‘AŞI OLMAYANLAR YÜZÜNDEN RİSK ALTINDAYIZ’ DİYENLERE HÖST! DİYEBİLMEK…

Hava fena halde ağır, bağır bağırabildiğin kadar, bağırtın kuru gürültün kendi duyduğun kadardır. Kendi duyduğumuz kuru gürültümüz içinde propaganda içerikli dayatmaları çözümlemeye, başkalarını ikna etme yerine, kendi kendimizi ikna etmeye çalışmaktan aslında başka bir şey yapmıyoruz.

Yukarıda resim formatında verdiğim iki haber var birisi Cumhuriyet Gazetesinin (1) diğeri ise Sözcü Gazetesinin. (2) ‘Aşı karşıtı Covit 19’a yakalanıp ölmüş’ şeklinde bir aşı karşıtını haberleştirmiş. Sözcü ise ”Pfizer / BioNTech aşısından ölen 24 kişiyi” haberleştirmiş.

Geçen bir arkadaşım bir paylaşımımın altın link vererek yazmış ” Covid’e yakalanıp durumu ağır olan aşı karşıtı hastalar, doktorlara yalvarıyormuş. ‘Ne olur aşı vurun bize’ diye. Ama doktorlar, ‘çok geç’ diyormuş. ‘Daha önce aklınız neredeydi? diye soruyorlarmış. Yukarıdaki haber bunu anlatıyor.’’, şeklinde İngilizce yayınlanmış sözde bir haber. 

Haberi inceledim pek sağlıklı bulmadım, aşı olmak istemeyenleri etkilemek için yapılmış çakma bir habere benziyor.

Bu türden propaganda haberlerini kaynak gösterenlere bir veri olsun diye Sözcü Gazetesinin haberiyle birlikte Cumhuriyet Gazetesin haberlerini kapak konusu yaptım. Hangi ülkelerde aşıdan kimler nasıl ölmüş ayrıntıyı aşağıda verdiğim linkten ayrıntısını inceleyebilir.  

Böyle çakma haberlere niye ihtiyaç duyuyorlar anlaşılır gibi değil, diyelim ki haber doğru, ayrıca aşı olmayan birinin korona virüsüne yakalanmasından daha doğal ne olabilir ki?

Aşı olmayan bir kişinin korona virüsüne yakalanması çok normal anormal olan iki doz aşı olanların korona virüsüne yakalanmasıdır. İki doz aşıyı olup 18 İsviçreli neden öldü? (3)  Asıl buna verilecek bir cevabınız olmalıdır değilmi? Sanıyorum bu soruma yanıtınızı boş yere bekler olacağım.

Aşı olanlar korana virüsüne yakalanıyorlarsa biz bu aşıyı neden olduk diye kendini ve yetkilileri sorgulamaları gerekir. İşin hoş tarafı, aşı olanların hiç birisi yetkilileri kesinlikle sorgulayamaz olmalarıdır.

Aşı olurken boşa kâğıt imzalatmıyorlar, hiçbir konuda dava açmayacağına dair aşı olan bireyden taahhüt aldıkları için, aşı olan birey hiçbir koşulda davada açıp tazminat isteyemiyor.

Ölen öldüğüyle kalıyor aşı zombisi olmak için üçüncü ve dördüncü doz aşıyı beklemek durumunda kalıyorlar / kalacaklar. Her uydurulan varyant ile üçüncü dördüncü doz aşıyı olmak için sıralarını bekleme umuduyla baş başa kalacaklar gibiler.

Her başarısızlıklarında varyant uydurmaları işte bu yüzdendir.

Bunca zamandır aşıların başarısızlıklarını varyantla üzerlerini örtmeye, gerçeği gizlemeye çalıştılar. Şimdi de başarısızlık isim listelerine bir bakalım: Lambda, Kappa, Lota, Theta, Zeta, Epsilon, Gamma, Beta, Alfa, Delta (4)

Açık artırmaya girmiş bir ürün gibi, yok mu artıran?, diyesi geliyor insanın…

Bu varyantlara dikkat edin, uydurulan her bir varyant korku ikliminin kendisidir.

Dünya düzeninin değiştirilmesi için planlanan kuş gribi, domuz gribi gibi deneme sürümleriyle altyapısı oluşturulan strateji retoriğin son hali Covit 19, korona virüsüdür. Bu işin sekretaryası da DSÖ’dür.

DSÖ tarafından fonlayarak beslediği daha önce hiç tanımadığımız ismini cismini bilmediğimiz bir anda peydahlanan özel habercilerle sabah akşam korona’dan kaynaklı ve ölüm haberleriyle sağlıklı insanların psikolojisi bozma stratejisinin ana dayanağı ölümü gösterip sıtmaya razı etme öğretisinden beslenmektedir.

Bu propagandadan etkilenen binlerce insan aşı kuyruğuna girmelerinden yola çıkarsak bu konuda nispi başarı sağlamış olsalarda başarıları yeterli değil.

Her şeyden önce şu çok iyi anlaşılmalı ben aşı karşıtı değilim, aşı karşıtı birisi olsaydım en yakınım olan eşimi etkilerdim. Eşim kendi iradesiyle iki doz BioNTech oldu.  Aşı olmak isteyen insan tabiiki aşısını olmalıdır. Şahsi fikrimi belirtmem gerekirse ben aşı olmayı düşünmüyorum. Ben kimsenin özgür iradesine karışamam. Aşı olan kimi kendinden menkul şahsiyetler, benim özgür irademe karışmaya, yaptırım uygulattırmaya hakları yoktur.

‘Dünya Sağlık Örgütü’ (DSÖ) denilen çetenin emirlerine uymak zorunda değilim. Dünya Sağlık Örgütüne üye ulus devletleri ne gibi taahhütler verdiler bu benim sorunum değil. Ulus devletlerin kendi aralarında vardıkları Consencius ile tek merkezden uygulanan dayatmaları deşifre etmek aklıselim düşünen sorgulayan her duyarlı insanın başlıca görevidir. Aşı olmak isteyen buyursun aşı olsun herkes kendi özgür iradesiyle bu seçimi benimser.

Ben aşı olan bir insana nasıl aşı olma demiyorsam, aşı olupda onurlu irademle atbaşı giden kişilik haklarımı hazmedemeyen kendinden menkul, kendine vazife biçen, şahsiyetler aşı olmak istemeyen insanlara aşı olacaksınız dayatması yapmasın. Herkes haddini bilsin. Olduğun aşı seni korumuyorsa aşı olmayanlar size ne yapabilir ki? Bunu aşı olmadan önce düşünecektin.

Covit 19 diğer bir adıyla korona denilen bir virüs söz konusudur bir sürü insanın bu virüsten etkilendiği de ayrı bir gerçekliktir. Uygulanan aşı ne kadar koruyucu bu tartışmalıdır.

Resmi ağızlara bakarsak 2 doz aşı olana korona bulaşmayacağının taahhüttü yaptıkları propagandanın içindeydi. Sabah akşam ölüm haberleriyle yaptıkları propaganda ile insanları 2 doz aşıya razı ettiler.  Aşı olmalarına rağmen korona virüsüne yakalananlar ortaya bir bir çıkmaya başlayınca ansızın bir anda ağız değiştirdiler.

Soralım o zaman hani iki doz aşı olunca korona virüsü aşı olanların yakınından bile geçemeyecekti, ne oldu?

Şimdi de diyorlar ki aşı olmayanlar yüzünden risk altındayız diyenlere HÖST! , diyebilmek yerinde ve makul bir cevaptır.

Siz kendinizi aşı olarak garanti altına aldınız konumunuz diğer bir deyişle arkanız sağlam olması gerekiyor.

Asıl ortada risk varsa aşı olmayanlar için vardır. Bırakında bunu aşı olmayanlar düşünsün.

Aşı olmayanları bir şeyleri bahane ederek kendilerinden daha çok düşündünüz mü, bu şüphe çeker, şüphe uyandırır. Bu bağlamda niyetiniz sorgulanır. 

Şimdi de aşı olmayanlara yasaklar getirmeye çalışan bir zihniyet peydahlanmaya başladı amaçları aşı olmayanları yıldırmak yıpratmak lanet olsun şu aşıyı olayımda kurtulayım dedirtme stratejisidir. Yasal olmayan bu davranış insan haklarına aykırıdır. Gün gelir bu propagandaya alet olmuş şakşakçılar yasalar nezdinde hesap verir.

_Ali Galip Sayılgan_

Kaynaklar:

(1)  https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/asi-karsitiydi-covid-19dan-yasamini-yitirdi-1855752

(2)  https://www.sozcu.com.tr/2021/dunya/pfizer-biontechin-corona-asisini-yaptirdiktan-sonra-oldu-6212832/

(3)  https://www.sozcu.com.tr/2021/dunya/iki-doz-asi-yaptiran-18-isvicreli-oldu-6557384/

(4) https://i2.wp.com/koronadur.metropolfm.de/ohoalilr/2021/07/Korona-Virus-Varyantlar-3.jpg?w=553&ssl=1

 

 

 

GENEL kategorisine gönderildi | ‘AŞI OLMAYANLAR YÜZÜNDEN RİSK ALTINDAYIZ’ DİYENLERE HÖST! DİYEBİLMEK… için yorumlar kapalı

Korona virüsü’nü geliştirip…

PATENT NUMARASI: (EP 1 694 829 B1)

Resmî açıklamalara bakarsanız güzel güzel anlatılan masallara inanıp itaat etme kültürünüzü geliştirirsiniz. Resmi yetkililerin her zaman doğruyu söylemedikleri halka yalan söyledikleri bilinen gerçeklerdir. İşte korona virüsü de bunlardan biridir. Sizin gözünüzün içine baka baka aklınızla alay edilircesine yalan söylenir, sizde bu yalanları doğru sanıp ‘şüphe duymadığınız’ resmi yetkililere inanırsınız.

Resmi ağızların söylemlerine kuşkucu yaklaşıp mevcut durumu sorgulayanlara ortalığı karıştırmaya çalışan ‘komplo teorisi’ üretmekle suçlayan resmi açıklamaların yanında saf tutan kitleler gibi bir güzel secdeye varmış olursunuz.

Hatta resmi açıklamalara bakılırsa canlı hayvan pazarında hayvanlardan bulaştığına dair tuhaf bir senaryoya inandırılırsınız. Çin’in Hubey eyaletine bağlı, Vuhan kenti korona virüsüyle boğuştuğu bir gerçek ama canlı hayvanlardan insanlara bulaştığı tartışmalıdır. Üstelik bu, ileri sürülen tartışmalı sav kocaman kuyruklu yalandır. Mevcut argüman doğru olsaydı binlerce yıldır Çinliler, binlerce kez kırılıp ulusça yok olması gerekirdi.

Bu senaryoya gerçeklik süsü verebilmek için Çinlilerin yarasa yiyor olmaları ciddi bir argümanmış gibi öne sürülmüştür.  Bu yüzden canlı hayvan satılan pazar kurgunun içinde yer alması bir sürü insanın sorgulamadan kabullenmesine, mevcut gerçekliğin gizlenmesine neden olmuştur.

Hala milyonlarca insan yaşadığı panikten mevcut gerçekliği bilmiyor.

Korona virüsünün patent numarası konu başlığında yer verdiğim gibi patentin kendisini de bu yazının ekinde yer vereceğim. Yarasalarda bulunan bir korono virüs türüne bildiğimiz SARS korona virüsünün spike proteinini (virüsün ACE2 reseptörünü kullanarak hücreye girişini sağlıyor olmasını bilerek kodlanmış olması düşündürücüdür.  Genetik materyalini genetik metotla monte edilmesiyle bir çeşit yeni Chimeric (hibrit) korona virüs elde edilmiştir. Üstelik aşısı ilk baştan üretilmesine karşın binlerce insanın ölümüne karşı aşışı gizlenmiştir gizlenmeye devam etmektedir.

Çin’in Vohan kenti Çin’in Avrupa açılan önemli bir pazarıdır, Vohan kentinden tüm Avrupa’ya giden mallar buradan çıkar ayrıca Çin’in 5g teolojisini denediği şehirdir. İlk corona virüs olayının buradan patlak vermesine uyum sağlamaya çalıştırılan Çin’in Hubey eyaletine bağlı Vuhan kentinin halka açık pazarında canlı yarasaların satılması küresel senaryoya çok güzel bir malzeme edilmiştirr. Maalesef dünya ölçeğinde milyonlarca insanın resmi ağızların açıklamış olduğu bu senaryoya inanarak sessiz kalması düşündürücüdür.

