KAVRAMININ DOĞUŞU: 

Marksın söyledi şu ünlü sözünü yorumlayacak olursak; 'proletaryanın yurdu (vatanı) yoktur'  der Marks. Vatan kavramına ilişkin proletarya diye kast edilen işçi sınıfına  gelince, elbette sadece işçi sınıfına zimmetli bir kavram değildir. İşçilerin ille de bir vatanı olacaksa sınırlarla çevrilmemiş olan, koskocaman o yuvarlak dünyanın tamamı, Proletaryanın gerçek vatanıdır.Yani sınırsız vatanıdır! Proletaryanın bu vatanında burjuvazi dediğimiz asalak parazit bir sınıf asla var olamaz. İşte bu sınırsız özgür vatan, sömürünün olmadığı özgür bir dünyanın bire bir ta kendisidir. 

Vatan proletaryayı zapt-ı rapt altına alan onu ulusal çitler altına hapseden, hapsederken de kendi mülkiyetinin korumasını yapacak olan özel silahlı ordunun  yaratılmasını örgütleyen azgınca sömürünün örgütlenmesi için sınırların çizildiği toprak parçasına vatan denilmektedir.

İlk giriş de kısaca değindiğimiz gibi, ulusal kimlikler adı altında burjuvazinin ayrımcılığının demografik eseri olan 'ulus'  ların kendi aralarındaki çatışmasına şovenizm/milliyetçilik denirken, aynı ulusal çitler içinde yaşayan kimi azınlık 'uluslar' (bir arada yaşayan ve sayıları milyona milyonlara varan bu insan öbekleri)  resmi otoriteye karşı baş kaldırıp savaşmasının anlamına gelince : bir arada yaşayan ve sayıları milyona milyonlara varan bu insan öbeklerinin doğmakta olan kendi burjuvazisinin  mevcut pastadan pay almak istemesinin adıdır asıl kavga.

Sonuçta adına ulus denilen bu ayrımcılığın bu tasnifçiliğin demografik eseri olan (ilkel yapılanmalar adına)  bu kümeleşmeye eklenen ulusal çitlerin çizilme eylemi, vatan kavramının doğmasına neden olmuştur.

Devrim mücadelesinin olmazsa olmazı olan sınıf mücadelesini bir tarafa bırakıp ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının aciliyetiyle uğraşmak bu kez sınıf mücadelesinin aciliyetini rafa kaldırmakla yüz yüze kalırlar. 

Marksizme katkı yaptıkları tarzında düşünülen devrim yapmış ülkelerin liderlerinin eserlerinde bu sorun irdelenirken ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı  gibi öngörülerinin detayında kast edilen ulusun burjuvazisinin özgürce kendi işçi sınıfını/ kendi köylüsünü sömürmesi örtük kalmıştır.

Buna göre aslen ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı  değil, ulus kavramında gizlenen burjuvazinin kendi kaderini tayinine yakılan ışığın bire bir kendisidir. Bu ayrıma göre bağımsızlık savaşı verdiğini söyleyen bir 'ulus' a ait gerilla örgütlenmesi aslen çok lafını ettikleri (bize göre)  gerçekten 'ulus' una ait gerçek bir bağımsızlık savaşı değil, bu gerilla gücü, doğmakta olan yeni burjuvazinin silahlı birliğidir.

'Ulus' diye tanımlanan bu kendi halkı 'bağımsızlığına'  ulaşmış olsalar bile burada kast edilen bu 'ulus'  yine bağımsız olamayacaktır. Yıldızı, eski köhnemiş baskıcı statüye karşı çıkan ve bu savaşla parlayan çiçeği burnunda bu yeni burjuvazi, 'ilerici gözüken barutunu'  kısa bir süre sonra tüketeceğinden dolayı (yani kendi halkının sömürülmesinde en önemli aslan payını almasıyla)  gericileşmesi kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.

Burada bağımsızlık uğruna savaşarak ölen 'vatan'  kavramının illüzyonistik gizemiyle etkilenen bu uğurda ölen bir savaşçıya şehit yada şahadete ulaştığı tanımı gündeme getirilmekte. Tamda burada sormak belki de tam zamanı: şehitlik yada şahadet neye göre tanımlanmakta?

Burada tanımlanan 'şehitlik'  ya da 'şahadet'  (popilize edilmiş ölüm (abç) Ags) yada doğmakta olan burjuvazinin çıkarları uğruna yapılan yanlış propagandanın etkisiyle ajite edilen ölüme gönderilen masum insanların yazgısını bay burjuvazi nasıl anlatacak?

Tabiiki anlatamayacak gerçekleri. 

Çünkü yeni doğmakta olan burjuvazi 'ulusal bağımsızlık'  maskesiyle adeta bir heyula gibi ortalıkta dolaşmakta. Kendi içinde burjuvazisini barındıran bir 'ulus'  nasıl özgür olabilir ki? Ezilenlerin / sömürülenlerin gerçek savaşı olan sömürüsüz bir dünyanın devrimini 'ulusal bağımsızlık'  adına gizleyen/geciktiren bay burjuvazinin foyası 'ilerici gözüken barutunu'  sömürüde azgınlaşmasıyla ortaya çıkaracaktır.

Mesela Sovyet devriminde uykuya yatan burjuvazi elverişli bir zeminle çakıştığında bir anda eski statüsüne kavuşmakta zorluk çekmediğini süreci bizzat yaşayarak gördük. Çarlık Rusyasını 'halklar hapishanesi' olarak tanımlayan Lenin'ci teori, sorunu tam tahlil edemeyerek, halkları / ulusları tanımladığı hapishaneden kurtardığını zannedip halk ve ulus adı altında cilalanıp vitrine koymaktan başka çözüm de getirilmemiştir. 

Sınıfın kendisi ve bu sınıfın mücadelesi ulus adı altında tanımlanmaya çalışılarak ulusal mücadele bazına indirgenmesi / hedef şaşırtılması, örneğin Sovyet sisteminde üretim koşullarında taraf olarak fiilen var olamayan burjuvaziyi yok etmeyerek ulusun benliğinde  ona yaşam serumu verildiği daha detaylı anlatmaya gerek varmı? Yukarıda dediğimiz gibi: Ulus adı altında tanımlanan ayrımcı sıfatlar var oldukça burjuvazi bir şekliyle var olacaktır. 1917'den 1991'e kadar sürecek olan burjuvazisiz bir sürecin  yaşanıldığı düşünülürse yani 74 yıl sonra  ormanda serin nemli toprağın cazibesine dayanamayan boy boy burjuvazi mantarlarının  patır patır toprağı yarıp çıkmasına benziyor. 

74 yıl sonra kökünün kazıldığı sanılan burjuvazi serin nemli toprağın cazibesine dayanamayan boy boy rengarenk burjuvazi mantarların patır patır toprağı yarıp çıkmasını neye bağlayacaksınız?

Bu durum, söylemlerimizin haklılığının ispatından başka ne olabilir ki?

Bu durum, söylemlerimizin haklılığının ispatından başka ne olabilir ki?

Sosyalizmin asli görevlerinin içinde olmazsa olmaz ilkeleri olmak zorundadır. Bunalar 5 yıllık 10 yıllık, 20 yıllık planlar dahilinde 'kaç santimlik, kaç arpa boyu'  yol alındığının incelenmesi yapılmalıdır. Yürümeyen aksaklıklar tespit edilip aksaklıklara karşı önlem alınmalıdır. Sosyalizmin nihai hedefleri içinde, Marks'ın bahsettiği komünizm sürecinde devletin sönmesi  sürecine sosyalist toplumun üyesi her insanını hazırlamak gibi görevler nasıl kaçınılmazlıksa, burjuvazinin eseri olan ulus diye bir ilkelliğin varlığının saçmalığı insanlarına anlatılmıyorsa, insanlarını eğitmiyorsa burjuvazinin eseri olan ilkel ulus anlayışıyla mı sınıfsız bir toplum dediğimiz 'ihtiyaca göre zenginliğin bol olduğu sömürünün hiç olmadığı'  ilkelliğin simgesi olan 'ulus çeşniliğimizle'  komünizme gireceğimizi umarım düşünmüyoruzdur?

İnsanların eşitliği için mücadele eden sosyalistlerin sosyalist toplumdan sonra (SSCB bir örnek)  ulusların varlığının kutsanması yapılarak hatta 'kendi kaderlerini tayin hakkı'  gibi böbürlenerek savundukları, övündükleri ayrımcılıklarını acaba neden gizlerler?

