Vatan nedir,ve kimindir?

Tarihin her döneminde yanılsama, hiç bir koşulda bu kadar gerçek bu kadar gizlenen bir özellik asla olmamıştı.

Bu yanılsama vatan kavramı üstünde gizlenen bir sırrın özünde ifşasıdır.

Bu sır bilinmeyen bir sır değildir Marksistlerin yabancısı olmadığı bir kavramın kendisidir aslında.

Savaş dönemlerinde anayurdun savunulmasıyla ile ilgili sosyal şovenlerle kendi aralarında çizgi çeken saptamalar olsada vatan kavramının özüne ilişkin yorumlamalarda bu şekliyle bir ayrım söz konusu değildir.

Biz bu noktada burjuvaziyle proletaryanın tarihsel mücadelesindeki anayurdun savunulmasını üzerinde polemik yapmayacağız. Bizim tamda bu noktada açığa çıkarılmak istenmeyen yanından yola çıkıp konuya ilişkin yanılsamanın özünü didikleyeceğiz.

Mağara devri insanların döneminde vatan diye bir kavram yoktu.

Dahada ilginci ulusal çit diye tanımladığımız çitler /sınırlarda yoktu.

Bugünkü koşullarda kuşlara ve yabanıl hayvanlara nasıl sınırlar yoksa o zamanda o dönemin insanlarında bu günkü anladığımız anlamda ‘ulusal çit’ diye tanımladığımız sınırları yoktu.

Toprak üstünde yaşayanların santim ve karesine sahiplenemeyeceği kadar ortak mülkiyetin kendisiydi.

Vatan kavramı, ulusal çitlerle birlikte geliştirilip formüle edilen yalıtımdan başka bir şey değildi.

Yalıtım yanılsamayı doğurdu, yanılsama yalıtımın üstünde gerçeği sorgulamamayı özümsemeyi öğretti.

Elbette bu süreç bir anda kendiliğinden olan bir şey değildi. İnsan kendi doğası gereği toplumsal etkilenişimin yarattığı sosyolojik davranış şekli ulusal çitlerle başlayan yalıtımın yanılsamasını doğurdu.

Yanılsamanın hakimiyeti ortak mülk olan toprağın egemenler tarafına bir çeşit eksen kaymasını doğurdu.

Eksen kayması şekli mevcut  doğal dengenin işlevini yitirdiği, yeni bir dengenin dayatıldığı bir dönemin şeklidir.

Yalıtım ve yanılsama ilk egemen sınıfların  toprağı ele  geçirme gücünde insanı mülksüzleştirmenin koşullarında önemli bir mihenk taşı olmuştur.  

”Genellikle ulusları tanımlayan ve onları birbirinden farklı kılan çeşitli ‘mit’ ve ‘anı’, ‘sembol’ ve ‘değere’ verilen önemin nedeni de bundan kaynaklanmaktadır. Bunlar ise premodern etnik oluşumla ilgili bir çalışma yapmayı gerektirmektedir, çünkü etnisite, genel olarak, modern ulusların oluşumunda adaptasyona ve dönüşüme uğramış, ancak tarihten silinmemiş insan toplulukları için güçlü bir model sağlamıştır; burada, ancak kolektif deneyimlerin tarihsel kalıntılarının izlerini araştırabiliriz.” (*)

Aslında alıntı yapmadan yazıma devam etmek istiyordum, bol kepçe lokantalarının imajına benzer gibi alıntılı referanslarla yazımın içeriğini süslemek  bir noktaya varmak istemiyordum lakin bu eserin giriş bölümünde  yer alan bu satırları ilgimi çektiği için sadece bu satırları buraya yorumlamadan aktarmak istedim.

Salt determinist açıdan tabiye belki güçlü insan öbekleri diyebileceğimiz giderek kendini kabileye bırakan insan kabile eksenine girme tabiye (ait olma hissi) sürü hissinden başka bir şey değildi.

Bu birazda vahşi  doğa karşısında güçsüzlüğün ortaya çıkardığı içgüdülerin yarattığı kaçınılmaz dayanışmadan başka bir şey değildi. İnsanı salt sürü olmada ayıran sosyolojik açıdan kabileleşmeye yöneliş örgütlenme şekli aslında vahşi doğanın insana sunduğu dayanışma iksirinden başka bir şey değildi.

İlkel insanın bu günün modern insanı olabilmesindeki geçen sosyolojik evrimi özünde vahşi doğaya aittir.

Kimi klan ve kabilelerin içlerinde sıçrama tahtası diyebileceğimiz bir  süreçte insan beyni alet kullanmayı geliştirdikçe buna  bağlı olarak  toprağın işlenmesi, kimi hayvanların ehlileştirilmesine varana  kadar bir çok başarılı çalışmaları söz konusudur.  

Bunlar aynı zamanda kendini döneminin gelişmiş uygarlıklarının ilk nüveleriydi.  

Ulusal çitler, ayrımcılığın simgesi olan ulusal diller daha o dönem hiçbiri yoktu.

İnsanlık doğaya karşı savaşımında alet kullanımı önemli bir faktördür.

Alet kullandıkça doğa daha bir iyileştirildiği daha bir evcil oluşunu gözlemlemesi üretim araçlarının gelişimi konusunda bir hayli çaba sarf etmiştir.

Üretim araçlarının kullanımı geliştikçe, üretim araçlarının gelişimi üretici güçlerin gelişimine paralelliği yabancılaşma dediğimiz çağın illeti içinde kendisini bulmuştur.

Üretim araçlarının gelişmesi daha çok kar marjını tetiklerken, daha çok kar daha çok sömürü üzerinde kurumlaşan bir anlamda vatan kavramının doğuşuna neden olmuştur.

Elbette modern burjuvazinin sistem egosunun üstünde yükselen devasa zenginlikle ölçe bileceğimiz çadır tiyatrosundan farksız burjuva parlamentosu öncesinde kral ve kraliçe nezdinde yükselen otoritenin biçimlenmiş şekli kimi zaman devlet diye tanımlayabileceğimiz mülkiyeti krala ait topraklardan ibaret olan ulusal çitleri vardı.

Bu süreç köleci, feodal, kapitalist sistemin, bir çeşit sistem dinamiği olarak bir üst yapı kurumu olan dinselliğin statüsünde vatan kavramı kutsallaştırılarak vatana dair kralın malı olan toprakların sınırları bir şekilde var olmuştur.

Bu yüzden toprak istilalarıyla ünlü talan ganimet savaşlarına dinsel kisveler eklenerek talan ve zenginlik savaşları körüklenmiştir.

Talanın özü dinsel kisveli savaşlarla kutsanmıştır. Amaç burada daha çok zenginleşebilmek olsada, istila edilen topraklarda hazır zenginliğin talan edilmesi ganimet adıyla savaşın cazip kılınmasına neden olunmuştur. Aslında tamda bu nokta da talana karşı vatan savunması kavramı kutsanarak hayat bulmuştur. 

Meselenin özüne indiğimizde resmi yanılsamayı araladığımızda vatan savunması diye bir şeyin olmadığını yalın bir şekilde görürüz.

Vatan savunması diye bir şey yoktur, bunun anlamı sadece ve sadece ulusal burjuvazinin hâkim olduğu zenginliği vatan adı altında korumaktan başka bir şey değildir. Ulusal çitlerle yalıtılan insanlar büyük bir özveriyle inşa edilen yanılsamayla bilinci yıkanır.

Sınırlar/çitler/ silahlı ordu/ toplumsal açıdan rasyonel gerçekliği kavrayamayan kitlelerin körü körüne vatan illüzyonuyla aldatılmasıdır.

Elbette bu aldatılma süreci çocukluktan devralınan resmi propagandanın bilinçaltımıza içselleştirilmesiyle ilintilidir.

Yanılsamanın özünde sınırlara dâhil bütün bayraklar o sınırda var olan hâkim burjuvazinin çıkarlarını temsil eder.

Burjuvazinin çıkarları vatan savunması, bayrak gibi soyut kavramlarla yanılsama aracı olarak kullanılmaya elverişli hale getirilir. Bu yanılsamanın özü anlaşılmaması için burjuvazinin kutsallaştırılmasına izin verdiği uyduruk cennet ve uyduruk şehitlik kavramlarıyla kutsanmaları yanılsamanın özünü gizlemekten başak bir şey değildir.

Dünyada hiçbir bayrak ve ulusal çitler vatanı simgelemez gerçekte vatanın sınırları onu simgeleyen uyduruk bez parçalarına yüklenen izafi kavramların ürünü olan nefret ve düşmanlığın alt yapısı olan milliyetçilikle ifade edilemez. İnsanlığın gerçek vatanı ulusal çitlerin olmadığı, sınırların bulunmadığı, dünyanın ilk halidir. İnsanlığın gerçek vatanı dünyanın kendisidir.

Yanılsamanın özüne bakarsak vatan diye bir şey yoktur.

Vatan tanımı sonradan icat edilen suni bir o kadarda subjektif kavramdır.

Toprakların paylaşımıyla ilintilidir.

Dünyanın kendisi özünde bütün insanların vatanıdır.

Bu gün ülkeler olarak tanımladığımız ulusal çitlerle çevrilen toprak parçaları bir yanılsama olarak insanlara sunulan, ulusal çitlerle çevrilen  vatan olgusu özünde  burjuvazinin çıkarlarını koruma, çıkarlarına hizmet etme eyleminden başkası değildir.

Vatan olgusuyla taçlanıp sunulan yanılsama, (geçmişte egemen sınıfın temsilcisi Padişahlık / Krallıkların vs. hüküm sürdüğü senyörler dere beyleri idi, bu gün ise bunlar burjuvazinin potasında erimiştir) burjuvazi kendi güvenliği için çevirttirdiği ulusal çitleri kendi çıkarlarına örtüşen (devlet örgütlenmesi adı altında örgütlemiş olduğu silahlı gücüyle) iyileştirilmesinin garantisidir ulusal çitler.

Vatan denilen yanılsama çitlerin birebir burjuvaziyle özdeş olduğunu ‘‘vatan’’ sözcüğünün sihir ’i ile üstü örtülerek bilinçli olarak gizlenen bir çeşit illüzyondur.

Marksizm’deki yeri ulusal mücadelenin abartısı bence Lenin ile başlamıştır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi çok başı mahmur bana göre bir çeşit eklektizmdir.

Lenin’in kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, Kuran’ın tartışılmaz kutsallığı gibi, kutsanıp sorgulanması kapatılmıştır.

Zurnanın zırt dediği yerde tamda burasıdır. Ulusal ve sömürgeler sorunu konusunda ciltlere sığacak  kadar argüman geliştireceksin ve geliştirilen argümanlar ileride post modernizme yapı taşları olacak.

Bana göre ulus ve ulusalcılık tali olup temel olmayan kavramlardır, ulusal etnisiyeciliğin özgün durumu burjuvaziyle temel çelişkisi emek ile sermaye arasındaki iflah olmaz antagonist bir çelişki gibi değildir. Bunun üzerinde yükselmez / yükselmemiştir.

Ulusların sınıfsal karakterini tahlilini tahlil edip ayaklar üstüne oturtamama Marksizm’in aslında eksiklerinden birisidir. Lenin bu eksikliği görüp farklı bir yola kanalize etmiştir dahada bir çıkmaza sokmuştur. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesi SSCB’nin yıkılmasıyla tılsımlı consensus bir anda inkara dönüşürken ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı yanılsaması bir birlerini boğazlama sendromuna dönüşmesine neden olmuştur. Yugoslavya bu bakımdan ciddi bir şekilde canlı örnektir. Uluslar kendi burjuvazisi için kendi kaderlerini tamda böyle tayin etmişlerdir.

Yanılsamanın bu boyutunda Marksizm, ulusların nesnel özelliklerini salt sınıf mücadelesi kavramıyla ele alış şekli vatan kavramının yaklaşımı eksiktir. Çünkü Marksizm’in ana ekseni sermaye ve emeğin temel çelişkisi üzerinde gelişmiştir.

Marks hemen hemen bütün eserlerinde birçok kez ulustan ve uluslardan bahsetmiştir lakin ulusların farklı dillere farklı kimliklere farklı ulusal çitler içine hapsedilmesinin ana kaynağına neşteri vurabilmesi kendi sistematiği gereği mümkün olamamıştır .

Yanılsamanın bu boyutunda Marks’ın böyle bir çalışması, böyle bir eseri varsa, var olanı göremeyişimi eksikliğime bağlayabilirim.

Bana göre uluslar uluscuklar daha ufak milliyetler, etnisiyeler vs. bölünme dönemin hâkim sınıflarıyla başlayıp burjuvazinin tahakkümüyle (daha bir şekil alacak tarzda) bir birlerine yabancılaşmayı ortaya çıkartabildiği gibi hâkim sınıfların propagandası olan ötekileştirme yöntemleriyle bölünüp şekillenmişler şekillendirilmişlerdir.

Bu bölünmeyi ben burjuvazinin nezdinde değerlendirmemin en büyük sebebi gelişim çizgisini özellikle burjuvazinin tarih sahnesine çıktığı dönemde tamamladığı için, insanların ulus sürüleri halinde ulusal çitler içine hapsedilmesinin sorumlusunu burjuvazi olarak tanımlıyorum.

Kuşkusuz burjuvazi salt determinist açıdan pay sahibi değildir, bunun uzun erimli bir geçmişi vardır, ama tarih sahnesinde mevcut geleneği devralan burjuvazi olduğu için benim nezdimde bunun müsebbibi burjuvazinin kendisidir.

Yabancılaşma ulusal çitler arasına hapsedilen, kendine özgü uyduruk diller geliştiren adına A-B-C ulusu denilen devasa çitli devasa insan öbekleri, bir birlerine yabancılaşan, birbirini anlamayan milliyetçiliği gereği salt burjuvazisinin çıkarlarını düşünen çılgınca bir ulusa ait olma tebaasını burjuvazi geliştirmiştir.

Burjuvazi sömürüde aslan payını alabilmek kazandığı sermayesinin globalleşebilmesi verimli ortamın hiçbir zaman bozulmasını istemedikleri için, kendi sanayisi kendi çıkarları gereği savaşı körükleyip vatan savunması argümanını geliştirmesine neden olmuştur.

Savunulan ”Vatan” burjuvazinin bire bir vazgeçilmez bir bir tartışılmaz çıkarının kendisidir.

Vatan yanılsamasıyla  pazarladıkları  savaşlarda hiç bir zaman burjuvazinin kendisi ölmemiştir.

Burjuvazinin birinci derecede soyundan hiç kimse cephede savaşmaz /savaşmamıştır.

Vatan kavramı ve bağımsızlık, bilinçsiz kimselere yutturulan bir çeşit afyon tohumuyla özdeştir. Bu olgu dinlerle paralel yürür. Dinlerde kullanılan inanç afyonu vatanın bekası gibi birlikte kullanılan şehitlik kavramları bu güzellemenin en revaçta olan yanıdır.

Gerçeği hiç bir koşulda bilemeyen yoksul kitleler şehitlik ve cennet adı altında burjuvazinin gerçekte aslı çıkarları için ölüme gönderilir. Savaşların asıl ironisi sunulan pazarlanan şehitlik senfonisinde gizlidir.

Kurtuluş savaşında tek kurşun atmayan can ve bedel ödemeyen o günün hatırı sayılı eşrafı bugünün burjuvazi vardır. Kurtuluş savaşında toprağa gömülen gariban yoksul insanların çocukları burjuvazinin çıkarları için yaşamalarını yitirmiştir.

Ulusları birbirine düşman eden işgal eden kendi ulusal çitlerinin içindeki burjuvazinin kendisidir. Özünde yoksul halk yoksul halk ile bir alıp veremeyeceği yoktur. Aynı zamanda kardeştir.

Bu kardeşlik kendilerine uydurdukları dilleri ve dinleriyle yabancılaşmaya yönelmiş, yabancılaşma kısa sürede düşmanlık hissinde başarı sağlamıştır.

Burada perde arkasında görevini yapan, her şeyi kendi çıkarları için sevk ve idare eden, yeni pazarların hülyasını kuran, bu yüzden savaşı körükleyen burjuvazinin kendisidir.

Yukarıda söylediğimiz satıra yeniden dönecek olursak; özüne bakarsak özünde vatan diye bir gerçeklik yoktur.

Vatan tanımı sonradan icat edilen suni bir kavramdır. Dünyanın kendisi özünde tüm insanların insanların vatanıdır.

Bu gün ülkeler olarak tanımladığımız ulusal çitlerle çevrilen toprak parçaları bir yanılsama olarak insanlara sunulan vatan olgusu gerçekte burjuvazinin çıkarlarını koruma, çıkarlarına hizmet etme eyleminden başkası değildir.

Vatan olgusuyla taçlanıp sunulan yanılsama, geçmişte egemen sınıfın temsilcisi padişahlık / krallıkların vs. hüküm sürdüğü dönemin senyörleri ve dere beyleri idi.

Bu gün ise o hakim sınıfların modern adı burjuvazinin kendisidir. Burjuvazi kendi güvenliği için çevirttiği ulusal çitleri kendi çıkarlarına hizmet eden (silahlı aygıtı) devletin burjuvazinin lehine iyileştirilmesi, yanılsama açısından ulusal çitler vatan mantığının bütünsel açıdan birebir garantisidir.

Vatan denilen yanılsama çitlerin birebir burjuvaziyle (burjuvazinin çıkarlarıyla) özdeş olduğunu ”vatan” sözcüğünün sihir’i ile üstü örtülerek bilinçli olarak gizlemiştir.

Bir kez daha soralım o zaman: İnsanlığın ilk hali olan yaşam sürecinde mağara devri insanlarında vatan mı vardı?

Bu günün uyduruk ulusları mı vardı?

İnsanların tabiiyetine şekil versin diye uydurulan uyduruk (bu gün bir birini anlamayan) uyduruk diller mi vardı?

Elbette bunların hiç biri yoktu.

Yanılsamayı daha iyi anlayabilmek için söyle bir örnek verebiliriz: Dünyadan hızla uzaklaşan bir uzay aracının içinde olduğumuzu varsayalım başka galaksilere yaklaştığımızda dünyamızın yerinde yeller estiği gibi yerini seçemediğimiz toz bulutuna bıraktığını görürüz.

Dünyada toprağın paylaşımı ulusal çitlerin varlığı yok hükmündedir.

Dahada kötüsü kendinden menkul uyduruk ulusların varlığı böbürlendiği milliyetçiğin fena halde yanılsaması olan vatan kavramıda yok hükmündedir.

Yanılsamanın bu boyutunda ille de bir vatandan söz edeceksek dünyanın ilk hali gibi evrenin kendiside kullanabilen her atomun doğallığında kendi öz vatanıdır.

Burjuvazisiz, ulusal çitler nezdinde paylaşımsız, uyduruk yanılsamalarımızdan biri olan ulus’suz, insanlığın mağara devri gibi dünyanın tümüdür vatan, evrenin kendisidir vatan.

Ne zaman toprak işlenmeye başladı, topraktan rant olgusu elde edilmeye başlandı bu işe uyanan dönemin uyanıkları toprağın paylaşımına çoktan başlamışlardı.

Toprağa mülkiyet kavramı giydiren bu gün burjuvazi diye tanımladığımız burjuvazinin soy ağacında yerini alan dönemin hakim sınıfı olan Senyörlerdi.

Toprak sahipleri ve topraksız mülksüz köylüler arasındaki rant mücadelesi bu kez egemenlerin temsilcisi olarak seçilen krallarla toprağın çitlerle çevrilmesine ulusallaşmasına neden olmuşlardır.

Toprağın haksız yere sahiplenilmesi demek, toprağa sahip olamayan insanların toprak sahiplerine tabi olması demektir.

Bunun anlamı emeğin sömürülmesi konusunda atılan adımdır tarihsel emek sömürüsünün tarihsel açıdan ilki bu şekilde sahnelenmiş olmasıdır.

Bu aynı zamanda çitler içine hapsedilen milyonlara varan insanların yoksullaşması toprak sahibinin emrinde boğaz tokluğuna çalışması demektir.

Ulusal çitlerin içine hapsedilme olayı aynı zamanda bir başka ulusal çit içine hapsedilen kendi ırkı olan diğer insan ırkına yabancılaşması demektir.

Yabancılaşma kök saldıkça bir birlerini anlayamayan farklı dil paydalarının hakimiyetinin kurumsallaşması uluslaşmanın ilk nüveleridir.

Farklı ulusal çitlerde yaşayan bir birlerine yabancılaşan suni düşmanlıklarla (bunun adına milliyetçilik diyoruz) birbiriyle savaştırılan ulusların savaşı günümüzde devletleriyle simgesel ulusal kimlikleriyle anılmaktadırlar.

Feodalitede rantın tarihsel şekillenmesi böyle olmuştur. Kapitalizmde ise feodaliteden devraldığı ulusal çitleri tanımlayan vatan kavramı üstünde metaların üretilmesinde izlediği yol dediğimiz emek ile sermaye arasında baş gösteren antagonizma çelişkinin serüveni gelişmiştir.

Marks bu serüvenin gelişimini tahlil etmiştir kafa yormuştur.

Elbette Marks’ın tarih sahnesinde biz insanlığa (burjuvazinin / egemenlerin) yaratıp dayattığı uyduruk ulusları değerlendirmemiştir.

Karl Marks ulusları daha çok sınıf mücadelesi paralelliğinde irdelemiştir.

Kimi zaman aynı ulusal çitler içinde hâkim ulusla kendi burjuvazisini yaratamayan ezilen ulusların uyduruk kimlik mücadelesi özünde emek ile sermaye çelişkisi karşısında ilkel milliyetçilikten başka bir argüman geliştirememiştir. Çünkü kendi tarih sahnesinde emek ile sermaye gibi kayda değer temel çelişkiye hiçbir zaman sahip olamamışlardır.

Yanılsamanın diğer bir boyutu ise dünyanın rasyonel özü, üzerinde yaşayan canlıların vatanı idi. Toprak paylaşıldıkça, egemen güçler geliştikçe, sömürü boyut aldıkça, sınırlar / çitler icat edilerek zapt-ı rapt altına alınan devlet örgütlenmesi hiyerarşik açıdan bir temele otutturulmasına neden olunmuştur.

İzafi vatan kavramı bu yanılsamanın ürünüdür. Bu konuyu bu linkte çök önceleri işlemiştim. TIKLAYIN

Elbette ilk bakış açısı olarak kimi zaman şartlanan beyinler alışıla gelmeyen bir yaklaşım sunulduğu zaman, sunulan yaklaşımı içselleştiremeyeceklerdir.

Bu çok normaldir. 40 yıllık bildiğimizi sandığımız şeyleri ters yüz eder gibi bir anda inkar edercesine, farklı bir pencereden soruna yaklaşıyor olmak tepkisel bir reddin doğal davranışıdır.

Bu bağlamda her teorinin kendi künyesi gereği özümsediği ezberleri farklı bir perspektifi değerlendirememesi aslında yanılsama perspektifinin bir başka boyutudur. Yanılsama bu bağlamda bir çok açıdan ele alınabilir. Her yanılsama bambaşka bir konuyu kendi kapsamı içinde irdeleme /sorgulama yöntem metodolojisi açısından konumuzu dağıtmamak için bununla sınırlı bırakmak istiyorum.

Buna göre ulusların bağımsızlık hareketi temel çelişki olan emek ile sermayenin müzminleşmiş mücadelesi değildir.