Bu virüs hezeyanıyla küresel açıdan yeni dünya düzenine geçişin hayata geçirilmesinin denemesinde kendi haklarına gerçeği açıklamayıp sessiz kalan / susan ulusal devletlerin hükümetleri de işbirlikçidir.

Korona virüsünü patenti alan Fransız Doktor Yves Leyn den ve eşi eski Fransa Sağlık bakanı Agnès Buzyn ve Çin’de bu hastalığı taşıyan yarasalardan bu virüsü ayrıştıran bu konuda makale yazan baskılar karşısında makalesini geri çeken karı koca arkasında bulunan firma kesinlikle insanlığa karşı işlenen bir çeşit kimyasal silah kullanma suçu hassasiyetiyle uluslararası mahkemelerce yargılanmalıdırlar.

Ali Galip Sayilgan

Üretilen virüs’ün patenti

EP1694829B1

GENEL kategorisine gönderildi | Korona virüsü’nü geliştirip… için yorumlar kapalı

Korona virüslü günlerimizde Malthus’un yeri.

Çok uzun yıllardır zaten dijital para kullanıyordum. Elime kâğıt ve demir para hiç geçmiyor. Paralar aşırı derecede Korona Virüsü barındırdığı adeta mikrop yuvası olduğu ispatlanmış durumda bu yüzden kimi ülkeler piyasadaki mikroplu paralarını geri çekip yeniden piyasaya sunuyorlar.

Başka bir rahatsızlığımdan dolayı yaşantımın büyük bir bölümü zaten evde geçirdiğim için bu günün meşhur deyimiyle ”karantina” tümcesini duyunca apansız gülümsemeye başlıyorum.

2020 yılının koronalı virüs günlerinde binlerce insanın ”karantina” ya tabii olduğu şu günlerde ‘demek ki yalnız değilmişim'(!) diyerek gülümsemeye başlıyorum. Eve kapanan kitleleri empati yapmaya çalışıyorum.

1766 – 1834 yılları arasında yaşamış İngiliz İktisatçısı Malthus, nüfus teorisi, gıda üretimindeki artışın, nüfus artışından daha yavaş olacağını ve buna bağlı olarak yaşam refahının düşeceğini öne süren teoridir.

Bu yüzden Malthus, geç evlenmek, az sayıda çocuk sahibi olmak vb. hareketlerin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Yine Malthus’a göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı ve bu yüzden bu tür bir nüfus planlaması üst sınıflardan ziyade alt sınıflara uygulanmalıydı.  

Fakir halk kesimlerine yapılan (özellikle kamusal) yardım programlarına karşı çıkmıştır. Her türlü toplumsal müdahaleye ve yardıma muhalif olmuştur.

Malthus ‘un düşünceleri daha kendisi hayattayken büyük tartışmalara neden olmuştur.

Bugün hala Malthus’u savunanlar bulunurken, onu eleştirenlerin de sayısı hayli fazladır.

Her ne kadar Malthus ‘un ve Neo-Malthusçuların 20. yüzyıl için öngördükleri sefalet ve kriz (aşırı nüfus artışı karşısında yetersiz gıda üretimi) yaşanmamış olsa da, bu tür bir krizin yaşanmamasında gelişen teknolojinin payı büyüktür derler.

Karl Marks ve Friedrick Engels ‘Nüfus sorunu ve Malthus’ isimli eserinde şiddetle eleştirirler. Eserlerinin bir yerinde Malthus’u şöyle betimlerler: ”Yazarının niyeti ne olmuş olursa olsun, Maltusçu nüfus teorisi başında ne idiyse sonuna dek öyle kaldı- çalışan halkın içinde bulunduğu durum için bir özür ve toplumsal koşulları düzeltmek için yapılacak tüm girişimlere karşı bir ihtar oldu.

Bu şekliyle, Malthus ‘un yaşadığı süre boyunca, bu teori, ona, sadık bir uşak gibi hizmet etti. Ve Malthus ‘un ölümü üzerinden yüzyılı aşkın bir süre geçtikten sonra bugün de hala sadık uşak hizmeti görüyor.” (Sol Yayınları, Sayfa:17)

Tarih Thomas Robert Malthus’u haksız çıkarmıştır. 20.yy kadar geçen onca sürede yoksul insanların insan popülasyonun artışıyla Malthus ‘un uşaklığını yaptığı üst sınıfın yaşam standartları hiç bozulmamıştır aksine servetine ve lüksüne servet ve lüks katarak dünyayı yönetmede etkin görevler aldıklarını sağır sultanlar bile bilir. Marks ve Engels’in eserlerinde tanımladıkları gibi, kapitalist tekellerin uşaklığını yaptığını tarih bir kez daha tescillemiştir.

Gelinen noktada korana virüslü günlerimizde biz, ibretlik Malthus’u anmadan geçemezken Malthus ‘un fikriyatıyla hareket eden dünya kapitalist düzeni korana virüsünü kendisine rakip ekonomi olarak gördüğü Çin’de yaydığını bu vesileyle yeni bir dünya düzenine geçmek için deneme yaptığı şeklinde özellikle Amerikan emperyalizmine karşı suçlayıcı ciddi makaleler yayınlanmıştır.

Korana virüslü günlerimizde sanırım gelişmeler çok şeylere gebe kalacak. Virüslü günlerden kimyasallı günlere umarım varmayız. Kimyasallı gerçek nüfus planlamasıyla bu gelişme Malthus ‘un zırva teorisine hizmet eder.

Korona virüslü günlerimizden mikrop barındıran paraya, (paranın alternatifi olan dijital paraya), karantinaya, hatta Malthus’a varana kadar birçok konuya değindim Kovid-19’a karşı okurdaşlarıma bol moral bol dirençli aydınlık dolu güzel günler dilerim.

_ Ali Galip Sayilgan _

GENEL kategorisine gönderildi | Korona virüslü günlerimizde Malthus’un yeri. için yorumlar kapalı

Sırrı Süreyya Önder Chp’ye çağrı yapmış : …

Irkçılıktan laf açılmışken iğnenin minnacık ucu bir yerlerine batmış gibi zıplayacakları kesindir.

Bu duruma göre herkes kendince ‘doğrucu Davut’ olduğu için, her zamanki gibi hiç kimse müthiş bir kibirle malum burunlarından kıl aldırmayacaktır. Döne döne aynı noktaya gelen setenci beygiri gibi, ben de yine dönüp dolaşıp aynı yere geleceğim.

Çünkü bu konu çok önemli pas geçilecek bir konu olmadığı için dönüp dolaşıp bu konuyu işleyeceğim. HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder CHP’ye çağrı yapmış meraklısı habere bu linkten ulaşabilir: http://www.cumhuriyet.com.tr/…/Sirri_Sureyya_Onder_den_CHP_…

Bana göre kendince haklı bir o kadarda olması gereken içeriğe sahip. Bu söylemde işlendiği gibi birçok hoyratlık CHP’nin oylarıyla hayata geçti…

Keser ve sap ilişkisi gibi HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için mecliste yapılan oylamada hepimizin bildiği gibi AKP ile birlikte iş tutan (içlerinde gizli ırkçılık taşıyan) CHP’liler dönemin koşullarında sergiledikleri icraatlarıyla çok mutlu idiler.

Adalet katledilirken adaleti katledenlere destek birebir destek verip AKP ile aynı çanağa işeyen CHP’liler faşizmin aynı uygulaması bu kez kendilerine dönünce adaletin olmadığını fark ettiler! Sadece bu kadarla olsa iyi birde bu işin geçmişi var. Bu ülkede düzmece Ergenekon davası diye bir deprem yaşandı.

Birden fazla CHP’li milletvekili hapisteydi, onlarca CHP’li ve Kemalist tutuklandı, sorgulandı, yargılandı. Hatta intihar edenler bile oldu, sahi tamda bu noktada koyunlaşma metodolojisine mehil vermiş CHP’nin tabanı, neden sorgulama vasfını yitirdi dersiniz? Bir kez koyunlaşma metodolojisi içselleştirildi mi olmayınca olmuyormuş.

Günaydın CHP! Referandumda yapılan sahtekârlıkla ülke elden gitti, duyarlı insanlar sokağa döküldüğünde CHP bu duyarlı insanlara özellikle mesafe bırakarak yalnız bıraktı.

CHP için ülkenin elden gidip gitmemesi önemli değildi, önemli olan AKP tarafından terörizmle suçlanmamaları idi. CHP’NİN KOYUNLARI…

Şimdi ne oldu da sokağa çıkarılıyoruz diye tabanınız size tek kelimelik bir soru sormuyorsa, akla şu soru gelir, koyun koyundur.

Koyunun CHP’lisi, AKP’lisi olmaz koyun koyundur. Koyun düşünmeden önüne konulan otunu yer.

HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığı mecliste kaldırılırken oy kullanan CHP’li milletvekillerinin bu tavrına (özellikle Kürt kökenli milletvekili oldukları için) ırkçı parti politikalarına tabanı ses çıkarmıyorsa koyunluğun resmini çizmek için sanırım tamda bu noktada ünlü ressam Abidin’e gerek yok.

Ne demiştik yukarıda? Koyunun CHP’lisi, AKP’lisi olmaz, koyun koyundur.

Koyunlaşma metodolojisi günümüz toplumunda sosyolojik bir olgudur.

Elbette hak aramak için mücadele etmek güzeldir ama geç kaldınız, o kadar insanı sokakta heba ederken sahi neredeydiniz?

İktidar tarafından terörist ilan edileceğiz diye sokaktaki insanlara hep mesafe koydunuz, şimdi sokağa çıktınız.

İktidarı temsil eden ana akımın kendisi terörist olduğunu bir türlü kavrayamadınız…

Açlık grevi yapan canları bile teröristlikle suçlamalarının tek anlamı var oda kendi teröristliklerini gizlemekten başka bir şey değildir.

Korka korka da olsa sokağa çıktınız, korkunun ecele faydası olmadığı için bakın şimdi sizde terörist oldunuz.

Demek ki, iktidarın gözünde terörizm buymuş. Demek ki, iktidarın gözünde kendi teröristliklerini gizlemek için hak arayanları terörist ilan etmekmiş.

HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun dün Ankara’dan başlattığı ‘Adalet Yürüyüşü ‘ne ilişkin “CHP’den özeleştiri içeren ve toplumsal muhalefeti büyüten bir çağrı bekliyoruz” demiş, keşke öz eleştiri yapmayı bilebilseniz.

Kolye gibi boynunuzda taşıdığınız berbat kibriniz ‘milletvekili dokunulmazlığında’ sizi iktidarla iş birliğine kadar götürdü. Emin olun yüreği buruk bu insanlar sokakta sizi belki yine destekleyeceklerdir ama geçmişinizle ilgili siz ne kadar öz eleştiri verebileceksiniz bunu yaşayıp göreceğiz.

Çünkü halkın gerçek dostlarını tekelci sermayenin çıkarlarına yabancılaşmayla mümkün olması demek aynı zamanda koyunlaşmayan / bilinçli dinamik bir tabanın her koşulda kendilerini sorgulamasıyla mümkün olacaktır.

_Ali Galip Sayılgan_

GENEL kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Siyaset yaptığını sanan efendi…

Korkuyorsa korkuyorum desin çenesini kapatıp köşesine çekilsin otursun.

Yada şeffaf olsun.

Efendim Adil Öksüze kim GPS cihazı ithal ettiyse sorumlusu odur diyor… Şifahen bazı konularda bir şey bildiğini ima ediyor.

Bir şeyler bilebilir bu çok normal zira ‘görünen köy kılavuz istemez!’ özdeyişi gibi her şey ayan beyan ortada iken, iş bunun adını doğru koymaktan geçiyor.

Adını net olarak koyma işi gündeme gelince dilinin altına yerleştirdiğin baklaya sığınmak bunu siyasete dönüştürme çabası bire bir Oportünizm kendisidir.

Kılıçdaroğlu dilinin altındaki baklayı eveleyip geveleyip durmasın bu darbenin baş sorumluları falan falan kişidir diyerek net konuşmalıdır.

Korkmak insani bir durumdur korkularını empati yapabilirim, korkan adam susar, bu hem susmuyor baklasına sığınarak hemde net konuşmuyor.

Dilinin altına yerleştirdiği baklasının müsade ettiği kadar madde madde sıralıyor:

” 1- Meclis’te kurulan komisyonunun darbenin ana boyutunu ortaya çıkarması iktidar tarafından engellendi. Darbenin kilit bürokratları Meclis’e gelmedi. Bu bizi kuşkulandırdı.