Üstelikte burjuvaziden devralınmış bu ayrımcılığın adı ulus kavramı değilmi? O halde neden pişkin bir şekilde bu ulus kavramına sahip çıktıkları gibi, malum insanları birebir tasnifçilik yaparak ayrımcılığın bizzat kendisi olan 'ulusların kendi kaderlerini tayin etme'  tanımlama absürtlüğü ille de bir Kilisede dini ayinlerle kutsanması gerekmiyor! Bir delinin kuyuya taş atmasıyla başlayan bu süreç kırk akıllının bu taşı kuyudan çıkarma uygulaması süreci içinde kaybolmasına benziyor. Sözümüz ona o sosyalist toplumun üyeleri elverişli ortam geldiğinde (parçalanan Yugoslavya örneğinde olduğu gibi)  ulusların bir birlerini boğazlaması 'ulusların kendi kaderlerini tayin etme'  ilkesinin pratikte yaşanmış en belirgin örneğidir. 

Ayrımcı yanı özenle gizlenen bu teoriye göre uluslar, (parçalanan Yugoslavya örneğinde olduğu gibi)  kendi kaderini işte böyle 'tayin'  (!) ederler.

Sermayenin enter–>nasyonel dayanışması 

Sorun teorize edilmeye bir kez yanlış yerden başlandı mı aynı lokomotifin arkasına bağlanan vagonların doğru vagonlar olduğuna bakılmadan hızla giden trenin tümüne bakarsak elbette vagonların yanlışlığını değil tren katarının kendisini görürüz. Vagonların o noktada (yanlış vagonlar)  olup olmamasının bir önemi yok. Burjuvazinin uluslar arası büyük kapitalist gruplarıyla çıkarları belli ölçüde çakıştığı için sermaye bazında Enternasyonalist bir dayanışmayı mecburen doğurmak zorundadır. Bu türden dayanışma çıkarları gereği uluslar arası fink atan burjuvazinin sorunudur.

Bu noktada sosyalist devrimcilerinin uluslararasında fink atan kapitalist emperyalistlerle ne bir işi olabilir nede bir dayanışması olabilir.

İnsanlığın ulusal ayrılıklarla tasnif edilmesiyle başlayan bu bölünme ulusal burjuvazilerinin daha iyi palazlanmasına neden olurken burjuvazi üretimde makineleşme sürecine hakim olmasıyla başlayan sürecin tekabülünde burjuvaziyi sömürüde lehine gelişen artı değerin devasa boyutları kendisini kapitalist yapmakta etkin olmuştur. Kısacası üretim; burjuvaziden kapitalizme evrimleşmesinde en önemli belirleyici nedeni oluşturmuştur. Kapitalistleşen burjuvaziyi elbette ki yeni görevler bekleyecektir. 

Üretimin yoğunlaşması yeni pazar arayışları kapitalist dönemin özelliği olduğunu herkes bilir. Ulusallaşan sermaye kendi ulusal çitlerinin dar gelmesiyle önüne çıkan her şeyi doymak bilmez iç güdüyle yutma eğilimi taşımasıyla ünlüdür burjuvazinin emperyalist aşaması. Burjuvazi bu emperyalist aşamasında saldırgandır aynı zamanda işgalcidir. Vatan millet tamtamlarıyla uyandırılmaya çalışılan bu milliyetçi ruh aynı zamanda faşizmin birebir ayak sesleridir.

Yeni yeni pazar arayışları çoğu zaman sermayenin globallaşmasının bir gereği olarak Enternasyonalist bir işbirliği içine girerlerken kimi zaman çıkar çatışmalarında anlaşamazlıkların gereği savaşa girmekten kaçınmadıklarını biliyoruz.

Çıkar savaşları dediğimiz paylaşım savaşları yeni dünya düzeninin kurulmasında en azından 40-50 yıllık hakimiyetin pürüzsüz bir şekilde işlemesinin fesatlık derecesinde bir birini çekemeyen ama (mutlu gözüken)  kapitalizmin aile resmidir.

Vahşi doğanın gerçekçi yasası gibi ya büyük balık küçük balığı yutan açlık ve avlanma iç güdüsünde olduğu gibi vahşi kapitalist sisteminde kar ve yutma yok etme (büyük balık)  kuralı var olduğu sürece ne kapitalizm krizden kurtulacaktır nede pazarları küçüldükçe yeni pazarları ele geçirmek için dünya savaşından vaz geçecektir.

Uluslararası gasp ve hırsızlığın / haydutluğun adı  paylaşım savaşıdır. Kimi zaman krizden kurtulamayan kapitalizm nasıl haydutluğa soyunduğunu hepimiz biliriz. Aşağıda görsel kendi döneminin haydutluğunu anlatıyor bize.

''Pazar — işte, genç burjuvazi için ana sorun. Genç burjuvazinin ereği, meta'yı pazara sürmek ve bir başka milliyetin burjuvazisi ile rekabetten zafer kazanmış olarak çıkmaktır. Kendi "öz", "ulusal" pazarını sağlama bağlama isteğinin nedeni budur. Pazar, burjuvazinin milliyetçiliği öğrendiği ilk okuldur. Ama işler her zaman pazarla sınırlanmaz.

Savaşıma, "bilek gücü ve salt savunma" yöntemleri ile, egemen sınıfın yarı-feodal, yarı-burjuva bürokrasisi de katılır. Efendi bir ulusun burjuvazisi, ister küçük, ister büyük olsun, [sayfa 22] önemli değil, rakibinin hakkından "daha çabuk" ve "daha korkusuzca" gelme olanağını kazanır. "Güçler" birleşir ve "başka ırktan" burjuvaziye karşı, baskı biçiminde yozlaşan, bir dizi kısıtlayıcı önlemler uygulanmaya başlanır.'' (***)

Bunu aksisi kapitalizmin ruhuna ait olan hırs egosunun birebir inkarıdır.

Ulus adı altında tanımlanan ayrımcı sıfatlar var oldukça burjuvazi var olacaktır. Burjuvazi var oldukça savaşlar kaçınılmaz olacaktır.

İletişim aracı olan bir dil'e ulusalcı elbisenin giydirilmesi

Elbette iletişim aracı olan bir dilin üzerine ulusalcılık penceresinden bakanlar bu bazda biçilen bir misyonu normal görebilirler. Hatta bu doğrultuda kaleme alınmış konusu gereği bu detayları öne çıkaran örnek bir kitap da diyebiliriz buna. Kitabın ismi ''İlerisi İçin.'' 

Kitabın tanıtımı şu cümlelerle ifade ediliyor: ''… Türkiye’nin savunması neden Türkçenin savunmasıyla başlar? Yabancı dille eğitim ihaneti nasıl devam ettiriliyor?…''  vs. neden bu alıntıyı yaptığımıza(gerek duyduğumuza gelince)  gelecek için önermelerimiz olan, yazımızın ana teması içinde sıkça tekrarladığımız (dünya ölçeğine nüfus edecek tek bir dilin kullanılması)  tezimize ilk bakışta aykırı bir düşünceymiş gibi çağrışım yapsa da, bizim düşüncemiz burjuvazinin tamamen tarih olduğu, kapitalizmin buhar olduğu  bir düzenden bahsettiğimizi karıştırmamak gerektiğini düşünüyorum.

Bu kitabı kaleme alan yazarımızın kaygısını elbette anlıyorum.Ulusalcılığın revaçta olduğu bu dönemde yazarımız haklı olarak kaygılanmaktadır. Dünya özgülüne kafa yoran bir insan, yıllarca belki de asırlarca emeğe öz veriye gerek duyulan bu uyduruk dillerin bu denli kaosuna ne diyebilecek onu merak ediyorum. Dil yabancılaşmanın temel karakteri olmamalı, anlaşma/anlama birbirini değerlendirme ve iletişim aracı olmalıdır. Ne yazık ki bu kaos, yabancılaşmanın, ayrımcılığın bire bir ifade şekli olmuştur.

 

Ali Galip Sayılgan / 10-12-2011

 

 

DİP NOTLAR 

(*) Motivasyon: Kelime anlamıyla motivasyon motive etmek ,sevk etmek harekete geçirmek, bir şeye neden olmaktır. Burada harekete geçiren şeyin kendisi motivedir, 'motiv'dir .Tepki doğuran her uyarıcı etkiye dayanan davranış şekli motivenin kendisidir.

(**) İnsan topluluklarının egemenlerce bölünüp sömürülme sürecinin başlangıcı (ulus adıyla son şeklini alması gibi vs. etkenler) burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasıyla tamamlandığı için, neden ve sebep ilişkisinde burjuvazi tanımını kullanıyoruz.