Ulusal bağımsızlık savaşları kendi burjuvazisinin çıkarlarını savunmak ya da uluslaşma sürecinde kendi burjuvazisini kendine yeniden ulusal düzeyde bir çiti çizmek isteme / inşa etme mücadelesidir.

Soruna bu yandan bakanlar Türkiye’nin kuyrukçu solunda tabiiki aforoz edilir. Bu sorun sırtında yumurta küfesi taşımayanların sorunudur, özgür düşüncede bunun ürünüdür.

Türkiye solu bir papağan gibi Lenin’in bu handikabını aşabilme yerine papağan gibi kendisi için hiçbir işe yaramayan Lenin alıntılarını tekrarlayıp durur.

Asal açıdan ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı post modernizme tren kaldıran belirgin istasyonun ta kendisidir.

Lenin’in kendi kaderlerini tayin etme hakkı post modernizmin kendisidir, çünkü insan kardeşliğinde var olan realitenin özünü yadsıyarak, burjuvazinin yarattığı ayrımcılığı teoriyle mutlaklaştırıyor olmasıdır. Lenin ve Stalin’in bu konuda vebali büyüktür.

İnsan ırkının bir birine karşı yabancılaştırılmasının mutlaklaştırılmasıdır.

Özüne bakarsan bu topraklarda Kürdün bağımsızlık savaşıda yanlıştır Türk’ün bağımsızlık savaşıda yanlıştır.

Bu iki savaşın özünde bağımsızlık diye bir şey yoktur.

Bu savaşın içeriğinde gizlenen bir tek olgu vardır oda kendi burjuvazisinin çıkarlarını koruyor olmasıdır. Birisi doğmakta olan burjuvazisinin çıkarları diğeri ise var olan burjuvazisinin çıkarları için savaşıyor olmasıdır.

Burjuvazinin hiç bir koşulda olmadığı bir tarihsel savaşa ancak biz bağımsızlık atfedebiliriz.

Ali Galip Sayılgan

Dip Not

(*) Anthony D.Smith Ulusların etnik kökeni S.10

 

Sanki bu kadar olur dercesine… 6 Eylül 2017 yani iki gün önce ”Hanedanlığın sonuna doğru” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. İki gün geçmeden yeni deliller, yeni raporlar basına birer birer dökülmeye başladı.

15 Temmuz tiyatrosunu daha sahnelendiğinde koymuş olduğum ”tiyatro” tespitini hayatın gerçekliği doğrulamış oldu.

Sırtımızda CHP gibi yumurta küfesi yoktu neyse onu direk cepheden söylemeyi yeğledim. CHP’nin yapmış olduğu gibi arkadan dolanıp beş puan alan Grekoromen güreşçileri gibi ”Kontrollü Darbe” deyip gerçeği gizleme yöntemi ni hiç benimsemedim. Kontrollü darbe muğlak bir kavramdır. Bu iddianın savı olan Kılıçdaroğlu  içeriğini dolduramamıştır. Erdoğan’ın yüzüne, bu darbeyi sen  tezgahladın diyerek haykıramamıştır. Teşhir edememiştir.

Bahsi geçen yazımda ”Bazı şeyleri bilmek için kahin olmak gerekmez. Çanlar bile gerçeği söylerken, minarelerde selalar yalanı, tezgahı, ört bas etmek için adeta çığırtkanlık yapıyor. Çan’lar inadına acı acı çalıp, kanı emilen yoksulluğa muştusunu veriyor.” demiştim.

Sahtekarlığın, yalanın, karanlığa  ait minarelerden dalga dalga aktığı bir dönemi yaşadık.

Bu darbeyle birlikte başkanlık sistemini tezgahlayan başta Tayyip Erdoğan ve şürekaları, Mit, Özel Harp Dairesi ve bütün sorumlular tek tek tespit edilip birer birer yargılanması elzem oldu.

Türkiye bu kalpazanlığa bir son vermelidir. Sahte diplomayla devlet adına imza atarak kendini sarayda ağırlattıran bu soytarılığa bir son verilmelidir. Özüne bakarsanız sahte diplomayla devlet adına atılan imzaların hiç birisi hukuken geçerli değildir. Türkiye’nin ne hale sokulduğu alenen ortadadır.

Katiller mutlaka hak ettiği bir şekilde yargılanmalıdır.

Türkiye bunu hiç hak etmedi.

Şimdi İsveç merkezli düşünce kuruluşu Stockholm Center for Freedom (SCF), geçtiğimiz yıl gerçekleşen tartışmalı darbe girişimi ile ilgili kapsamlı ve çarpıcı bir rapor yayınladı. Raporun kendisine buradan ulaşabilirsiniz. Tıklayın

Oturup uzun uzun yazmayacağım her şey alenen ortaya çıkmış durumdadır. Takke düşüp kelin gözüktüğü bir zaman dilimiyle yüz yüzeyiz.

Şimdi herkes daha iyi anlamıştır sanırım boşa silahlanmadıklarını.

Gelecek çok yakıcı gelişmelere gebe olduğu ayrı bir gerçekliktir.

Umarım her şey güzel gelişir. Yaşayıp göreceğiz gelişmeleri.

Ali Galip Sayılgan

Almanya’nın 15 Temmuz darbe girişimi saçmalığına bir bakış açısı…

”Mit’in ele geçirdiği çok gizli rapor …

Ülke üzerine çöreklenen bir kara Jöleli bulut…

Jöleli bir gazetecinin vermiş olduğu röportajın başına oturup üşenmeden uzun uzun seyrettim.

Böyle rapor hazırlayan bir rektör gerçekten varmıdır tartışma götürür.

Eğer varsa aptal olması gerekir.

Böyle bir rapor var ama MİT ele geçirmiş gibi servis ediliyor.

En azından ne yapacaklarını emperyal güçler bu kadar aleni bir şekilde madde madde yazacağını düşünmüyorum.

Ülkenin üzerine çöreklenen bu kara”bulut” varlık fonundan iyi nemalandığını gösterir.

Daha çok bende bıraktığı izlenim nemalandığı sistemini koruyor psikolojisi aslında kendisini ele veriyor.

Köpekler bile yemek yediği çanağa pislemez bu bağlamda canhıraş bir şekilde vermiş olduğu bu çabasını empati yapmaya çalışıyorum.

Cümlemi toparlamak istersem: Ekmek yediği çanağa pislemek istemiyor bu yüzden iş yapıyor gözüküyor.

Madem elinizde böyle bir rapor var bütün yalınlığıyla (orijinal haliyle) neden kamuoyuyla paylaşmıyorsunuz?

Eğer elinizde gerçekten böyle bir delil olsaydı, ülke içinde en birinci mağduriyet olayı haline getireceğinizi bildiğim için, bu türden çabanız haddinden fazla  sönük kalmış durumda. Dahada ilginci çarşaf çarşaf mağduriyetinizi baş rol oyuncusu yapıp kamuoyuna servis ederdiniz. Bunların hiç birisini yapamadığınıza göre, canhıraş çırpınmana karşı haddinden fazla başarısızsın.

Ne yalan söyleyeyim sarayın yerinde olmuş olsaydım gerekçesiz amasız işine son verirdim.

Üst satırda (orjinal haliyle)  neden kamuoyuyla paylaşmıyorsunuz diye  sormuştum, tam tersine bu yolu seçmeyip kısaltarak okuyorum deyip (hatta bahsi geçen ülkelerin ismini vermeyip (x) olarak okuduğuna göre) okuduğun sözde bu rapor kendiniz tarafından düzenlenen balyoz manipülasyonuna (kumpasa) ne kadarda benziyor?

Okuduğun sözde belgeye ‘çok gizli’ atıflar yaparak manipülasyon yapmaya çalıştığın ve konu içinde geçiyor dediğin ülke isimlerini versen bu kez (ispat edemeyeceğini bildiğin için) diplomatik kriz çıkacak… Bu yüzden alfabemizde olmayan (x) harfine sığındığını anlamamak için Türkiye’ye özgü koyunlardan olmak lazım.

Eğer bu rapor gerçek olsaydı bangır bangır o ülke isimlerini de söyleyip mağduru oynamak için bu raporu düzenleyen kurumları teşhire giderdiniz. Hatta ahaliye mehter marşıyla ilan ederdiniz…

Aklı ermeyen koyunları yaldızlı laflarınızla kandırabilirsiniz, ama başkanlık sistemiyle takkeniz düştü keliniz gözükmeye başladığını herkes görüyor.

Tam bir kaos hakiki diktatörlüğe doğru kuklaya çevirdiğiniz meclisle kıçınızdan uydurduğunuz KHK’lerle adaletsizliği, haksızlığı ve zülümün her türlüsünü uyguluyorsunuz.

İstediğiniz kadar sarayın polisi olacak paramiliter – militer gücünüzü oluşturun bu hiç sorun değil. Sonuç itibariyle çarlık Rusyasının son anlarını düşündükçe uykunuz kaçtığını çok iyi biliyorum. Bu korku bile size yeter…

Bu türden taktiklerle kamuoyunu hırsızlığınızı / nemalandığınız varlık fonundaki yoksul halkın alın terini bir sülük gibi emmenizi gizlemek olduğunu nasılda telaş içinde olduğunuzu belgeliyor bu asparagas belgeniz.

Bu bir vatan hainleri bu vatanı seviyormuş bu vatanın iyiliği için uğraşıyormuş gibi gözükmesi manidardır.

Özelde kişiler için değil genel olarak bir tespit yapmak gerekirse; nerede kendisine halkın vergileriyle saray yaptırıp (lüks içinde) kendisini ve ailesini sarayda ağırlatan birisi varsa bilinmelidir ki o kişi çömezleriyle birlikte vatan hainidir.

Kendinize İngiltere’yi ve diğer kraliyet ailelerini örnek gösterebilirsiniz, eğer ki kendileri mütevazi bir hayat yaşamayıp halkı yokluk içindeyse yaşıyorsa bu tespitim bu türden kraliyet aileleri içinde geçerlidir. Asalak kan emici tahta kurları kanı emilenler tarafından bir gün mutlaka ezilip yok edileceklerdir.

Bu doğanın kaçınılmaz gidişatıdır.

Diğer bir konuya  gelince gerekçesi ne olursa olsun, dünya da kendi ormanını yakan bir devlet asla görülmemiştir bu durum tartışmasız amasız vatan hainliğidir. Vatan hainliğinin kendisidir!

Benim çağrım yol yakınken vatan hainliği yapmaktan geri dönün şeklinde olsada bunu anlamak isteyeceğinizi pek sanmıyorum.

Madem öyle ne demiştiniz? ”Durmak yok yola devam!’

_Ali Galip Sayılgan_

Işid ile kanka olan AKP

Başlığıma ”yok doğru değil” diyerek itiraz etmek isteyenleriniz de  olabilir, bu çok normal bir tepkidir anlarım lakin itirazınızı bir türlü anlayamayacağım bir kör noktası da olacaktır. Oda şu: Bu kişi yazımın içeriğinde sıraladığım, temel dayanağım olan argümanları çürütmek zorundadır. Eğer ki, inandırıcı bir şekilde izah edemeyip argümanlarımı çürütemiyorsa ilk baştan çenesini kapatmalıdır.

AKP’nin kankası Işid teröristinin üstünü bile aramayan polis kolu kırık Gülsüm Elvan’a ters kelepçe takılması AKP iktidarının Işid teröristlerine nasıl sempati duyduğunu gösterir.

Kolu kırılmış bir insana ters kelepçe takarak acımasız bir şekilde insani olmayan kötü muamele davranışını sergileyen polis, bırakalım ters ve düz kelepçeyi “canlı bomba” olduğu şüphesi ile gözaltına alınan Işid’li bir teröristin üst araması yapılmaması nasıl sempati duyulduğunu gösterir.

Bunun başka türlü izahı varsa ”kem, küm yapmadan” amasız izah edilmelidir. Bu durumu ”kem küm yaparak” izah edebilirsiniz ama bu gerçek bir izah değildir.

Hani siz kolu kırılmış acılı bir anneye bile ters kelepçe vururdunuz ne oldu?

Eee nede olsa kankanız olan Işid’li teröristiniz bu zafiyetten faydalanarak üzerinde gizlediği bıçakla Sinan Acar isimli bir polisi memurunu öldürdü.

Bu durum bir zamanlar çifte standartlı siyasi figür olan Demirel’in ”bana sağcıların suç işlediğini söyletemezsiniz!” zırvalığını, bütün kahve tarama gibi toplu katliamlarda imza sahibi olan sağcıları / katilleri hatırlatır gibisiniz.

Bu türden uygulanan aleni ayrımcılığın kamuoyunun farkına varmamasını isteyen hükumet apar topar delilleri bahane ederek Işid’li teröristin polis öldürme olayına yayın yasağı getirdi.

Konuyla ilgili haber burada bariz ayrımcılığa inanmayan bu haberin linkine bakabilir: http://www.cumhuriyet.com.tr/…/ISiD_zanlisinin_Emniyet_Mudu…

Durup dururken uydurduğumuz aslı olmayan bir şeyi yazmıyoruz bu nedenle kamuoyuna haber olmuş gerçeklerin içinde gizli olan çelişkileri açığa çıkarıyoruz.

Bu durum elbette günlük basında göze çarpmayan ayrıntıdır. Amacımız haberlerin içinde gizli kalan ayrıntıları deşifre etmektir. Benimde yaptığım tamda budur. İspatlı haberlerle yola çıkarak gizlenen gerçekleri deşifre etmektir.

Benim dışımda bu türden ”siyasal reel metodoloji” yöntemiyle gözden kaçanı yakalamakla uğraşan bir kişi varmıdır bilemem.

Henüz benim dışımda uğraşan bir kişiye rastlamadım.

Belkide türümün ilk örneğiyim.

Bu yüzden 100%100 görsel ve yazılı basın haberlerini linklerine(kaynaklarına) varana kadar kullanırım.

İktidarın kininde muhafaza ettiği belirgin ayrımcılığı delilleriyle ortaya koymak hemde bu durumu deşifre etmek için yazıyoruz. Bu bir insani durumdur. İnsanımsı olmayan her tutarlı yürek bu türden belirgin ayrımcılığa karşı çıkmak zorundadır.

_Ali Galip Sayılgan_

Dip Not:

Her ne kadarda resimde işlenen başlığa şehit denilerek yazılmış olsada elbette bu tespit bana ait değil, habere aittir. Bana göre şehitlik diye bir şey yoktur. Dinlerin saf insanları kandırmak için sıtmayı göstererek ölüme razı etme metodudur. Bir çeşit hegemonya terimidir. Uydurulan aslı olmayan bir payedir.

Kötülüklerin anası …

İnsanlığın başına bela olan Tanrı komedisi insanlığın kendi tarihinden beri adeta korku mimarı olarak insan benliğinde önemli bir yer tutmuştur. Tanrı komedisi yaşanan hakim kültürlere göre biçimsel şekil değişikliğine dönüşmüş olsada günümüze tek tanrılı göksel din şeklinde Tanrı benimsenme ihtiyacıyla yüz yüzedir.

Tamda bu nokta da Tanrının buna ihtiyacı mı var? Sorusu sorulabilir. Evet, gerçeklikle alakası olmayan Tanrının benimsenme gerçekliğine ihtiyacı var. Çünkü; Tanrı kavramı, insanların içselleştirmesiyle yaşamıştır. Hiçbir koşulda doğmamış bir çeşit ölü Tanrı, insanlığın onu içselleştirmesiyle güncelleştiğini bunu bilimsel olarak biliyoruz.

Konumuz insanlığın başına musallat edilen Tanrı yalanı olmadığı için Tanrının hiç bir şekilde bilimsel olmayan aklın cüruf duruşunu sonraki zaman dilimine bırakmayı uygun buluyorum.

Konu başlığımız bir şekilde dinsel motivasyona gönderme olunca gene de dinsel ögelerin kimi bileşenleriyle iç içe girmiş gibi gözüken günümüzün realitesini dinsel yalanlardan soyutlayarak anlatmak nasıl eksik kalırsa gerçeği uydurulan yalanlarla kıyaslayarak değerlendirmek bir bakıma zenginlik olacağını düşünüyorum. Madem ki böyle Zeus’la devam edelim.

Eski Yunan mitolojisinde Zeus tarafından insanlığı cezalandırmak için hazırlanan bir hediye ‘yi ele almak istiyorum…

Zeus kendinden ateşi çalıp insanlara veren Prometheus’un kardeşi Epimetheus’a balçıktan yapılmış tanrısal güzellik ve zekaya sahip Pandora’yı eş olarak gönderir.

Epimetheus kardeşinin tüm uyarılarına karşı Pandora ile evlenir.

Zeus, Pandora’ya evlilik hediyesi olarak topraktan yapılmış bir kutu hediye eder ama bu kutu asla açılmamalıdır.

Bir süre sonra merakına yenilen Pandora, kutuyu açar ve içindeki tüm kötülükler dünyaya yayılmaya başlar.

Ancak son anda kutuyu kapatır bu da insanların içindeki umuttur; kötülüğün yayılmamış olması umudu.

Başka bir efsaneye göre de Pandora kutuyu açtığında dünyaya kötülük hakim olur ve Pandora kutuyu kapatırken de kutu Pandora’yı esir alır.

Eki Yunan mitolojisinin Pandoranın kutusunun hikayesi ana hatlarıyla böyle. Burada dikkatimizi çeken alçak Tanrılar hep insanlığın kötülüğünü düşünen insanları cezalandırmada bir otorite zavallılığını taşıyan psikolojisi bozuk tedaviye muhtaç bir beyinden çıktığı tartışma götürmez.

Bana göre din objesini ortaya atanlar ruh hastası kişilerden başkaları değildir. Kendilerini bulunmaz Hint kumaşı misali özellikler atfederek bozacının şahidi şıracı misali gibi uydurdukları Tanrılarının Peygamberi olmuşlardır.

Her dinin kendi hayal gücüne gönderme olan kötülüğe dair kendi mitolojileri olsa da din olmayan bazı toplumsal realitelerinde kötülüğü olduğunu belirtmeden geçemeyeceğiz. Dinler hayali kötülüklerle, hayali Tanrı korkularıyla prim yaparak, cemaat oluşturarak, insanların umutlarını sömürürler çevrelerine yaydıkları köhnemişliğin korkusuyla maddi çıkar elde ederler. Bu yüzden dünyanın en zengin sömürücü örgütleri Vatikan ve Diyanettir.

İşte bu yüzden Türkiye’nin başına musallat olan kötülüğün kutusu nasıl önem arz ettiğini bir kez daha altını çizerek işlemek istiyorum. Türkiye’nin pandorası olan kötülüğün kutusu ne olduğunu araştırmaya kalktığımızda ipucu bizi dosdoğru Amerikan emperyalizminin Marschal yardımına(1) götürür.

Türkiye’nin başına kötülüğün ilk temeli 1948 ile 1949 yıllarında 49 Milyon Dolar hibe ile atılmıştır. Marshalla birlikte gelen Özel Harp Dairesi veya hepimizin aşina olduğu Kontrgerilla, Türkiye’nin başına bela edilmiş en büyük kötülüklerin anasıdır Türkiyenin mitolojisinde Pandorasının kutusudur.

Marschall’ın gayri resmi çocuğu Türklere özel pandora kutusundan maalesef kontrgerilla (2) çıkmıştır. Kontrgerillanın izlediği stratejisiyle Türkiye’nin başına her dönem adeta bela olmuştur.

Bu güne kadar Türkiye’nin başına bütün belalar Marschall’ın gayri resmi çocuğu kontrgerilla tarafından tezgahlanmıştır ve hala da tezgahlanmaya da devam ediyor.

Hiçbir siyasi güç Marschall’ın zinası olan kontrgerillayı tepelemeye gücü yetmemiştir

Saray mahzenine faaliyet göstermekte beis görmeyen ”ne istediniz de vermedik”(!) diye sitem ettiği işbirlikçileri olan devletin paylaşımında yağma ortağı olan Fetöcülerin içinde sayılı bir grupla çoktan bir anlaşmaya varılmıştı bile.

Kontrgerillanın tezgahladığı bu kutsal ittifak aşağıda yer alan bu belge kendi içlerinde baş gösteren anlaşmazlıklarının ürünü olarak belgeleri İnternet’e sızdırılmıştır. Bu belgenin İnternet’e sızdırılmasıyla mahkeme kararıyla erişimi bile engellenmiştir.

Unutulmasın ki Fethullah Gülen Hareketi (FETÖ) Türkiye’nin pandorası olan kontrgerillanın bir birimidir. Tayyip Erdoğan’da bu birime dahildir. Tayyip Erdoğan’ın tahsil hayatından tutunda, askerlik hizmeti bile karanlık bir kutu içine sıkıştırılmıştır.

Askerlik yaptığı dönem işçi statüsünde olmasına karşın askerliğini yedek subay olarak yapmıştır. Bunu sıradan bir insanın yapabilmesi mümkün mü dür? Hakkında düzenlenen sahte üniversite diplomasıyla da siyasete atılmıştır. Sahte diplomayla referandum kanalıyla anayasayı değiştirterek hatta kendisine saray bile yaptırtarak kendisine önemli bir gücü sağlamış durumdadır.

Özüne bakarsanız devlet adına attığı her imza yok hükmündedir. Çünkü, saydığımız her şeyin kökeninde sahte diploma vardır. Bu yüzden yapılanların hiç biri yasallığa kavuşabilmesi asla mümkün değildir. Her şey / her şeyi gayri meşrudur.

Tayyip Erdoğan Fethullah Gülen gibi Özel Harp Dairesinin adamıdır.

Özel Harp Dairesi tarafından sahte diplomayla Cumhurbaşkanlığına kadar getirilmiştir. Özüne bakarsanız devlet adına attığı her imza özünde yok hükmündedir.

Ama işin içinde Özel Harp Dairesi (Kontrgerilla) varsa bu kanunsuzluğa kimse sesini çıkaramamaktadır.

Geçerken şuna değinmenin faydalı olacağını düşünüyorum: hep Fethullah Gülen’in devleti ele geçirdiği ileri sürülür, bu çok yanlış.

Fethullah Gülen komünizme karşı mücadele dernekleriyle başından beri zaten devletin içindedir güneydoğuda kontrgerilla faaliyetlerini PKK’ya karşı dini Nurcu örgütlenmesiyle bir çeşit stepne olarak faydalanılmıştır.

Sarayın mahzeninde yerleşip sevk ve idare eden Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan başkanlık sistemi diktatörlük özlemi çeken, her diktatör eğilimli kişinin olmazsa olmazlığı şeklinde bir ilgi odağıdır başkanlık sitemi.

Sadece ilgi odaklığı olarak sorunu geçiştirirsek eksik olur elbette bunun için kendince temellendirdiği gerekçeleri de vardır.

İşlediği suçlardan dolayı paçasını yargılanma korkusu saran Recep Tayyip Erdoğan, histerik bir tutkuyla başkanlığı istemesi bu bağlamda tarafımızca anlaşılır bir şeydir.

Çünkü bu onun son umududur.

Bu yüzden de Mit ve Özel Harp Dairesi tarafından organize edilen devlet içinde örgütlenen Fetö’nün ‘kimi imamları sayesinde’ bilinçli olarak başarısız darbe örgütlenildi. Bu konuya ilişkin erişimi engellenen kimi İnternet sitelerine servis edilen darbecilerin İsviçre bankasında açtırdıkları hesaplarına sarayın örtülü ödeneğinden ödenen paraların listesi .