2- FETÖ’yle ilgili ana iddianameyi hazırlayan savcı görevden alındı.

3- Ana çatı iddianamesine dair önemli kuşkular var. İddianamede bazı bölümler arasında kopukluklar var. Nokta nokta gidiyor, sonra üst akıl diye bir bölüm başlıyor. Bu, darbe girişimini kapatma çabası olduğu kuşkusunu ortaya çıkardı.

4- 6 Haziran tarihli FETÖ terör örgütüyle ilgili iddianame var. Orada FETÖ’nün darbe yapacağı söyleniyor. Darbe yapacak güce eriştiğine dikkat çekiliyor. Peki, bu biline biline darbe niye önlenemedi?’’

Bu darbeyi örgütleyen şu kişiler diye adını koymadan çekiniyor.

Grekoromen güreşçileri gibi arkaya dolanıp beş puan almayı yeğliyor.

Darbe girişimini MİT müsteşarı Hakan Fidan ile Tayyip Erdoğan’ın referanduma giden başkanlık sultasını başarıya dönüştürmenin stratejisi olduğunu daha önce yazmıştım.

Başkanlık sistemi sürecinin bir ameliyatı olduğunu, darbe girişiminin sorumlusu (bu ikilinin örgütlediğini açık açık söyleyemiyorsa) politika yapıyorum diye efelenip konuşmasın.

Adil Öksüz neden bırakıldı diyor!

Öllüğün körü için bırakıldı Kılıçdaroğlu.

Adam zaten MİT Ajanıydı Hakan Fidan ile Erdoğan’ın sana neden bırakıldığını mı anlatacaklarını sanıyorsun?

Sen koştura koştura ‘Yeni Kapı Ruhuna’git…

Darbe mi? Tatbikat mı? Muamması sürerken, Kılıçdaroğlu gibi korkuları olup darbe tezgahının sorumlularının adını bir türlü koyamayanlar için ben bu adreste TIKLAYIN yazmıştım.

Ama sen her zamanki gibi okumadın, dehşet dengiz yüksek bilgilerine dayanarak darbecileri lanetlemek için ‘Yeni Kapı Ruhunu’ yaşatmaya gittin.

Aslında asal (gerçek) darbecileri desteklemek için işbirliğine gittin.

Pabucumun kaşarlanmış bütün kül yutmazları sanki CHP’nin içinde…

CHP’nin içinden hiç mi kültürlü birisi yok? CHP salakların bileşkesinden oluştuğunu ben sanmıyorum. Birisi bu ”baklacıya” çevresinde ne olup bittiğini bilebilmesi için takip etmesi gerektiğini bu yüzden okuma alışkanlığı edinmesi gerektiğini anlatsın.

Ağzında baklayı eveleyip geveleyip duruyor, bir türlü diyemiyor darbenin asıl katilleri Tayyip Erdoğan ve Hakan Fidan  Ve Hulisi Akar olduğunu bir türlü dillendiremiyor.

Dilinin altında bakla ile siyaset yaptığını sanan adam;

Ya sus, ya Konuş!

Ali Galip Sayılgan

GENEL kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Yarasadan kadına…

İnsan haklarının olmadığı bir ülke de yarasa veya (hayvan) hakkı olur mu?

Normalde olması gereken bu ama bizim standartlarımıza göre lüks kaçar. Neden lüks kaçtığını 'falana (…) anlatır gibi' derken isimini vermeyeceğim. Yani isim verip işin kolayına kaçmayacağım.

Zikretmek istediğim o isim, bugün siyaset sahnemize damgasını vuran bir siyasinin oğlu olduğu için ismini burada kullanmayacağım.

Konuyu daha fazla dağıtmadan konumuzun rasyonel özüne geçelim.

Elbette burada yarasa her ne kadarda konumuzun kahramanı olsada yarasanın nezdinde insanların haricinde caddelerimizde karşılaştığımız sahipsiz köpeklere varana kadar bütün hayvanların canlıların hakkını konuşmak gerekir.

İlginç bir ülkeyiz vesselam, yetiştirilme tarzımızdan tutunda aldığımız eğitime varana kadar birçok konuda cahil cesaretiyle donanımlı bulunmaz birer Hint kumaşıyız. Hatta ipini koparanın profesör dekan olduğu, inşaat işçilerimiz üniversite mezunlarıyla dolu olduğu alınan eğitimin edinilen kariyerlerin ayağa düştüğü bir ülkedeyiz.

Neden yarasa? 

İlerleyen satırlarımda yarasa konusuna elbette kaynak sunacağım.

Şimdilik yarasadan nereye vardık diyebilecek kadar muammalar ülkesi olunca bir dokunanın bin ah işitebileceği malzemesi bol bir ülkeyiz demekle yetineceğim.

Hayvanlara kötü muamele yapılan hayvan haklarının sıfır olduğu bir ülkede yarasanın nezdinde hayvan haklarını konuşmak isterdim ki aklıma muamma olmuş cehalet kokan cahil insanları düşününce karanlık bir kör kuyuya taş atmak gibi bir şey olduğunu düşünmeye başladım.

Egemen erkek düzeni gereği erkeklerin durumunu bir kalem geçiyorum.

Düzen içinde ipleri ele geçiren erkek daha sonra değerlendirme  konusu olduğu için önceliği kadınların toplum içindeki sosyolojik konumunu önemsiyorum.

Bana  göre her şeyin başı kadınların olmazsa olmaz eğitiminden geçiyor olmasıdır.

Gelecekte sağlıklı, bilinçli, entellektüel nesiller yetiştirmek isteniyorsa, parmakla gösterilecek örnek bir ülke, örnek bir toplum  isteniyorsa, her şeyi radikal bir şekilde  değiştirecek olan (sihirli çubuğun kendisi) kadının egitiminden soyut değildir.

Bir ülkenin kadınlarının bilinç donanımı, kültürel yapısı üst seviyede olursa bütün bu olumsuz sorunların üstesinden gelebilmenin ön koşulu olan sarsılmaz temelleri atılmış olur. Unutulmasın ki binalar yer çekimi kanuna göre temel üstünde yükselir, yükselen binayı sırtında temeller taşır. Sağlam zemin üzerine atılan temel binanın ağırlığını kendi son kullanma tarihine kadar ayakta tutar. Sosyolojik açıdan toplumların gelişmişlik derecesi sağlam zemine atılan temel örneğinde olduğu gibi annenin konumu eğitimli olup olmasıyla ilgili olduğunu altını çizmek gerekiyor.

Yarasadan hayvan haklarından insan haklarına varana kadar her şey cehaletimizle ilgilidir.

Buradan kariyer sahibi olmuş profesörlerden tutunda, üniversite mezunlarına, öğretim üyelerine aklınıza gelen bilumum toplumsal Concession’nu  oluşturan uzlaşım çimentomuza varana kadar kendini kültürel doygunlukta gören nev-i şahsına münhasırlarımıza varana kadar herkese aslında sözüm.

Gelelim yarasadan yola çıkarak can alıcı konumuz olan kadına.

Toplumsal zurnanın zırt dediği delikte sanırım tamda burası.

Bütün sorun bu toplumda kadın eğitiminin olmazsa olmazı kadar bir yangıyı önümüze koyduğudur.

Bana göre kadınlar eğitilmeden anlatmak istediğim bütün sorunların çözümü hemen hemen imkânsızdır.

Daha ileri gidip yüksek müsaadelerinizle tarihsel olacak belki ama bu cümleyi sarf etmek zorundayım. Kadınlar cahil kaldığı sürece toplumun tümünün cahil kalması kaçınılmazdır. Bu aforizmamın altına gönül rahatlığımla imzamı atarım zira bunu ben söylüyorum bu sav bana ait.

Şunu unutmayınız ki bu konu yüzlerce sayfaya sığacak kadar bana göre bir kitabın asli konusudur. Burada kısacık makalemizle kitap yazmak değil amacımız sadece veri koşullarda gerçekliğin bir çeşit anekdotunu yapabilmektir.

Gelelim konumuza: bir an eğitimsiz cahil bir kadının anne olduğunu düşünelim. Çocuğu anne doğurduğu gibi, çocuğu eğitip hayata hazırlayan yine annenin kendisidir. Toplumun kültürel dengesinin değişimini istiyorsanız, önce kadının kültürlü olmasını istemeniz gerekecektir. Kültürlü bir kadın doğurduğu çocuğu kültürel zenginliğe boğacağını düşünebilirseniz gelecek için nasıl kaygılandığınızı ben şimdiden görür gibiyim.

Benzer konuyu bu adreste işlemiştim.

Kültürel zenginlikle yoğrulmuş yetişen toplumun bu yeni bireyleri altın nesil diyebileceğimiz devasa bir zenginliğin donanımıyla bütünleşecektir.

Bu gün en büyük sıkıntısını yaşadığımız okumuş ama cahil profesörlerin piyasada sebil gibi fazla olması, üniversite mezunlarının hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmaması (*) bir vasıfsız işçi gibi inşaatlarda, temizlik şirketlerinde çalışıyor olması, yarasanın nezdinde bütün hayvanlardan tutunda, insan haklarının olmadığı bir ülkede nefes alıyor olmamız cehalet kokan bir toplumu bize layık görenlerin sömürüde kar marjını düşünmenizi istiyorum.

Sevgili okurlarım, cehaletin savunucuları elbette kadının eğitilmesini istemeyeceklerdir çünkü kadın kültürel olarak kendini geliştirirse yetiştirdiği çocuklar cehaletten beslenmeyecektir. Cehaletin atar damarı olan bataklık kadının cehaletidir. Unutulmasın ki cehaletin sivrisinekleri taşıdıkları cehalet sıtmasını bir topluma aşılayabilmesi kadının eğitimsizliği üzerine inşa olmuştur.

Gelim şimdi İsveç’in yarasaları'na: ''İsveç Türlerin Korunma Yasası’nın çok sıkı olduğunu belirten Rune Gerell bu durumda Halmstad Belediyesi’nin söz konusu yapıyı yıkabilmesi içim Kent İdare Kurulu’ndan özel muafiyet izni alması gerektiğini söyledi.

İsveç Doğa Koruma Yasaları’na göre şimdiye kadar İsveç’te tespit edilen 19 yarasa türü 1986 yılından bu yana koruma altında bulunuyor.'' (**) 

Herhalde çarpıcı bu çevre bilinci, insan hakları ve hayvan hakları çarpıcı kültürel gelişmişlik kadının yetiştirdiği erkek ve kadınların daha bilinçli nesillerden geçtiğini göreceğimizi biliyorum.

Eğer bunun böyle olduğunu düşünemeyecek kadar cehaletle yoğrulmuşsanız siz düşünmenizde olur deyip sizin yerinize ben düşünmeye devam edeceğimi söylemeden geçmeyeceğim.

Atatürk devrimi Cumhuriyet kadını modernleştirmeye çalıştırmıştır daha kıta Avrupa'sında bu yokken Atatürk Cumhuriyetle seçme seçilme hakkını kadına bahşetmiştir. Cehaletin temsilcisi medreseler ise kadının eğitim almasına ayak direterek kadının eve hapsedilmesini, cahil kalmasını çocuk doğuran cahilliğiyle cahil çocuklar yetiştiren Osmanlı kokuşmuşluğu olan din eksenli sömürü düzenin oluşmasını istemişlerdir.

Bu gün bu anayasa referandumuyla toplumun içinde yer alan cüzi miktarda gelişmiş olan kadının verebildiği kadarıyla eğitim seviyesini bile çok gören gericiliğin Osmanlı kokuşmuşluğundan sömürü kar payı elde edecek hacı hoca gericiliği geçmişe özlem duymasının bir nedenide budur.

Günümüzde yaşanan bu gerçeklik hiç yok olmayan sinsice kendisini besleyen Cumhuriyet düşmanlarıyla Cumhuriyetin yok edilme Arap kültürünün gericiliğinde insanların geleceğini zapt-ı rapt altına almak isteyenlerin gerçekliğimizle karşı karşıyayız.

Evet, insan haklarının olmadığı yerde yarasa hakkı olur mu?, sorusuyla bitirmek istiyorum bu kısa anekdotu mu.

Ali Galip Sayılgan

Kaynak:

(*) ''Üniversiteyi bitirdikten sonra kurumsal firmalarda yöneticilik yaptı. Ancak yöneticilik işini bırakıp Uşak'ta pilav satmaya başladı.'' TIKLAYIN

(**) TIKLAYIN

GENEL kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Klasikleşmiş bir Tayyip Erdoğan yemi ve Hollanda!