(***) Marksizm ve ulusal sorun/Stalin

Sistemin dinamiğinde insanın yeri

 

İnsan doğa ile var olan savaşımında kendi düşün sistematiğini geliştirmesinde en büyük etken yine doğanın kendisi olmuştur. Doğanın benliğe yansımasıyla, yansımanın özümsenmesi bir sürece tekabül eder. Bu süreç insanın kendi zekâsını kayıt altına alma sürecidir aynı zamanda. Her yeni deneyimle eski edinimleri tazelemek demek insanın tedricen zihinsel gelişimine neden olmuştur. Zihinsel açıdan insan kendini geliştirdikçe alet kullanımının yardımıyla doğayı ehlileştirebilme konusunda büyük kolaylık sağlamıştır. Doğaya hükmedebilme yarışı aslına kendini geliştirme yarışıyla ilintilidir.

İnsanlık yaşadığımız yüzyılda bunu önemli ölçüde başarmış olsada üstesinden gelemediği daha çok konu var. Doğayı ehlileştirme sürecinde aletten makinaya, makineden üretime, üretimden refaha, refahtan bilimsel gelişmeye kadar gelinen noktada değişim ve buluşlar, yapay zekâya kadar birçok dalda bilimsel başarılı çalışmasıyla kendisini imtihan etmiştir.

Elbette her şey anlatıldığı gibi tek düze gelişmediğine / gelişmeyeceğine göre, devasa atılımlar karşısında bireyin mevcut durumu tamda bu noktada incelenmesi ele alınması kanaatini ortaya çıkarıyor.

Makinalaşmaya adım atmış toplumlar, bireyin ruhsal dünyasına yazılmamış bir çeşit anayasa metinleri gibi birey farkında olmadan sistemin dayattığı anti sosyal anti hümanist bir çeşit davranış şeklini farkına varmadan içselleştirir.  Bireyin öz güvenine şırınga edilen itaat ve boyun eğme özünde yabancılaşmanın ilk adımıdır. Sistemin dinamiği ile bireyin öznel konumu arasında adı konmamış, tarif edilmemiş, bir savaşın kendisidir bu aslında.

Birey adı konmamış bir savaş karşısında bilinçsizdir bir o kadarda savunmasızdır. Bireyin önünde duran şey bocalamadır. Bocalama sürecinde yaşamak zorundadır bu yüzden de geçimi sağlamak için para kazanma telaşıyla boğuşması, bireyin içine düştüğü savunma mekanizmasının güçsüzleştiğini artık görecek durumda değildir. Aslında bu sürecin ivmesi ilkel insan benliğinde belirginleşmiş olan bilmediği anlayamadığı, nedenini çözemediği yıldırımın devasa gürültülü yok edici gücüne karşı tapınmasına neden olan acizlik hissi gibidir. Tapınma ve ibadet, boyun eğme, itaat etme hissi, psikolojik depresyonun aslında bu ilk evresidir. Sorun bu süreçte toplumsal ritüelleşmenin biçimsel metodolojisinde korkularının azami şekilde nötrleştirebilme sorunuyla ilgilidir. Aslında çocukluğundan devraldığı korkuların minimize edilmiş hali, yetişkinliğin koşuşturması içinde bir çeşit uyku hali ile atbaşı yürür.

Mevcut sistemin dinamiklerine göre insanlar üç adımlık mesafede oturan komşusuna bile yabancıdır. 

Sadece bununla bitse iyi kapitalist toplumlarda emek ürettiği ürünler, sermayeye paraya, ücrete dönüştüğü için yabancılaşır.

Kapitalist burada satın aldığı emeği kendi özgür vasıflarından ayırarak kendi gerçekliğine yabancılaşmasını sağlar.

Emeğin toplumsal yaşam normlarında bir dizi bileşkelerle yabancılaşıyorsa, sorunun rasyonel anahtarını dizginleri ellerinde tutan kapitalistlerin doymak bilmeyen fütursuzluklarında aramak gerekir.

 Emeğin rasyonel özüne yabancılaşması kapitalistin işine gelir. Birey üretim araçları karşısında ne kadar otomasyonlaşmışsa kapitalist o kadar kar içindedir.

Sistemin dinamikleri yabancılaşmada uygun metodolojini adeta bir çeşit mühendislik planlamasıyla uygulatır.

Çünkü emeğin sahibi olan işçi şeylerin özünü bilmemesi gerekir.

Şeylerin özü aslında kendi emeğinin özüdür.

Emeği karşılığında kazandığı aylığı ile yaşaması için ayırdığı zorunlu kesintisin çıkardığında ihtiyaç duyduğu bir çamaşır makinasını bir anda alamayabilir.

İşçi bu noktada ya taksitle satın almak zorundadır tabiiki bu uygulama da işçiye vade ve faiz binecektir ya da ihtiyaçlarından daha kısıp, daha az beslenip para biriktirmek zorundadır.

Yasal hırsızlığın hüküm sürdüğü bu düzende kapitalist için yaşamak, tamı tamına bu olsa da çalıştığı için emeğinin karşılığı ücreti aldığını sanan devasa bir işçi ordusunun artı emeğiyle zenginleşen kapitalistin vampirleşmesinde belirleyicilik işçinin emeğinin üzerinde yükselen zenginliği bir çeşit var oluş nedenidir.

İşçi kendi sahip olduğu emeğine yabancılaştığı ve yabancılaşmanın bir ürünü olan bilinçlenme me süreci, kapitalizmin ünlü sömürü mekanizması işçinin sırtına vurulmuş bir semer olarak sürekli olarak var olacaktır.

Sömürü kapitalist sistemin dinamiklerinde azgın bir şekilde sürdükçe işçi kendi emeğine yabancılaşmayı gelenekselleştirmesine neden olacaktır. İşçi kendisine dayatılan sistemin dinamiğinde emeğinin gücünü düşük bir ücretle kapitaliste satmıştır, imzaladığı iş mukavelesi karşılığında aldığı emeğinin ürünü olan ücret kapitaliste verdiği emeğin değerinden her zaman azdır. Emeğini satan işçi farkında olmadan kapitalist sistemin önemli dinamiklerinden olmazsa olmazı olan artı değeri ortaya çıkarır. İşte kapitalistin asalak bir şekilde sermaye sahibi olmasının püf noktası burada başlar. Sistemin dinamiği gereği her birey emeğine yabancılaştırılan bir pazarın içinde zehirlenmeye, sistemin esiri olmaya adaydır. Kendi emeğine yabancılaşan insan giderek doğaya evrene karşı yabancılaşmanın ilk adımını atmıştır.

Sistemin dinamiği gereği emeğine yabancılaşan her insan hayvani bir dürtüyle tüketirken bencilliğin en doruk noktası olan egoizmi kendisine rehber alır. Ucuza sattığı emeğiyle pahalı etiketlenmiş bir ürünü tekrar kazanmaya çalışması kelime anlamıyla tam bir trajedidir çünkü verili koşullarda yaşamaya çalışan bir işçi artan iştahla tüketmeye itilirken yine sistemin dinamiği gereği reklamların rüyasıyla pazarlanan mükemmelleşmiş egoizm, ucuz kredi sistemleriyle devreye girer.

Sistemin dinamiği olan bu çark artan iştahla tükettirmeyi bireye pompalarken kazanmak için daha da çok emek sarf edip emeğin daha çok kendisine yabancılaşmasını ortaya çıkarır.

Yabancılaşma insanların kendi aralarında oturttukları doğal karşılanan bir çeşit kültür gibidir. Tradisyonel oluşumun doğallığı toplum içinde (yediden yetmişe) nasıl kabul görüyorsa, emeğin ücretlendirilmesindeki evrimsel yabancılaşması kapitalist üretim ilişkilerinde gelenekselleşmesine neden olur. Sosyolojik değer yargılarının bir ürünü olan bayram gününün kutlanması gibi emeğin kendine yabancılaşması da doğal sayılır.

Konuya daha iyi açıklık getirebilmek için bir alıntıya yer vereyim:

"Herhangi bir malın değerinin büyüklüğünü belirleyen, üretiminde kullanılan toplumsal olarak gerekli emek miktarıdır yada toplumsal olarak gerekli emek zamandır. Buna bağlı olarak tek tek her meta, türünün ortalama bir örneği olarak düşünülmelidir.

Bu nedenle, eşit miktarda emeğin cisimleştiği yada eşit zamanda üretilebilen metalar aynı değere sahiptir. " (1)

Burada konusu edilen üretilen bir malın değerinin büyüklüğü sorunudur ona harcanan toplumsal emek miktarındaki zamandır. Zamanın üretimdeki yeri önemlidir çünkü kapitalist düşük ücretle ücretlendirdiği (satın aldığı) emek zamanla ilgilidir. 8 saat olarak belirlediği iş zamanında bir metanın imalatında harcanan emeğin değeridir. Bu saf değer içerisinde makinaların yıpranma payı, harcadığı enerji ve kendi karı ekli değildir. Kapitalist teknik elemanları sayesinde hiçbir çaba sarf etmeden oturduğu yerden kendi karını belirler. Asıl sorun burada emeğin ürettiği metaa ’ya karşı yabancılaşmasıdır. Bir çamaşır makinasını üreten emek evinde bir ihtiyaç duyduğunda bir yabancı gibi çamaşır makinası satın almasındaki yabancılaşma emeğin geçirdiği çeşitli evrelerdeki etkilenişimden nasıl soyut değilse ürettiği bu metaa ya yabancılaşması da bir o kadar ilişkilidir.