Kaynağı için burayı tıklayın

Bu darbe başarısızlık üzerine örgütlenmişti. Başarısız darbe bahane edilerek başkanlık sistemi oldu bitti ye getirilmek için planlanan bir tezgahtı.

Bu tezgahı (mit ve özel harp dairesi ) aracılığıyla perde arkasından sevk ve idare eden, her gelişmesinden haberdar olan, saraydaki muktedirden başkası değildi.

Beklenen an gelip çatmıştı referandum gelip kapıya dayandığında YSK’nın basit bir katakulli ayak oyunuyla başkanlığı elde edebileceğini ana muhalefeti temsil eden teslimiyetçilikle korkaklığı seçtiği için sokağa bir türlü inmeyen CHP’nin aymazlığı yüzünden, muktedir; (aslına bakarsanız planladıkları darbeye bile ihtiyaç duymadan) bir oldu bittiye getirilen başkanlığı kolayca elde etmiş oldu. Ama gelecekteki doğabilecek çatlak seslerin bastırılabilmesi için OHAL ilan edilmesine gerekçe olabilecek bir ortam tabii ki başarısız bir darbenin kendisiydi. Cehennemin kapısını açacak olan darbe tiyatrosu CHP’nin işbirlikçi basiretsiz tavırlarıyla mümkün olmuştur.

 

 

SİHİRLİ DEĞNEK = DARBE  

Darbe (gece ) 00:3 ‘de yapılsa darbecilere müdahale edecek gaza getirilmiş gerekirse bu uğurda ölecek saflama insanların temini zorlaşacaktı. Darbe tiyatrosu gerçekmiş gibi sahnelenmesi için darbeler tarihinde hiç rastlanmayan bir saat diliminin seçilmesi her açıdan işlerini kolaylaştırmıştır. Sergilenen darbe tiyatrosunda 104’ü darbe yanlısı asker olmak üzere 300’den fazla kişi hayatını kaybetmiştir.

Şehit olarak paye verdikleri kişi sayısı 248 kişidir.

Bu darbe tiyatrosunu örgütleyen katiller, kullandıkları insanların hayatları üzerinden 15 Temmuzun bir destan olduğu yalanının propagandasına dört elle sarılmış durumdalar.

Böyle bir propagandaya sarılmak zorundalar çünkü tiyatroda verilen açıklardan tutunda meclis araştırma komisyonunu bile ret etmeleri aslında yaşadıkları paniğin göstergesidir. Bu yüzden destan yalanının propagandasıyla güneşi balçıkla sıvamak istemektedirler. Ama ne yaparlarsa yapsınlar balçığın arasından güneş ışığı sızmaya devam edecektir.

Darbe tiyatrosuna neden ihtiyaç duyulduğunun bir diğer insan haklarında önemli özgürlüklerin kısıtlanması oldu bittiye getirilen başkanlık sisteminin unutturulmasına yarayacaktı. Nitekim yaradı da.

Sarayın sihirli değneği olan darbe ile  oldu bittiye getirilen bir sistem değişikliği olan başkanlığın katakullisini unutturan elinde tuttuğu sihirli değnek sayesinde olmuştur. Balık hafızalı ana muhalefet partisi bile bu zokayı yutmuş durumda.

Mesela devlet olanaklarını birlikte paylaşan Fetö ve AKP, birlikte orduya kumpas kurup uyduruk bir ergenekon tiyatrosu sergilediğinde özellikle soka inmede imtina eden çelişkiler yumağı CHP, mit tırlarıyla ilgili sorumlu tutulan milletvekilinin tutuklanmasıyla ”adalet” yürüyüşü yapması, gerilmiş olan toplumun belirli kesiminin geçici olarak gazını almaktan başka bir şey değildir.

Gazete Vatan’ın haberine göre Darbeci hainlere maaş ve ikramiye” (3) başlığıyla duyurdu haberde darbecileri hain ilan ediyor neden hain ilan ettiğini eminim ki kendisi de bilmiyor. Tayyip Erdoğan başarısız darbe girişimcilerini ”hain” (!) ilan ediyorsa biz biliriz ki darbeci askerlerle Marschall’ın Türkiye pandora kutusu olan Özel Harp Dairesi ile arasında önceden vardıkları mutabakat sonucu sahneledikleri yüzyılın tiyatrosunda rolü gereği tiyatro oyuncularını hain ilan ediyor. Çünkü bu tiyatroda görev alan başarısız darbeci yüksek rütbeli generallerinin İsviçre gizli hesaplarına örtülü ödenekten saray çıkışlı ödeme bile yapılmıştı. Servis edilen mevcut haber görselinden de anlaşılacağı gibi ayrıntıları yukarıda kaynağını verdiğimiz linktedir.

Türkiye’yi bu hale getiren suç ortakları devlet kademesinde kendilerini ağırlatırken, saraylarda hizmet verdirilirken modern dünyadan hızla uzaklaştırılan Türkiye’nin başına daha çok çorap örüleceğe benziyor.

Kafası zerre kadar çalışmayan basiretsiz insanların siyaset sahnesinde prim yaptıkları sürece bu ülkeye gerçek anlamda demokrasiye hep hasret kalacaktır.

Marschall’ın zinası namı diğer pandora kutusu olan kontrgerilla yerleştiği sevk ve idare ediliş şekliyle sarayın mahsenidir. Sarayın mahseninden tutunda kozmik odaya varana kadar halkın aleyhine dönen dolapların bilgileri buralarda muhafaza edildiği sürece kötülüklerin anası olan pandora bela ve kötülüğü Demokles’in kılıcı gibi başımızın üstünde hep sallanacaktır. Marschall’ın zinası pandoranın kutusu malumumuz olan kontrgerilla var olduğu sürece herkesin hayatı pamuk ipliğine bağlı olduğu gibi Osmanlının pislik kokan saray entrikaları asla bitmeyecektir.

Revolte

 

 

Dip Notlar

(1) https://tr.wikipedia.org/wiki/Marshall_Plan%C4%B1

(2) Kontrgerilla, kelime anlamıyla gerilla güçlerine karşı kurulmuş güçtür. Bir diğer anlamı NATO bünyesindeki ülkelerde solörgütlenmeye karşı oluşturulan yasa dışı Gladio örgütlenmelerinin Türkiye’deki adıdır. Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kontrgerilla

(3) http://www.gazetevatan.com/darbeci-hainlere-maas-ve-ikramiye-1034575-gundem/

 

Bir tarafta Ağ gelin: …

Biz devrimciyiz. Güzelliklerin, insanlık bahçesinde Karanfilleşerek çoğaldığı; İnsanların, birbirinin üzerine basarak değil, El ele tutuşarak Karanfillere uzandığı dünya Bizim dünyamızdır. Bizim reflekslerimiz Sahip olduğumuz değerlerin meyveleridir. Biz, hiçbir gelişme karşısında Tavırsız kalamayız. Dallarımızdan üretkenlik fışkırmalıdır. Bize refleks yitimi Bize tepkisizlik Bize kısırlık yakışmaz. Yoldaşlarımız, Bir yangını haber verir gibi “fırlamalı” Bir yarayı pansuman eder gibi titizlenmelidir. Biz, doktor değiliz. Bizim de yaralarımız var. Ama biz devrimciyiz. Tüm duyarlık göstergelerinden Tüm sanatçı inceliklerinden Öte bir tanımlamadır bu. Ne mutlu, Yaşamı devrimcileştirerek yol alanlara.      

Niko Beloyanni                                                                                                                                                                                                                                                                                                  

Belki Henry Alfred Kissinger (*) kendi döneminin ölçütlerinde bir nevi sembol olsa da, kendisi şimdilerde, tozlanmış takvimden düşen bir momentin lahzası gibidir.

İlk bakışta kişiselleştirilmiş gibi alğılansa da, sonuçta içeriğin muhtevasında elbette değişen bir şey yoktu.

Çünkü Amerika, entrikalarla dolu bir geçmişiyle adeta dünya insanlığına zehir saçıyordu. (**)

 Zamanın bu diliminde Kissinger tarih oldu belki ama tarihin o momentinde Kissinger, Amerikan emperyalizminin dünya kamuoyunda çıkarlarını canla başla koruyan Dış İşleri Bakanı idi.

Amerikan Emperyalizminin ana felsefesi dünya halklarını kendisine tabi hürriyet yoksunu birer köle haline getirmektir.

Emperyalistlerin kendi aralarında etken olan bir çeşit gücün simgesi sayılan pazar payıdır. Mevcut pazar payı elde tutulduğu oranında kar mübadelesinin sömürüsü kendileri için refahı halklar için cehenneme bağımlılığı ortaya çıkartır.

Emperyalizmin anlaşılabilir gerçek literatürüne gelince, bunu basitçe söyle tanımlayabiliriz. Bu uğurda her türlü entrikayı çevirmede kendisine mübah gören bir sistemin ukalalığıdır emperyalizmdir.

1973 yılının sonlarıydı daha henüz 18 yaş dilimimin içinde çocukça hayalleri olan, gelecekte yükü ağır olacak bir kuşağın bireyleriydik. Farkında olmadığımız siyasal konjonktür kelli felli sayılan yetişkin / tecrübe sahibi  ‘siyasetçilerin’ cesaret edemediği bağımsız bir ülkenin özgün duruşu yerine, işbirlikçiliği yeğlediği bir dönemin çocuklarıydık.

Emperyalizme karşı antiemperyalist bir tavrın nasıl alınmanın gerektiğini aslında Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları, toprağa düşerken göstermişti.

Ülkelerinin bağımsızlığı için yaşamlarını hiçe sayan devrimciler ölümlerinin üstünden daha henüz iki yıl bile geçmemişti…

Bir şeyler yapılmalıydı ama ne?

Çocuksu duruşumuz bunu bilemeyecek kadar tecrübeden yoksun olsa da bir şeyler yapılmalıydı…

Kelli felli siyasetçiler satılabilir ama 18’lik, 19’luk, genç çocuklar kendini asla satamazdı. İşin ucunda ölüm bile olsa biz o ölümden korkmuyorduk. Ölümden korkmayan bir insan için işkenceler, hapishaneler vız gelir tırıs giderdi.

Bizler, döneme özgü koşullarda dünya ya bu pencereden bakardık.

Hemen hemen aynı yaş grubuna dâhil olduğumuz bizlerin yoldaşlığı, insan sevgisinden başka bir şey değildi. İnsanları çok seviyorduk. Bu yüzden de böyle bir eylemde yakalanan Develi ’li üç arkadaş, üç yoldaş idik…

İsmail Benli, Soner Baykara, Ali Galip Sayılgan…

Çocuk yaşta bizi hangi şartlar bir araya getirmişti?

Onca yıllık aradan sonra bunu hep düşünsem de, soruma yanıt olarak bulduğum tek cevabım ise; kendimizi fedakârca paraladığımız, karşılıksız insan sevgisinden başka bir şey olmadığıydı…

Anadolu'nun sessiz ve sakin şirin bir kazası olan Develi’de, Ağustos ayının cırcır böceklerinin geceye serenat yaptığı bir hafta sonunda biz kararlaştırdığımız gibi afiş yapıştırıyorduk. İşin tuhaf tarafı afiş yapıştırırken (diğer bir deyimle) biz, eylem üstünde yakalanmıştık.

Gece daha henüz, tan ışığına teslim olmamıştı ve ay ışığında Erciyes, 3916 metre yükseklikten sanki beni ve bizi seyrediyordu.

Beyaz gelinliğin beyazlığında beyaz bir rengi anlatmak gibi par-ı ak, ay ışığının şavkında daha bir karanlığı yırtıyordu. Karanlığı yırtmaya Erciyes oysa çoktan başlamıştı. Zirvesinde duran o müthiş beyazlık ay ışığının şavkında karanlığa karşı dimdik ayakta onuruyla duruyordu.

Özgür bir duruşa bel vermiş, dumanlı başı dimdik fütursuzluğunda, en kurak geçen yaz aylarında bile zirvesinde karı hiç eksik olmayan o eşsiz görkemli heybetini işte o gece Erciyes' de bir kez daha görmüştüm.

Heybetinden bir şey kaybetmeyen o duruşuyla sanki bize bir şeyler anlatmak istiyordu. Bağımsız hür olabilmenin timsali Erciyes, kendi zirvesinden sanki bizi izliyordu.  

Rüyadan uyanır gibi birden ılık bir rüzgâr yaladı yüzümü. Gözlerim telaş içinde Ak Gelin  (Ağ Gelini) aradı… Öyle ya, Erciyes Ağ Gelin siz olmazdı…

Bu kez ben, ayın şavkında belirginleşen, Ağ Gelinin sulietine baka kaldım. Çünkü Ağ gelin, yürekliliğinin yanı sıra, bir o kadar da heybetli bir duruş sergiliyordu Ağ Gelin.

"Ağ gelin indim ola yayladan,Kaşın değil gözün beni ağlatan,Satın mı aldın güzelliğin Mevla’dan,Alırım ahtım'ı da koymam seni Ağ gelin,

Sürmelim, sen bilin…" (***)

 

Ağ Gelin. Kendi söylencesinde esarete asla ödün vermeyen namus timsali oluşuyla ünlüydü.

Develi yöresinin Ağ Gelin söylencesi Erciyes dağının zirvesine yakın bir yerde çocuklarıyla dimdik duruşu kulaktan kulağa tekrarlanarak Ağ Gelin söylencenin anısı hep canlı kılınmıştı.Ağ Gelin elinden tuttuğu çocuğuyla birlikte (ilk isteği üzerine) taş olmayı yeğlemişti!Erciyes'in zirvesine yaslanmış gibi, kımıldamadan duruyordu taşlaşmış büstünün sanki o müthiş sulieti!

Nedense, içimden sanki o anda, bir daha Ağ Gelin’i göremeyecekmişim gibi ansızın Ağ Gelin’e baka kalmıştım.

Ağ Gelin namusuna gölge düşürmemek için bu yolu seçmişti. Namussuzca yaşamaktansa taş olmak, belki de onun için en güzel çözümdü. Nitekim de bu yolu seçti… İlk isteğine göre Ağ Gelin çocuklarıyla birlikte taşlaştı.

Zira namus, dün olduğu gibi bugünde Türkiye topraklarında yaşayan halklar için önemli bir kavramdı. Dünya coğrafyasının paylaşımıyla kendini gösteren ulus aidesi, aslında kendi milli burjuvazisinin sorunuydu.

Milli burjuvazi bu sorunu hep, elinde tuttuğu kendi propaganda aracıyla vatanın kutsallığını en iyi bir şekilde işler. Vatan’ın kutsallığı namusla özdeşleşince toplumun en ücra kesimleri içselleştirilen bu kavramlara kendi sorunuymuş gibi sahip çıkar.

Ulusu ulus yapan aslında en önemli kriterlerinden biriside budur, ulusun ulus olma sürecinde geçirdiği fermantasyon dediğimiz mayalanma sürecinin bileşkesi tam da budur.

Aslına bakarsak dünya ölçeğinde var olan bütün ulus devletlerinde bu sorun aynıdır. İşte bu nedenledir ki devlet özgülünde temsiliyetiyle özleşen yükseliş, vatan tılsımıyla yoğrulan hamurun hammaddesinde önemli bir saç ayağı gibidir.

Bu nokta da milli burjuvazi asla gözükmez, onun, ideolojisi insanların benliğinde var olur. Özünde ulusu ulus yapan milli burjuvazinin çıkarlarıdır. Mesela Çanakkale’de ölenler arasında milli burjuvazinin sınıfından hiç kimseye rastlayamazsınız.

Ölen milyonların üstüne bağdaş kurmuş vatan kavramının kutsallığından dem vurup toplumun iliklerine kadar sömüren milli burjuvaziye rastlayabilirsiniz…

Milli burjuvazinin propaganda araçları hiç kimsenin farkına varmadan namusu çoktan vatan ile özdeşleştirmiştir bile.

İşte bu yüzden dir ki insanlığın gelişiminde kutsallaşan vatan kavramının yeri büyüktür. Ulus devletlerinin oluşumunda bu kavramın rolü büyüktür. Bu yüzden I. ve II. emperyalist paylaşım savaşlarında yüz binlerce insan vatanın bağımsızlığı uğruna hayatından olmuştu.

Maalesef en acıklı trajedi de Çanakkale’de yaşanmıştı.

Oysa bu ülkede o kadar Amerikan işbirlikçisi vardı ki, devletin içinde sözde vatan sevgisinden dem vurarak çeşitli kılıflar altında çıkarları gereği bu ülkeyi emperyalizme peşkeş çekme gayreti içinde hep var oldular.

Hala da bu değişmiş değil, ülkeyi birçok kılıflar içinde emperyalizme peşkeş çektiler, çekiyorlar. Tam bağımsız Türkiye hayalimiz gerçekleşene kadar, bu peşkeş furyası, hep var olacaktır.

Hibe ettiği hurdalarıyla borçlandırılan basiretsiz iktidar partileri, bir o kadarda ikili anlaşmalara imza atan işbirlikçiler sebil gibiydiler. Yani diğer bir deyimle en büyük işbirlikçileri başka yerde aramamak gerekiyordu.

Çünkü ülkeyi peşkeş çeken işbirlikçiler mecliste idi.

En büyük işbirlikçi partilerden ikisi olan DP ve CHP Marshall yardımının marifetini işbirlikçi ruhlarının ezgisinde güzellemelerini anlatmakla bitirememişlerdi.

Bu işbirlikçi partilerden dönemin Dış İşleri Bakanı Hasan Saka ve CHP Milletvekili Kasım Gülek söz birliği yapmışlarcasına, koro halinde tarihe not düşüyorlardı. ‘…Bu yardımın bağımsızlığımıza asla sekte vurmayacağını tam tersine sadece ABD, Türkiye’ye değil, tüm dünyada barış ve demokrasiyi güçlendirici bir adım olduğunun’ yalanını pazarlıyorlardı. İşbirlikçiler mecliste olduğu için başarılı olabil memeleri de mümkün değildi. Bu yüzden de çok rahat başarılıda oldular.

Vatan’ı namus değerleriyle özdeşleştiren 20. Yüzyılın ulus devletleri, Ağ Gelin’in kendine has özgün hikâyesinde bağımsızlığının sembolü olan bu onurlu duruşuyla efsaneleşmiş olmasıdır.

Osmanlı imparatorluğunun zayıf düştüğü son yıllarında bir kez daha atağa kalkan mandacılık ruhu kurtuluş savaşının galibiyetiyle sessizliğe gömülse de yıllar sonra onurlu başı dik, bağımsız bir ülke olma çabası Türkiye’nin bu durumu anlaşılan o ki işbirlikçilerimize yine fazla geldi…

Amerikan emperyalizminin sinsi tuzağı olan ve 1948 yılında gündemimize sokulan Marshall yardımı diye geçen borçlandırılma yöntemiyle Amerikan emperyalizmine bağımlı hale getirildik.

Emperyalist işgal güçlerinin topla, tüfekle, birebir işgal etmekle dize getiremedikleri Türkiye'yi Amerikan emperyalizmi yardım tuzağıyla dize getirmişti.

Borçlanma, borçlanma derken bunun sonu hiç gelmedi… Yerli işbirlikçilerimizin yeni efendileriyle gül gibi geçinip gidiyorlardı. Emirler Amerika’dan geliyor Türkiye uyguluyordu borç hanesi hiç silinmediği gibi, bir de üstüne üstlük borçlandırıldıkça borçlandırılıyordu.

Nedir bu Marshall planı?

 Marshall planına katılmak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makinesini öngörülüyordu. "Marshall Yardımı" olarak bilinen bu anlaşma gereği, 1949'la 1951 yılları arasında Türkiye'ye sözüm ona ekonomik yardımlar yapıldı. Türkiye, artık batı yanlısı dediğimiz Amerikan yanlısı bir politika izlemeye başladı. 1948'de Marshall Planı'nın diyeti Türkiye'yi emperyalist tekellerine güzel bir pazar oldu. Bu yardımla Türkiye, ABD'nin ülkemize açtığı incirlik üssüyle birlikte bölgedeki en önemli taşeronluğunu pekiştirtirmiş oldu.

Hedef elbette yardım falan değildi. Yardımın içeriği, ''yardım'' adında, koca bir tuzaktı! Asıl sorun yardım görüntüsü altında borçlandırılmamız Türkiye Cumhuriyeti devlet yönetiminin basiretsizliğiyle özdeşleşmiş oldu.

‘Siyasal alandaki Truman Doktrini ’nin ekonomik uzantısı, Marshall Yardımı biçiminde ortaya çıktı. Türkiye, Marshall yardımlarından faydalanan ülkelerden biriydi ve Marshall yardımı, Türkiye için, ekonomik bağımlılığın başladığı yerdir. Marshall Planı, Avrupa’ya yardım etmek istiyordu.

Bu amaçla, 1948 yılında OEEC (Ekonomik İşbirliği Örgütü) kurulmuştu, ama Türkiye bunun dışında bırakılmıştı. İleri sürülen gerekçe, Türk ekonomisinin savaştan çok zarar görmediği ve kendi kendine yeterli niteliklere sahip olduğuydu.

Fakat Türk hükümeti durumu böyle görmüyordu. Amerikan yardımı, Sovyetlere karşı bir güvence olduğu gibi, hazırlanmış bulunan ekonomik kalkınma planının gerçekleştirilmesinde de kullanacaktı. 

Bu yüzden Türkiye, ABD’ye başvurarak kendisinin de “Marshall planı” içine alınmasını istedi. Sonunda Amerika, Türkiye’yi de ekonomik yardım programının kapsamına aldı. Başlarda askeri nitelik taşıyan Amerikan yardımı, ekonomik bir niteliğe büründükten sonra Kemalist politikanın İlkerlerinin terk edilişinin başlangıcı oldu.’ (kaynak W.p)

Bir borç tuzağı olan Marshall Yardımı ile Türkiye hibe adı altında borçlandırılmıştı. Ayrıca Türkiye 11 Mart 1947'de IMF'ye, 14 Şubat 1947'de de Dünya Bankası'na üye olmuştu. ABD ile 27 Şubat 1946 tarihinde yapılan 10 milyon dolarlık anlaşmaya göre Türkiye, ABD'nin işine yaramayan savaş artığı malzemeleri satın alma durumunda bırakılmıştı.

I.ve ikinci II. Paylaşım savaşı sonrası emperyalizmin gelişimi Vietnam batağından sonra şekil değiştirerek bizim gibi ülkelerini IMF kanalıyla borçlandırma konumunu seçmiştir. Yardım ve kredi yöntemiyle kalkınmayı amaçlayan bizim gibi ülkeler adeta aciz bırakılarak Amerikan sız yapamayacak konumuna düşürülmüşlerdir.

Asıl sorun krizde bulunan tıkanan Amerikan sanayine pazar açmaktı ve öyle de oldu. Koca bir borç tuzağına dönüşen Marshall Yardımı ile Türkiye sözde hibe adı altında akıllara durgunluk verecek bir şekilde borçlandırılarak Türkiye'nin kendine özgü gelişmekte olan ekonomisi bağımlılaştırılarak çökertilmiştir.

Bu durum modern mandacılığın iz düşümü gibi gerçekliğe ulaşıp ülkemizle içselleştirilmiştir.