Bu yazımı AKP’nin Hollanda çıkarmasını (referandum oyu uğruna) kurgulayıp ajanslara düştüğü saatlerde kaleme almış olsamda bir türlü yayınlamaya fırsatım olmadı. Karşılıklı atışmaların tansiyonun düştüğü azda olsa durulduğu bu günlerde seçmenleri tarafından kurgunun çakılmaması uğruna zaman zaman sataşmalar sürüyor. O gün kaleme aldığım yazıma şöyle başlamışım.

—–^^^——

‘Eyyy” leşen bir Tayyip Erdoğan ülkesi, Cumhuriyet tarihimizin diplomaside dilinde belkide en orijinalidir. 

‘Eyyy Amerika!’,

‘Eyyy Almanya!’  lara alışmıştık ki şimdi de buna ‘Eyyy Hollanda!’ ekleniverdi.

‘Eyyy Hollanda!’ Komik bir hitap tarzı ‘Eyyy’ ile başlan Tayipçe Kasımpaşa Jargonu cümlesi…

Sanırsam uluslararası diplomasiyi Kasımpaşa varoşu sanıyor.

Siyasetçilik tarihinde ‘Eyyyleyen’, ‘Eyleşen’  göndermeleri, içeriğine alan cümle mimarlığının temelleri Kasımpaşa varoş kültüründen soyutlamaya kalkmak gerçekliğin rasyonel  özelliğini ıskalamaktan başka bir şey olamaz.

Özgün içeriğin nesnel yapısı malumumuz olan  jargondan soyut olmasa da klasik bir Tayyip Erdoğan ‘yemi’ olduğunu sağır sultan duymuş bilmiş vaziyette.

Yutmamalıydınız ama yuttunuz, ‘Eyy Hollanda!’

Şimdi iyimi oldu?

Elbette bunu yaşayıp göreceğiz.

Bu yemi önce Avusturya’ya attı Avusturya geçiştirdi, sonra Almanya’ya attı, atılan yemi Almanya’da pek kale almadı pabuç pahalıya patlayacağı için Tayyip Erdoğan Almanya’nın üstünde durmadı. 

Almanya üzerinden ülkenize gönderilen provokasyonun mimari olan aile bakanı nezdinde maalesef bu yemi yuttunuz.

Bu sürtüşmeyi Tayyip Erdoğan ülke içindeki ezici bir çoğunlukla gelişen hayır oylarını, evet oylarına dönüştürmek için ekstra çıkardığı herkesçe bilinmektedir.  

Hollanda ile karşılıklı sert açıklamalar durulduğu şu günlerde, Tayyip Erdoğan bu kez yeniden Almanya’ya yöneldi.

Almanya’nın da yine aynı Hollanda gibi ne Naziliği kaldı nede faşistliği.

Kokuşmuş siyasetini bilen herkes şunda hem fikir; mağdur edebiyatı yaratacağını, mağduriyet taktiğiyle oy toplayacağını çok iyi bildiği için, yurt içinde özellikle muhatapları bu tezgâha gelmemek için çok dikkat ediyordu.

Ama siz bunun farkına varamadığınız için Nazi suçlamasına çok sert tepki gösterdiniz ve başladı arkasından mağduriyet edebiyatı!

Bu konuya ilişkin New York Times International ‘da bir yazı yayımlandı yazının başlığı Mr. Erdoğan’ın ikiyüzlülüğü.(*)

Kısa bir yazı söyledikleri ise oldukça çarpıcı.

‘Erdoğan kendi ülkesinde ağzını açıp konuşacak adam bırakmıyor; gazetecileri, yazarları, aydınları ve siyaset adamlarını hapishanelere dolduruyor, ayrıca referandumda “hayır” propagandasını şiddetli bir şekilde önlüyor ve bastırıyor; sonra kendi yapacağı propagandaya izin vermeyenlerin “Nazi” olduğunu söylüyor.’

Nazizm ruhunu benimseyen birinin, Nazizm ruhuyla hareket Erdoğan’ın Hollanda’yı  Nazilikle suçlaması manidardır.

Gazeteciler, yazarlar, akademisyenlerin yanı sıra on binlerce kişinin hapishaneye tıkıldığı, 150’den fazla medya şirketinin kapatıldığı rekor ülke konumundadır.

Avrupalılar için Tayyip Erdoğan’ın bu açıklamaları korkunç bir şaka gibi. Erdoğan’ın hükümeti kimseye insan hakları ve demokrasi dersi verecek konumda değil.

Ülkede çoğu uyduruk kanıtlarla olmak üzere aralarında yargıçlar, savcılar, Kürt siyasetçiler ve 100’den fazla gazetecinin de bulunduğu 40 binden fazla kişi hapsedildi.

“Kısa süre önce yayınlanan bir BM raporu ülkenin güneydoğusundaki Kürt bölgesindeki ayrılıkçı militanlara karşı yürütülen taarruzda Türk güvenlik güçlerini işkence, yargısız infaz ve orantısız güç kullanmakla’’ suçlandı.

OTOKRASİNİN KULLANMA KILAVUZU YENİ ANAYASA 

Erdoğan’ın Türkiye’sinde artık protesto gösterileri şiddetle bastırılmıyor, çünkü muhalifler eylem yapmaktan korkar hale gelmiş durumdadır. Daha önce yaşanan protesto mitinglerinde bombalarla toplu katliamlara kurban giderek hayatını kaybeden onlarca insan söz konusudur.

Hukukun üstünlüğü ‘Erdoğan’ın çıkarlarının üstünlüğüne tabidir’ ilkesi kurumlaştırılmış durumdadır.

En basit demokratik hak arayışlarında despotik bir şekilde bastırmak, hak arayışında bulunanlara kötü muamele ve işkence yapılması olağan ve sıradanlaşmış konumdadır.

Bu denli despotik davranışı yeterli görmeyen Erdoğan daha çok faşizm yetkisini elinde bulundurmak için, faşizmin krallığı diye tanımlayabileceğimiz başkanlık sistemi uygulaması için referandumda evet oyu çıkmasını istiyor. Hayırcıları terörist suçlamasıyla ne yapmak istediğini şimdiden belirlemiş oldu. Amacına hizmet eden her türlü propagandayı ahlaki açıdan mubah gören ağızları açık bırakırcasına ikiyüzlü bir yol izlemede kendilerinde bir sakınca görmemektedirler.

15 yıllık iktidarlarında hırsızlıkları tapelere yansımış durumdadır, iktidarı süresince elde etmiş olduğu Erdoğan’ın sermayesi, dünyanın sayılı zenginlerini dahi dudağını uçuklatacak şeklindedir.

Günümüz Türkiye’sinde özgürlükler Erdoğan’ın bir çift dudağından çıkacak sözcüklerle tartılırken Nazizm konusunda yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış misali gibi Erdoğan gerçekleri ters yüz ederek kendi ekolünde yine ikiyüzlü bir ‘tarih’ (!) yazıyor.

İkiyüzlü bir ‘tarih’ (!) yazılımında ülkenin ekonomik gelişiminin aleyhine pragmatik politikaları uygulamada asla çekinmeyen Erdoğan, kendi egosundan kaynaklanan kişisel çıkarlarını ülkenin çıkarlarından üstün tutmaktadır. Buna en çarpıcı örnek Hollanda ile yaşanan krizin kendisidir.

Söylediklerimizin doğruluğu bu tabloda görülüyor. Hollanda’nın ülkemize ekonomik getirisi ne yazık ki birinci sıradadır.

Kendi çıkarına uygun kendi geleceğini ülkenin çıkarına peşkeş çeken, kendini ağırlatmak için kendine saray yaptıran bir megalomanın Türkiye’nin başına musallat olan bir çeşit püsküllü bela şeklindedir. Halkın dini duygularını istismar eden egosu için dini kullanan tehlikeli bir kişiliktir Erdoğan.

Gerçeğin bire bir kendisi olan tahlilimizden palyaço komikliğinden tirajı komikliğe dönüşen siyaset arenasına yeniden dönecek olursak; Türkiye Hollanda’ya yaptırım uyguluyor, Hollanda başbakanı ise ‘Türkiye’nin yaptırımları hiçte kötü değil’ şeklinde dalga geçiyor.

Gerçekliğin kendisi olan ekonomik bağımlılığın realitesi yukarıdaki tablo dan soyut olmayınca komik davranışlarıyla haliyle dalga geçilmesi kaçınılmaz olur.

Türkiye’yi önce hurma cumhuriyetine çeviren referandumdan sonra hurma despotizmine dönüştürerek geçiş yapan talihsiz yapı taşları adım adım gericilikle örgütleniyor. Camiler Cumhuriyet düşmanlarının faaliyet gösterdiği hücre evleri gibi çalışıyor. Bütün gericilik Tayyip Erdoğan desteğiyle Cumhuriyetin cenaze törenine hazırlanıyor.

Siyasal İslamcılığın diğer bir ikiyüzlülüğü de darbe girişimidir.  

Daha önce yazmıştım başkanlık sistemi ve evet oyları için darbe girişimi kontrgerilla örgütlenmesidir. Bu senaryo MIT ile birlikte örgütlenmiştir.

Gelişmelerin tümü Cumhuriyet rejiminin kılınması gereken cenaze namazı konusunda örgütlenen stratejini bir nevi taktiktiğinden başka bir şey değildir.

BU BİR İKİYÜZLÜLÜKTÜR

25.Ocak.2008 yılında bizzat Erdoğan tarafından imzalanmış olan çıkarmış oldukları yasaya göre Avrupa ülkelerinin AKP’li bakanlara referanduma yönelik propagandaya izin vermemesi, Almanya ve Hollanda’yla ortaya çıkan krize yönelik tartışma sürerken, yurt dışında seçim propagandası yapılamayacağına dair düzenlemeyi AKP yasalaştırmıştı. Bu konuda TBMM’ye sunulan yasa tasarısının altında da bizzat dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası bulunuyor.

‘Yasak’ kararını AKP’liler almıştı… İşte Recep Tayyip Erdoğan’ın 2008 yılında attığı imza (**)

Hollanda’nın yapması gereken bir şey varsa oda uluslararası adalet divanına baş vurup ucuz cengâverlikle provokasyon yapmak isteyen Erdoğan’ın acilen yargılanmasını istemek en uygun olanıdır. Bizzat kendisi tarafından imzaladığı yasalarına rağmen Hollanda’yı ve diğer Avrupa ülkelerini tahrik eden bir ruh halinin hoş görülüp geçiştirilip geçiştirilmemesi merak konusudur. Kaldı ki, kendi kişisel çıkarlarının başarı kazanması yolunda politika yaptığını sanan Erdoğan bindiği dalı kestiğini görmesine karşın ülkenin çıkarlarından daha çok kendi çıkarlarını düşündüğü bir gerçeklikle yüz yüzeyiz.

Erdoğan’ın kişisel çıkarları uğruna Avrupa Birliği ile ilişkileri koparsa ne olur?

Türkiye’nin en büyük ticari partneri 28 ülkeli Avrupa Birliği (AB) ile ipler geriliyor. Hollanda ve Almanya ile yaşanan siyasi kriz zaten uzun süredir kötü olan Türkiye AB ilişkilerini tamamen rafa kaldırabilir.

28 ülkeli AB ekonomisi Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı. Uzmanlar, Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasi gelişimi ve geleceğinin AB sürecine bağlı olduğu görüşünde.

AB ile ilişkilerin tamamen durması Türkiye’nin ekonomisinin de iflası anlamına geliyor. Büyüme düşecek, yatırımlar azalacak, turist gelmeyecek, işsizlik artacak. Yine AB-Türkiye ilişkilerindeki durma, Türkiye’nin dış borç yükünü daha da artıracak. AB’nin Türkiye ekonomisi için ne kadar önemli olduğuna bakmakta fayda var.

İhracatın yarısı (***)

1 Türkiye ihracatının yüzde 47’sini ithalatının yüzde 40’ını bu ülkelerden yapıyor. Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçilerin yarısı yine bu ülkelerden geliyor. Türkiye ve AB arasında büyük bir ivme kazanan ticaret hacmi 2016’da 146 milyar dolar olmuştu.

2 Türkiye AB’nin toplam ihracatından aldığı yüzde 4.4 pay ile 5. sırada bulunuyor. AB, 2016’da 68 milyar dolar ile Türkiye’nin ihracatında en üst sırada yer alıyor. Yine Türkiye’ye gelen doğrudan yatırımların yüzde 80’e yakını AB ülkelerinden geliyor.