Konumuza benzer bir diğer alıntıyla devam edelim.  "Bir metaın değeri ile başka bir metaın değeri arasındaki ilişki, birincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı ile ikincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı arasındaki ilişki gibidir. (*)"Değer olarak, bütün metalar, donmuş emek-zamanının belirli kitlelerinden başka bir şey değildir." (2)

Burada Marks üretim aşamasında metaların bir dizi işlemler sırasında değer kazanımındaki ayrımı ele alırken biz tamda bu noktada emeğin meta işlemi sürecinde başlayan yabancılaşmayı ele alacağız. Bu yüzden bu alıntı bizim için önemlidir. Metaların fiyatlanmasıyla başlayan değer tespiti bir metanın diğer meta ile arasında harcanan zaman sürecinde sarf edilen emekle ölçülüyorsa kapitalistin düşük ücret karşılığında satın aldığı emeği kar marjını belirlemesiyle ilintilidir. Emeğin düşük ücret karşılığında satın alınma sürecinde geçirdiği evrime emek sahibi işçinin uygulanan kalkulation şemasını kavrayamaması yabancılaşmanın en temel başlangıcıdır.

Yabancılaşmayı biz, sadece emek ve meta arasında gelişen bir etkilenişim olarak değerlendirme ile sınırlarsak, bu sınırlama bizi doğal olarak yanılgıya götürür. Yabancılaşma toplumun her kesiminde kaçınılmaz bir özelliktir. Kapitalist sistemin dinamikleri bu temel prensipler üzerinde yükselmiştir. Yabancılaşmanın evrelerini birçok nedende arıyorsak, ilişkilendiriyorsak elbette bunun özel bir nedeni vardır. Bu durum Kapitalist sistemin dinamiklerinin içinde saklıdır.

Sistemin dinamikleri birey üzerinde sağladığı mevcut hegemonya konusunda son derecede başarılıdır. Bu yüzden insanlar feodal sosyalite ile kapitalist sosyalite dediğimiz yabancılaşma ile yüz yüzedir. Marks’ın formüle ettiği makine toplumu kendi sistemin dinamikleri olarak kapitalist ‘sosyalleşmeyi’ dayatmaktadır. 

Kırsal alanda feodal ilişkilerin sosyalleşmesinden gelen bağrı yanık insanlar, yeni duruma uyum sağlama dediğimiz adaptasyon sürecinde mutsuzdur. Yaşamak için sistemin ihtiyaç duyduğu iş gücünü yukarıda alıntılarla konusunu ettiğimiz şekilde (geçimi için) düşük ücret karşılığında satmak zorundadır.

Bu yüzden sistemin dinamiklerinin fiyat biçtiği aylık kazancına yaşamak için ihtiyaç duymaktadır. Kapitalist sistemin dinamikleri bireyin mülksüzleştirilmesinde koşulları çoktan belirlenmiştir. Boş araziler kamu malı adı altında devlet mekanizması tarafından çoktan el konulmuştur. Ekilip biçilen araziler küçük esnaf çiftçi dediğimiz kesimlerce zamanında tapulandırılma ismiyle belirli nüfusa sahip kişiler devlet sisteminin desteğiyle sahiplendirilmiştir.

Oysa mülkiyetin gerçek anlamı hırsızlık olduğu biline biline dünyanın verili toprakları dünyada yaşayanların ortak malı olması gerekirken hırsızlık yoluyla gasp edilen toprak bir başka ihtiyacı olan dünya insanının kullanımına olanak sağlamamaktadır. Burada bu haksız düzeni koruyan kollayan devletin diğer bir anlatımla konumuza açıklık getiren cümlemizle sistemin dinamiği dediğimiz bu oluşumdan başkası değildir. Kendi toprağına yabancılaştırılan dünya insanı toprağını işleyemeden yaşamak için ya toprak sahiplerinin toprağında karın tokluğuna çalışması gerekli ya da şehirlerde ihtiyaç duyulan kapitalistlerin kapısını çalmaya yönelmesi bu tarihsel gerçeklikten ayrı düşünülemez.

Bu şartlarda sistemin dinamiklerine ait bir insan sistemi terk edip sistem dışı bir yere gidememektedir. Çünkü ulusal çitler bunun için vardır. Kaldı ki ulusal çitler dışında var olan diğer ülkelerde farklı bir sistem değildir. Kapitalist üretim ilişkileri karşısında çözülen feodal üretim ilişkilerine ise yukarıda değinmiş olduğum nedenler nedeniyle geri dönememektedir. Sistemin dinamikleri bu arada kendine özgü çeşitli psikolojik sorunlarla boğuşan yeni bir insan yaratmıştır. Çağımızın hastalığı stres ve depresyon, tamda anlatmaya çalıştığımız bu sistemin dinamiklerinin hastalığıdır.

Depresyon, sistemin dinamiklerine karşı güçsüz düşen bireyin, çaresizliği içinde bunalan, çözüm üretmekte zorlanmasında ortaya çıkan küskünlükle yoğrulan tepki vereme me hastalığıdır.

Sokakta bu türden haksızlıklara tepki verse sistemin dinamiğinin militarizmi olan polis copu kafasına inerken, gözünü hapishanede açması kaçınılmaz olduğunu bilen sorunlarla boğuşan her birey kendi içinde büyüttüğü küskünlüğünü kendi içinde geliştirme yoluna girmesi kaçınılmazdır.

Kapitalist sistemin dinamiklerinde örgütsüz birey her zaman güçsüzdür. Olası durumları tersine çevirmek için örgütlendiğinde bile devlet benzer örgütlenmeyi yok etmesi için devreye girmesi kapitalist düzenin sistem dinamiklerini koruma da bir erk olmadan öteye gidemez. Devlet tamda bu noktada sistemin dinamiklerini korumak için vardır felsefi anlamda trajikomik bir durumdadır.

Birey üstesinden gelemediği sorunlarının altında psikolojik olarak ezilirken aslında santim santin bu sorunların esiri olmaya farkında olmadan başlamıştır. Bu anlamda yabancılaşma her konuda kendini var ederken insan psikolojisinde de yabancılaşma ruhen hayat bulmaya başlamıştır.

Bu yüzden birçok insan mevcut mutsuzluğun alt başlığına çözüm bulabilmek için, sistemin yetiştirdiği psikologlara ihtiyaç duymaktadır.

Azda olsa teorinin kanıksadığımız öznelliğinden kaçınıp bireyin rasyonel özüne dönersek sorunun anahtarını bulabileceğimizi düşünüyorum. Aslında tıkanma noktalarımızda yardım beklediğimiz psikolog kendi içimizdedir.

Biz kendi içimizdeki psikoloğu kullanamadığımız için sistemin dinamiğinin bize sunduğu, ihtiyaç duyduğumuzu sandığımız psikologlarla karşılaşırız.

Elbette mesleği dalında eğitim almış davranış metodolojisiyle rahatlatan, çözüm yollarında belirli bir perspektife sahip psikoloğa karşı olmadığımızı belirtmeden geçmeyeceğim.

Sorun bu noktada teşhis ve çözüm mekanizmaları konusunda doğru bir metodolojiye sahip olmakta yatıyor. Birey özünde bunların hepsine sahiptir ama sahip olduğu şeyin metodolojisinde tıkanır.

Sistemin dinamikleri tamda bu noktada imdadımıza yetişir, âdete bize  ‘‘siz hiç paniklemeyin’’ dercesine, mevcut sistemin özgün fütursuzluğunda beliren bir bileşke gibi ‘‘bizim sizin için eğitimli uzmanlarımız var, siz yeter ki paradan haber verin’’  önermesinde bir dayatma olduğunu, bu dayatmayı bize, farkına varamadığımız yöntemle çoktan yaptığını görürüz.

Sağlığın rantla ölçüldüğü bir düzende çözüme ilişkin farklı düşünmek nasıl abesle iştigal ise bireyin içindeki psikoloğu tanıyamaması da bir o kadar kendine yabancılaşmasıyla ilintilidir.