Ha sömürge ülkelere açıkça atanan komiserlerin denetimi, ha CIA'nin el altından denetimi… Aradaki farkın şimdilik gizli kapaklı olmasıdır.

Çok bilindiği gibi 12 Eylül sonrası kurulan Amerikan icazetli siyasal partilerin ülkenin talanından tutalım da yabancılara satılan topraklarına varana kadar yağmalanan bir süreci yaşıyoruz.

Siyasal iktidarın birebir yaptıkları aleni hırsızlıklar nasıl ayyuka çıktığını ne yazık ki yaşayarak gördük. Cukkalarını doldurmanın elbette bir bedeli olmalı. Onursuzluğun olağanlaştığı bir sürecinde elbette bir bedeli olmalı.

Mesela Ağ Gelin onurunu taşlaşarak korumuştur. Bizim iş birlikçiler ise ülke çıkarları yerine Amerikan emperyalizminin çıkarlarını koruma yönünde nasıl yaranırım yarışında bir çeşit ''onursuzluk'' savaşımı vermektedirler.

Daha henüz 1973 yılında, afişleme eylemi, o kadar moda değildi. Afişleme eyleminde yakalanmamız, sessiz bir o kadarda sakin kazamız olan Develi’de çok konuşulan bir gündemin kendisi olmuştu.

Polislerin bizleri korkutmak isteyen bilgiç tavırlarının yanı sıra, bilmem kaç yıl hapis yatacağımızın ninnilerini dinleyerek geçirmek zorunda kaldığımız nezarethanemizde, buz gibi beton zeminde uyuyabilmekte mümkünde değildi.

Uykusuzluğumuzun yanı sıra psikolojik baskı ayrı bir tiyatronun kendisiydi şüphesiz. Kayseri ilinden gelen siyasi polislerin sorgusu vs. derken, bizi bir hayli bitkin düşürmüştü.

Nezarete tıkılmamız hafta sonuna denk geldiği için haliyle Pazartesi gününü iple çeker olmuştuk. Haftanın ilk günüyle açılan Adliye’ye biraz da gecikmeli olarak sevk edilmiş olsak da polis karakolunda olumsuz havadan kurtulmamıza azda olsa sevinmiştik.

Her şeyi pekiyi bilen polislerin yanı sıra gece bekçilerinin oynadığı suflörlü tiyatro oyununda bilmem kaç yıl hapislerde sürüneceğimizin, hatta hayatımızın nasıl ve ne şekilde kararacağının rolleri sahne almaya başlamıştı çoktan. İşte biz tamda böyle ajitasyon eşliğinde mahkemeye çıkarılmıştık.

Önce hâkim isnat edilen suçu kabul edip etmediğimizi sordu. ''Kabul ediyoruz çünkü suçüstü yakalandık'' demiştik üçümüzde, üç ağızdan.

Hâkim isnat edilen suç delillerini incelemek için özenle sicimle bağlanmış afiş rulosunu açtı.

Hâkim Bey’in bakmak için açtığı afiş rulosu bana, haddinden fazla uzun gelmişti. Gelişebilecek durum hakkında da en ufak bir bilgim yoktu.

Aslında biz gelişmelerden doğabilecek neticeyi kavramaktan çok uzak haddinden fazla çocuktuk. Bir bakıma yerinde kullanılan bir deyim gibi, boyumuzdan büyük işlerle uğraşıyorduk.

 

Biz en azından Amerikan emperyalizminin ne olduğunu kavramıştık. Vietnam’da katledilen yüzbinlerce suçsuz insanlarla birlikte Amerikan askerlerince tecavüz edilen sonra da fahişeleştirilen kız çocuklarını biliyorduk.

Daha bitmedi Küba’daki gelişmeleri, Kamboçya’daki. Bütün bunları bilsek de biz yine de çocuktuk. Daha henüz bizim doğru düzgün bıyığımız bile terlememişti.

Evet, çocuktuk. Hâkim Bey’in suratındaki ekşime ile beliren şaşkınlığını biz neye yorumlayabileceğimizi anlamayacak kadar çocuktuk. Bu gün bile hala o anı düşündüğümde, hâkimin şaşkınlığının silueti, hiç bitmeyecek gibi duruyordu sanki o anki mahkeme salonunda.

O anda mahkeme salonunun sesliğini yırtan gür bir sesle irkildiğimi hatırlıyorum.

Yakalandığım gece yüzümü yalayan ılık bir rüzgâr bu kez de mahkeme salonun penceresinden yüzümü yalıyordu. Rüzgârın serinliği, yakalandığımız o gece, ayın şavkında belirginleşen Ağ Gelin’in sulietini beynime nasıl kazıdığımı bana anımsattı.

Bir den irkildim, anımsatmayla birlikte düşlemelerim yarım kaldı.

 

Bu gür ses;‘Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve Kisinger!’ diyerek sanki bağırırcasına bu satırı okudu…

Birden hiddetli bir yumruk indi masaya.

Yumrukla masanın etkilenişimin den doğan GÜMM! , sesi kapladı salonun o anki sessizliğini.

Hâkim’in bu tavrını hayrımıza mı yoksa şerrimize mi idi bilemiyorduk.

Afişte resmedilen konu, balyoz gibi güç simgesi betonu parçalayacak kadar hırslı, sımsıkı sıkılmış proleter (işçi yumruğu) sanki karşımızda duruyordu.

Çizgilerde dehşetengiz bir gücü simgeleyen sıkılı işçi yumruğu vardı. Bu yumruk bileklerine vurulmuş zinciri koparan emeğin simgesiydi…

Demirden bir bilekliğe bağlı, kopan zincirin halkaları havada uçuşurken, üç boyutlu gibi çizilmiş ''Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Kisinger!'' cümlesini, un ufak eden bu emekçi yumruğu, politize olmuş bir yaşamın en güzel ruh halini, adeta bir tablo edasında bütün ihtişamı bu afişimizin içindeydi.

 

Duvarlara asmaya çalıştığımız bu afişimiz, Amerikan emperyalizminin aleyhtarıydı.

Kendi yaşıtlarımız arasında biz üç kişi Amerikan emperyalizmi aleyhtarı çocuk devrimcilerdik. Böyle olduğumuz  içinde yakalanmıştık.

Her şeyden önce antiemperyalisttik.

Bizim ahvalimizin yanı sıra yakalattığımız afişimizin genel formatlarındaki teması buydu.

O gür sesiyle okuduğuyla yetinmedi, bir kez daha mırıldanarak okudu: '' Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Kisinger! Hımm! … ''  dedi…

'Doğrumu bu? Bu afişi yapıştırırken mi yakalandınız?' dedi.__ 'Doğru' dedik.

Ama asla bir suçlu gibi de boynumuzu hiç bükmedik.  Çünkü biz suçlu değildik.

Çocuk kafamızla da olsa biz biliyorduk ki biz, Amerika'nın lanet olası o Marshall yardımına bizim hiç mi hiç ihtiyacımız yoktu.

Dönemin simgesi olan; süt tozu, un ve peynir tenekeleri bize, kaderimizle oynayan işbirlikçilerin, ruhlarında yatan değerin kalitesini anlatı

İlkokulda beslenme adı altında her sabah verdikleri, kaynatılmış bir bardak süt tozu da bunun eseriydi.

 

Ülkemizdeki yaşayan gelmiş geçmiş bütün işbirlikçiler kelli felli bir konumda olsalar da ruhları gereği işbirliği yeğlemişlerdi bağımsızlık onlara fazla gelmişti.

(Hugo Chavez kaleleri Karakas gecekondu, Venezuela, sık sık ABD karşıtı mesajlarla siyasi duvar resimleri bulunmaktadır.)

Olan oldu…

Marshall yardımını kabul ettik. Emperyalizmin boyunduruğuna girmeyi işbirlikçiler düşünmese de, o günlerde çocuk halimizle vahameti biz düşüyorduk.

Sahi İncirlik gibi en stratejik bölgemizde Emperyalizmin boyunduruğuna girmeyi dönemin işbirlikçileri düşünmese de, o günlerde çocuk halimizle bu vahametin ayrıntılarını düşüyorduk. Sahi İncirlik gibi en stratejik bölgemizde Amerika'nın ne işi vardı? 

Çünkü yaptığımız işten gurur duyuyorduk.

İfademizi alan siyasi polise, karakol polis ve bekçilerine bakarsak kandırılmıştık…

Acaba biz çocuklar mı kandırılmıştık yoksa kendileri mi?

Beyler bizi bizden sanki daha iyi biliyorlardı.

Oysa kandırılanlar kendileriydi!

İşin tuhaf tarafı; tuhaflık bu ya, biz kendilerinin kimler tarafından kandırıldığını biliyorduk ama bizi kimin kandırdığını maalesef bilmiyorduk…

Çocuktuk belki ama asla mı asla şerefsiz değildik!

Çünkü çıkarları uğruna kandırılanlar gibi asla kandırılmamıştık.

Emperyalizmin nasıl bir aşağılık mahlûk olduğunu, ülkemizi yöneten Marshall planını kabul eden işbirlikçilerden daha iyi doğruları biliyorduk. Hâkim, polislere dönerek; '' Bu çocukları kim yakaladı?'' diye sordu.

Polis ve bekçiler gururla bir adım öne çıkarak ''BİZ! '' yakaladık dediler.

Bende söylüyorum ''Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Kisinger!

  • Haydi, gelin beni de yakalayın o zaman'' diyerek hışımla aya kalkan hâkim, bir anda; ''Gidebilirsiniz çocuklar serbestsiniz!'' deyi vermişti!

''Bir daha bu çocukları, kahrolsun Amerikan emperyalizmi yazan afişlerle yakalarsanız hakkınızda kovuşturma açarım '' diyerek, son noktayı koymuştu! 

Tabiiki bu gelişme burada bitmemişti Amerikan aleyhtarı siyasi içerikli afiş yapıştırırken yakalanmamız Develi’nin en ücra köşesine kadar duyulduğu için Soner’in babası haliyle mahkemeye oğlunu görmeye gelmişti.

Soner’in babası Develi Tapu Dairesinin Müdürü idi, neredeyse mahkemeye ilk gelenlerden biriydi…

Amerika’ya karşı geldiğimiz için hapislerde çürüyeceğimizden tutunda hakkımızda yapılan kara propaganda Soner’in babasının kulağına gitmiş mi dir bilinmez ama bir baba olarak yüzünde endişe izlerine rastlamak mümkün değildi.

Mahkeme Hâkimi son olarak Soner’in babasına dönerek ‘Oğlunla gurur duymalısın!’ demesiyle birde duvarları kirletme cezası olan 3-lira ödememiz koşuluyla mahkemeyi bitirmişti.

Mahkeme hâkiminin verdiği bu karar, sanki çocuk yaşlarda bizlerin, emperyalizme karşı mücadelemizde yalnız olmadığımızın bir göstergesiydi. Beklemediğimiz bir anda böylesine destek, bizde adeta şok etkisi yaratmıştı. Doğrusunu isterseniz böyle bir gelişmenin oluşabilmesini  hayal bile edemezdik… Bu yüzden şaşırmıştık.

1973 yılında ülkemizin bağımsızlığından yana sadece çocuk yaşta üç genç değildik. Mahkeme kararıyla yalnız olmadığımızı gördük.

Aradan yıllar geçti çok sonraları birde 12 Eylül faşizmi üzerimizden buldozer gibi geçti. Ağır işkencelerden geçirildik Sultan Ahmet askeri Cezaevinden

Metris’e varana kadar birçok cezaevlerinde bulundum. Kendi payıma ömrümün 10 yılını cezaevinde bıraktım. Diyebilirim ki ben, biz hala da yalnız değiliz!

Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!

…Ve onun yerli işbirlikçileri!

 26-04-2010

_Ali Galip Sayılgan_   

 

 

 

DİP NOT:

(*)  Henry Alfred Kissinger (d. 27 Mayıs 1923, Fürth), Almanya doğumlu Yahudi kökenli ABD'li diplomat, siyaset bilimci ve siyasetçi. Ayrıntılı bilgi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Henry_Kissinger 

(**)  Willem Oltmans, Küresel Terörist,   Lyndon Johnson, emrindeki en yakın adamları tarafından kendisine yalan söylenmiş olduğunu fark edince, aniden, Ocak 1969'dan sonra Beyaz Saray'da kalmayacağını, aday olmayacağını açıkladı. ABD istihbarat servislerini, denetimi dışında çalışan ‘Cinayet Anonim Şirketleri’ olmakla suçladı. Bıkkın, üzgün, gerçeklerin farkına varmış ve belki biraz daha anlayışlı bir adam olarak Texas'daki çiftliğine döndü.

Roosevelt’ten bu yana tüm ABD başkanları, diş politikalarını, tek bir Amerikalının hayatının, başka yerlerde yaşayan erkek, kadın ve çocukların canından bin kez daha değerli olduğu şeklindeki zararlı anlayış temelinde yürüttüler. İnsan hayatının değerine ilişkin benzer bir sakat anlayışla yaşayan başka bir tek ülke var: İsrail. Orada, İsrail tarafındaki her bir kaybın intikamı, daima, on katı Filistinli -taş atan çocuklar dâhil öldürülerek alınır.

Harry Truman, bu anlayışı, II. Dünya Savaşı sırasında Amerikalıların çok değerli hayatlarının daha fazla yitirilmesini önlemek için, yalnızca Hiroşima'da 88 bin erkek, kadın ve çocuk öldürerek gösterişli biçimde gözler önüne serdi. Hitler ve Göring 5 Mayıs 1940'da benzer bir karar aldı.

Eğer Hollanda işgalci Nazilere teslim olmazsa, Rotterdam bombalanacaktı. Kraliçe Wilhelmina şantaja boyun eğmeyi reddetti. Hollanda, ancak Alman Hava Kuvvetleri Rotterdam'ın merkezini yok ettikten sonra Hitler'e teslim oldu. Truman bu Nazi taktiğini Hiroşima ve Nagazaki'de tekrarladı. 1940'lı yıllara kadar gidersek, Hitler ve Truman da tıpatıp aynı savaş suçunu işlemişti.

Washington, II. Dünya Savaşı'ndan ve dünyaya egemen güç konumuna geçtiğinden beri, sıklıkla dünyanın her tarafına müdahale etti. Kore Savaşı (1950-1953), gerçi biçimsel olarak BM desteğine sahip olan, ilk kitlesel askeri kapışmaydı. Bu savaşta 33.629 ABD'li askerin ve 415.004 Güney Korelinin öldüğü ileri sürülüyor. 

Kuzey Kore, tahmini olarak 2 milyon kayıp vermişti. Yine de Washington hâlâ Pyongyang yöneticilerini, Washington'dan farklı ideallere ve hedeflere sahip olduğu için, adi haydutlar olmakla suçluyor. [sayfa:143]

Washington Vietnam'da, 1958'den 1975'e kadar askeri operasyonlar yürüttü. ABD ilk kez, altına imza koyduğu BM Sözleşmesi'nin ilkeleri dışında bir savaşa girmeyi tercih ediyordu. Komünist blok da dâhil, dünyanın geri kalanı Amerikalıların Asya'da işlediği savaş suçlarına izin verdi çünkü ne BM'nin ne de başkalarının onlara karşı yapabileceği hemen hemen hiçbir şey yoktu. 1960'lı yıllarda Hollanda'da hiç kimse, o sıralar dost bir devlet başkanı olarak bakılan L.B. Johnson'a, ciddi biçimde hapse gönderilmeyi hak eden bir kitle katili ve bir savaş suçlusu demiyordu.

ABD Vietnam'da yaklaşık 58 bin askerini kaybetti. Vietnamlı kayıpların sayısını pek az kişi bilir çünkü bunu kimse önemsemiyordu. Washington ve çevresinde yerleşik, yabancı ülkelere kötü niyetli saldırılar yapmak üzere biçimlenmiş Beyaz Saray, Savunma Bakanlığı, CIA ve çeşitli diğer terörist örgütler sayesinde Vietnamlı kayıpların sayısı milyonlara ulaşıyordu.

 1950 ve 1975 yılları arasında Asya'daki iki büyük savaşa ek olarak, ABD dünyanın hemen hemen her kıtasında sürekli olarak terörist eylemler gerçekleştirdi. Kuzey Amerika, neredeyse iki yüzyıldır askeri çatışmalardan uzak kalmış bir yeryüzü parçasıdır. ABD halkı, ‘Amerikan kalesine saldırılamaz’ inancını apaçık bir gerçek gibi kabul etmeye başladı. Gerçekten de dünyada hiç kimsenin herhangi bir şekilde misilleme yapacak durumda olmadığının farkına varan Amerikalıların, dünyada yalnızca kendilerinin, istediğini yapabilecek ve seçtiği herhangi bir hedefe saldırabilecek konumları nedeniyle, basiretleri bağlandı.

Soğuk Savaş yıllarında sürekli bir nükleer çatışma tehlikesi vardı. Bu dehşet verici gerçeklik, bir ölçüde Washington'un dünya işlerinde çok gaddarca davranışlarda bulunmasını engelliyordu. Fakat SSCB'nin çöküşünden sonra, uluslararası ilişkilerin her düzeyinde ABD tek yanlılığının ve Amerikan zorbalığının önünde alabildiğine geniş bir alan açıldı. Dünyanın çevre sorunu üzerine hazırlanan Kyoto Protokolü bile artık ABD tarafından uyulması kabul edilen bir anlaşma değil.

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne bile Washington'da bir baş belası olarak bakılıyor. ABD yıllardır BM'ye borçludur ve hiçbir zaman kendi aidatlarını, birçok uygar ülke gibi, zamanında ödemedi. Çok yaşlı ve artık yürüyemeyecek durumda olan bazı dangalak Amerikalı yasa yapıcılar, ABD'nin BM'ye karşı yükümlülüklerini yerine getirmesini önlemek için oy vermeye tekerlekli sandalye ile getirildiler.[Sayfa: 144]

(***)  Ağ Gelin'in Develi’de yaygın bir efsane şeklinde anlatıldığını belirten Kadir Özdamarlar, taş kesilme motifine uygun olan bu ağıtın öyküsünü şu şekilde anlatmaktadır.

“Koçgun Devri" adı verilen 1603-1607 yıllarındaki isyan ve soygun hareketlerinde Develi’de etkilenmiştir. 1603 yılında ünlü eşkıya Tavil Mehmet’in yine Han Mehmet adındaki eşkıyanın yaptığı kötülükler ile aşiretler arasındaki kanlı çatışmalar meşhurdur.Ağ Gelin efsanesi de bu kötü günlerin izlerini taşımaktadır.

Efsanenin halk tefekküründeki gelişimi şöyledir: Develi’den bir Türkmen obası, Erciyes’in güney eteklerinde bir yaylaya çıkarlar. Bu obada, ahlaki ve fiziki güzelliğinden dolayı Ağ (Ak) Gelin adı verilen bir gelin vardır. Kocası ve iki çocuğu ile beraber mutlu yaşarlarken, kocası gurbete çalışmaya gitmiştir.

Develi çevresinde yaşayan bir eşkıya, güzelliği ile şöhret bulan Ak Gelin’e göz koymuştur. Sahipsizliğini de anlayınca, bir gece obayı basarak kaçırmak ister.

Namus timsali Ak Gelin, olayı anlar; gece karanlığında iki çocuğunu ve küçük sandığını yanına alarak, karışıklıktan da faydalanarak gizlice Erciyes’e doğru kaçar.

Erciyes’in ortalarında öyle bir yere gelir ki, ilerisi uçurum gidilmez. Geriye dönse eşkıya. Gözyaşları ve çaresizlik içerisinde ellerini açar ve Allah’a yalvarır: "Allah'ım! Beni ve çocuklarımı ya taş et, ya da kuş."  Duası, kabul edilir. İlk defa taş et dediği için, onlar taş kesilir.

Güneş doğunca oba sakinleri ve eşkıya; Ak Gelin, iki çocuğu ve çeyiz sandığının hayretle ve şaşkınlıkla taş kesildiğini görürler. Günler sonra obaya dönen kocası olayı annesinden öğrenir. Koşarak ailesinin taş kesildiğini görür.

Uzaklardan bir ses duyar: "Yiğidim namusunu bir eşkıyaya çiğnetmedim. O eşkıyadan ahtı mı koma." Bu ses Ak Gelin’in sesidir. Delikanlı taş kesilen ailesine bakarak: "Alırım ahtını, koymam Ak Gelin!" diye haykırır. 

Türk faşizmi ile sahte Kürtler neyi tadacak?

Ön açıklama:

Bu yazım 11 Temmuz 2014,Cuma 22: 57 de yazılmış olsa da Özgür-Meydan isimli bu sayfamın yüz yüze kaldığı ‘database’ hatası yüzünden bahsi geçen bu yazıma da veda etmek zorunda kalmıştım-ki çok sonraları (yaklaşık bir yıl sonra.)  

‘İstanbul Indymedia Bağımsız Basın Merkezi’nin arşivinde bir tesadüf sonucu bu yazıma rastlamış olmam, benim içinde nasıl sürpriz olduğunu herhalde anlatmama gerek yok.

Tekrar alıntılayıp buraya aktardığım yazımın adresi şöyle: 

http://istanbul.indymedia.org/tr/haber/t%C3%BCrk-fa%C5%9Fizmi-ile-sahte-k%C3%BCrtler-neyi-tadacak

Özüne sadık kalarak küçük eklemeler yaparak yeniden yer veriyorum.

Çok çok teşekkürler http://istanbul.indymedia.org/tr/ iyi ki varsınız demekten kendimi alamadığımı söylemem gerekiyor. Teşekkürler.

Ali Galip Sayilgan |

<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<<|>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>>
TÜRK FAŞİZMİ İLE SAHTE KÜRTLER NEYİ TADACAK?

Tadacakları şeyin bayramlık şeker olduğunu falan düşünüyorsanız, daha çok sanıp beklersiniz. Tadacakları bayramlık şeker değil ve öyle bir şekerde hiç olmayacak!

Bunca yıldır Kürde reva görülen havuç ve sopa tabirli stratejinin, faşizmin sindirme doktrini devri çoktan geçtiğini herkes biliyor. Kimi Kürtlerin bilinçaltı sömürgecilik kuşağında bir çeşit hipnoz sendromunda bir gerçeği dile getiriyor.

Güneşin balçıkla sıvanamayacağı gibi, bu türden aleni gelişmeleri, sıradan Kürtlerde çok iyi biliyor.

Ulusların devlet olduğu çağda Kürtlerin acılı bir halk olarak yıllar yılı sürdürdükleri bağımsızlık mücadelesini getirip Kürt burjuvazisinin çıkarlarının Türk burjuvazisinin çıkarlarından soyut olmadığı(*) konseptiyle hareket etmek literatürdeki adı işbirlikçiliktir.

Dünün işbirlikçileri Kürtlüğünü inkâr ederek PKK’ya karşı koruyucu olmaya kadar vardırırken bu günün işbirlikçileri şekil ve nostaljilerini değiştirirlerken teorilerini de değiştirmeyi ihmal etmemiştir.

Garp Cephesinde yeni bir şey yok diyemeyeceğiz bu kez, çünkü ortada yine kandırılan, kandırılmak istenen Kürtler var.