Ana yatırımcı Avrupa

3 Türkiye AB’nin toplam ithalatında ise yüzde 3.9’luk payla ihracat gibi 5. sırada geliyor ki burada AB ülkelerinin kendi aralarında yaptığı ticaret hariç tutuluyor. Ayrıca AB Türkiye’nin ihracatında olduğu gibi ithalatında da ilk sırada yer alıyor. 2016 rakamlarına göre; Türkiye 198 milyar dolarlık toplam mal ithalatının 77.6 milyar dolarlık kısmını (yüzde 39’luk pay) AB’den gerçekleştirdi.

4 2016’da Türkiye’nin AB ile olan ticaretinde ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 88 seviyesinde gerçekleşti.

5 Sadece ihracat değil doğrudan yatırım açısından da AB’nin Türkiye ekonomisinde önemli bir ağırlığı bulunuyor. 30 Haziran itibarıyla Ekonomi Bakanlığı’na veri setine kayıtlı yaklaşık 50 bin yabancı şirketin 23 bini AB merkezli. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın verilerine göre 2016 Mayıs ayı itibarıyla bu şirketler Türkiye’deki doğrudan yatırımların yüzde 64’ünü gerçekleştirdi. 2002-2016 Mayıs tarihleri arasındaki doğrudan yatırımların büyüklüğü dikkate alındığında ise AB’nin Türkiye’ye yapılan yatırımlardaki ağırlığının yüzde 92 olduğu ortaya çıkıyor.

Turist sayısı düştü

6 Türkiye’nin genel turizm sektöründe son iki yılda yaşadığı kötüleşmeye paralel olarak AB’den gelen yabancı ziyaretçi sayısında da dramatik bir düşüş gözlendi. Yabancı ziyaretçi sayısındaki 2015’te yüzde 10 ve 2016’da yüzde 30’luk düşüşleri de eklediğimizde Türkiye ekonomisi için çok önemli olan turizm gelirlerinde AB’nin yerini ve önemini daha iyi anlayabiliriz.

Artık yeter

İsminin açıklanmasını istemeyen bazı AB uzmanlarına göre Avrupa artık yeter noktasına geldi. Tarihin hiçbir döneminde uluslararası ilişkilerde ‘Nazi’ ve benzeri hakaret sayılabilecek ifadelerin kullanılmadığına işaret eden uzmanların görüşleri şöyle:

* Türkiye’de AB ile olan ilişkileri sürekli baltalayan bir yaklaşım var. AB’den kurtulayım, idamı getireyim, yönetim sistemini değiştireyim, ekonomiyi çökerteyim diye. Bu durum ülkeyi tamamen içine kapatıyor.

* AB süreci tam da Türkiye’nin lehine dönmüşken yeni fasıllar açılmışken bu sürece girilmesi, Türkiye’ye kaybettirecek.

Türkiye kaybeder

Uzmanlara göre AB’den Türkiye’ye yatırım duracak.

Yatırımlar rafa kalktı…

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seyfettin Gürsel: Özellikle doğrudan yatırımlar açısından Avrupa Birliği’nin Türkiye için oldukça önemli olduğunu söyledi. Gürsel’in konuşmasının satırbaşları şöyle:

* Güvensizlik ve belirsizlik nedeniyle Avrupa’dan Türkiye’ye gelen yatırımlar askıya alınmıştı. Şimdi böyle bir ortamda yatırım kararları tamamen rafa kalkacaktır.

* Artık gelmeye niyeti olan turist de yaşananlardan sonra gelmeyecektir.

* Türkiye’nin AB üyelik sürecini artık kimse ciddiye almaz.

* AB, Türkiye ekonomisi açısından çok önemli bir çıpa. İlişkilerin onarılması uzun zaman alacaktır. Belki de hiçbir zaman onarılmayacaktır. Sputnik’e açıklama yapan Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Muhittin Ataman’a göre ise Türkiye, Avrupa ülkeleri ile ciddi bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde ve bunu kestirip atmak mümkün değil.

Göçmenlerin işi zor

Türkiye Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı Prof. Dr. Faruk Şen’e göre yaşanan gerilimin kaybedeni Türkiye olacak. Şen ilk aşamada Türkiye’nin kayıplarını şöyle sıraladı:

* Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinde 2014- 2020 döneminde Türkiye’ye sağlanacak yaklaşık 4.5 milyar Avro’nun 167 milyon Avro’su ödendi. Geri kalan ödemeler donduruldu. Geri dönüş için 6 milyar Avro’nun sacede 552 milyon Avro’su ödendi geri kalanı dondurulacak.

* AB’nin 7 yıllık yaptığı bütçelerde (2020-2026) muhtemelen Türkiye yer almayacak. Türkiye’nin 2023’te AB’ye tam üye olacağım hedefi vardı. Bu gerçekleşmeyecek.

* Hollanda Türkiye’nin dış ticaret fazlası verdiği ülkelerden bazı ürünlerin ithalatında Türkiye’ye öncelik veriyordu, muhtemelen bunları sonlandıracak.

* AB ile ilişkiler durursa, bu ülkelerde yaşayan 5 milyon 600 bin Türkiyeli göçmenin işi zorlaşacak. (KAYNAK)

Bu uzun alıntıda işlenen gerçeklik Türkiye’nin çok ciddi olaylarla çalkanacağını çok istedikleri iç savaşı kaçınılmaz kılacağını ortaya çıkarmaktadır.

Toplumsal muhalefet doğru temellerde örgütlenip kanalize edildiğinde devrim olgusu belkide kendi tarihinde ilk defa sıcak bir halkayı yakalamış olacaktır. Önemli olan yoksul kitlelerin taleplerini programına alan aş iş hürriyet özgülünde doğru bir önderliğin ses getirebileceği de ayrı bir gerçekliktir.

 Ali Galip Sayılgan

Kaynaklar:

(*)  https://www.nytimes.com/2017/03/08/opinion/mr-erdogans-jaw-dropping-hypocrisy.html?_r=0

(**) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/698111/_Yasak__kararini_AKP_liler_almisti…_iste_Recep_Tayyip_Erdogan_in_2008_yilinda_attigi_imza.html

(***) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/698857/AB_ile_ipler_koparsa_ekonomik_felaket_olur.html

GENEL kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Termonolojik ”gazel”ne kadar realitedir?

Kıl payı ‘Troçkist’(!) olmaktan yırttık mı ne?http://fraksiyon.org/sosyalistlerin-hdp-disinda-ne-isi-var/   linkinde yer alan  (Sosyalistlerin HDP Dışında Ne İşi Var?)   başlıklı bir yazıya dair…Yazarımız hem soru soruyor hem de kendisi yanıtlıyor, arkasından  niyetini de ekliyor:‘‘Bu, 20. yüzyılda birçok devrim deneyiminde sayısız kereler sorulmuş ve pratikte yanıtlanmış bir sorudur. Troçkist hareketin kimi kesimleri dışında bu soruyu olumsuz yanıtlayacak hiçbir devrimci, sosyalist yapı tanımıyorum.’’ Yazarımızın bu mantalitesine karşı çıkıyorsan kafadan Troçkist oluyorsun. İyi gene insaflıymış HDP ’yi eleştirenleri falan Kemalist ve Statükocu yapmamış. Zira bilinç altlarındaki tek mantalite Kürt siyasetini eleştirenler kafadan bu kategoriye giriyor. Yani buna göre eleştirmeyen sosyalist lazım.  Yoksa vay halinize! Ben Troçkist değilim, Kemalist, Statükocuda değilim netcez şimdi? Daha da ileri gideyim bir Türk Sosyalisti olarak sizin vazgeçtiğiniz bağımsız Kürdistan’dan yanayım. Şimdi ben hangi kategoriye giriyorum  doğrusu merak ediyorum! Türk Sosyalistlerinin neden uzak kaldığı bu kısa giriş olarak bu cevap bile yeter aslında, tabiki anlayana.Yazarımız kafasındaki olayı o kadarda ön yargılı betimliyor ki ‘‘… bu soruyu olumsuz yanıtlayacak hiçbir devrimci, sosyalist yapı tanımıyorum.’’  diyor.

O halde tanı…

‘‘Halkların Demokratik Kongresi, Batı’da, Kürt ulusal hareketinin güçleriyle devrimci demokratik akımların güçlerinin birleştirilmesini öngören antifaşist antiemperyalist bir cepheleşme hamlesidir.’’ denilirken, antifaşist neyse de, antiemperyalist bir yanını daha henüz ben göremedim. Gören varsa neye dayanarak gördüğünü açıklamalıdır.

Anti emperyalistim demekle malum anti emperyalist olunmuyor.  HDK anlayışının filizlendiği BDP koştura koştura gittiği Amerikan ziyaretleri kapalı kapılar arkasındaki görüşmelerle mi antiemperyalist oldunuz? Bu durum daha henüz hafızalardan silinmeden kendilerini antiemperyalist ilan etmeleri ne kadar inandırıcı?

Hani bir özdeyiş vardır litaratörümüzde ‘hiç kimse seni övmüyorsa sen kendi kendini öv!’diye geçen özdeyiş tamda konumuzla ilgili sanırım. Doğrusunu isterseniz HDK ’nın‘antiemperyalist ’ligini ben buna bağlıyorum.

Emperyalist hedeflerle barışık yaşayıp kendine antiemperyalist demekle antiemperyalist olunmadığını sanırım kendileri de bilir.

Deniliyor ki, ‘Sosyalistlerin HDP dışında ne işi var?’

Doğrusunu isterseniz komik bir soru. Bunu siz, önce kendinize sorun.

Bu soruyu soran arkadaşımız yaşanan gerçeklerden bi-habermiş gibi davranarak işi sanırım, iyi niyetliliğe vuruyor.

Hemen söyleyelim HDP hangi sınıf temeline dayanıyor? Yazarımız bu soruya kaçamak davranırken konuyla alakası olmayan Sovyet ve Çin örneklerini verirken cephe birlikteliklerini serpiştirip duruyor.  Doğru Cephe bileşkesinde kimin hangi sınıfı temsil ettiğinin pek o kadar önemi yok. İrdelediğinde her bileşke her fraksiyon belli bir sınıfı temsil ettiğini ileri sürer.

HDP dışındaki Sosyalistleri garipseyen yazarımız HDP’nin ne olduğunu verdiği örneklerde analiz edemiyor. HDP Cephe örgütlenmesi ise adı neden HDP?

Program ve tüzüğünden gördüğümüz kadarıyla cephe olayıyla uzaktan ve yakından bir ilgisi yok. O halde serpiştirilen cephe örnekleri neyin nesi? Hayata ne kadar uyuyor? Sanırım bunu okuyucuya bırakmak en güzeli.

Sosyalistler HDP gibi bir çadır partilerine biat etmeyecektir. Biat edenlerde zaten içinde varlıkları da söylemleri de bir o kadar belirsizdir.

Enternasyonalist bir dayanışma gibi kavramlarla HDP içinde olanlarda tamda bu yazının içeriğinde geçen kuyrukçuluğun Türkiye versiyonu olmaktan öteye gitmeyecektir. Zaten görünen de bu. Anlaşılan o ki, bu durumu aşmak için bu yazı kaleme alınmış. Durumu kotarmak için taze Kan’a sosyalistlerin bileşkesine ihtiyacı var.

İlle kuyrukçu olmak için Lenin döneminde hayat bulan işçicilik (Uvriyeristlik) konumu (tıpa tıp aynısı) olması gerekmiyor. Kuyrukçuluğun versiyonları çok çeşitlidir. Tarihin kendine özgü deviniminde değişik versiyonları bir şekliyle ortaya çıkıp kendine özgün yapısal bir değişimi kurumlaştırabilir.  ‘Uvriyerizm’ denilince ille de işçi-kuyrukçuluğu’ anlaşılmasın.

Bir dönem için ulusal mücadeleye argüman taşıyan PKK   ve  BDP Türkiye özgülünde çizdiği tablo Marjinal bir Kürt siyaseti  olarak algılanmış bu algılanma yüzünden Türkiye özgülünde derdini iyi anlatamamıştır. Bu görüngünün ortadan kaldırılması HDP  ismiyle  yeni bir oluşuma  (geniş tabanlı Türkiyeli Sosyalistleri de içine olan) bir vitrine ihtiyaç olduğu düşünülmüştür. Tekrarlayalım yeri gelmişken bu proje Abdullah Öcalan’a aittir.