Elbette yabancılaşma bu yanıyla bitse iyi, sistemin kendiside kuralı gereği bireye yabancılaşmıştır. Sistemin propagandasına göre birey önemli gibi gözüksede aslında bu ‘önemlilik’(!) propaganda afişi olmaktan öteye gitmez. Sistemin dinamiklerindeki gerçeklik bireyin rasyonel özüne yabancıdır.

Bireysel yabancılaşmanın özü farkında olamadığımız anti sosyal özelliklerimizi kamçılar. Bu özelliklerimizin depresifleşmesiyle ortaya çıkan yeni bir duruma uyum sağlaması giderek kendini maddi dünyanın nesnel yasalarına, sosyal konulara, üretim ilişkilerine, kendi üretim gücüne, otoriteye, kurallara, sevgiye vs. bilumum her şeye, bireyin sahip olduğu değerlerine yabancılaşmayı ortaya çıkarır.

Elbette bu konu geniş bir konudur, bu bağlamda üzerinde çok şey yazılması gereken önemli bir konudur. Zaman buldukça konun varyantları açısından ele almayı konunun dinamiklerindeki ayrıntıları geliştirmeyi, konuya katkı sunan bir irdelemeyi önemli buluyorum. İleriki zamanlarda konuya yeniden dönmek umuduyla konumuzun bu boyutuna geçici bir nokta koyuyorum.

Ali Galip Sayılgan

 

 

Dip Notlar

 (1)   Bertell Ollman, Yabancılaşma, Marx'ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı, Yordam Yayınları, s.265 [K. Marks Kapital. C.1]

(*)  Karl Marks Kapital, Cilt:1, Sol Yayınları, s.52

(2)  K. Marx, l. cilt. , s. 6. [ Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 44. 1]

Erkeğin kabası, kadının babası…

Kimi mutlak değerler vardır, değerin özgün yapısına göre, mutlaklığın değer ölçütü bir kez dokuz olmuşsa (asla ve asla) inmez sekize!

Kaba bir ifade tarzı gibi gözükse de, zurna ile özdeşleşmiş bir öz deyişimiz vardır 'zurnanın zırt dediği delik' ile ilgilidir. Zurna nın zırt dediği delik tam da konumuzun başlığıyla ilintili.

Kimi erkekler kimi kadınlara göre kabadır. Kadınlar öyle diyorsa öyledir lakin inceden ufak bir itirazımız olacak ilerleyen satır aralığımızda. Hatta kimi kadınlarca sık sık dile getirilen bir olgu ise; erkeklerin birçoğu cinsiyetçidir, kadını seks aracı görmesi vs. gibi, ithamlara varan bir dizi argümanları işitmemiz mümkün.

Erkeklerde bu türden zihniyetlerin değişmesi için, önce kadınların değişmesi gerekiyor. Kadın kendini değiştiremiyorsa, anladığı anlamda o kültürel olgunluğa evrilemiyorsa, toplumdan hayal ettiği beklentilerini dünyanın sonunu işaret eden, ‘kıyamete kadar’ teriminin anlamı gibi müzminleşmede iflah olmaz bu beklentilerini ‘kıyamete kadar’ hep sürdürecekleri de ayrı bir gerçekliktir.

Mesela eskiden kafası çalışmayan sosyalistler vardı, yetkin olmadıkları teoride sıkıştıkları her konuyu devrime havale ederlerdi, çocuk kandırıyorlarmış gibi devrimin çözeceğini iddia ederlerdi. İçimizde var olan sorgulamayı bilemeyen saflamalarımızda bunu ciddi bir referans olarak algılardı. Bu sorunun ‘havale yöntemiyle’ devrimle çözüleceğine inanırlardı. Aynı zamanda buna inanan bir o kadarda kadın vardı.

Hala bu türden saflamalar var mı bilmiyorum ama geçmişte varlardı.

Kendini Şef sanan kasıntılara buradan bir ev ödevi vereyim. Hatta bu konuda kafalarını çalıştırmayı deneyip kendilerini bu tarzda bilinçlendirecek şekilde kitap okumalarını önereyim… Kadın sorunu devrim sorunu değil tam tersine kadın sorunu erkek sorunu da değildir. Kadın sorununun anahtarı yine kadınların kendisindedir. Değişemeyen kadınlar erkeklerin değişmesini, erkeklerin eğitilmesini beklerler. Kimden beklerler? Tabii ki erkeğin kendisinden.

Kendisinin ne kadar değiştiğini bilemeyecek düzeyde olan kadın bilinci ‘kaba saba’ gördüğü erkekten bir adım önde olduğunu sanır. Aslında ‘kaba saba’ gördüğü erkekten kendini bir adım önde sanmakla bu can sıkıcı statükoyu destekler.

Bana göre bu konu doktora tezim olabilecek niteliktedir.

Konuyu dağıtmadan hemen sormak gerekir, eğitilmesi istenilen erkekleri kimin yetiştirdiği sorusunun adresi yine kadına dayanır.

Kadınlar kendi değişiminde nal toplarken anaerkilden ataerkilliğe geçiş öyle bilinen kölelik ticaretiyle hiç olmamıştır. Kadının erk olan süreci diye tanımladığımız anaerkillikten ataerkilliğe geçiş hiç de kılıç kalkanla eril hegomanyası sağlanmamıştır.

Bu sorun bilincin gerilemesi ve körelmesiyle ilintilidir.

Bilincin olgunlaşması gerilemesi toplumsal iş bölümüyle ilgilidir.

Bahsi geçen olgunluk insan malzemesinin geldiği bilinçtir. Gelişen bilinç üretimin önünde olduğu sürece geleceğe ilişkin toplumsal denetim ciddi olumlu gelişmeleri ortaya çıkaracaktır. İnsanlığın gelişimi o olgunluğa gelmemişse bilin ki üretim araçların çok gerisinde belirli bir seyir defterini düzenliyor demektir. Mesela bu konuda sopalı devrimde yapsanız devriminiz yıkılır sopanız elinizde kalır. Bu demektir ki başarı ve gelişim dış etkende değil iç dinamizmdedir. Dış dinamizm etkili olsaydı şimdiye kadar yaşanan devrimlerde kadın sorunu da çoktan çözülmüş olurdu. İç dinamizm önemliyse Kimi kadınlar yatıp kalkıp içeriği boş bir feminizmden bahsetmesi bana göre realite değildir.

Eskiden feminist kadınların bir erkek olarak haklarını savunurdum. Gördüm ki kadınlar varken çoğunluğu da halinden memnun iken bana ne oluyor? (Halinden memnun derken söylemi mi açacağım elbette.) Bir erkeğin feminizmin ana ruhunu savunması demek feminizmin bastırılmış bilinç altıyla gizlemeye çalıştığı ana değirmene su taşımaktan başka ne olabilirdi ki? Feminizmin başarısız hipotezinin temel argümanı nesnel duruşunun altında gizlediği tarihsel sürecidir. Göbeğini kaşıyan erkek türü de feminizmin başarısız hipotezinin ürünüdür.

Hak verilmez alınır ilkesini benimseyen kadınlar ona göre de örgütlenmek zorundadır. Feminizmin adını kullanarak feminist olunduğunu ben Türkiye de gördüm dersem eksik olmayacaktır. Evet, sınıfa dayanmayan sınıfsal bir yanı olmayan cinsiyetçiliğin olsa olsa başarı şansı ancak bu kadar olur.

Ama sınıfsal yanıyla hareket eden bir örgütlenmeye tabii ki farklı bakarım, önemserim. Ama her şeyin anahtarını getirip sınıfa indirgeme gibi bir yanlışın boyutunu da bilirim. Bu daha çok sorunları devrime havale etmenin özgünlüğünden soyut değildir. Bu noktada bir birinden yalıtılmış cinsiyetçilik yok, tam tersine kendi sınıfıyla içselleşmiş bir kadın sorunu vardır.

Türkiyeli Feministlerin papağan gibi ezberledikleri tek bir kelime vardır o da ‘egemen erkek ideolojisi/ egemen erkek düzeni ‘ bu kavramın dışında bir argümanları yoktur. Kimi kafası çalışmayan feministlere göre ‘kadınlar, devrimci olmadan ilk önce feminist olmalıdır’ diyebilmektedirler. Feminizmi Hz. Musa’nın asası sanan protein yoksunu kadınlar, buldukları tılsımlı asa ile (feminizm) kadın sorununun çözümünde olmazsa olmaz olarak algılarlar. İşte bu yüzdendir ki; 'tılsımlı asa'yı feminizmde bulduklarını sanırlar.

tabii ki bu işin kaçamak yoludur aynı zamanda tarihsel açıdan başarısızlığı gizleme metodolojisidir. Kültürel olarak yozlaşmış kadın gelecek nesillere ne verebilir? Elbette göbeğini kaşıyan erkek tipinden başka bir şey veremez veremeyecektir de. Sorunun özünü görmek istemeyen feminizm, sözümüz ona kaba erkeğe karşıdır. Karşı olmakla realitenin değişmeyeceği toplumsal işleyişlerde bilinçsiz kadının spesifik duruşu, cahiliye devrini yıktığını ilan ederken put 'culuğa karşı semavi mistizmle özenmiş realitede geometrik putçuluğu içselleştiren bir dinin dinsel ritüelleriyle bütünleşip din'in öznel cahilliğinde hayat bulan sözde laik özde 'Geometrik Put'cu olan, bir dinin öğretisinden /yönetiminden soyut değildir.