Beş parçaya bölünmüş Kürt’ün acılı mücadelesini Türk ve Kürt burjuvazisinin çıkarlarına bağlamak olsa olsa siyasal mastürbasyondan başka bir şey değildir. Öyle ya, siz örgüt şeflerinden daha mı iyi bileceksiniz?

Ulus devletinden vaz geçtik diyorsak vaz geçmişiz demektir…

Dün uğruna savaştığımız devlet bu gün savaşmak için değerini yitirmiş durumdadır? O halde, ya ölenler?

Devlet yoluna mı?

Yoksa (…) yoluna mı öldüler?

Şimdi böyle bir handikap içinde ölenlere kim nasıl ve ne için şehit diyecek?

Bir şehit kandırmacası almış başını gidiyor…

Kendimizi mi kandırıyoruz? , başkasını mı kandırıyoruz? , yoksa uzaylıları mı kandırıyoruz? Aynı dinden olanlar bir biriyle savaşıyorlar, herkes kendi tarafının ölenlerine şehit diyor.

Şehitlik kavramı dinsel bir ögedir aynı dinden insanların bir biriyle savaşı mekruhtur. Asla şehit sayılmazlar.

Nereden baksan tutarsızlık denilen öge bu olsa gerek…

Kapitalist çağdan (ara toplum biçimi olan sosyalizm yaşanmadan) direkt Komünizme geçildiğini ileri sürmek ne kadar saçmalıksa (ezenle, ezileni görmeyip, daha da kötüsü işçi sınıfıyla burjuvazinin tarihsel antagonistleşmiş çelişkisini yok sayıp) gerçekliği yadsımak buna biat etmek, nasıl ki kafayı peynir ekmek yemekle eş değerde ise, ulus devletlerinin en revaçta olduğu dönemde, üstelikte ulus devletleri (hiç birinin) fire vermemiş ligi günümüzde yaşanırken, ulus devletinden vaz geçtik söylemi aklın pek de alametle ilintili  olmadığını gösterir. Dahası var, bu türden absürt teori sahiplerinin ruh sağlığında problem var sanısı ortaya çıkar.

Avrupa birliğinin kendi aralarında sınırlarını kaldırması pazar sorununu kolaylaştırmakla ilintilidir. İkinci şık ise, Amerikan emperyalizmi karşısında iktisadi ve siyasi ciddi bir güç oluşturmaktır. Bu birliktelikten kaynaklanan sınırların kaldırılması gibi uygulamayı, ulus devletinin iflası gibi kaba yorumlarla argüman oluşturmak, toplumların baş belası olan burjuva sınıfının karakterini kavrayamadığımızı ortaya çıkarır. Unutulmasın ki ulusları yaratanlar dönemin egemenlerinden başkası değildir.

‘Ulus çağında ulus devletini çöp sepetine attık’ diyerek, sözde teorisi yaptığını sananlar, devletlerin içinde devletsiz Kürtler projesiyle uçuk kaçık hayalleri egemen ulusun burjuvazisine kendi gelişmekte olan burjuvazisini peşkeş çekmektir. Sadece bu kadarla olsa iyi, aynı zamanda bu Kürt halkının hayallerinin de peşkeş çekilmesi daha bir düşündürücüdür.

Radikal demokrasi gibi ne idüğü belirsiz teorilerin ana teması uzlaşmaz olan sınıfsal çelişkilerin kombinasyonunu ret ederken, tarihi sınıf mücadelesini mezara gömmesiyle ünlüdür.

Bu yüzden Marks’ı sevmezler.

Burjuvazinin tarihsel işlevi gibi ikide bir Marks’a kulp takmaya çalışırlar.

Marks, onlar için küpüne zarar keskin sirke gibi iflah olmaz bir şekilde işçilerden yanadır. Bu yüzden Marks’a inat iğdişleştirilmiş bir radikal demokrasiyle burjuvazinin düzeninde kuyrukçuluk yaparlar. Radikal Demokrasinin teorisiyle hareket edenler er geç ağır bedellerle kazanılan mücadeleyi Türk burjuvazisinin potasında eritmekten başka bir yol seçemez. Çünkü savunduğu radikal demokrasi teorisi bu platforma kaldırılan trenin tarihsel meşhur istasyonudur.

Abdullah Öcalan kimi kandırıyor bilmiyoruz ama taraflarını kandırdığı bir gerçek.

Uluslararası siyasetteki gelişmeler Abdullah Öcalan’ın tekerine çomak soktuğu da ayrı bir gerçek.

Rusya’nın ve İsrail’in açıklamaları tavırlarını (gerektiğinde seçimlerini) bağımsız Kürdistan’dan yana koyacaklarını deklare etmeleri bağımsızlığa veda eden PKK’yı oldukça ciddi açmaza sokmuştur.

İlk rahatsızlık belirtisi İMC – TV’ye konuşan Hatip Dicle’den geldi.

‘‘Biz Kürt devleti fikrini tarihin çöp sepetine attık. Barzani Kürt devletini Kurmamalı… Referanduma götürmemeli, halk ‘Devlet’ der ve doğru olmaz. Siyasetçinin görevi bunu engellemek…” Bu sözcükler kimin nasıl telaşa düştüğünü gösterirken niyetlerini aleni bir şekilde açık ediyorlar.

Barzani ‘Kerkük Kürdistanındır’ diyerek hata yapıyor. Kerkük tüm halklarındır. Kerkük Kudüs gibidir, sadece bir halkın değil (sadece Kürtlerin değil) tüm halklarındır… Bütün halkları mutlu edecek konsensüs sağlayıp savaşları acıları bertaraf etmek lazım. ” Tarihe basit bir göndermeye yapmaya kalktığımızda Ziya Gökalp akla gelir. Ziya Gökalp’ın itibarını dillendirenleri Allah konuşturuyor dersek sanırım mesnetsiz olmayacaktır.

Devam ediyor; ”Kürt parayı bulunca ya gider birini vurur ya da üçüncü bir kadınla evlilik yapar. Güneydekiler biraz para, rahatlık buldu hemen devlet kurmaya girişiyor… Ulus Devlet diyerek (Kürdistan Devleti diyerek) halkları heba etmemeli… İran katliamlar yapsa da Kürtler için daha iyidir, mesela İran’da Kürdistan eyaleti var…” Ne ala memleket…

Bunları bir Türk olarak biz söylesek otomatikman ırkçı ilan edilirdik ama bunları bir Kürt mantalitesinin söylemesi Kürtlüğün iki tarafı keskin bıçak sırtında nasıl raks ettiğini gösterir. Son söz olarak diyebileceğim şudur; hiç kendinizi yormayın fazla ıkınarak da kabız falan olmayın. Dün gerçek Kürt sandığımız bugün pek revaçta olan sahte Kürtler, Türk faşizmiyle birlikte er geç Kürt ulusunun, ulus devletinin (sevincini diyemeyeceğim) ama, ruhlarında bunun acısını, mutlaka tadacaklar.

Bir Türk olarak demem o ki, Kürtlüğün acılı yazgısından parsa toplayanlar unutulmasın ki yine Kürtlerin kendi içindedir.

Ali Galip Sayılgan

Kaynak:

(*) KÜSİAD kuruluyor

http://www.wsj.com.tr/articles/SB10001424127887324077704578360093606547114

Adalet fasaryası

Adaletin olmadığı bir ülke de  adalet  bakanı olur mu? Olmayan adaleti temsil eden  bakanlıklığın nasıl adaleti temsil ettiği tabii ki tartışma götürür.

Bu durum haddinden fazla trajikomik olsa da, bizim gibi ülkelerde olmazsa olmazlarımızdan bir tanesidir. Mülkün üzerinde yükselen ”adalet” vurgusu olduğundan çok yapılıyorsa  bilin ki altında bir  bit yeniği vardır. Ben buna 366.gün sendromu diyorum. 366.gün sendromunun detaylarına ilerleyen satırlarımda gireceğim.

Bizim gibi ülkelerin en büyük handikaplarından bir tanesi  adalet kavramının varmış gibi zihinlere empoze edilmeye çalışılmasıdır.

Adalet kavramının nesnelliğini biraz deşelediğimizde olmayan Tanrıya inanılış gibi, olmayan adalete (sosyolojik evrimimize uygun bir şekilde) inandığımız / inandırıldığımız ortaya çıkar. Sonrası malum, envayı çeşit doğa olaylarının müsebbibini Tanrının ilahi adaletinde ararız. Tanrının ilahi adaletine övgüler yağdırırız…

Olmayan adaletin bakanlığı olan bir ülkede ‘ Varmış gibi davran Kanka!’ misali, haksızlığa uğradığımızda bile davranışlarımızın kökenine içselleştirdiğimiz  olmayan adaleti ararız.

Davranış şeklimizin dili görünmez bir olgu gibidir, olmayan Tanrının varlığına inanmamızı sağlayan en temel özellik, sorgu yetimizin durdurulması işlevsizleştirilmesiyle ilgilidir.

Mesela cehaletin bireysel güvenine Tanrı’nın var olmadığını asla anlatamazsınız. Buna hiç bir koşulda inandıramazsınız. Onun inandığı şekil varlığının ispatı gibidir, bu yüzden ispata ihtiyacı yoktur.  Cehalet kendi anatomisini  ilk başta sorgulamaya kapatmıştır. Sorgulanan her şey bilimsel metodolojiye bir adım yaklaşılmış demektir. Bu yüzden cehalet kendi iflasının senfonisini dinlemek istemez.

Unutulmasın ki putlara karşı çıkılırken yerine önerilen yeni put’un bir aydınlanma bir biçemi olarak yutturmak tarihsel açıdan tradejinin kendisidir. Sonuç itibariyle göksel Tanrı yersel Tanrının yerine getirilerek put olgusu belirli bir standarda kavuşturulmuştur. Topluma vaat edilen ilahi adalet ise çifte standartların cenneti gibidir.

Bu yüzden Tanrı ve adalet tarihler boyu birlikte anılmıştır, kimi zaman iç içe geçmiştir.

Tanrıdan bahsedilirken onun olmayan ilahi adaletine güvenilip inanılmıştır. İlahi adalete inanmak için önce Tanrının olmayan varlığını nasıl var ettiklerini bize ispat etmek zorundadırlar, sonra ilahi adaletin nesnel varlığından bahsetmelidirler.

Ne yazık ki,Tanrının varlığından yola çıkıp, onun ilahi adaletine kadar geldik lakin arkamızı dünüp insanlığın mevcut tarihine baktığımızda (bir arpa boyu yol kadar) değersiz bir kazanım dahi elde edemediğimizi görürüz. Hala insanlar Tanrının adaleti için öldürülüyorsa,  bu durum bize,  nasıl bir yol kat ettiğimizi ortaya çıkarmış  olur.

Üstelik Tanrı ve adalet fasaryasının  inanç düzeyinde yüzdürülen hayaletten öteye bir adım atamazken, bilimsel ispata dair ufukta her hangi bir emaresi de olmayacaktır.

Hal böyle olunca çıkarları gereği sürekli ilahi adaletten bahsedenlerin ateşli söylevleri içeriği boş  tartışmalı söylevlerin kendi egemenliğine hizmet etmesinden başka bir şey olmadığını görürüz. Tıpkı insanların inançlarında oluşturdukları gerçekte olmayan mit’ler gibi, bizim gibi geri kalmış ülkelerim mit’leri de demokrasicilik oyununda, olmayan adaletinin varlığına inanmak / inandırılmak şeklinde bir rota izler. Bu birazda sağlıklı bir insana 365 gün sürekli psikolojisinin iyi olmadığını hasta olduğunu söyleme sonucunda 366.gününde psikolojik hastalık emaresi gördüğümüz sağlıklı bir insan geldiği nokta gibi, adaletin olmadığı bir toplum biçiminde sürekli adalet vurgusu yapılmasının bir nedeni de örneğimizde yer alan sağlıklı bir insanın psikolojisiyle ilintilidir. Olmayan adaletin varlığı toplumsal sosyolojide 366. günün realitesidir. Bu yüzden olmayan adaletin adalet bakanlığı vardır.

Özünde ‘Adalet Bakanlığı’  kurumu bir çeşit  trajedinin kendisidir. Hatta ‘Varmış gibi davran Kanka!’ nın nesnel yapı taşıdır. Toplumla bir çeşit maytap geçme şeklidir.

Mesela ‘adalet mülkün temelidir’ kavramı, toplumsal Consensus’u bir arada tutabilmenin temel illüzyonudur. Bu yüzden mahkeme salonlarında bu illüzyona görsel olarak sürekli rastlarız.

Oysa adaleti mülke atfetmek, yanılgısı eşitsizliğin adaletsizliğin paradigmasıdır. Ünlü anarşist düşünür Proudhon mülkiyet hırsızlıktır derken eşitliği hiçe sayan despotluğun anası olarak niteler.

Gelelim şimdi konumuza: eşitliğin olmadığı despotluğun hüküm sürdüğü yerde sahi biz hangi adaletten bahsedebiliriz ki?

Adalet illede mülkün temeliyse mülksüzlerin üstünde bir çeşit mülkün despotluğunu  kanun, yasa, polis copu, hapishaneler gibi bir baskı aracılığıyla   mülkiyet despotluğunu adaletmiş gibi sunmak ilizyonun kendisi değilmidir?

Hele hele birde tam bir deli zırvası olan ‘Tanrının ilahi adaletine’  ben hiç girmeyeyim. Görüyoruz ki ‘Tanrının ilahi adaletine’ den tutunda her türlü adalet fasaryasını kim  ele alıyorsa onun çıkarlarına hizmet ediyor.  Mülkün despotluğunu adalet diye yuttururken, şimdi ‘adalet mülkün temelidir’ fasaryasını güncellediğimiz soygunla  sorgulamanın zamanı geldi de geçiyor.

Gelinen noktada mülkün nihai statüsü değişirken mülkün nesnel terörü yer değiştirirken, saray otokrasisinin  mevcut terörü mülkten daha bir güç alarak artık mülk terörü saray terörüyle açıklanabilmesinin yasal açıdan statüsü belirleniyor.

Elbette bunu boşa söylemiyoruz, bu ülkede tapu güvencesinin ortadan kaldırılmasının yegane sebebinin mantığı aslında budur.  Tıklayın

Bizim gibi ülkelerin kendi tarihinde hiç bir zaman olmayan adalet, mülk temeli olarak sayıldığı için, bu kez sadece saray için var olacağını söylemek gerekecektir. Deyim yerindeyse mülk despotluğu sarayın despotluğuyla yer değiştirmek üzeredir.

İşte bu yüzden adalet yürüyüşü gündeme gelince adalet bakanı alınmış.

Olmayan adalet adına olmayan ‘Adaletin Bakanı’… demiş ki;  ‘istediği kararları yargıdan çıkarmaları mümkün değildir, boşuna yoruluyorlar” tarzından bir yorumu yaparken aslında  kendisi zahmet edip yorulduğunu ortaya koymuş. Tıklayın

Olmayan ilahi adalet’den sonra, olmayan Adaletin Bakanı; adalet adına açıklama yapınca, insanlarda sanıyor ki, adalet adına Adalet Bakanı açıklama yapıyorsa adalet varmış  sendromu 366.gün sendromundan başka bir şey değildir.

Üstelikte her birine bir dokunsan bin ah işiteceksin şeklinde!

Ülkenin her yanı kapalı cezaevine çevrilmiş durumda iken cezaevleri tıka basa dolu iken adalet kavramının empoze edilişi bile abanın altında sopanın gösterilmesi değilmidir?

Diyojen, MÖ 412 – MÖ 323-Ömrü boyunca feneriyle ”Adalet” aramış!

Tanrı kavramının var oluşundan bu yana uydurulduğu ‘Tanrının ilahi adaletini’ arayan insan oğlu, olmayan adaletini de adalet bakanlığının bu pisişik görüngüsü ile Diyojen ruhuyla adalet arar konumda.

Ali Galip Sayılgan

Sırrı Süreyya Önder Chp’ye çağrı yapmış : …

Irkçılıktan laf açılmışken iğnenin minnacık ucu bir yerlerine batmış gibi zıplayacakları kesindir. Bu duruma göre herkes kendince 'doğrucu Davut' olduğu için, her zamanki gibi hiç kimse müthiş bir kibirle malum burunlarından kıl aldırmayacaktır.

Dönüp dolaşıp aynı yere gelen Setenci beygiri gibi, ben de yine dönüp dolaşıp aynı yere geleceğim. Çünkü bu konu çok önemli pas geçilecek bir konu olmadığı için dönüp dolaşıp bu konuyu işleyeceğim.

HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder CHP’ye çağrı yapmış meraklısı habere bu linkten ulaşabilir:

http://www.cumhuriyet.com.tr/…/Sirri_Sureyya_Onder_den_CHP_…

Bana göre kendince haklı bir o kadarda olması gereken içeriğe sahip. Bu söylemde işlendiği gibi birçok hoyratlık CHP’nin oylarıyla hayata geçti…

Keser ve sap ilişkisi gibi HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için mecliste yapılan oylamada hepimizin bildiği gibi AKP ile birlikte iş tutan (içlerinde gizli ırkçılık taşıyan) CHP’liler dönemin koşullarında sergiledikleri icraatlarıyla çok mutlu idiler. Adalet katledilirken adaleti katledenlere destek birebir destek verip AKP ile aynı çanağa işeyen CHP’liler faşizmin aynı uygulaması bu kez kendilerine dönünce adaletin olmadığını fark ettiler!

Sadece bu kadarla olsa iyi birde bu işin geçmişi var. Bu ülkede düzmece Ergenekon davası diye bir deprem yaşandı. Birden fazla CHP’li milletvekili hapisteydi, onlarca CHP’li ve Kemalist tutuklandı, sorgulandı, yargılandı. Hatta intihar edenler bile oldu, sahi tamda bu noktada koyunlaşma metodolojisine mehil vermiş CHP’nin tabanı, neden sorgulama vasfını yitirdi dersiniz?

Bir kez koyunlaşma metodolojisi içselleştirildi mi olmayınca olmuyormuş.

Günaydın CHP!

Referandumda yapılan sahtekârlıkla ülke elden gitti, duyarlı insanlar sokağa döküldüğünde CHP bu duyarlı insanlara özellikle mesafe bırakarak yalnız bıraktı. CHP için ülkenin elden gidip gitmemesi önemli değildi, önemli olan AKP tarafından terörizmle suçlanmamaları idi.

CHP’NİN KOYUNLARI…

Şimdi ne oldu da sokağa çıkarılıyoruz diye tabanınız size tek kelimelik bir soru sormuyorsa, akla şu soru gelir, koyun koyundur.

Koyunun CHP’lisi, AKP’lisi olmaz koyun koyundur. Koyun düşünmeden önüne konulan otunu yer.

HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığı mecliste kaldırılırken oy kullanan CHP’li milletvekillerinin bu tavrına (özellikle Kürt kökenli milletvekili oldukları için) ırkçı parti politikalarına tabanı ses çıkarmıyorsa koyunluğun resmini çizmek için sanırım tamda bu noktada ünlü ressam Abidin’e gerek yok.

Ne demiştik yukarıda?

Koyunun CHP’lisi, AKP’lisi olmaz, koyun koyundur.

Koyunlaşma metodolojisi günümüz toplumunda sosyolojik bir olgudur.

Elbette hak aramak için mücadele etmek güzeldir ama geç kaldınız, o kadar insanı sokakta heba ederken sahi neredeydiniz?

İktidar tarafından terörist ilan edileceğiz diye sokaktaki insanlara hep mesafe koydunuz, şimdi sokağa çıktınız.

İktidarı temsil eden ana akımın kendisi terörist olduğunu bir türlü kavrayamadınız… Açlık grevi yapan canları bile teröristlikle suçlamalarının tek anlamı var oda kendi teröristliklerini gizlemekten başka bir şey değildir.

Korka korka da olsa sokağa çıktınız, korkunun ecele faydası olmadığı için bakın şimdi sizde terörist oldunuz.

Demek ki, iktidarın gözünde terörizm buymuş.

Demek ki, iktidarın gözünde kendi teröristliklerini gizlemek için hak arayanları terörist ilan etmekmiş.

HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun dün Ankara'dan başlattığı 'Adalet Yürüyüşü ‘ne ilişkin "CHP’den özeleştiri içeren ve toplumsal muhalefeti büyüten bir çağrı bekliyoruz" demiş, keşke öz eleştiri yapmayı bilebilseniz. Kolye gibi boynunuzda taşıdığınız berbat kibriniz ‘milletvekili dokunulmazlığında’ sizi iktidarla işbirliğine kadar götürdü.

Emin olun yüreği buruk bu insanlar sokakta sizi belki yine destekleyeceklerdir ama geçmişinizle ilgili siz ne kadar öz eleştiri verebileceksiniz bunu yaşayıp göreceğiz.Çünkü halkın gerçek dostlarını tekelci sermayenin çıkarlarına yabancılaşmayla mümkün olması demek aynı zamanda koyunlaşmayan / bilinçli dinamik bir tabanın her koşulda kendilerini sorgulamasıyla mümkün olacaktır.

_Ali Galip Sayılgan_

Kürt pragmatistleri marksizmin yanıldığını sanıyor…


(Giriş Notu: Bu yazı 30.12.2014 yılında kaleme alınmış olsada sunucu değişikliği sırasında veritabanımıza gelen bir hata yüzünden silinmişti. Yeniden arşivimize kazandırmanın mutluluğunu yaşıyoruz.)

———————– <<>> ————————

Elleme,  yanıldığını sansınlar diyemedim, saldırı ve çarpıtmalar karşısında.

Doğaldır böyle düşünmesi onun,  ama doğal olmayan bir şey var; devrimcilerdeki zihin bulanıklığı nedeniyle kendini bir türlü aşamamış olan,   Kürt hareketine karşı bakış açısı…  Hiçbir zaman özünde devrimci olmayan bu hareketin önderliğine devrimci misyon yüklenmesi…

Devrim ve devrimciliğin söylemlerine pragmatik bir tarzda sarılan Kürt hareketinin bu davranışı,  devrime dair dünyada duyulan sempatiden, kendisine pay çıkarmak, kendisine alan açmaktan başka bir şey değildir.

Egemen sınıfların Kürt kimliğine saldırısı ve Kürtlerin asimilasyon, katliam gibi nedenlerden mağdur olma durumu gerçek bir sosyalist hareketi yaratması gerekirdi,  ama yaratamadı. Evet, yarattığı ‘başarı’ denilebilecek bir şey varsa o da pragmatist bir hareketin kendisidir.

Bu hareketin argümanlarına baktığımızda içerisinde,  Marksizm’den aşırılan ama aslında Marksizm’e saldıran balta / sap / ağaç ilişkisini görmekteyiz.

İlgili şahsın, ‘algı felsefesindeki’ bu kifayetsiz duruş bir bakıma yumurtadan çıkan civcivin kabuğunu beğenmemesiyle ilintilidir.  O algı felsefesi ki,  bir bakıma yeni sandığı kimi düşün kaynaklarının yeni ile bir ilgisinin olmadığını bilemeyecek kadar cehaleti de içinde taşır.

Elbette bu olguların aşılabilmesi için önce kişinin; yaşadığı dünyayı hangi pencereden bakarak tahlil ettiğine, pencereye ulaşabilmek için üstüne çıktığı bir felsefenin üzerindeki duruşuna bakarız. Bu felsefenin,  üzerinde yükseldiği zemini ne kadar sağlam kavradığına bakarız. Sağlam bir zemin üzerinde yükselen pencereden doğaya bakış, üzerinde yükseldiği felsefeden soyut düşmeyen bir algıya varacaktır.