Sosyalistleri de içine çekerek ulusalcılık marjinalliğini toplumsal bir pota da eriyebileceği düşünülmüştür.

Elbette tarihsel misyonunu tamamladığını düşündükleri bu ulusal mücadelenin izlerini üzerinde yansıtan BDP’ye son vermekti amaç. O izlenimi gölgede bırakabilmek için daha yoğunluklu Türk Sosyalistlerini içine alan Kürt marjinalliğinden arınmış bir vitrin tasarımıydı HDP.

Deniliyor ki; ‘‘HDK’nın emekçileri örgütlemediği iddiasına, HDK’nın üzerinde yükseldiği kitle tabanının hemen tümüyle emekçilerden oluştuğunu söyleyerek somut bir yanıt verebiliriz. HDK emekçi solunun bir parçasıdır.

HDK, ulusal boyunduruğa karşı mücadele içinde politikleşen Kürt yoksullarıyla Batı’daki politik işçi-emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir.’’

Ama bazen teori ve pratik aynı pota da yürümez. Niyet etmekle yapmak o konumda olmak çok farklı şeylerdir.

Ezilen halk ve mazlumluluk kategorisi ve ben yaparsam her şey olur, sosyalistlerde arkamızdan gelir düşüncesi, pragmatizmin kendisidir. Bir o kadarda optimist bir bileşkedir.

Öyle ya ben yaparsam olur!

Ama niyet ettiğiniz gibi olmuyor işte…

Mantık bu!

O halde buyurun yapın dışınızdaki Sosyalistleri neden çağırıyorsunuz?

Geçmişte de ben yaparsam olur denilmedi mi?  Denildi.

Neyin öz eleştirisi verildi?

Elde var sıfır!

Hala aynı mantık ben yaparsam olur…

Gerek Kürdistan da gerekse Kürdistan dışında Kürt ve Türk devrimcilerine (Örgütlerine) yaşam ve çalışma hakkı tanımayan PKK’nın bir öz eleştiri verdiğini duyan oldu mu?

Onlarca devrimciyi öldüren ve öz eleştiri vermeyen PKK anlayışıyla hiçbir şey olmamış gibi dalkavukçu (Uvriyeristlerden) sözümüz ona o sosyalistlerden olmayacağımızı deklare etmeye gerek var mı?

Doğruya ben yaparsam olur… Tam bir PKK mantığı…

Sahi siz hangi güvenden bahsediyorsunuz?

Ne zamandan beri Sosyalistleri düşünür oldunuz?

Ulusalcılıkla sosyalistlik bir arada yürümediğine göre önce ulusalcılarımız sosyalist olması lazım ki devrimcilere ait döktükleri onca kanın samimi olarak bir öz eleştirisini versinler ki ortak bir dili bulalım.

‘‘…Her şey bir yana, PKK ve Kürt yurtsever hareketinin esasen emekçilere dayanan, yoksul halkın girişkenliği üzerinde yükselen “plebyen” bir hareket olduğu bilinen bir gerçektir. Bu yorum bize ait değil bizzat kendileri söylüyor.

PKK’nın ve Kürt yurtseverliği üzerinde yükselen “plebyen” lik ten söz ediliyor (*)  gelinen realiteyi mercek altına aldığımızda plebyenliğin yansıması olan bir nevi kriter, bırakalım sınıf mücadelesini bir kenara, ulusal mücadeleden milim şaşamayan daha çok sınıfa değil Kürt burjuvazisinin koşullarını iyileştirmeye yarayan pragmatik bir mücadele anlayışından başka bir şey değildir.

PKK tez elden ismindeki işçi vurgusundan vazgeçmelidir. Zira PKK’nın post-modern dünyasında sınıfsal mücadele diye bir anlayışı yoktur.

‘HDK, ulusal boyunduruğa karşı mücadele içinde politikleşen Kürt yoksullarıyla Batı’daki politik işçi-emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir.’’  Kendi söylemleriyle tekrarladıkları gibi ulusalcılık temelinde bir politika dışına çıkacak bir argümana’da sahip değildir. İşçi ve emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir belki ama sadece bu kavram izafidir, real değildir.

İşçi ve emekçi hareketinin birleşik mücadelesini HDK Radikal demokraside arayışını sürdürmesi de işte bu yüzdendir. Sınıf mücadelesi kavramı sosyalist bir mücadelenin hedeflenmesinden doğan marksist literatürün olmazsa olmaz vaz geçilmezidir. Radikal demokrasi ise post modern bir anlayışın Marksizm’e yamanmasıdır.

Gayet doğal bir Radikal Demokraside ise ara katmanlardan gelebilen küçük burjuva sınıflardan gelen oluşumlar üzerinde yükselen temsili hakkın elde tutulmasıyla demokrasicilik geleneğinin oluşturmasından başka bir milim ileri gidemez.

Post-Modern argümanlı Radikal-Demokrasicilerinde özünde zaten işçi sınıfının başını çektiği bir işçi sınıfa ait devrim diye düzeni yıkma diye bir dertleri de yoktur olmayacaktır da. Post-Modern dünyasının Radikal-Demokrasisi tabiiki onlar için bulunmaz bir Hint kumaşı gibi buna neden sarıldıkları sanırım şimdi daha iyi anlaşılacaktır.

‘‘Hedef, HDK programında belirtildiği üzere “demokrasinin kazanılması” veya HDP programının daha vurgulu ifadesiyle “demokratik halk iktidarı”dır.  Bunun temel aracının halk meclislerine dayalı bir yönetim olacağı da besbellidir, programdan.’’  Bu cümleler yukarıda söylemlerimizi nasıl desteklediğini sanırım daha fazla bir şeyleri anlatmaya gerek kalmamaktadır.

Demokratik Halk İktidarında sınıfların mevzilenmesinden tutunda Şimendiferin işlevi muğlaktır. Buna göre Demokratik Halk İktidarının Şimendiferi sınıf değil, Kürt ve Türk burjuvazisinin bileşkesi olacaktır.(Dervişin fikri  ne olursa zikri de o  olurmuş misali gibi fikride zikri de  bu tespitlerimden bir gün sonra basına  düştü. Resim başlığını buraya  taşıyalım da   ne  söylediğimiz  daha iyi anlaşılsın.)

Hayat söylemlerimi doğrulamak için sanki adeta yarışıyor. Aşağıdaki tespitlerim 25.07.2012 tarihli. Basına düşen ”KÜRDSİAD KURULUYOR ”  başlıklı bu haberle  (yani daha  doğmadan) kaç yıl önce çakıştığı ortada. “Ulusal çit içinde yaşayan birden fazla ulus ve Uluscuklar ’ın palazlanmakta olan burjuvalarının çıkarları bire bir çakışmadığından dolayı, çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, ‘kendi ulusum dediği’ aynı dili aynı kültürü paylaştığını söylediği bu insanları ayaklandırmayı sağlayabilmişse, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur. Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır.” (abç.AGS)

Meraklısına duyurulur  ”Yarattığı uluslara ödül verme hakkı bize değil tam tersine burjuvaziye  ait olmalı”  tıklayın!

Dolayısıyla, aslında baştaki soruyu tersine çevirmek daha yerinde olacaktır: ‘‘Sosyalistlerin HDP’nin dışında ne işi var?’’ değil, tam tersine HDP nin dışında olmalarının çok önemli ciddi sebepleri var.

Ali Galip Sayılgan  / 10.02.2014

…………Dip-NOT………..

(*) Karl Marx’ ın görüşlerini temel alan öğretinin genel adı. 

 Marksizm bir öğreti olarak siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünsellik içerir. Marksizm, ideolojik alanda, esas olarak sınıflar savaşımı teorisini ortaya atan ve bu savaşımın zorunlu sonucu olarak proletarya diktatörlüğüne ve oradan da toplumsal eşitlik ve özgürlük dünyası komünizme varılacağını öngören bir öğreti olarak tanımlanır.

 Marksizmin farklı türleri olmakla birlikte, bu türlerin ortak ögeleri bulunmaktadır. Ancak marksizm türleri, bu öğelerin tanımlanmasında da farklılıklar gösterir. Örneğin, kullanılan yöntem, aynı zamanda marksist felsefi düşüncenin tanımlamasını da veren ve bilimsel bir yöntem olarak sunulan diyalektik materyalizmdir.

 

GENEL kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sistemin dinamiğinde insanın yeri

 

İnsan doğa ile var olan savaşımında kendi düşün sistematiğini geliştirmesinde en büyük etken yine doğanın kendisi olmuştur. Doğanın benliğe yansımasıyla, yansımanın özümsenmesi bir sürece tekabül eder. Bu süreç insanın kendi zekâsını kayıt altına alma sürecidir aynı zamanda. Her yeni deneyimle eski edinimleri tazelemek demek insanın tedricen zihinsel gelişimine neden olmuştur. Zihinsel açıdan insan kendini geliştirdikçe alet kullanımının yardımıyla doğayı ehlileştirebilme konusunda büyük kolaylık sağlamıştır. Doğaya hükmedebilme yarışı aslına kendini geliştirme yarışıyla ilintilidir.

İnsanlık yaşadığımız yüzyılda bunu önemli ölçüde başarmış olsada üstesinden gelemediği daha çok konu var. Doğayı ehlileştirme sürecinde aletten makinaya, makineden üretime, üretimden refaha, refahtan bilimsel gelişmeye kadar gelinen noktada değişim ve buluşlar, yapay zekâya kadar birçok dalda bilimsel başarılı çalışmasıyla kendisini imtihan etmiştir.

Elbette her şey anlatıldığı gibi tek düze gelişmediğine / gelişmeyeceğine göre, devasa atılımlar karşısında bireyin mevcut durumu tamda bu noktada incelenmesi ele alınması kanaatini ortaya çıkarıyor.

Makinalaşmaya adım atmış toplumlar, bireyin ruhsal dünyasına yazılmamış bir çeşit anayasa metinleri gibi birey farkında olmadan sistemin dayattığı anti sosyal anti hümanist bir çeşit davranış şeklini farkına varmadan içselleştirir.  Bireyin öz güvenine şırınga edilen itaat ve boyun eğme özünde yabancılaşmanın ilk adımıdır. Sistemin dinamiği ile bireyin öznel konumu arasında adı konmamış, tarif edilmemiş, bir savaşın kendisidir bu aslında.

Birey adı konmamış bir savaş karşısında bilinçsizdir bir o kadarda savunmasızdır. Bireyin önünde duran şey bocalamadır. Bocalama sürecinde yaşamak zorundadır bu yüzden de geçimi sağlamak için para kazanma telaşıyla boğuşması, bireyin içine düştüğü savunma mekanizmasının güçsüzleştiğini artık görecek durumda değildir. Aslında bu sürecin ivmesi ilkel insan benliğinde belirginleşmiş olan bilmediği anlayamadığı, nedenini çözemediği yıldırımın devasa gürültülü yok edici gücüne karşı tapınmasına neden olan acizlik hissi gibidir. Tapınma ve ibadet, boyun eğme, itaat etme hissi, psikolojik depresyonun aslında bu ilk evresidir. Sorun bu süreçte toplumsal ritüelleşmenin biçimsel metodolojisinde korkularının azami şekilde nötrleştirebilme sorunuyla ilgilidir. Aslında çocukluğundan devraldığı korkuların minimize edilmiş hali, yetişkinliğin koşuşturması içinde bir çeşit uyku hali ile atbaşı yürür.

Mevcut sistemin dinamiklerine göre insanlar üç adımlık mesafede oturan komşusuna bile yabancıdır. 

Sadece bununla bitse iyi kapitalist toplumlarda emek ürettiği ürünler, sermayeye paraya, ücrete dönüştüğü için yabancılaşır.

Kapitalist burada satın aldığı emeği kendi özgür vasıflarından ayırarak kendi gerçekliğine yabancılaşmasını sağlar.

Emeğin toplumsal yaşam normlarında bir dizi bileşkelerle yabancılaşıyorsa, sorunun rasyonel anahtarını dizginleri ellerinde tutan kapitalistlerin doymak bilmeyen fütursuzluklarında aramak gerekir.

 Emeğin rasyonel özüne yabancılaşması kapitalistin işine gelir. Birey üretim araçları karşısında ne kadar otomasyonlaşmışsa kapitalist o kadar kar içindedir.

Sistemin dinamikleri yabancılaşmada uygun metodolojini adeta bir çeşit mühendislik planlamasıyla uygulatır.

Çünkü emeğin sahibi olan işçi şeylerin özünü bilmemesi gerekir.