Semavi mistizm ile içselleştirilen, geometrik putçuluk öğretisinde hayat bulan kadının adı, vaat edilen 'yalancı Cennet' uğruna, erkeğe biat ettirilirken, gerektiğinde taşlanarak vahşice öldürülürken feminizm özgün duruşu sağırlık olmuştur. Semavi mistisizm in tarihsel sahnesinde kadının cinselliği kendi tarihinde hiç olmadığı kadar fazlasıyla istismar edilmiştir. Kadının yeri Semavi mistisizmin ardıllarına karşı feminizm, pratik olarak bir argüman geliştiremezken adeta onunla barışık yaşamayı yeğlemiştir

Oysa ki feminizmden önce kadınlar devrimci bile olsalar, hiç bir zaman kadın sorununu, yapacakları devrime havale etmezlerdi. Devrimci olmadan feminist olan kadınlar yetiştirdikleri erkek çocukları incelendiğinde kaba saba, cinsiyetçi, hatta kadınlara bakış açısı tamda kadınların sevmediği tipten olmalarındaki bu tesadüfü biz neye bağlamalıyız?

Görüyoruz ki sarıldıkları ‘egemen erkek ideolojisi’ argümanını kadınlarla birlikte ters kaplumbağa yaptığımızda egemen erkek düzenini oluşturan erkekleri de doğuran eğitimini veren yine kadınlar olduğunu göreceğiz.

Şimdi bu paradoksal lığı bay ve bayan feministlerimiz nasıl açıklayacak haliyle merakım söz konusu. Her kadın kendi kızını ve oğlunu bilinçlendirirse sözü edilen egemen erkek düzeni çoktan çatırdamış olduğu gibi, biz de çoktan, mutlu bir şekilde, anaerkil düzende yaşıyor olacaktık.

Erkeği kaba sapa bulan bir bayanın tutarlı yanı yoktur. Erkeği kadın'a karşı kaba yapan özellikler unutulmamalıdır ki mevcut özgünlüğün miladında kadından devir alınan ve hiç bir zaman farkına varamayacakları bir türlü de farkına varamadıkları kadın ruhu gizlidir. Kaba erkeği sadece kaba bir baba yetiştirmemiştir, kendine ve sorunlarına yetemeyen bir annenin yanı sıra, erkeğin kadını ezme konusunda ciddi bir emek sarf eden yine kadının kendisini buluruz.

Erkeği cinsiyetçi olarak değerlendiren feministliğe irdelediğimizde; bu değerlendirmenin özü, yine kadın ruhunun bileşkesinde gizlendiği açığa çıkartılmaktadır. Erkeği doğurup eğiten kadınsa, tam da bu nokta da feminizm kendi bilinç altının enzimlerinde yatan realiteyi çarpıtmakla ünlüdür. Feminizmin makus tarihine göz attığımızda bu özelliği irdeleyen derinlemesine araştıran bir özelliğe asla rastlayamayız.

Feminizmin asal ruhu varsa yoksa kendi yetiştirdiği erkeği yok sayarak uzaydan gelmiş bu erkeklere düşmanlık beslemek gibi özgün bir duruş sergilerler. Asıl sorunun sorumlusu, bire bir kendileri olacak kadar, reel olan bu gerçeği çarpıtarak hedef şaşırtırlar. Feminizmin kendi tarihsel mastürbasyonu ne kadar başarılı olup olmadığı ortada. Kendi realitelerini yadsıyan inkar eden feminizm tarihsel sahnede doğurduğu erkeğe düşman olmakla mimlidir.

Yüzyılımızda erkeğin donanım kapasitesi feminizmin aynasıdır. Bu aynı zamanda feminizmin içinde bulunduğu donanımdır. Kadınları salt kendi doğurduğu erkeğe düşmanlık bazında örgütlemeye kalkan kendi hemcinsi olan geleceğin kadını geleceğin anne adayı olan kız çocuklarını da eğitememiştir. Bu başarısız hipotezini erkek düşmanlığıyla kapatmaya kalksa da yer yüzü ölçeğinde milyarları bulan kadın nüfusu feminizmin kendilerince gizlemeye çalıştıkları asal paradoksallığından uzak durmayı yeğlemiştir.

Feminizmin realiteyi gizleyen akrasif bir bilinç altı, tarih sahnesinde vasat bir gömüt olurken yaşam içinde kadının var olma hali sağlıklı bir kuşağın donanım hali gibi ağır bir görevi önüne hedef koyamadığı sürece, erkeğin kabalığından dem vururken, bu gidişata göre daha çok yakınacağa benziyor. Burada temel alınması gereken anahtar, kendini ne kadar değişmişliğiyle ilgili olduğu kadar değiştirdiğiyle de ilintilidir.

Kendini değiştiremeyen her bayan toplum için yetiştirdiği her erkeğin bir annesi olduğunu düşünürsek, kaba saba erkeği, cinsiyetçi erkeği, kadını meta olarak gören erkeğin arkasında yine kadını aramak mümkündür.

Diyalektik yasa bu türden zihniyet sahibi kadınlara derki her şey bir birine bağlıdır. Diğer bir deyişle, erkekten istediğin özellikler, zamanın da yetiştirdiğin erkeğe verdiğin donanımdan kat be kat fazladır. Diyalektik yasa işte bu yüzden realitedir!

Ali Galip Sayılgan

 

Yüz yılın deccalı ‘sosyal medya’

Medya yetmiyormuş gibi başlarına adeta baş belası kesilen yüz yılın deccalı gibi birde ‘sosyal medya’ belası çıktı.

"""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""""

Bizim gibi ülkelerin hükümetlerince (son yüzyılın yükselen trendi) deccal gibi, ürkütücü bir o kadarda tehlikeli kabul edilen bu yüzden de sosyal medya kaynaklı operasyonlara neden olunduğu gibi kimi dönemlerde ülke genelinde internetin kapatılması veya yavaşlatılması yaptırımlara neden olan biz dizi macerayla yüz yüzeyiz.

Eskiden burjuvaların emek hırsızlığı üzerine kurulmuş olan kendi düzeni kapitalizmin diğer bir deyişle kendi hırsız düzenlerinin yıkılması korkusuna neden olan en büyük tehlike Komünist Partilerinin faaliyetlerinde görürlerdi.

1888 yılında Samuel Moore'un Engels ile birlikte yaptığı İngilizce`ye çeviri, en çok kullanılan İngilizce baskısında;  "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti. Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları.

Muhalifleri tarafından komünist olmakla suçlanmamış muhalefet partisi nerede vardır? Bu lekeleyici komünizm suçlamasını, daha ilerici muhalefet partilerine olduğu kadar, gerici hasımlarına karşı da gerisin geriye fırlatmamış muhalefet nerede vardır?

Bu olgudan iki şey çıkıyor:

I. Komünizmin kendisi, daha şimdiden, bütün Avrupa güçleri tarafından bir güç olarak tanınmıştır.

II. Komünistlerin açıkça, tüm dünyanın karşısında, görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini yayınlamalarının ve bu Komünizm Hayaleti masalına partinin kendi Manifestosu ile karşılık vermelerinin zamanı çoktan gelmiştir.

Bu amaçla, çeşitli milliyetlerden komünistler, Londra'da toplanmışlar ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flemenk ve Danimarka dillerinde yayınlanmak üzere, aşağıdaki Manifestoyu kaleme almışlardır. " (Komünist Manifesto) Kaynak

Sovyetler birliğinin yıkılmasıyla birlikte Karl Marks’ın dikkat çektiği hayalet adeta masum bir konuma dönüşmüş gibi ne bir polis operasyonu nede cadı avları şimdilik tarih olmuş gibi.

Her ne kadarda Komünizm heyulası egemen burjuvazi tarafından şimdilik Âsâr-ı Atika müzesine kaldırılmış gibi gözükse de moda trend sosyal medya tehlikesi hükümetlerin baş belası konumuna ulaşmıştır.