Örneğimizi daha bir anlaşılır yapmak gerekirse birey, pencereden dünyaya bakabilmek için birey, fizik kuralları gereği durduğu yere,     bir Zemine ihtiyaç duyar. Geldiği zemin sağlam olursa bireyin olaylara karşı bakış açısındaki tutarlık çözümlemede daha bir sadeliği ortaya çıkartır.

Birey idealist bir zeminden geliyorsa doğaya baktığı pencereden kendisine yansıyan algısını idealistçe yorumlayacaktır. Birey materyalist bir zemin üzerinden geliyorsa, materyalist felsefesine göre o pencereden gördüğü doğa algısını ayakları üstüne oturtacaktır. ‘Algı’ o noktada bireyin pencereden bakış prizmasına yansımasında felsefi bir etken olacaktır.

Elbette metafizik zemininden gelen bir şahıs o pencerede gördüğü manzara aynı olsada, birey o noktada algıladığı manzarayı geldiği  (yani üzerinde durduğu) zemin tarzıyla yorumlayacaktır.

 “Algı felsefesi” terimi her ne kadarda bana ait olsa da önermemin doğruluğu,  algı ’nın prizma üzerine şekillenen yansımanın diyalektik bir metotla yorumlanmasından başka bir şey değildir.

Algı felsefesine göre geliştirilen retorik,    bireyin zemin ve pencere algısından ortaya çıkan hitap şekli, o kişinin bir olaya ilişkin donanımını belirler. Algı her ne kadar bir Us’un yansımasıyla çözümlenen bir yöntem olsa da, Us’u tamamlayan önemli olgudur. Algı olmadan Us olmaz, us olmadan da algı oluşmaz. Yaşamımızda önemli bir yer kaplayan görme, işitme ve dokunma duyularımız, insanın Us’una kavram ve düşünce yapımında önemli bir temel taşı oluşturacak sinyaller taşırlar.

Bir kere Partiya Karkerên Kurdistan (PKK) ‘nın Karkerên = işçi söylemi işçinin olmadığı topraklara uymuyor oluşu ham bir ütopyanın doğal olmayan meyvesidir. Bunlara göre emekçi tanımı işçi sınıfı oluyormuş. Madem toprağa bağımlı emekçi köylülük işçi sınıfı oluyorsa rençper diye tarif ettiğimiz tarım işçisi tarlalarda kurulu hayali fabrikalarda üretim yapıyorlar demek ki diyebiliriz buna.

Toprağa bağımlı emekçiler (serfler/köylüler) tarıma bağlı pre kapitalist toplumlarda günü birlik işlerde çalışarak geçimini sağlamaya çalışırlarken çoğu zaman açlık sıkıntısıyla yüz yüze kalırlar. Bu şartlarda topraksız köylünün üretemediği koşullarda tek yapacağı şey tüketim olacaktır. Ama bir şeyi tüketebilmek için yine paraya ihtiyaç duyacaktır. Para burada mübadele aracıdır. Geçimini sağlayacak paraya sahip olmak için adeta boğaz tokluğuna çalışırcasına emeğini harcaması gerekecektir. Topraksız köylü emeğini heba edercesine harcaması, doğal olarak toprak sahibi olan toprak ağasının keyfiyetine bağımlı kalacaktır.

Sürekli tekrarlanan bu girdap bir kısır döngü içinde dönerken üreticinin lehine bir gelişme olmayacaktır.

Kapitalist toplumlarda üretim araçlarının sahibi üretimin daha iyileştirilmesi (daha iyi verim alabilmek için) üretici güçleri geliştirir. Toprak sahibinin burada böyle bir derdi yoktur çünkü gelişmiş bir başka modern sanayiye ait, üretici güçlerinin ürünü olan, mühendisliğin teknolojisiyle bütünleşmiş bir gelişmeyi kapsamına alan, teknolojiyi satın alır.

Teknolojinin toprağa girmesi demek daha çok köylünün açlık pençesiyle yüz yüze kalması demektir.

Tamda bura da, bu orantısızlığı ortadan kaldırabilecek Marksın sözünü ettiği pre kapitalist üretim ilişkileri gündeme gelmektedir.  Gelişmekte olan toprağa bağımlı sanayi öncesi toplumların imdadına yetişmesiyle bilinen (bu ara süreci) kapitalist üretim ilişkilerine adapte ederek uyumlu hale getirecektir.

Ne yazık ki bizim ülkemizde gündeme gelen gelişmeler kısmen Marks’ın sözünü ettiği şekilde gelişse de, ağırlık daha çok montaj sanayi konumuna yönelmektedir. Bu gelişme, metropol diye adlandırdığımız şehirlerde montaj sanayiye yönelmiş olunsa da siyasette uygulanan yanlış politikalar sonucunda kırdan metropollere ciddi bir göçün yaşanması ülke gündemine oturmuştur.

Buna göre ortaya çıkan tabloya baktığımızda emeğin toprağa yönelik üreticiliğiyle ilgilenmeyen, üretici bir güç olarak onu geliştiremeyen bir toprak ağasının yanı sıra, emeğini satmak için çırpınan emekçinin yaşama dair çelişkisini sürecin kendi yasası gereği mevcut montaj sanayi süreciyle boğulmasına neden olacaktır.

Diyelim ki ilk başta mülksüzleri kattık bu kategoriye sıra mal, mülk, (ekime elverişli) büyük ve küçük ölçekli arazi sahiplerine sıra geldi…

Geniş bir yelpazeyi kapsayan bir katman olan küçük burjuva sınıfı da,  bu pragmatizme göre işçi sınıfı oluyor!

Maruzatlarını anlıyorum ama maalesef, marksizmin tarif ettiği modern “sınai işçisi” tanımı bu coğrafyaya uymuyor.

Marks daha çok kendi yaşadığı dönemin gelişmiş modern kapitalist üretim ilişkilerine yönelik bir süreci anlatıyor.

Marks’ın taraf tuttuğu işçi sınıfı da böyle bir sürecin çıktısıdır.  Marks’ın teorisini algı bazında bile çözümleyemeyen bir “anlayışın”,  sosyalist dünya görüşünü benimseyebilmesini beklemek elbette ki,  saf dillik olur.

Bu beklentilerimize hitap eden anlayış sahipleri diyelim ki sosyalist oldular. Diyelim ki devrim yaptılar… Olmayan üretim araçlarının üstünde sosyalizm yükselmeyeceğine göre, geçmişte Ulusal Kurtuluş Mücadelesiyle devrim yapan Afrika ülkelerinin sosyalistlikleri hangi üretim ilişkilerine dayandırıldığı dünde anlaşılmamıştı bu günde anlaşılır gibi değil.

Demokratik Halk Devrimi belki anlaşılabilir bir şey ama üretim araçlarının sıfır olduğu toprağa bağımlı tam feodal ülkelerde sosyalist bir devrimden bahsetmek sanırım kendimizi darı ambarında hissetmekten soyut olmayacaktır.

Çünkü sosyalizm, yıkılan köhnemiş kapitalizmin, modern sanayinin üstünde yükselen modern bir toplum ilişkisidir. Bir o kadar da kapitalizmin temel hırsızlığı olarak bilinen artı değer yasasını parçalayan bir mekanizmadır. Kapitalizmin her gece gördüğü korkulu rüyası bir o kadar da kaçınılmaz alternatifi olan bu üretim ilişkilerinin bir üst aşamasıdır sosyalizm.

Kürt dostlarımızın pragmatist önderliğinin Marksizmin sunduğu kaçınılmaz toplum yasalarını öğrenmeleri gerekir. Bu sadece Marksizm’e ait değildir bu insanlığın geçirdiği toplumsal evrimin kendisidir. Toplumsal yasanın kaçınılmaz değişiminin bilincine varmış olsalardı şu talihsiz sözcükleri ağızlarına almazlardı.

Çok rahat bir şekilde diyorlar ki;  ‘Hareketimiz Marksist ekonomiyi de bir burjuva ekonomisi olarak tanımlıyor ve bir özeleştiri vermesi gerektiğini söylüyor.

Elbette Marksist ekonomiyi anlayamayanların, bunu burjuva ekonomisiyle eş değerde tutmaları tarafımızca anlaşıldığı gibi ‘‘Marksizmin nerede yanıldığına (!) ’’  cevap aramaları da gayet doğaldır.

‘Marksist ekonomiyi,  burjuva ekonomisi’ olarak anlayan bir bakış açısına ilişkin söyleyeceğimiz tek bir şey var: O da,  Marksist ekonominin ne olduğunu bilmedikleri olacaktır.  ‘Biz söylersek olur’  bilgisizliğine ilişkin bizden onlara gidecek öneri daha çok kitap okumaları, bu konuda bilgisiz olduklarını söylemek olacaktır.

Marksist ekonomide şeyler ne zamandan beri piyasada mübadele etmek için üretilir oldu? Olmayan mübadele içinde şeyler ne gibi rant ’a tabi oldu? Olan şey ’in yanı sıra, olmayan mübadele = olmayan rant.

Kargaların gülmekten kriz geçirebileceği felsefi bir buluş, bir o kadar da Marksist ekonomiye gülen Karga katkısı.

Eşine az rastlanan bu akademik katkıya şapka çıkarmamak elde değil.

Marksist ekonomiye açılım getirdiğiniz için siz müteşekkiriz.

Burjuva iktisatçılarının sıkça düzenledikleri kutsal ayinlerinde, dile getirdikleri ‘‘Marksizmin yanılgısı” na da,  bu türden ibadet şekillerine de aslında alışığız.

21.yy’da Amerika’yı yeniden keşfeden Kürt hareketinin Marksizm’e öykünmeleri,  1492 yılını pas geçmesinde saklıdır.  Marksizm’i kendi istemleri doğrultusunda pragmatist bir şekilde çarpıtmalarını, sıkıştıklarında da Marksizm’e dönüp bolca yaptıkları alıntılarla saçmalıkları süsleme çabaları,  mevcut gerçeği gizlemeye yetmiyor.

Hey gidi Marksizm sen nelere kadirsin dememek için adeta kendimizi zor tutuyoruz!.

Toplumsal yasanın kaçınılmaz tarihsel materyalizmini reddeden bu anlayış toplumsal değişimlerin diyalektiğinden bihaber,   sorunu ‘doğa, yaşam ve toplumun bütünlüğünün görülemediği’  kalpazanlığıyla açıklanmaya çalışıyor. Para ’nın sahteliği, ilk eline aldığında belli oluyor, bırakalım ‘demokratik-komünal’ in dayanılmaz kaçıklığını.

Birbirini tamamlayan iki kelimeyi yan yana getirince herhalde teori yaptığını sanıyor. Her şeyin başına ‘modernite’ getirilince bir saptama yapıldığının sanıldığı gibi…

‘Komünalin’ kendisinin özü itibariyle demokratik olduğunu bilemeyecek kadar komedi oynanıyor.

Komün yapı itibariyle demokratiktir, demokratik olmazsa ‘Komün’ ismini almaz. Materyalizmi özünden yalıtanlar Komünü anlasalar anlasalar ancak bu kadar anlarlar. Komünü traji komik bir şekilde demokratikleştirirler.

“Marks’ın bu çözümlemelerinin temeli, özü itibariyle materyalist bakış açısına dayanmaktaydı. Materyalizmin ise, pozitivist bilimcilikten güç aldığı biliniyor. Buna bağlı olarak ekonomiyi, sadece maddi üretim ilişkileri olarak değerlendirdi. Doğa, yaşam ve toplumun bütünlüğü görülemedi. İnsanlık tarihi, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak görüldü. Böyle olunca da toplum sınıflarla izah edildiğinde, sınıfsızlaşma yerine sınıf savaşı adı altında parçalanma, kategorize etme derinleştirildi.” (1)

Ayakları bir türlü yere basmayan devrimi yadsıyan bu anlayış, devrimsiz bir şekilde kuracaklarını sandıkları ‘Demokratik-Konfederalizm’  ile gerçek dışı bir ütopyayı gerçekleşebileceğini sanıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki, sanmakla yapmanın başka başka şeyler olduğunun ayrıntısını bile bilemeyecek durumdalar. Sanıyorlar ki ‘Demokratik-Konfederalizm’  ismi ilam verilince devrimsiz devraldıkları iktidara mülk sahipleri koşulsuz bütün topraklarını bağışlayacaklar. Komün kavramını demokratikleştirdikleri gibi, anlaşılan o ki, toprak mülkiyetini ellerinde tutan aşiretlerin toprakların yönetim tarzını ‘okus pokus’ yöntemiyle demokratikleştirecekler.

Marksizm,  ‘insanlık tarihini, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak gördüğü’  için yanılgıya düşmüş. Yani bunlara göre ‘Tarihsel Toplum’ içerisinde sınıflar yokmuş. Sınıfların nötr olduğu tarihsel toplumların varlığını Kürt hareketinden öğrenmiş oluyoruz: bu kadar kaba bilgisizliğe şapka çıkarmak sanırım az gelecek!

‘‘ …Tarih boyunca tüm toplumlar insan ihtiyaçları dışında zenginleşmek için yapılan mal ve para birikimlerine hep şüpheyle bakmışlar, fırsat bulur bulmaz bu birikimleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmemişlerdir.

Birikimin felaketlere karşı değil de, bazı grup ve kişilerin zenginleşmesi için yapılmasının hep ahlâkın kötü biçimindeki yargısına maruz kalması boşuna değildir. İnsan yaşamı gibi kutsal tutulması gereken bir değeri birikimcilere ipotek etmek en büyük ahlâksızlık sayılmıştır.’’ (Demokratik Komünal Ekonomi, Abdullah Öcalan)

Bu satırların sahibi, sanırım bir rüya âleminde gördüğü rüyayı anlatıyor.

İnsanlık,  tarihi boyunca toplayıcılıktan, köleciliğe, kölecilikten feodalizme, feodalizmden kapitalizme geçiş evreleriyle yüz yüze kalmıştır. Yukarıda yaptığımız alıntıda sergilenen paylaşımcılık hiçte teorize edilmeye çalışıldığı gibi gelişmemiştir. İnsanlık tarihinde vuku bulan toplumsal paylaşımcılık ilkel komünal toplumun haricinde hemen hemen hiç yaşanmamıştır. Yaşanan ilişkiler savaşlar, ganimetler, bir birini boğazlamalar şekline bir grafik çizgisi izlerken bütün bunlar sanki az geliyormuş gibi bire buna din ve inanç savaşları eklenmiştir. Barbarlığa varan bir dönemin fetihlerinde elde edilen ganimetler artı değere dönüşerek Kralların, İmparatorların zenginliğine dönüşmüştür.

Marks komünizmi, komünal toplumun üstünde insanlığın beyinsel fonksiyonlarda özel mülkiyetin hiçbir zaman hayat bulamadığı bir evre olarak tarifler. Marks’ın görkemli çalışmasının üzerine inşa ettiği bu evreyi formüle etmek için ömrünü feda ettiğini bilemeyecek kadar bir rüya âlemini anlatıyor yazarımız.

Yazarımıza sormak tam da zamanı, bana öyle bir evre göster ki; ‘insan ihtiyaçları dışında zenginleşmek için yapılan mal ve para birikimlerine hep şüpheyle baksınlar, fırsat bulur bulmaz da bu birikimleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmemiş, tarih boyunca tüm toplumlarda’ bu durum yaşanmış olsun?

İnsanlığın yaşamış olduğu tüm sınıflı toplumlarda, savaşların, yağmaların, katliamların, bire bir kılıçtan geçirmelerin durup dururken olduğuna inanmak gibi bir şey bu.

Sakın ola,  göstermesini istediğimiz ‘evre’ ilkel komünal toplum çıkmasın!

Üzerine fazla anlam yüklenmeyecek kadar adı üstünde olan bu toplumun adı da ilkel toplum dur.

Bir ‘İlkel’ toplumda ihtiyaç fazlası olamayacak kadar…

‘Şüphe’ kavramını bilemeyecek kadar…

‘İhtiyaç sahiplerini’ tespit edemeyecek kadar…

Artı değerden kaynaklanan ‘ahlaksızlığı, ahlakı, bilemeyecek kadar’  kuramsal felsefeden yoksundurlar.

İlkel Komünal Toplumda paylaşıyorlardı ama doğallığın ürünü olan kaçınılmaz  (gerekliliği) paylaşıyorlardı.

Özel mülkiyeti, artı değerin ne işe yaradığını bilmeden paylaşıyorlardı. Şimdilerde bildiğimiz Komünizm sürecinde unutmak istediğimiz (ihtiyaç duymayacağımız)  bu aşağılık kar hırsını yazarımızın hayali,   olmayan hayali evrelere yamamaya çalışıyor. Sümer mitolojisinde bile Tanrıların birbiriyle savaş yaptığı bir dünyada, kralların bile M.Ö.2000’li yıllarda sömürü diyebileceğimiz bir sistem olan (vergi zenginliğinin üstünde) ihtişam sürerken ‘Tarih boyunca tüm toplumlarda fırsat bulur bulmaz da bu birikimleri ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan çekinmemiş,’  lafazanlığı abesle iştigalden başka bir şey değildir.

Dostlar,  21.yy ’da  “Amerika’nın yeniden keşfi”  yolculuğunda bulduğu istiridye kabuklarını inci sanan bir hayalperestlik dünyasıyla karşı karşıyayız.

 ‘‘İnsanlık tarihi, tarihsel toplum yerine sınıflar arası savaş olarak görüldü. Böyle olunca da toplum sınıflarla izah edildiğinde, sınıfsızlaşma yerine sınıf savaşı adı altında parçalanma, kategorize etme derinleştirildi.’’ 

Hem Marksizm’i eleştireceksin ‘tarihsel toplum yerine’   (tarihsel toplumların içinde sınıflar yokmuş gibi bir cehalet örneği sergilemek, bu konuda yapabileceğimiz en basit bir yorum bile olsa olsa kendileri için iltifat olur!) ‘sınıflar arası savaş olarak görüldü.’ diyeceksin, sonra da kalkıp ‘sınıfsızlaşmadan’  bahsedeceksin!

Sınıfların varlığını kabul etmiyorsan ve de Marksizm’i eleştirirken, sınıfı öne çıkarıp eleştirirsen peki o zaman nasıl ‘sınıfsızlaşmadan’  bahsedebilirsin ki? ‘Sınıfsızlaşma’ sınıf olgusunu otomatikman kabul etmiş pozisyonuna düşersin zira kabul etmediğin bir şeyin tersini öneremezsin.

Toplumun içinde var olan sınıfların statülerini bilmeden Marksizm’i eleştirmeye kalktın mı sadece gülünç olursun. Paradoksa düşülen durum da bu zaten.

Demokratik Konfederalizm adı altında demokratik-özerklik,  eleştirdikleri Marksizm’den aşırdıkları bir kavramdır.

Marksizmin zenginliğinde bu kavramalar “Kürtlere Marksizmin hediyesi olsun”  der geçeriz.

Zira Marksizm kendisini çarpıtanlara, kendisine saldıranlara karşı da eli açıktır.

Sorun bu değil elbette. Modern kapitalizmi pardon ‘Kapitalist Moderniteyi’ (2)  eleştirerek yeni bir toplum modelini getirdiklerini sananların mantalitesi bu daha çok.

Derler ya hani, ‘aynı tas aynı hamam, sadece terlikler değişmiş!’   Zira her şey ortada ne,  ne kadar uygun düşüyor sanırım buna okuyucu karar vermeli.

Okuyucuya incelemelerini öneririm, dikkatli bakıldığında görülecektir ki yönetmek istedikleri ‘modernite’ de üretim ilişkilerinde değişen bir şey yok. Bir bakıma, ‘Garp cephesinde yeni bir şey yok!’ verilerini içeren ‘ Ti ’ eksenli bir boru sesinin ‘Ta’ lı ahenk tamlaması gibi bir uyumu sağlamasından başka bir şey değildir.

Kapitalist modernite yani modern kapitalizmin oturmuş sisteminden biri olan ulus devlet şekline öykünülürken devlet olmadan ulusçuluk aidiyetinin etrafında toplanılarak demokratik-konfederalizmin kutsanması söz konusudur. Sözüm ona ulus devleti değiller ama bütün işleri bir uluscuk aidiyeti altında yapmalarında bir sakınca görmemektedirler

Tabi ki,  buna göre misyon yükledikleri ‘Demokratik Komünal Ekonomileri’ kapitalist üretim ilişkilerinde kendi iç dinamizmiyle gelişmemiş bir sürecin ‘Demokratik Komünal Ekonomisini’  ve sermayenin pre-kapitalist toplumsal formasyonlarını,  kapitalist formasyonlara dönüştürme eğilimleri olacaktır. Kendi kendilerini tanımlarken istedikleri kadar adlarına demokratik-konfederalizm desinler,  çünkü ilk aşamada pre-kapitalist toplumsal formasyondan soyutlanamayacaklardır. Dahası da var;  özel mülkiyetin, artı değerin kutsanması söz konusu olacaktır.

‘‘Farklı ulusların birbirleriyle olan ilişkileri, bu ulusların her birinin üretici güçleri, iş bölümünü ve iç ilişkilerini ne oranda geliştirdiklerine bağlıdır. Bu genel olarak kabul gören bir saptamadır. Bununla birlikte, yalnız bir ulusun öteki uluslarla ilişkileri değil, bu ulusun kendi yapısı da kendi üretiminin gelişim düzeyine ve ve dış ilişkilerine bağlıdır. Bir ulusun üretici güçlerinin ulaştıkları gelişme düzeyi, en açık şekilde, işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşılır. Daha önce elde edilmiş olan üretici güçlerin salt niceliksel bir artış (örneğin yeni toprakların tarıma açılması ) olmadığı sürece, her yeni üretici güç, işbölümünün daha da gelişmesine yol açar.’’ (3)

İşsizliğin doruk noktasına ulaştığı Doğu Anadolu bölgesi yaşanan olağanüstü koşullar, bölgenin özgün yapısı gereği yoğun göç veren bir bölge konumuna ulaşmıştır. Marks’ın bahsettiği,  toprak ağalarınca zapt edilen toprakların özgür bir şekilde tarıma açılma süreci hiçbir zaman yaşanmamıştır. Üretici güçlerin niteliksel artışı Türkiye Cumhuriyeti devletinin yanlış politikaları sonucu Türkiye’nin başka şehirlerine göçün kaçınılmazlığını beraberinde getirmiştir. Nasıl Marks bir ulusun üretici güçlerinin ulaştığı gelişme düzeyini en açık şekilde, işbölümünün ulaştığı gelişme düzeyinden anlaşıldığını ileri sürüyorsa,  biz bu noktada Türkiye’nin misak-i milli sınırlarına pay edilmiş bu Kürdistan toprağında daha çok nal toplanacağı açık.

Yüzeysel görünümünde bölgeye ciddi bir şekilde ekonomik kalkınma yapacağının propagandası yapılan büyük GAP projesi, özünde temelsiz bir o kadar da yanlış politikaların ürünü olarak yatırım yapılmaktadır.