Şeylerin özü aslında kendi emeğinin özüdür.

Emeği karşılığında kazandığı aylığı ile yaşaması için ayırdığı zorunlu kesintisin çıkardığında ihtiyaç duyduğu bir çamaşır makinasını bir anda alamayabilir.

İşçi bu noktada ya taksitle satın almak zorundadır tabiiki bu uygulama da işçiye vade ve faiz binecektir ya da ihtiyaçlarından daha kısıp, daha az beslenip para biriktirmek zorundadır.

Yasal hırsızlığın hüküm sürdüğü bu düzende kapitalist için yaşamak, tamı tamına bu olsa da çalıştığı için emeğinin karşılığı ücreti aldığını sanan devasa bir işçi ordusunun artı emeğiyle zenginleşen kapitalistin vampirleşmesinde belirleyicilik işçinin emeğinin üzerinde yükselen zenginliği bir çeşit var oluş nedenidir.

İşçi kendi sahip olduğu emeğine yabancılaştığı ve yabancılaşmanın bir ürünü olan bilinçlenme me süreci, kapitalizmin ünlü sömürü mekanizması işçinin sırtına vurulmuş bir semer olarak sürekli olarak var olacaktır.

Sömürü kapitalist sistemin dinamiklerinde azgın bir şekilde sürdükçe işçi kendi emeğine yabancılaşmayı gelenekselleştirmesine neden olacaktır. İşçi kendisine dayatılan sistemin dinamiğinde emeğinin gücünü düşük bir ücretle kapitaliste satmıştır, imzaladığı iş mukavelesi karşılığında aldığı emeğinin ürünü olan ücret kapitaliste verdiği emeğin değerinden her zaman azdır. Emeğini satan işçi farkında olmadan kapitalist sistemin önemli dinamiklerinden olmazsa olmazı olan artı değeri ortaya çıkarır. İşte kapitalistin asalak bir şekilde sermaye sahibi olmasının püf noktası burada başlar. Sistemin dinamiği gereği her birey emeğine yabancılaştırılan bir pazarın içinde zehirlenmeye, sistemin esiri olmaya adaydır. Kendi emeğine yabancılaşan insan giderek doğaya evrene karşı yabancılaşmanın ilk adımını atmıştır.

Sistemin dinamiği gereği emeğine yabancılaşan her insan hayvani bir dürtüyle tüketirken bencilliğin en doruk noktası olan egoizmi kendisine rehber alır. Ucuza sattığı emeğiyle pahalı etiketlenmiş bir ürünü tekrar kazanmaya çalışması kelime anlamıyla tam bir trajedidir çünkü verili koşullarda yaşamaya çalışan bir işçi artan iştahla tüketmeye itilirken yine sistemin dinamiği gereği reklamların rüyasıyla pazarlanan mükemmelleşmiş egoizm, ucuz kredi sistemleriyle devreye girer.

Sistemin dinamiği olan bu çark artan iştahla tükettirmeyi bireye pompalarken kazanmak için daha da çok emek sarf edip emeğin daha çok kendisine yabancılaşmasını ortaya çıkarır.

Yabancılaşma insanların kendi aralarında oturttukları doğal karşılanan bir çeşit kültür gibidir. Tradisyonel oluşumun doğallığı toplum içinde (yediden yetmişe) nasıl kabul görüyorsa, emeğin ücretlendirilmesindeki evrimsel yabancılaşması kapitalist üretim ilişkilerinde gelenekselleşmesine neden olur. Sosyolojik değer yargılarının bir ürünü olan bayram gününün kutlanması gibi emeğin kendine yabancılaşması da doğal sayılır.

Konuya daha iyi açıklık getirebilmek için bir alıntıya yer vereyim:

"Herhangi bir malın değerinin büyüklüğünü belirleyen, üretiminde kullanılan toplumsal olarak gerekli emek miktarıdır yada toplumsal olarak gerekli emek zamandır. Buna bağlı olarak tek tek her meta, türünün ortalama bir örneği olarak düşünülmelidir.

Bu nedenle, eşit miktarda emeğin cisimleştiği yada eşit zamanda üretilebilen metalar aynı değere sahiptir. " (1)

Burada konusu edilen üretilen bir malın değerinin büyüklüğü sorunudur ona harcanan toplumsal emek miktarındaki zamandır. Zamanın üretimdeki yeri önemlidir çünkü kapitalist düşük ücretle ücretlendirdiği (satın aldığı) emek zamanla ilgilidir. 8 saat olarak belirlediği iş zamanında bir metanın imalatında harcanan emeğin değeridir. Bu saf değer içerisinde makinaların yıpranma payı, harcadığı enerji ve kendi karı ekli değildir. Kapitalist teknik elemanları sayesinde hiçbir çaba sarf etmeden oturduğu yerden kendi karını belirler. Asıl sorun burada emeğin ürettiği metaa ’ya karşı yabancılaşmasıdır. Bir çamaşır makinasını üreten emek evinde bir ihtiyaç duyduğunda bir yabancı gibi çamaşır makinası satın almasındaki yabancılaşma emeğin geçirdiği çeşitli evrelerdeki etkilenişimden nasıl soyut değilse ürettiği bu metaa ya yabancılaşması da bir o kadar ilişkilidir.

Konumuza benzer bir diğer alıntıyla devam edelim.  "Bir metaın değeri ile başka bir metaın değeri arasındaki ilişki, birincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı ile ikincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı arasındaki ilişki gibidir. (*)"Değer olarak, bütün metalar, donmuş emek-zamanının belirli kitlelerinden başka bir şey değildir." (2)

Burada Marks üretim aşamasında metaların bir dizi işlemler sırasında değer kazanımındaki ayrımı ele alırken biz tamda bu noktada emeğin meta işlemi sürecinde başlayan yabancılaşmayı ele alacağız. Bu yüzden bu alıntı bizim için önemlidir. Metaların fiyatlanmasıyla başlayan değer tespiti bir metanın diğer meta ile arasında harcanan zaman sürecinde sarf edilen emekle ölçülüyorsa kapitalistin düşük ücret karşılığında satın aldığı emeği kar marjını belirlemesiyle ilintilidir. Emeğin düşük ücret karşılığında satın alınma sürecinde geçirdiği evrime emek sahibi işçinin uygulanan kalkulation şemasını kavrayamaması yabancılaşmanın en temel başlangıcıdır.

Yabancılaşmayı biz, sadece emek ve meta arasında gelişen bir etkilenişim olarak değerlendirme ile sınırlarsak, bu sınırlama bizi doğal olarak yanılgıya götürür. Yabancılaşma toplumun her kesiminde kaçınılmaz bir özelliktir. Kapitalist sistemin dinamikleri bu temel prensipler üzerinde yükselmiştir. Yabancılaşmanın evrelerini birçok nedende arıyorsak, ilişkilendiriyorsak elbette bunun özel bir nedeni vardır. Bu durum Kapitalist sistemin dinamiklerinin içinde saklıdır.

Sistemin dinamikleri birey üzerinde sağladığı mevcut hegemonya konusunda son derecede başarılıdır. Bu yüzden insanlar feodal sosyalite ile kapitalist sosyalite dediğimiz yabancılaşma ile yüz yüzedir. Marks’ın formüle ettiği makine toplumu kendi sistemin dinamikleri olarak kapitalist ‘sosyalleşmeyi’ dayatmaktadır. 

Kırsal alanda feodal ilişkilerin sosyalleşmesinden gelen bağrı yanık insanlar, yeni duruma uyum sağlama dediğimiz adaptasyon sürecinde mutsuzdur. Yaşamak için sistemin ihtiyaç duyduğu iş gücünü yukarıda alıntılarla konusunu ettiğimiz şekilde (geçimi için) düşük ücret karşılığında satmak zorundadır.

Bu yüzden sistemin dinamiklerinin fiyat biçtiği aylık kazancına yaşamak için ihtiyaç duymaktadır. Kapitalist sistemin dinamikleri bireyin mülksüzleştirilmesinde koşulları çoktan belirlenmiştir. Boş araziler kamu malı adı altında devlet mekanizması tarafından çoktan el konulmuştur. Ekilip biçilen araziler küçük esnaf çiftçi dediğimiz kesimlerce zamanında tapulandırılma ismiyle belirli nüfusa sahip kişiler devlet sisteminin desteğiyle sahiplendirilmiştir.

Oysa mülkiyetin gerçek anlamı hırsızlık olduğu biline biline dünyanın verili toprakları dünyada yaşayanların ortak malı olması gerekirken hırsızlık yoluyla gasp edilen toprak bir başka ihtiyacı olan dünya insanının kullanımına olanak sağlamamaktadır. Burada bu haksız düzeni koruyan kollayan devletin diğer bir anlatımla konumuza açıklık getiren cümlemizle sistemin dinamiği dediğimiz bu oluşumdan başkası değildir. Kendi toprağına yabancılaştırılan dünya insanı toprağını işleyemeden yaşamak için ya toprak sahiplerinin toprağında karın tokluğuna çalışması gerekli ya da şehirlerde ihtiyaç duyulan kapitalistlerin kapısını çalmaya yönelmesi bu tarihsel gerçeklikten ayrı düşünülemez.

Bu şartlarda sistemin dinamiklerine ait bir insan sistemi terk edip sistem dışı bir yere gidememektedir. Çünkü ulusal çitler bunun için vardır. Kaldı ki ulusal çitler dışında var olan diğer ülkelerde farklı bir sistem değildir. Kapitalist üretim ilişkileri karşısında çözülen feodal üretim ilişkilerine ise yukarıda değinmiş olduğum nedenler nedeniyle geri dönememektedir. Sistemin dinamikleri bu arada kendine özgü çeşitli psikolojik sorunlarla boğuşan yeni bir insan yaratmıştır. Çağımızın hastalığı stres ve depresyon, tamda anlatmaya çalıştığımız bu sistemin dinamiklerinin hastalığıdır.

Depresyon, sistemin dinamiklerine karşı güçsüz düşen bireyin, çaresizliği içinde bunalan, çözüm üretmekte zorlanmasında ortaya çıkan küskünlükle yoğrulan tepki vereme me hastalığıdır.

Sokakta bu türden haksızlıklara tepki verse sistemin dinamiğinin militarizmi olan polis copu kafasına inerken, gözünü hapishanede açması kaçınılmaz olduğunu bilen sorunlarla boğuşan her birey kendi içinde büyüttüğü küskünlüğünü kendi içinde geliştirme yoluna girmesi kaçınılmazdır.

Kapitalist sistemin dinamiklerinde örgütsüz birey her zaman güçsüzdür. Olası durumları tersine çevirmek için örgütlendiğinde bile devlet benzer örgütlenmeyi yok etmesi için devreye girmesi kapitalist düzenin sistem dinamiklerini koruma da bir erk olmadan öteye gidemez. Devlet tamda bu noktada sistemin dinamiklerini korumak için vardır felsefi anlamda trajikomik bir durumdadır.

Birey üstesinden gelemediği sorunlarının altında psikolojik olarak ezilirken aslında santim santin bu sorunların esiri olmaya farkında olmadan başlamıştır. Bu anlamda yabancılaşma her konuda kendini var ederken insan psikolojisinde de yabancılaşma ruhen hayat bulmaya başlamıştır.

Bu yüzden birçok insan mevcut mutsuzluğun alt başlığına çözüm bulabilmek için, sistemin yetiştirdiği psikologlara ihtiyaç duymaktadır.

Azda olsa teorinin kanıksadığımız öznelliğinden kaçınıp bireyin rasyonel özüne dönersek sorunun anahtarını bulabileceğimizi düşünüyorum. Aslında tıkanma noktalarımızda yardım beklediğimiz psikolog kendi içimizdedir.

Biz kendi içimizdeki psikoloğu kullanamadığımız için sistemin dinamiğinin bize sunduğu, ihtiyaç duyduğumuzu sandığımız psikologlarla karşılaşırız.

Elbette mesleği dalında eğitim almış davranış metodolojisiyle rahatlatan, çözüm yollarında belirli bir perspektife sahip psikoloğa karşı olmadığımızı belirtmeden geçmeyeceğim.

Sorun bu noktada teşhis ve çözüm mekanizmaları konusunda doğru bir metodolojiye sahip olmakta yatıyor. Birey özünde bunların hepsine sahiptir ama sahip olduğu şeyin metodolojisinde tıkanır.