Devleti yöneten hükümetlerin nesnel tanımını yapmak için merceği elimize aldığımızda aslen burjuvaların kendi içlerinde kimi eğilimlerinin ağır basan temsilcileri olduğunu görürüz.

Kendi çıkarlarını koruyan bu temsilcilerinin seçimle iktidara getirilmesine kendi çıkarlarını parlamentoda halka karşı savunulma yöntemine meclis adı verilirken uygulamanın tümüne burjuva demokrasisi adını verebiliyoruz.

Bu bir anlamıyla burjuvazinin fütursuzca çıkarını korurken emekçilerin siyaseti önüne alabildiğince zorluk çıkarmak gibi asli görevi söz konusudur. Buna aşılması zor baraj sistemlerinden tutunda bir dizi sert önlemler sıralana bilinir.  

Avrupa da yaşanılan gerçekliklerden birisi olan burjuva ‘demokrasisine’ rahmet okutan bir ‘demokrasi’ yöntemi, gelişmekte olan bizim gibi geri ülkelerin ‘demokrasisi’ ahlakı sıfırlığı noktasında kendi rüştünü çoktan ispatlamış durumdadır.

Bütün şatafatıyla sürdürülen seçim kampanyaları bir birlerine demedikleri sözleri bırakmayan bu burjuva partileri özünde bağımsız değildirler.

Perde arkasında sömürü cennetini yaşayan kapitalistlerin yani oligarşik yapının eğilimlerinin bire bir temsilci olan hükümetlerin kamuoyunda kopardıkları yaygara ve düzen / denetim, yeniden yapılanma, bakanlıkların oluşumu gibi vb. uygulamalarla hangi burjuvazinin eğilimini temsil ettiğini burjuvazinin çıkarlarını ne ölçüde koruyacağının taahhüttünü verdiğinin incelikleri esasında mevcut basın aracıyla kamuoyundan gizlenir.

Eskiden bu gerçekleri haykıran işçilerin emekçilerin hakkını arayan Komünist Partileri bu anlamıyla tehlikeli bulunurdu. Bu yüzden haklarında takip, yakalama, kovuşturma gibi bir dizi cadı avı sonucunda yargılama gibi, bir dizi işlemleri burjuvazinin kendi soygun düzeninin sürekliliğini sağlama konusunda tehlikeli gördüğü Komünist Partisinin militanları üzerinde kendi soluğunu enselerinde hissetmelerini sağlardı.

SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte şimdilik Komünizm heyulası eskisi gibi tehdit olarak algılanmasa da, bu kez tehdit keskinleşmiş bir sınıf temelinde değil.

Hırsızlık ve yolsuzluğa karşı örgütlenme tarzı sosyal medyaya akışırken sosyal medya kendi kendine adeta bir misyon yüklenmiş gibi, özellikle gezi direnişi vb. örneklerde bildiğimiz gibi sosyal medya aktif olarak kullanılmıştır.

İktidarların hiç hazzetmediği sosyal medya Komünist Partilerinden daha tehlikeli bir belayı başlarına sarmış durumdadır.

Elbette sosyal medyanın komünist ideolojiyle donanmış  sınıf denkleminde kendileri için tehlike arz eden salt hemojenik bir örgütlenmesi söz konusu olmasa da iktidarların yaptığı hırsızlık ve talan karşısında ciddi bir örgütlenmenin bir anda meydanları dolduran binlerce kişinin kimi zaman radikal kimi zaman barışçıl eylemleriyle kaos ve korku şeklinde nam salmış durumdadır.

Hükümet partileri aynı zamanda sosyal medyanın yükselen yıldızına karşı baş edebilmek, kafa karıştırmak gibi işlevleri bünyesinde taşıyan kendi trollerini kullanan yeni bir dönemin kapısı çoktan aralanmışa benziyor.  İktidar trollerin karşı propaganda ile göz boyamaya, hedef şaşırtma gibi bir çalışma prensibi içinde olmuş olsalarda kendi trollerinin sevk ve idaresi konusunda binlerce doları bu uğurda harcama yönüne gidilmiştir Her ne olursa olsun Ak Parti icraatlarıyla bilinen hükümete karşıtı sosyal medyanın yükselen yıldızı karşısında aciz kalmış durumdalar.

Ak Parti iktidarının yapmış olduğu hırsızlık, yağma, talan ve peşkeş çekme gibi yapılan her türlü haksızlıklar, aleni insan hakları, adam kayırma, yargının yandaşlaştırılması gibi bir dizi yaşanmışlıklar toplumda ciddi bir travmalara neden olmuştur.

Bu yüzden bireyin sesini duyurabileceği, kendini ifade edebileceği yegâne alan olarak gördüğü sosyal medya bireyin yapısal psikolojisinde olmazsa olmazı konumunda ciddi bir yer tutmaktadır. Bireyler kendi bireysel kimliklerini dünyaya açılan penceresiyle haykırabilme, bu uğurda sesini duyurabilme, öz güvenini kazanmış bulunmaktadır.

Hırsızlık yapan siyasiler bu durumdan hoşlanmasalar da internetin bireye sunduğu en güzel özgürlüklerden bir tanesidir.

Bu bağlamda bireyler mevcut durumun kıymetini bildiğini düşünüyorum.

Bu yüzdende ciddi bir sosyal medya bilincinin kazanıldığı gözlenmektedir.

Elbette bu gelişme karşısında hırsızlığa yolsuzluğa bulaşmış devleti soyan siyasiler tarafından bu durum kaygıyla izlenmektedir.

Her gün bu sosyal medya yüzünden iktidar partisinin nasıl bir karar alıp, nasıl davranacağı tahmin edilemese de, tanık olduğumuz gerçeklikler içinde, kendi saygısını çoktan zedelemiş olan cumhurbaşkanına hakaret edildiği gerekçesiyle karşı davalarının açıldığı haberleri matbuat basında sıklıkla yer almaktadır.

Bunun yanı sıra takip ve kovuşturma gibi birçok önlemler yine deccal gibi tehlikeli görünen sosyal medyaya yöneliktir.

Bu konuya ilişkin belirgin bir örnek vermemiz gerekirse: ''Hükümet: ‘sosyal medya takip birimi' kurdu, 60 bin kişi izleniyor'' haberi yeterli bir kaynak sayılabilir. Habere ulaşmak için burayı TIKLAYIN

Elbette 60.000 rakamı fena bir rakam değil bu bir bakıma korkunç bir rakam. Tespit edilenler bu kadarsa, ya tespit edilemeyenler? Hükümet aleyhtarı yüzbinlerce propagandacı elemanlar gibi bir şey bu…

Unutulmasın ki internet samanyolu galaksileri gibi milyarlarca yıldızı barındıran adeta bir âlemin kendisi gibidir.   

Sosyal Medya algısına gelince; cumhurbaşkanı ve başbakanın kimi zaman dile getirdikleri sosyal medyayı neden sevmedikleri şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Sosyal Medyayı yalan haberlerin döndüğü nifak tohumlarının ekildiği bir yer olarak tanımlıyor olsalarda elbette bu sorunu böyle adlandırmaları çok normal. Hakkımızda 'duyulmasını istemediğimiz doğru haberleri yayıyorlar' diyecek halleri yok herhalde.

Gezi olaylarında gerekse Arap baharı olarak adlandırılan sosyal medyanın önlenemez yıldızı bir anda dünya geneline dalga dalga yayıldı.

Devletler ulusal matbuat diye bildiğimiz basın aracılığıyla benzer konuda isteseler de, 'hiçbir zaman muaffak olamayacakları'  etkili bir güçle karşı karşıya olduklarını kavramış oldular. 

Hırsızlığın ve yolsuzluğun ayyuka çıkmış kimi III. Dünya ülkelerinde kurumlaşmış hanedanlıklarına veda edenler olsada, müzakere kandırmacılığı sayesinde iktidarını sağlamlaştıran Ak Parti hükümetine tarihsel açıdan altın tepsi içinde sunulan şansını bir kez daha tasdiklemek gerekir.

Kürt bileşenlerinin tarihsel momenti kaçırması politika bilememeleriyle tescillenirken, tarihsel açıdan Ak Parti iktidarına altın tepsi içinde sundukları şans, bu kez kaderin cilvesi dercesine,  Kürdistan şehirlerinde taş üstünde taş koymayacak şeklinde bir çeşit müzakere  meyvesi 'eline sağlık ’lığı' olarak anlaşılabilir.

Kürt bileşenlerinin acemi politikalarından sıyrılıp konumuz olan sosyal medyaya dönecek olursak, dürüst çalışmayan hükümetlerce sosyal medyanın sevilmesi tabiiki düşünülemez.

Sadece gelişmeler bununla bitse iyi Türkiye’nin gündeminde moda olan birde yayın yasağı söz konusu ki, bu yasak Ak Parti iktidarıyla Türkiye’nin gündemine kan emen bir kene gibi yapışmıştır.