‘…Türkiye’de geniş ve potansiyeli yüksek topraklar denince akla hemen Güneydoğu gelir. Yer altı ve yerüstü su potansiyeli yüksek bu coğrafyanın  toprakları, Türkiye topraklarının yüzde 10’u, ekonomik olarak sulanabilir arazisi ise Türkiye toplamının yüzde 20’si büyüklükte. Güneydoğu Anadolu Projesi alanında 3,2 milyon hektar ekilebilir arazi var.

Bu alanın yaklaşık 1,7 milyon hektarı sulanabilir arazi, kalanı ise kuru bitkisel üretim alanı. 2008-2012 dönemine ait GAP Eylem Planı, 1.060 bin hektar sahada sulamayı hedefliyor ve  bu kapsamda 1.232 km uzunluğunda ana kanal yapımı öngörüyor. Ne var ki, bunların ancak yarısının inşaatına başlanabilmiş durumda. Toprak, suyu beklerken, mülkiyet ne durumda? Bölgede özellikle Diyarbakır ve Şanlıurfa, toprak eşitsizliğinin en yüksek olduğu merkezler.

TÜİK ’in son tarım sayımı verilerine göre, Diyarbakır’da topraksız ve az topraklı ailelerin oranı yüzde 42 (22 bin aile). Bunlar, toprakların ancak yüzde 4’üne sahipler.  Buna karşılık, Diyarbakır’da  toprakların yüzde 41’den fazlası ailelerin yüzde 3’ünün kontrolünde. Şanlıurfa’da da 10 milyon dekara yakın arazinin yüzde 30’una yakınının ailelerin yüzde 1,5’una ait olduğu görülüyor.

GAP Ağaları ve yoksul Kürtler

 

Diyarbakır ve Şanlıurfa’da gözlenen yüksek toprak temerküzü, uzun yıllara dayanan feodal mülkiyet ilişkilerinin bir mirası. Cumhuriyet tarihi boyunca el yakan sorunlardan biri oldu toprak reformu. Hiçbir iktidar, toprak ağalarını karşısına alacak bir reforma cesaret edemedi.

Miras yoluyla ve büyük toprak sahiplerinin kent burjuvazisine dönüşmesi sürecinde belli toprak parçalanmaları olsa da, Güneydoğu’da hala bir toprak reformunu gerektirecek mülkiyet uçurumu  var. Ama kim yapacak? AKP iktidarı, Kürt toprak beylerini karşısına almak yerine, onlarla ittifak arayışında. Sulama yatırımları ile tarım kapitalistlerine dönüşmeleri beklenen Kürt feodalleri, AKP için bulunmaz müttefik.’ (4)

Araştırmacı kimliğine önem verdiğimiz sırf Türkiye Ekonomisi üzerine 20 kitabı bulunan Sayın M. Sönmez’den yukarıda yaptığımız alıntıda, toprak mülkiyetindeki eşitsizliği istatistik çizelgeyle ortaya koyduğu bu araştırmaya göre; Marks’ın farklı ulusların birbirleriyle olan ilişkileri, bu ulusların her birinin üretici güçleri, iş bölümünü ve iç ilişkilerini ne oranda geliştirdiklerine bağlıdır dediği olgu doğuda üzülerek söylemeliyim ki belirsizlik içindedir. Buna göre Türk ve Kürt ulusunun üretici güçleri, iş bölümündeki yok sayılabilecek düzeydeki eşitsizlik gelişme düzeyini göstermede sanırım iyi bir örnek.

Bırakalım iki ulusun üretici güçlerinin işbölümünde ulaştıkları gelişme düzeyini, bırakalım gelişme düzeyini bir kenara toprak mülkiyetindeki eşitsizlik olgusunu daha iyi körüklemek için inşa edilen büyük GAP projesi tam tersine topraksız halkın aleyhine olan bir gelişmedir.

Toprak mülkiyetini ellerinde bulunduran Toprak ağalarının binlerce hektar alanları sulamaktan başka bir işe yaramayacağı gibi tarımda kapitalistleşmeyi köylüleri köleleştirmeyi hedeflerken Türkiye Cumhuriyeti ve Toprak Ağaları kafa kafaya verip pre-kapitalist bir süreci yakalamayı hedeflemektedirler.

Gelişmeler bu kadar açık olmasına karşın ‘‘Kürt siyasi hareketi ise, doğuşunda anti-feodal bir söyleme, yoksul köylülüğü taban sayan bir profile sahip iken zaman içinde “ulusçu” damarı ağır basınca Kürt feodalleriyle hesaplaşmayı gündemden düşürdü, yoksul köylüyü topraklandırma maddesini programının neredeyse en arka sıralarına attı.’’ (5)

Alt kısımlarda kullanmaya karar verdiğim alt ara başlığımızda ‘Aşiret Modernitesi’ tanımını her halde iş olsun diye kullanmak istediğimi şimdi sanırım bu bulgularla daha iyi anlaşılacağını biliyorum. ‘Kapitalist Moderniteye’ uyum sağlayacak bir (pre-kapitalist) sürece hizmet edecek  ‘aşiret modernitesi’ PKK’nın bahsi geçen Kürt feodallarıyla hesaplaşmadan vaz geçmesinin adı ve sebebi işte budur.

Bucak aşiretine karşı yaptıkları ilk silahlı eylem köprüsünün altından çok suların aktığı, toprak ağalarının BDP saflarında barış ve güven içinde, topraksız yoksul Kürt köylülerinin nasıl GAP sürecinde sömürüleceğinin anlaşması yoksul halkın yararına olmayan bir demokratik-konfederalizm antlaşmasının içindedir.

Demokratik-konfederalizm programı içinde toprak mülkiyetine sahip olan yukarıdaki örnek grafiğimizde belirlenen toprak ağalarının toprak mülkiyetlerine el konulup topraksız yoksul Kürt köylüsüne eşit bir şekilde toprak dağıtılacağını siz gördünüz mü? Zira ben görmedim!

Toprak mülkiyeti elinden alınacak toprak ağalarının BDP bileşenlerinin içinde boy göstermelerinin sebebini, Kürtlerin, Kürt milliyetçilik damarıyla açıklamaları söz konusuysa gelecekte hak ettiği şekilde sömürüleceğinin mutabakatında öz güven anlaşması yaptığı ortaya çıkar ki, bu da kendilerinin sorunu.

Dün toprak mülkiyetini ellerinde bulunduran aşiretler GAP Projesiyle (hedeflendiği ölçüde) turnayı iki kez gözünden vurmuş olmaları tabiiki demokratik-konfederalizmin sunmuş olduğu toplumsal mutabakattır. Sanırım şimdi sorun daha iyi anlaşılıyordur dün Kürt feodalleriyle hesaplaşmayı hedeflerken bu gün Kürtlük adına BDP bileşenlerinde Kürt toprak ağaları kol kola olmaları daha iyi anlaşılmaktadır.

Daha bitmedi. Neyi ve nasıl anladıklarına ilişkin geriye dönecek olursak, özel mülkiyetin olmadığı SSCB ‘de, özel mülkiyete karşı 74 yıllık amansızca bir mücadelenin sürdürüldüğünü göremeyecek kadar donanımsız bir anlayış var karşımızda. Komünal bir tarzla iç içe yaşayan Kolhozların başarısızlığını sanırım bu anlayış 74 yıl sonra özel mülkiyetin olmamasına bağlayacaktır. Öyle ya Marksizm toplumları sınıflar mücadelesi olarak algıladığı için yanlış yapmış, hatta bunlara göre toplumu sınıflara bölmüştür.

Pre kapitalist sürecin içinde ulus devletine öykünürken ulus kimlikçiliğine sığınmak, başkaların gözündeki çapağı görürken kendi gözlerine giren merteği görmemektir.

Yıllar önce yazmıştım ''Yarattığı uluslara ödül verme hakkı bize değil, burjuvaziye ait olmalı''  başlıklı bir yazımda konuyu işlemiştim.

Demiştim ki: ‘…Tabiiki anlatımlarımız statü içinde resmi olarak mevcut pastayı bölüşmek istemeyen payların tümünü alan 'Ulusal Burjuvaziyle’  ilgilidir. Bir bakıma ayrımcılık, tek hücreli amipler gibi insanların gruplaşarak ayrıştığı ulus saflaşmasında, kendisini farklı hisseden, insan topluluklarına (inkârcılık yöntemiyle, % 100 pastaya sahip olma adına) sürecin içinde bölünen insan gruplarının farklılığını yok saymaktır.

Bu farklılığı yok sayan, dilini ve örf ve adet dedikleri davranış şekillerini bile, kendi soyuna mal eden şoven bir burjuvazi, sahip olduğu pastasını dilimlere ayırıp paylaşmayı tabiiki istemeyecektir.

Misak-i Milli sınır dediğimiz ulusal çitin içinde yaşayan birden fazla ulus ve Ulusçulukların gelişmekte olan burjuvazisinin çıkarları bire bir çakışmıyorsa ulus tabiiyeti öne çıkarılarak kendisine bir alan çizmeye çalışacaktır.  

Hâkim ulusun burjuvazisi palazlanmakta olan daha henüz rüşt-ünü ispatlamamış  burjuva adaylarıyla aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa burada  sorun hep var olacaktır.

Kendi var oluşu için, ulusal kimlikli bir silahlı mücadeleyi seçiyorsa  burada sorun ulusal sorun kisveli bir yeni gelişme, palazlanmak isteyen burjuvazinin böyle bir perde ile gizlenmeye çalışmasıdır.  Gelişmekte olan burjuvazinin pazardan pay alma pay vermeme mücadelesidir. Burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur. Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır. (abç. AGS)

Bugün Kürdistan dağlarında ölen öldüren her savaşçı (İlle de ayrı bir devlet kurmak için savaşıyoruz diyorlarsa)  ister bunu desinler isterse bunu demesinler, unutmasınlar ki kendi burjuvazisi adına savaştığını bilmek zorundadırlar.’  (6)

Bunları yazdığımda Türk Solundan kimi arkadaşlar, ‘Kürtlerin burjuva çıkartmak gibi bir şeyle işi olamaz, bunu da nereden çıkarıyorsun’ falan demişlerdi. Tuhaf karşılamışlardı…

Kürt hareketinden faydacılık bekleyen kimi Türk Sol’una mensup Türk sosyalistleri, Kürt hareketiyle nasıl bir ilişkisi olur? Kürt hareketinin muhtevasını nasıl kavramış? Bu da tabiiki ayrı bir tartışma konusu.

Bu gazete haberinin resimli kupürü yıllar önce anlatmaya çalıştığımın tespitlerimin verisidir. Bilmiyorum daha başka söze gerek var mı?

Madalyanın öbür yüzü olan resmi devletin askeri ‘vatan savunması altında gizlenen’ asıl savaşı nasıl kendi burjuvazisinin ulusal çıkarlarını koruduğu için ‘şehitlik’ yalanıyla kandırılıyorsa, diğer tarafta ‘şehadete’ ulaştığı söylenen bir örgütün savaşçısı olan gerillanın amacı bir şekilde askerden farklı değildir.

Tarihin her döneminde (her olasılığı kullanan burjuvazi) tek kurşun bile atmadan üretim araçlarının sahibi oluverir.

Tumturaklı kelimelerin yanı sıra yerine cuk diye oturan bir ulus tarifine burada pek de o kadar ihtiyacımızın olduğunu söylememize hiç gerek yok.

İşin tuhaf tarafı buna ihtiyacımızda yok. Hayat söylemlerimi bir kez daha doğrulamış durumda.

Sorun yukarıda anlattığım gibi ‘çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendisi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, ‘kendi ulusum dediği’ aynı dili, aynı kültürü, paylaştığını söylediği bu insanlar tarafından gerilla savaşına destek bulmuşlarsa, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur.’  (adı geçen alıntı)

Dün bunu gizliyorlardı, hatta bu argümanların ışığında devrim bile yapacaklarını söylüyorlardı SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte Marksizm’e dair hiç olmamış o boş inançlarının realiteye nasıl uymadığını Marksizm’i eleştirerek düşük performanstaki bilinç olgularını kapatmaya gizlemeye çalışıyorlar.

Oysaki Kürt hareketinin öncelikle asli görevi Marksizm’i kavramak olmalıydı. Bunu hiçbir zaman beceremediler. Marksizmin ezeli düşmanı olan burjuva ekonomistlerinin ileri sürdüğü Marksizmin sözde iflasının çarkını döndüren su değirmenine, sutaşıma görevini yerine getirme uğraşısı içindeler.

Hemen belirtelim ki Kürt hareketinden çıkarı gereği sırtında yumurta küfesi taşıyan Türk sosyalistleri çıkarları gereği soruna atıl kalıyorsa bizimde atıl kalmamız gerekmiyor. Zira biz onlar gibi çıkarcı, bir o kadarda sinsi bir anlayışa sahip değiliz. BDP ’nin içinde bulunun sözümüz ona ‘sosyalistleri de’ bütün bu olan bitenlere karşı sesini çıkartmıyorlarsa onları da çıkarcılıkla suçluyoruz.

Bu kadar sözden sonra insanların kendilerini afilli modernitelerle nasıl yöneteceğine tabiiki sözümüz olmaz bizim sözümüz insanların kendisini nasıl yöneteceğine dair değil tersine kendisini besleyen kabuğuna boş gözlerle bakarak kabuğunun ne olduğunu bir türlü kavrayamayan, sürekli kavrama problemi yaşayan civcivin düşük ayarlı mantalitesinedir.

AŞİRET MODERNİTESİ

Marksizmin Kapitalizme ilişkin yapmış olduğu kapsamlı tahlili aşiret modernitesinin rehabilitesine tabiiki uymayacaktır. Kapitalizmi marksizm yaratmamıştır var feodalitenin üstünde yükselen toplum biçimi olan Kapitalizmi Marksizm tahlil edip, onun mezar kazıcısı olan sosyalizmi toplumu üreten üretici işçi düzenini işçiler lehine formüle ederek ayakları üstüne oturtmuştur.

‘…Tüm aşiret, kabile, kavim yönetimleri hep gevşek ilişkiler niteliğindeki konfederalizme izin verir. Ak-si halde iç özerklikleri zedelenir.

… Tarihte yerel ve bölgesel özerklik politikaları hep olagelmiş, ahlaki ve politik toplumun varlığını sür-dürmesinde önemli rol oynamışlardır. Dağlar, çöller ve ormanlık alanlar başta olmak üzere, yeryüzünün çok geniş bir coğrafyasında kabile, aşiret, köy ve kent toplumu halinde yaşayan halklar ve uluslar, uygarlık güçlerine karşı sürekli özerklik ve bağımsızlık politikaları ile direniş sergilemişlerdir.’ (Demokratik-Konfederalizm/Abdullah Öcalan)

Alıntılardan anlaşılanlar çok açık, modern kapitalist toplumlarda (teori sanılan argümanı kullanırsak) Kapitalist Modernitede, kapitalizmin bir burjuvazisi vardır. Pire kapitalist toplumun belirgin evrelerinde ise aşiret, klan, kavim, kabileler gibi insan küme – öbek adi yatı söz konusudur. Toprak ağalarının hüküm sürdüğü toprağa bağımlı pire kapitalist geri kalmış toplumlarda alt üst oluşsuz /devrimsiz bir standarttı yakalayabilmek hayal mahsulüdür. İmkânsızdır. Meksika’nın ünlü köylü devrimcisi Emiliano Zapata ’nın dramatik sonu, böyle bir sürecin tamamlanamamasının ürünüdür.

Devam eden alıntımız yine pragmatist ögeler ışığında saçmalamaya devam ediyor.

‘…Bununla bağlantılı olarak ekonomi ve toplum, sadece maddi yönüyle ele alındı. Bunun sonucu olarak da emek-değer kavramı yüzeysel ve dar kaldı.

Fiziksel emek ve bunun karşılığı olarak da ücrete ağırlık verildi. Bununla birlikte Marksizm, kapitalizmin doğru izahında da çok önemli eksiklikleri yaşadı.

Öncelikle kapitalizmi bir toplumsal sistem olarak tanımlanması büyük bir hataydı. Bununla birlikte kapitalizmi sadece içinde bulunduğu Avrupa zaman-mekânıyla izah etmeye çalıştı.

Yani, kapitalizmin kökeninin devletin ilk nüvelerine dayandığı, pek görülemedi. Bir diğer hata ise ekonomi tanımlamasında Avrupa-merkezci yaklaşım belirleyici oldu. Tüm bunların sonucu olarak, karşıtı olduğunu iddia ettiği kapitalizme, aslında büyük güç kazandırdı.

Ekonominin, toplumun ahlaki-politik varlığın temeli olduğu gerçeğinin anlaşılmasında büyük bir falsifikasyona yol açtı.’ (7)  (aynı yazı, abç)

Bu alıntıda anlatılanları Marksizm göremediği için, Marksizmin kapitalizme güç kazandırdığını iddia edebilecek bilgisizliği pazarlamaya çalışıyorlar. Kapitalizm bunlara göre toplumsal bir sistem değil ama ne olduğunu bilmiyorlar.

O halde bu kapitalist sistem neden var ki?

Neden köleci ve feodal sistem tarihe karıştı ki? Peki, bu gün neden köleci bir sistem yok? İnsanlar kapitalist üretim içinde bir bakıma teknolojik robot çağına adım atmışlarsa bu üretici güçlerin gelişimi sayesindedir. Kafa ve kol emeğinin bileşkesi olan bir üst aşamasıdır. Size göre bu gelişim Marksizmin yapmış olduğu hata diye tanımladığınız olmayan bir toplumsal sistem sayesinde olmuştur.

Bilinmelidir ki aşiret düzeneğine uyarlamayı düşündükleri demokratik-konfederalizm 15.yy ile 16.yy Avrupa’sında vuku bulan derebeyliğin de gerisinde seyir gösteren insanlığın olumsuz düzeneğidir aşiret ve klan ilişkileri.  Toprağa bağımlı bir üretimin demokratik yönetimi olsada diğer tarafta üretici güçlerin gelişimi sıfır noktada.

Kendi düşüncelerine göre Marksizmin yanlış tanımladığı toplumsal sistem olan gelişmiş Kapitalist üretici güçlerinin zekâ ürünü olan modern makinalara bağımlı demokratik-konfederalizm. Ulus devletine karşı çıkan ama ulusal varlığına sahip çıkarak ulus devletinin işlevini demokratik-konfederalizmle çözmeye çalışan bir sistemin algısı. Gözden kaçırdıkları asıl olgu ise kapitalizmi toplumsal bir sistem olarak formüle ettiği için Marksa öykünen bu sistemin ana olgusu olan ulus devletlerinde aşiret ilişkilerinin olmamasıdır. Beğenmedikleri eleştirisel yaklaştıkları bu ulus devletlerinin içinde 15.yy ile 16.yy Avrupa’sında vuku bulan derebeyliğin de gerisinde seyir gösteren insanlığın olumsuz düzeneği olan aşiret/klan gibi bir ilkelliği barındıramaz.

Savaş galibi emperyalist ülkelerce (paylaşım savaşının bir gereği olarak) Türkiye topraklarına katılan Kürdistan toprağının parçası olarak bilinen bu coğrafya da bir türlü erimeyen / eritilemeyen aşiret ilişkileri asimilasyon algısıyla ulus devletinin sırtında taşıyacağı bir kambur olarak sorunlu uyumsuz yapısını hep korumuştur.

Ulus devletsiz demokratik-konfederalizmle  (ama ulus kimliğiyle) asimilasyonsuz bir şekilde aşiret ilişkilerini çözebildikleri oranda gelişebilirler. Karl Marks’ın insanlığa bahşettiği Marksizmini belki o zaman daha iyi anlayabilirler.

‘Bütün dünya ve Ortadoğu halkına demokratik konfederalizmi hediye ediyorum Ortadoğu ve hatta bütün dünya halkları için geçerli çözüm demokratik konfederalizmdir. Demokratik konfederalizm devlet olmayan, demokratik ulus örgütlenmesidir. (Demokratik-Konfederalizm / Abdullah Öcalan)

Yukarıda bir bölümde söylemiştik insanların kendilerini nasıl yöneteceğine kendisi karar vermesinden daha doğal bir şeyin olamayacağını burada yeniden tekrarlamaya gerek var mı bilmiyorum ama bu konuda düşüncemizin çok net olduğunu biliyorum. Yeniden alıntıya başvurmamızın sebebi insanların kendilerini nasıl yöneteceğine ilişkin olmadığını tam tersine başka bir konuya dikkat çekmek için bu alıntıyı yaptığımızı belirtmeliyim burada.

Sözümüz hediye şekline ilişkin.

Bir şey hediye edilirken o şey hediye edene ait olmak zorundadır. Başkasının evini ya da her hangi bir malını ben nasıl bir başkasına hediye edemezsem, bir başkası da aynı hassasiyete sahiptir /olmalıdır.

Demokratik-Konfederalizm Abdullah Öcalan’dan önce de vardı. Bilinen başkasına ait bir şeyin hediyesi olsa olsa abes-le iştigal olur. Zaman zaman insanlar tarihin çeşitli dönemlerinde ihtiyaç duyduklarında Demokratik-Konfederalizmi kullanmışlardır son kullanma tarihi bittiğinde de Demokratik-Konfederalizmi terk etmişlerdir. Galiba bu gerçeklik atlanarak birey kendine mal etmeye çalışıyor. Komiklik bu kadar sendrom yaşayamaz ama söylemek zorundayım.

Anlaşılan o ki her yaptığımız alıntı başlı başına sayfalar dolusu cevap yazabileceğimiz nitelikte. Bu kadar kaba sentez az rastlanır cinsinden dersek sanırım boşa söylem olmayacaktır şimdi bir alıntıya daha bakalım:

‘ Toplumsal doğaya ilişkin pozitivist evrenselci, çizgisel-ilerlemeci yaklaşım kendilerini er geç gerçekleşecek bir sosyalizm anlayışına götürmüştür. Kutsal Kitaplardaki eskataloji (ahret inancı) bir nevi sosyalizm olarak yansıma bulmuştur. Toplumlar ilkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist olarak, düz bir çizgide gelişen modeller olarak tasvir edilmiştir. Burada bir nevi kader anlayışı söz konusudur. Derinden etkilendiğimiz bu dogmatik anlayışların kökeninde dinsel kader ve ahret inancının yattığını fark etmek acı ve geç olmuştur.’ (8)

Sanırım yine yazarımız eskatalojiyi vitrin süsü olarak kullanmakta. Toplumların tarihsel sıralamasını Marks / Engels bir yerinden uydurmamışlardır. Tarihte gelişen sıralamayı oturup incelemişlerdir. Tarihin kronolojik sıralamasın da yazarımız beğense de beğenmese de bir kez tarihe mal olmuştur. Tarihsel gelişimi tersine çevirebilmek için yazarımız boş yere nefes tüketiyor. O halde bizde ekatolojiyi Demokratik-Konfederalizm için kullanalım.