Ona yasak, buna yasak, sahi vatandaş, doğru haberi, doğru bilgiye nereden ulaşacak? Denilebilir ki vatandaşı ipleyen kim?

Hangi vasıfla oy aldıkları ortada iken vatandaşların haber alma özgürlüğünü elinden alma yetkisini kimden aldıklarını açıklama ihtiyacı bile duymayan bir zihniyetle yüz yüze kalınmaktadır.

Yasakçı tiran anlayışı vatandaşı ister istemez bu noktada sosyal medyaya yöneltmesine neden olmaktadır.

Özgürlüklerin olmadığı tiran cumhuriyetlerinde vatandaş kendi özgürlüklerini yaratır gerçekliği sanırım bu olsa gerek.  

Öyle  bir hal almıştır ki kimiz aman haberleşmeyi engellemek için çok kritik anlarda ülke genelinde internet erişiminin kapatılmasından tutunda internetin yavaşlatılması başvurulan yöntem halini almıştır.

İktidar bu türden uygulamaları bir çeşit çözüm sansa da, elbette bunun çözüm olmadığını iktidar olarak bilmesi gerekiyor.

O halde korktukları nedir? Neden erişim engelleniyor?

Karşılarında vatandaşı düşman gibi görmelerinin bu türden bir  davranış içine girmelerinin bir  nedeni olmalı.

Vatandaşın lehine gerçekten bir hizmet sunulsa sanırım hükümetlerin ne korkuları olur nede erişim engellenir.

Demek ki ortada doğru gitmeyen bir şeyler var.

İktidarın savlarından yola çıkarsak; sosyal medyada yalan haber üretiliyorsa, yapmış olduğunuz hizmetler kendi vatandaşlarınızın lehine ise ‘yalan haberler’  yaşam  içinde hayat bulmaz. Hiç kimse de bu türden  yalan bir habere ilgi duymaz. Mademki bunlar yalan haberler, bu yalan haberin panzehri vatandaş lehine yapacakları politika ve iyileştirmeler olması gerekmiyor mu? (Bir hükümetin icraatı, sivrisineklerin oluştuğu bataklığın kurumasına neden olması gerekirken) tam tersine cahilce otokontrol sistemlerine sığınarak interneti kapatma gibi bir yöntem adeta mağara inanının tepkiselliğiyle ünlenmiş komikliğin psikolojisini sergilemektedirler.

Elbette bunun çözümü oy aldıkları vatandaşa karşı yabancılaşan bir politika yerine tam tersine vatandaşın ayrım gözetmeden lehine üretilen politikalar maalesef bizim ülkemizde çok uzak bir ütopya.  

Ütopyanın tersine hırsızlık yağma ve talan, rüşvet gibi şeyler almış başını giderken her dakika çalma hırsının tavan yaptığı ruh hali gibi  ulu büyük reisin İsviçre bankalarındaki gizli hesabında 200.000.000 $ gibi fena halde bir hırsızlığın paradigması uluslararası kamuoyunda almış başını giderken sosyal medya da bu türden  yüzyılın müthiş talan ve hırsızlığına karşı gelişen misyonunu sanırım yok etmeyecektir.

Demek ki sosyal medyada dönen yalan haberin kaynağı haddinden fazla doğru. Bir şeyden bu kadar pimpirikleniyorlarsa, vatandaşın haberi olmasın diye, oldubittiye getirebilmek için gece yarıları torba kanunuyla kendi lehlerine yasalar çıkarıyorlarsa kim kimin menfaatini koruduğu, kimin neyi çaldığı çok açık ortada olduğunu düşünüyorum.

Bu yüzden doğabilecek infiallerin önüne geçilebilmesi ilk iş sosyal medya kullanıcılarının bir araya gelmemesi şeklinde toplu gösterilerin yaygınlaşmaması için erişim kapatma yöntemlerini denemek zorunda kalmaktadırlar.

Bireysel olarak yolsuzluk ve hırsızlıkları deşifre eden gönüllülere tek tek kovuşturmalar açılarak gözdağı vermek isteniyor olsa da bunun sonunun olmayacağı da açık bir  gerçekliktir.

Hükümet tarafından aleni bir şekilde yapılanlar budur.

Utanmasalar sosyal medya kullanıcılarının tümünü vatan haini ilan edecekler.

Hırsızlar, devletin olanaklarını talan edenler, meclisi ihale rüşvet yuvasına çevirenler her  zaman olduğu gibi tabiiki vatansever…

En büyük korkuları halk ayaklanmasıdır. Yaptıkları hırsızlığın, elde ettikleri yolsuzluklarla edinim yaptıkları koca bir servetin yok olmasının yanı sıra, sonlarının Kaddafi’nin linçi gibi, lüks ihtişamlı kaçak saraylarının yerle bir olmasından korkuyorlar.

Maalesef en büyük içlerine işlemiş korkularının birincisi budur, ikincisi ise yargılanmaktır.

Bu yüzden başkanlık sistemini ısrarla istemektedirler.

Kimsenin gıkı çıkmayacak şekilde daha çok soymak için başkanlık sistemi istenmektedir.

Kaçınılmaz sonu engellemek için toplumun yarısını polis ve özel güvenlik kurumunun eğitimine milyonlarca dolar akıtılmış olsada ne polis kurumu nede ordu halk ayaklanmasını doğacak iç savaşı engelleyebilecek konumda değildir. Yeter ki o aşamaya gelinmesin bunu burjuvazinin kendiside çok iyi biliyor. 

BİLİŞİM TEKNOLİJİNİN GELİŞMİ MEDYA’NIN İKİNCİ HALİNİ YARATMIŞTIR

Düne kadar medya bir tane idi, medyanın verebileceği mesaj hükümetler açısından çok önemliydi, bu yüzden medyayı sevmedikleri gibi medyasızda yapamama gerçekliğiyle yüz yüze idiler.

Medyanın bu türden önemini pasifize etme konusu yandaş medya örgütlenmesiyle Ak Parti iktidarıyla gerçekleştirilmiştir.

Gazeteciler tutuklanmasıyla başlayan bu durum gazetecilerin ağır siyasal yaptırımlarla işinden atılmasından tutunda, işsizler ordusuna gazetecilerinde katılması Ak Parti iktidarıyla gerçek olmuştur.

Dünyada bir benzeri olmayan akıllara ziyan uygulama; gazeteciliğin terör örgütü üyesi vasfına büründürülmesi yine Ak Parti iktidarınca gerçekleştirilmiştir.

Diktatörlüğün bütün vasıflarını üzerinde taşıyan uygulamalarla, şiddetin kendisi olan devlet terörü, Ak Parti faşizmiyle inşa olunmuştur. İktidardan nemalanan iktidar yalakası havuz medyasının prim yaptığı kapı kulluğu gerçekliği günümüzün başlıca yadsınamaz reel gerçekliğidir.

Medya açısından kara bir tablo olan gazetecilerin tutuklu halidir.

Türkiye’de 150'ye yakın gazeteci cezaevindedir. Geçen yıl (2016), 800 gazetecinin basın kartı iptal edildiği gibi 173 medya kuruluşu da kapatılmış durumdadır.

Artık gelinen nokta gazetecilerin tutuklanması rutin bir olay olduğunu kaç gazetecinin tutuklu olduğu konusunda bir sayının verilemeyeceğini Adalet Bakanı açıklamış durumdadır. Bu konuya ilişkin kaynak TIKLAYIN

Burjuva demokrasisinin temsilcileri olan iktidar partisi ahlakı sıfır olan demokrasi geleneğinde yapılan hırsızlıklardan tutunda, hiçbir kural tanımadan fütursuzca yapılan talanın ahlaksızlığını dindar ahlaktan bahsedenlerin  üstlenmiş olmaları düşündürücüdür. Hiçbir koşulda istifa etmeyen bir yüzsüzlüğün hayat bulmasına  neden olmuşlardır. Bu yüzsüzlüğü bir madalyon gibi boynunda taşımaları sıkça bahsettikleri dindar ahlakın rüştünü ispatlamış olmaları ayrı bir ironinin kendisidir.

Geleceğin çok şeylere gebe olduğu Türkiye özgüllüğü, dinci faşizanları tarihin çöplüğüne göndereceği zaman dilimine  gebeyken, aynı zamanda kaybettiği cennetinin hayalini kuran vesayetçi Kemalistlerden kurtulmuş bir Türkiye, fazlasıyla hak ettiği, onurlu, insan haklarından ödün vermeyen hak ettiği çağdaş bir demokrasiye bir gün mutlaka kavuşacaktır.

Ali Galip Sayılgan