Paylaşım savaşlarıyla sınırların çizildiği bir coğrafya da hayalimizi optimist bakış açısıyla süsleyerek Demokratik-Konfederalizmi bir nevi ekatolojik ahiret inancı sayabiliriz. Bizim buna ihtiyacımız yok. İnsanlar kendilerini nasıl uygun görüyorlarsa öyle yönetsinler ama yazarımız huzursuz oda marksizmin öğretilerinin tavizsiz bir şekilde Demokratik-Konfederalizme kararlı kuş bakışıyla bakmasından rahatsız. Bunları nereden çıkartıyorsun deyip, beni önyargılı davranmakla suçlamaya yelteniyorsanız, durun derim. Öncelikle yazarımızın kendi ağzıyla söylediği söylemlerine gelin birlikte okuyalım:

‘Devrimci hareketlerin son iki yüz yıllık deneyimlerinin başarısızlığa uğramasının temelinde de ulus-devleti daha devrimci sayıp demokratik konfederalizmi geri bir siyasi biçim olarak görerek tavır alışları yatmaktadır.’ (9)

Başlı başına ulus devletini aklı başında hiçbir marksist daha devrimci saymamıştır. Yazarımız kendi önermesini doğrulatmak için bu savı, araya serpiştirdiği ‘ulus devleti’ terimini süs olarak kullandığını sanıyorum. Yazarımız toplum biçimiyle devlet olgusunu karıştırıyor. Bu zihin bulanıklığı yazarımızı sav saçmalığına götürüyor. Köleciliğe göre feodalizm, feodalizme göre kapitalizm daha bir devrimciydi acaba yazarımız tarihin bu ender kronolojisiyle mi karıştırıyor, yoksa bilinçlimi çarpıtıyor? Bu anlatımına göre Demokratik-Konfederalizm Sosyalizmin yanında neden geri ve ilkel durduğunu yazarımızın kendi tasvirinden net olarak anlamış oluyoruz.

Mantalitedeki söylemlerin neresinden tutsan tutarsızlık saçmalık diz boyu olsada Kürt sosyalistleriyle Türk sosyalistleri adeta söz birliği etmişlercesine Marksizm’e cepheden yapılan fütursuzca saldırıya karşı bu denli suskunluk, basiretsizlik örneği sanırım akıl tutulmalarında gözlenen durumdur. Ama yaşadığımız realite bize gösteriyor ki basiretsizliğin en iyi örneği sergileniyor. Küçük hesaplarıyla yola çıkan bu ‘sosyalistler’ HDP içinde parsa kapma / nüfus kazanma gibi mide bulandırıcı şarlatanlığı ihya ediyorlar. Marksizmin öğretisinin inkârı olan Marksizm’e yapılan bu saldırılara karşı tek kelime savunusu olmayan ruhsuzlar ordusunu oluşturmuş durumdalar. Sosyalistlerin HDP içinde nasıl olunması gerektiğinin Elham’ını okuyorlar.

‘İşçi sınıfı ile burjuvazi birleşip sonra toplumu sömürüyorlar. Değer teorisinin özü budur. İşçi sınıfının bu eksenli devrimciliği safsatadır.’  (10)

Kapitalistlerin tarihinde gelmiş geçmiş yer alan ekonomistlerinden tutunda satılmış bilim insanlarına varana kadar deyim yerindeyse hiç biri bile bu kadar fütursuzca bir dil kullanamamışlardır. Çünkü onlar bilim insanı dilini tahlilini kullanarak Marksizm’i çürütmek ebedi olarak yeryüzünden silmeyi hedefliyorlardı. Marksizm her şeyden önce emekten yana çalan hırsız asalaklara karşıydı. Marksizmin bu dalda tarihsel haklılığını, hayranlık uyandırıcı doğruluğunu gördükçe,  burjuva ekonomistlerinin ayakları burjuvazi cenahında ne kadar kaygan olduğunu, teoride ayaklarının yere neden sağlam basmadığını / basamayacağını ilk baştan farkına varmışlardı.

Şimdi burada duralım. ‘İşçi sınıfının burjuvaziyle birleşip toplumu sömürmesi’, olsa olsa Angut teorisinden başka ne olabilir ki? Angut teorisinde durum böyle olunca ‘işçi sınıfının devrimciliğinin de safsata olması’  tabiiki tarafımızca anlaşılır bir şey.  Yazarımızın karın ağrısı ortada burjuvaziyle işçi sınıfı bir olup köylüleri ve memurları vs. sömürüyorlar. Oldu olacak bu sömürüden elde edilen artı değeri de tahlil etseydi kapitalist işçilerin bu çetrefilli duruşunu yazarımız olan ‘başkan ve önder’ sıfatlımızdan öğrenmiş olacaktık. Ama arkası gelmiyor… Kim bilir belki ileride…

Buna göre ortada anlaşılmayan bir nokta var. İşçi sınıfı şiddeti örgütleyen devlet mekanizmasına sahip değilken toplumu hangi baskı ve şiddet aracı dediğimiz devlet erkinin yoksa içinde mi? İşçi sınıfı toplumu sömürmeye kalkıyorsa devlet erkine ne zaman sahip oldu? Artı değerden ne ölçüde pay alıyor doğrusu merakımız söz konusu. Bu nokta açılması gerekirdi…

Devlet: bir sosyal sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde baskı ve tahakkümü ise bu mantalitenin sahipleri en başta Marks /Engels sonra da Lenin iflas etmiştir. Marksizm’den kaçış dolu dizgin olsa da pragmatizm işin içinde, işin özünde olunca daha bir başka oluyor.

Bir insan Marks’ın Sosyalizmine Marks’ın Marksizm’ine demediğini bırakmayacak sonra da;

‘ …Bu kadar tecrit olmama rağmen, tek başıma sosyalizm konusunda karamsarlığa girmedim. Kararlı, çok yüksek moralle mücadelemi sürdürüyorum.’ (11) diyeceksin!

Baştan beri tekrarlıyoruz pragmatizmin ne olduğunu, ne olmadığını ısrarla anlatma çalışıyoruz… Görülüyor ki Ayçiçeği bitkisi gibi güneşe bağımlılığı gün boyu dayanılmaz ölçüde iken, (ihtiyaç duydukça sosyalist olduğunu yeniliyor) gün batımında Marks’ın yetersizliğini keşfediyor. Marksizm var olduğu sürece zavallı Ayçiçeği bitkisinin pragmatistçe güneşine bağımlılığı sanırız bu hiç bitmeyecek.

Tabiiki daha bitmedi, o halde tekrar dönelim;

Marx'ın kapitalist toplumda bu kadar ilgi çekici bulduğu şey neydi? Diye sanırım sormak hakkımız.

O halde anlatalım, akıl tutulmasının yaşadığı bu süreçte belki bir anlayan çıkar.

Kapitalist toplumda üretici güçler kendi ihtiyacı için bir şeyi üretmez. Kendi ihtiyacı olan şeyi üreterek karşılarsa bu şey sadece ihtiyacı karşılamakla sınırlıdır. İhtiyacını karşıladığı şeyi bir daha bir daha denilip ihtiyaç fazlasını üretmeye ama hiç ihtiyaç duymayacaktır. O halde bunun adı üretim olmayacaktır. Bir şeyin üretim olabilmesi için o şeyin mübadele edilebilmesi için pazar gerekir. Şeylerin mübadelesi bu pazarda şekillenir. Şeyler pazarda mübadele sonucu şekillendikçe talep kendi emisyonunu yaratacaktır. Talep şeylere kar marjını belirlerken metaların ederi, üretici güçlerin toplumsal yaşama katılmasına katkı sağlayacaktır. Üretici güçler bu kez milyonlarca üretim çeşitlerden birine ihtiyaç duyduğunda, o şeyin üretimi için, sattığı emeğin ederiyle satın alma yoluna gidecektir.

Şeylerin pazarda mübadelesinin macerası tabiiki bu kadarla şekillenmeyecek bunun yanı sıra üretici güçler hem kendini geçindirdikleri gibi birde kendileri haricinde yönetici sınıf diyebileceğimiz kapitalistlerin artı değerden pay alarak zenginleşmesine neden olurlar. Üretici güçler yaşamak ve ayakta kalabilmek için çalışmak zorunda kalırken kapitalistlerin böyle bir zorunluluğu yoktur.

Organize edilen toplumsal emek sürecinin mübadelesi pazar piyasası aracılığıyla sistematize edilir. Toplumsal ilişkiler şeylerin mübadelesinde şekil alan meta ilişkileri şeklini alırken, insanlar arasında beliren ilişkilerde meta fiyatlarıyla tariflenen bir değer ilişkisi biçimine dönüşür. Oturtulan sistemin doğası gereği meta ilişkileri dünyasında mübadele sürecine giren şeylerin fiyatları üretici güçlerin kontrolü dışında bağımsız belirlenen değer yasası insan ilişkilerinin soyuttan somuta akışını belirler.

Bütün bunlara rağmen değer ilişkisini anlamamak ebetteki her kula nasip olmaz. Nasip olunan bu keşif’e biraz daha yakından bakalım:

‘Neden değer ölçülemez? Şundan ölçülemez: Savunmalarımda açmıştım, ana örneğini vermiştim. Ananın çektiği, harcadığı emek parayla ölçülemez. Ananın yaptığı gibi ücretsiz işçiliği ne-reye koyacağız? Çocuğu büyütmesi, ona bakması, ev içinde verdiği emek ölçülemez.’ (12)

Bir kez sapla saman bir birine karıştırıldı mı sorunun özünü kavramadan uzaklaşılır. Bu satırları okuyan aklı başında bir insan bu şahsın hiçbir şeyden anlamadan boş konuştuğunu düşünür. Muhatabımız bu arkadaş ya okumadan gözü kapalı istediği gibi yorum çekiyor ya da okuyor ama okuduğunu kavramadan / kavrayamadan okuduğunu sanıyor bir daha okuyor. Neyin ne olduğunu bilmeyince sapla samanı birbirine karıştırıyor. Zira bunun başka türlü izahı yok.

Açalım o zaman kavrayamadığı anlayamadığı yerleri.

Önder / başkan hitaplı arkadaşımızın değer algısı, Marks’ın değer yasasının yanlışlığına ilişkin verdiği ‘‘Ana’’ örneğine gelelim. Ana olgusunu (üst satırlarda genişçe açtığım gibi) kapitalizmin olmazsa olmazı olan serbest rekabet piyasasında bir meta olmadığını pazarda mübadele yapamayacak kadar arz ve talep yasasına göre standartlarına girmediğini bilemeyecek, anlamayacak kadar ham cehalet örneği sergilenmesine şaşırmamak gerekir. O ısrarla dönüp dolaşıp ‘Ana’ örneğini vermeye devam etsin Kapitalist ekonomide bunun yeri olmadığını biliyorsa otursun Marks yerine Kapitalizme saldırsın.

Dönüp dolaşıp insanlık tarihine göndermeler yapan arkadaş türlerin kendi soyunun devamı için gerekli olan içgüdüsel analık kodlamasını da bilmiyor. Bir nevi doğanın evrimsel gelişiminden soyut olmayan bu kodlama olmasaydı türlere ilişkin her hangi bir şeyin esamesinden bu gün bahsedebilmek imkânsız olacaktı. Çünkü türlere bağlı olan, türlerin bir parçası olan insanlıkta olmayacaktı.

Türün evriminde vuku bulan tohum üretme kodu bitkilerde bile mevcuttur. O halde bitkinin tohum üretmesi bir emeği gerektirir.

Sorun 1492 yılını pas geçip 21.yy.da Amerika’yı yeniden keşfettiğini sanan Kürt hareketinin bu gizemli sunumuna göre bitkinin tohum için sarf ettiği emeğini nereye koyacağız?

Hayvanlar âleminde de bu böyledir. Memeli hayvanlar çocuğunu karnında besler doğurur emzirerek büyütür. Hayvanların ‘‘Ana’’ örneğini nereye koyacağız? Hayvanların eti kasap vitrin pazarın da mübadele görüp fiyatlandırılıp alıcı bulurken  ‘‘Ana’’ lık emeği kendi kodu gereği değer kazanmıyor. Bu anlamıyla da Marks bunu bir yere koymuyor. Sanırım arkadaşımızın kavrayamadığı noktada tam da burası…  Bunda Marks’ın suçu olmadığı gibi yanılgısı da söz konusu değil. Çünkü kapitalist değer yasasında bunun yeri yok.  Kapitalist değer yasasında yeri olmayan bir olguyu entellektüel çalışmasına katması Marksın bilimsel titizliğinden uzaklaşmasıyla eş değer olacağını bilmem burada anlatmaya gerek var mı?

Adam Smith bu gelişmeyi “piyasanın görünmeyen eli” olarak değerlendirirken Marks ise bunu ‘değer yasası’ olarak tanımlar.

Bırakalım Marks’ın çözümlemelerini bir kenara, Adam Smith’in düşüncelerine bile hâkim değil bu arkadaşımız. Zira neyin ne olduğunu bilmiyor, biliyormuş bazlı içeriği boş şanssız laflar ediyor, hepsi bu.  Marksist ekonomiye şeylere ait mübadele yasasını kafasına göre anlamsızlaştırarak komik sunularıyla eleştiri yapmaya kalkarken biz bunu sadece sıradanlığa varan ‘komiklik’ yaptığını söylemek bile istemiyoruz. Adını okuyucunun koymasını isteriz. Burada verili koşullarımız müsaade ettiği oranda çarpıcı bulduğumuz entelektüellikten uzak ipe sapa gelmez sunularını tabiiki ele alacağız.

Kitaplarında dönüp dolaşıp kendisine  ‘önder ve başkan’ tanımı koyan bir ruh hali, kendisini önemli şeyler söyleyen bulunmaz bir deha sendromun içsel hali olan, alışık olduğumuz sıradan bir narsizmi yaşasa da biz buradan kendisine daha çok okumasını daha çok öğrenmesini, ikincisi her kula gerekli olan alçakgönüllülüğü öneririz. Söylemleri gibi emek verip yazdığı kitapları da oldukça yavan olduğunu bilmem belirtmeye gerek var mı?

DENİZ GEZMİŞ – MAHİR ÇAYAN

Kendince buluş ya da yeni bir şey sandığı, uçuk kaçık, uyduruk saçmalıklarıyla Marksizm’i çarpıtma peşindeler. Marksizm’e yetersiz seviyeleriyle marksist ekonomiyi burjuva ekonomisi olarak nitelendirip Marksist değerlere aleni bir şekilde küfür ederlerken, ihtiyaç duydukların da, kendilerini kimi zaman devrimci, kimi zamanda çok rahat sosyalist ilan edebilmektedirler. Zaman zaman yazdığı kitaplarını Mahir Çayan’a Deniz Gezmiş’e atfederken Mahir’in Marksist yapısını es geçerken Mahir’in Marksizm’e bağlılığını da teğet geçmektedir.

Marksizm’e saldıranların övgüsüne Mahir Çayan’ın ihtiyacının olmadığını bile bile Mahir Çayan’ı kendi pragmatist anlayışına göre çok rahat bir şekilde kullanabilmektedir.   Pragmatizmin Asya tipi oryantalizmi bu olsa gerek. Zira biliyoruz ki insanlık tarihi böylesine nev-i şahsına münhasır bir pragmatist oportünizmi hiç görmedi, görmeyecekte.

Modern kapitalist üretim ilişkilerinde rekabetin ve eşitsizliğin varlığında ortaya çıkan her genişleme süreci şiddetli bir krize ve daralmaya gebe olduğunu Marx tarafından net olarak dile getirilmiştir. Bu kadar barizliğe rağmen iktisat teorisi her genişleme döneminde yeni bir umutla “krizsiz bir kapitalizm” söylemine sıkı sıkıya sarılmış olsalar da, savunucuları Marksizmin tarihsel yenilgisini ilan ederek unreal yapısını marksizmin nezdinde gizlemeye çalışmışlardır. İşin tuhaf tarafı dönüp dolaşıp marksist ekonomiye öykünmüşlerdir.

Mesela ünlü burjuva iktisatçısı Keynes, kapitalist ekonominin kendisi arz talep yasasının ihtiyacı biçiminde ortaya çıkardığı bütün problemlere rağmen eşit olmayan bir gelir dağılımının sermaye birikiminin de sermaye lehine nasıl eşitsiz geliştiğini övmek ve  takdir etmekten kendini soyutlayamaz. Keynes “Savaştan yarım yüzyıl önce oluşan ve insanlığa büyük fayda sağlayan bu dev sermaye birikiminin refahın eşit bir şekilde dağıtıldığı bir toplumda ortaya çıkması mümkün değildir” diye yazar. (13)

Keynes her ne kadarda dev sermaye birikiminin (refahın) eşit bir şekilde dağıtılıp pay edildiği zaman krizin olmayacağını ileri sürse de arz talep yasasının işleyişinin buna imkân vermeyeceğini hep görmezden gelir. Marks’ın değer yasası üzerine kurulu sermayenin arz talep yasası, şeylerin üretiminde mübadele girme sancısını aynı şekilde üretime girme sürecinde kendi bünyesinde başladığını, sisteme entegre olduğunu bilmem anlatmaya gerek var mı?

Alıntının devamına dönelim:

‘Bookchin’de, Walerstein’de var, önemli noktalara değiniyorlar. İmparatorluk’un yazarları değer teorisini ele alıyorlar, değer ölçülemez diyorlar. Bazı sonuçlara ulaşıyorlar. Marks’ın değer teorisi yanlış.’ (14)  

Marks’ın değer teorisinin üstünde inşa olan temel işleyişe yanlış dereken neden yanlış olduğunu bir türlü ortaya koyamazken yuvarlak laflarla ‘Ana’ içgüdü selliğiyle boş iddiasını beslemeye çalışıyor. Oysaki Analık özverisinin emeği Marks’ın değer yasasının içine girebilmesi için pazarda mübadeleye girmesi gerekirdi. Ananın sarf ettiği emeğin ürünü olan meta yani şeyler mübadele yasasına neden uymuyordu? Entelektüel bir beyin sanırım bunu ilk önce düşünmesi gerekirdi. Ama durum hiç de böyle olmuyor entelektüel düşün sektörü dumura uğruyor ve talihsiz boş söylemler bir birini kovalıyor.

‘Aslında Kapital’i de çok iyi inceleyemedim, ama son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşıdır.’ (15)

İyiki Kapitali İncelememiş Kapitali incelemiş olsaydı Allah bilir kim incileri nasıl bir biri peşi sıra sıralayacaktı kim bilir? İnsanlık tarihi boyunca vuku bulan sınıf savaşını, zıtların mücadelesini çarpıtan bir nevi gerici söylem sendromu yaşandığı bir gerçek. Buna göre demokratik modernitesin de zıtların mücadelesi toprak sahibi olan toprak ağalarıyla mülksüz insanlar arasında hiç çelişki olmayacak. Öyle ya modernitesinin mantığı ‘son tahlilde işçi sınıfı ile burjuva sınıfının birleşip pay alma savaşı’ perşembenin gelişini çarşambadan belli olduğunu bilmem söylemeye ne gerek var?

‘Marks’ın sosyal bilime katkıları olmuş, ama muazzam da yetersizliği var, topluma anlamlı bir şey getirememiştir. Sonuçta değer teorisi ile işçi sınıfının ücreti artırıldı.’  (16)

Bu kadar laftan sonra sanırım fazla söze sanırım hiç gerek yok ama muazzam yeterliliği, muazzam bir yetersizlik tarafından keşfedilirse muazzam yetersizlik muazzam yeterlilikle yer değiştirir. Eşyanın yabancılaşması ilk önce kendi tabiatından başlaması sanırım bizim tarafımızdan anlaşılır bir şey olsada, bunu anlayamayan muazzam yetersizlik, kendi yabancılaşmasını muazzam yeterliliğe bahane bularak gizleyecektir. Şeylerin var oluşunda saklı olan niceliğin evrimleşmesi muazzam bir yeterliğin olgunlaşmasından başka ne olabilir ki? Muazzam olgunlaşma şeylerin tedricen birikiminin en üst aşamasını bir niteliğe sıçramasını, bir alt üst oluşun devinimi kavrarız biz. Muazzam bir nitelikle muazzam olamayan bir niteliğin evrimci ve devrimci durumunu kavrarız biz.  Marksist öğretinin bize öğrettiklerinin yanı sıra bir o kadarda değer teorisinin mukavviyesini muazzam yetersizliğe kavratmaması bizim için ebetteki enteresandır.

Ama sadece bu kadardır…

Son söz olarak elbette ki Kürt dostlarımızın var olma mücadelesine saygıyla bakarken hak ettikleri bir yaşam tarzına kavuşmalarını desteklememiz yanlarında olmamız bizim en doğal sosyalist duruşumuzdur.

 ‘‘…Ayrılıkçılığın panzehiri, özgürlük ve demokratik birlik seçeneğidir. Ayrı ulus olup olmama ve tek ulus sorunu da bilimsel olarak tartışmayla aşılabilecek bir sorundur. Kürtlerin ulus aşamasına gelip gelmediği, gelse bile bunun Türk ulusu için bir tehlike teşkil edeceği yine milliyetçi fanatizmin bir iddiasıdır.

Kürtleri zorla Türk saymanın Türk ulusunu güçlendirmeyeceği açıktır. Kaldı ki, Türkler sayıyla değil, gelişmiş bir ekonomi ve demokrasiyle daha çok güçlenirler.

Kürtlerin sosyolojik bir olgu olarak değerlendirilmesi Türk ulusunun daha çok yararınadır. Varlıklarını kabul etmiş bir Türk ulusu, Kürtlerde daha çok saygı ve birlik isteği doğurur; tersine inkâr edilme, dil yasağı ve eğitim hakkının esirgenmesi devamlı eziklik ve hor görülmeye yol açar.’’ (17)

Kısaltarak yer verdiğimiz bu alıntımızdan anlaşılan tabiiki şu olmalı: Kürt dostlarımızın nasıl yaşamak, nasıl yönetmek, nasıl yönetilmek istediklerine saygı göstermek bizim (en başta gelen) temel görevlerimizden biri olmalıdır.

Marksizm’e ve Sosyalizme dair ideolojik saldırılarına sessiz kalamayacağımızı bu doğrultuda da Kürt sosyalist yoldaşlarımızın sessiz kalamamaları bizim en temel temennilerimizden biridir.

İnsanlığın kurtuluşunda kendi sınıf perspektifimizle sorunlara yaklaşacağımızı dost-düşman bunu herkes bilmelidir.

 

_Ali Galip Sayılgan_

 

 

DİP-NOTLAR

(1)  http://www.ajansafirat.com/news/kurdistan/kck-nasil-bir-ekonomik-model-oneriyor.htm

(2)  ‘Modern Kapitalizm’ demek klasik argümanlarında sanırsam eğri duruyor… Teori yaptıklarını sandıkça Kapitalizmi Moderniteleştiriyorlar.

(3)  (Marx-Engels Seçme Yapıtlar cilt I, s.20)

(4)   (Mustafa Sönmez. http://mustafasonmez.net/?p=1169 )

(5) (M. Sönmez, a.g.y)

(6)  Tabiiki yukarıda kaleme aldığım bu satırların yazıldığı süreçten bu yana köprünün altından çok sular aktı.               Sosyalist öğretilerden vaz geçilip yeni Amerika dediğimiz pragmatizmi keşfettiler yani ayrı bir devlet kurmadan vaz geçip yeni burjuvazileriyle birlikte ‘Demokratik-Konfederalizm’ gibi bir düşünceye evrimleştiler.

(7)  www.ajansafirat.com/

(8) Demokratik Konfederalizm, Abdullah Öcalan

(9) a.g.e Abdullah Öcalan

(10) a.g.e Abdullah Öcalan

(11)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(12)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(13)  Keynes, Barışın Ekonomik Sonuçları. Sayfa. 9

(14)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(15)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(16)  a.g.e, Abdullah Öcalan

(17)  Demokratik Konfederalizm, Abdullah Öcalan. S.39