Sistemin dinamikleri tamda bu noktada imdadımıza yetişir, âdete bize  ‘‘siz hiç paniklemeyin’’ dercesine, mevcut sistemin özgün fütursuzluğunda beliren bir bileşke gibi ‘‘bizim sizin için eğitimli uzmanlarımız var, siz yeter ki paradan haber verin’’  önermesinde bir dayatma olduğunu, bu dayatmayı bize, farkına varamadığımız yöntemle çoktan yaptığını görürüz.

Sağlığın rantla ölçüldüğü bir düzende çözüme ilişkin farklı düşünmek nasıl abesle iştigal ise bireyin içindeki psikoloğu tanıyamaması da bir o kadar kendine yabancılaşmasıyla ilintilidir.

Elbette yabancılaşma bu yanıyla bitse iyi, sistemin kendiside kuralı gereği bireye yabancılaşmıştır. Sistemin propagandasına göre birey önemli gibi gözüksede aslında bu ‘önemlilik’(!) propaganda afişi olmaktan öteye gitmez. Sistemin dinamiklerindeki gerçeklik bireyin rasyonel özüne yabancıdır.

Bireysel yabancılaşmanın özü farkında olamadığımız anti sosyal özelliklerimizi kamçılar. Bu özelliklerimizin depresifleşmesiyle ortaya çıkan yeni bir duruma uyum sağlaması giderek kendini maddi dünyanın nesnel yasalarına, sosyal konulara, üretim ilişkilerine, kendi üretim gücüne, otoriteye, kurallara, sevgiye vs. bilumum her şeye, bireyin sahip olduğu değerlerine yabancılaşmayı ortaya çıkarır.

Elbette bu konu geniş bir konudur, bu bağlamda üzerinde çok şey yazılması gereken önemli bir konudur. Zaman buldukça konun varyantları açısından ele almayı konunun dinamiklerindeki ayrıntıları geliştirmeyi, konuya katkı sunan bir irdelemeyi önemli buluyorum. İleriki zamanlarda konuya yeniden dönmek umuduyla konumuzun bu boyutuna geçici bir nokta koyuyorum.

Ali Galip Sayılgan

 

 

Dip Notlar

 (1)   Bertell Ollman, Yabancılaşma, Marx'ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı, Yordam Yayınları, s.265 [K. Marks Kapital. C.1]

(*)  Karl Marks Kapital, Cilt:1, Sol Yayınları, s.52

(2)  K. Marx, l. cilt. , s. 6. [ Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 44. 1]

GENEL kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Erkeğin kabası, kadının babası…

Kimi mutlak değerler vardır, değerin özgün yapısına göre, mutlaklığın değer ölçütü bir kez dokuz olmuşsa (asla ve asla) inmez sekize!

Kaba bir ifade tarzı gibi gözükse de, zurna ile özdeşleşmiş bir öz deyişimiz vardır 'zurnanın zırt dediği delik' ile ilgilidir. Zurna nın zırt dediği delik tam da konumuzun başlığıyla ilintili.

Kimi erkekler kimi kadınlara göre kabadır. Kadınlar öyle diyorsa öyledir lakin inceden ufak bir itirazımız olacak ilerleyen satır aralığımızda. Hatta kimi kadınlarca sık sık dile getirilen bir olgu ise; erkeklerin birçoğu cinsiyetçidir, kadını seks aracı görmesi vs. gibi, ithamlara varan bir dizi argümanları işitmemiz mümkün.

Erkeklerde bu türden zihniyetlerin değişmesi için, önce kadınların değişmesi gerekiyor. Kadın kendini değiştiremiyorsa, anladığı anlamda o kültürel olgunluğa evrilemiyorsa, toplumdan hayal ettiği beklentilerini dünyanın sonunu işaret eden, ‘kıyamete kadar’ teriminin anlamı gibi müzminleşmede iflah olmaz bu beklentilerini ‘kıyamete kadar’ hep sürdürecekleri de ayrı bir gerçekliktir.

Mesela eskiden kafası çalışmayan sosyalistler vardı, yetkin olmadıkları teoride sıkıştıkları her konuyu devrime havale ederlerdi, çocuk kandırıyorlarmış gibi devrimin çözeceğini iddia ederlerdi. İçimizde var olan sorgulamayı bilemeyen saflamalarımızda bunu ciddi bir referans olarak algılardı. Bu sorunun ‘havale yöntemiyle’ devrimle çözüleceğine inanırlardı. Aynı zamanda buna inanan bir o kadarda kadın vardı.

Hala bu türden saflamalar var mı bilmiyorum ama geçmişte varlardı.

Kendini Şef sanan kasıntılara buradan bir ev ödevi vereyim. Hatta bu konuda kafalarını çalıştırmayı deneyip kendilerini bu tarzda bilinçlendirecek şekilde kitap okumalarını önereyim… Kadın sorunu devrim sorunu değil tam tersine kadın sorunu erkek sorunu da değildir. Kadın sorununun anahtarı yine kadınların kendisindedir. Değişemeyen kadınlar erkeklerin değişmesini, erkeklerin eğitilmesini beklerler. Kimden beklerler? Tabii ki erkeğin kendisinden.

Kendisinin ne kadar değiştiğini bilemeyecek düzeyde olan kadın bilinci ‘kaba saba’ gördüğü erkekten bir adım önde olduğunu sanır. Aslında ‘kaba saba’ gördüğü erkekten kendini bir adım önde sanmakla bu can sıkıcı statükoyu destekler.

Bana göre bu konu doktora tezim olabilecek niteliktedir.

Konuyu dağıtmadan hemen sormak gerekir, eğitilmesi istenilen erkekleri kimin yetiştirdiği sorusunun adresi yine kadına dayanır.

Kadınlar kendi değişiminde nal toplarken anaerkilden ataerkilliğe geçiş öyle bilinen kölelik ticaretiyle hiç olmamıştır. Kadının erk olan süreci diye tanımladığımız anaerkillikten ataerkilliğe geçiş hiç de kılıç kalkanla eril hegomanyası sağlanmamıştır.

Bu sorun bilincin gerilemesi ve körelmesiyle ilintilidir.

Bilincin olgunlaşması gerilemesi toplumsal iş bölümüyle ilgilidir.

Bahsi geçen olgunluk insan malzemesinin geldiği bilinçtir. Gelişen bilinç üretimin önünde olduğu sürece geleceğe ilişkin toplumsal denetim ciddi olumlu gelişmeleri ortaya çıkaracaktır. İnsanlığın gelişimi o olgunluğa gelmemişse bilin ki üretim araçların çok gerisinde belirli bir seyir defterini düzenliyor demektir. Mesela bu konuda sopalı devrimde yapsanız devriminiz yıkılır sopanız elinizde kalır. Bu demektir ki başarı ve gelişim dış etkende değil iç dinamizmdedir. Dış dinamizm etkili olsaydı şimdiye kadar yaşanan devrimlerde kadın sorunu da çoktan çözülmüş olurdu. İç dinamizm önemliyse Kimi kadınlar yatıp kalkıp içeriği boş bir feminizmden bahsetmesi bana göre realite değildir.

Eskiden feminist kadınların bir erkek olarak haklarını savunurdum. Gördüm ki kadınlar varken çoğunluğu da halinden memnun iken bana ne oluyor? (Halinden memnun derken söylemi mi açacağım elbette.) Bir erkeğin feminizmin ana ruhunu savunması demek feminizmin bastırılmış bilinç altıyla gizlemeye çalıştığı ana değirmene su taşımaktan başka ne olabilirdi ki? Feminizmin başarısız hipotezinin temel argümanı nesnel duruşunun altında gizlediği tarihsel sürecidir. Göbeğini kaşıyan erkek türü de feminizmin başarısız hipotezinin ürünüdür.

Hak verilmez alınır ilkesini benimseyen kadınlar ona göre de örgütlenmek zorundadır. Feminizmin adını kullanarak feminist olunduğunu ben Türkiye de gördüm dersem eksik olmayacaktır. Evet, sınıfa dayanmayan sınıfsal bir yanı olmayan cinsiyetçiliğin olsa olsa başarı şansı ancak bu kadar olur.

Ama sınıfsal yanıyla hareket eden bir örgütlenmeye tabii ki farklı bakarım, önemserim. Ama her şeyin anahtarını getirip sınıfa indirgeme gibi bir yanlışın boyutunu da bilirim. Bu daha çok sorunları devrime havale etmenin özgünlüğünden soyut değildir. Bu noktada bir birinden yalıtılmış cinsiyetçilik yok, tam tersine kendi sınıfıyla içselleşmiş bir kadın sorunu vardır.

Türkiyeli Feministlerin papağan gibi ezberledikleri tek bir kelime vardır o da ‘egemen erkek ideolojisi/ egemen erkek düzeni ‘ bu kavramın dışında bir argümanları yoktur. Kimi kafası çalışmayan feministlere göre ‘kadınlar, devrimci olmadan ilk önce feminist olmalıdır’ diyebilmektedirler. Feminizmi Hz. Musa’nın asası sanan protein yoksunu kadınlar, buldukları tılsımlı asa ile (feminizm) kadın sorununun çözümünde olmazsa olmaz olarak algılarlar. İşte bu yüzdendir ki; 'tılsımlı asa'yı feminizmde bulduklarını sanırlar.

tabii ki bu işin kaçamak yoludur aynı zamanda tarihsel açıdan başarısızlığı gizleme metodolojisidir. Kültürel olarak yozlaşmış kadın gelecek nesillere ne verebilir? Elbette göbeğini kaşıyan erkek tipinden başka bir şey veremez veremeyecektir de. Sorunun özünü görmek istemeyen feminizm, sözümüz ona kaba erkeğe karşıdır. Karşı olmakla realitenin değişmeyeceği toplumsal işleyişlerde bilinçsiz kadının spesifik duruşu, cahiliye devrini yıktığını ilan ederken put 'culuğa karşı semavi mistizmle özenmiş realitede geometrik putçuluğu içselleştiren bir dinin dinsel ritüelleriyle bütünleşip din'in öznel cahilliğinde hayat bulan sözde laik özde 'Geometrik Put'cu olan, bir dinin öğretisinden /yönetiminden soyut değildir.

Semavi mistizm ile içselleştirilen, geometrik putçuluk öğretisinde hayat bulan kadının adı, vaat edilen 'yalancı Cennet' uğruna, erkeğe biat ettirilirken, gerektiğinde taşlanarak vahşice öldürülürken feminizm özgün duruşu sağırlık olmuştur. Semavi mistisizm in tarihsel sahnesinde kadının cinselliği kendi tarihinde hiç olmadığı kadar fazlasıyla istismar edilmiştir. Kadının yeri Semavi mistisizmin ardıllarına karşı feminizm, pratik olarak bir argüman geliştiremezken adeta onunla barışık yaşamayı yeğlemiştir

Oysa ki feminizmden önce kadınlar devrimci bile olsalar, hiç bir zaman kadın sorununu, yapacakları devrime havale etmezlerdi. Devrimci olmadan feminist olan kadınlar yetiştirdikleri erkek çocukları incelendiğinde kaba saba, cinsiyetçi, hatta kadınlara bakış açısı tamda kadınların sevmediği tipten olmalarındaki bu tesadüfü biz neye bağlamalıyız?

Görüyoruz ki sarıldıkları ‘egemen erkek ideolojisi’ argümanını kadınlarla birlikte ters kaplumbağa yaptığımızda egemen erkek düzenini oluşturan erkekleri de doğuran eğitimini veren yine kadınlar olduğunu göreceğiz.

Şimdi bu paradoksal lığı bay ve bayan feministlerimiz nasıl açıklayacak haliyle merakım söz konusu. Her kadın kendi kızını ve oğlunu bilinçlendirirse sözü edilen egemen erkek düzeni çoktan çatırdamış olduğu gibi, biz de çoktan, mutlu bir şekilde, anaerkil düzende yaşıyor olacaktık.

Erkeği kaba sapa bulan bir bayanın tutarlı yanı yoktur. Erkeği kadın'a karşı kaba yapan özellikler unutulmamalıdır ki mevcut özgünlüğün miladında kadından devir alınan ve hiç bir zaman farkına varamayacakları bir türlü de farkına varamadıkları kadın ruhu gizlidir. Kaba erkeği sadece kaba bir baba yetiştirmemiştir, kendine ve sorunlarına yetemeyen bir annenin yanı sıra, erkeğin kadını ezme konusunda ciddi bir emek sarf eden yine kadının kendisini buluruz.

Erkeği cinsiyetçi olarak değerlendiren feministliğe irdelediğimizde; bu değerlendirmenin özü, yine kadın ruhunun bileşkesinde gizlendiği açığa çıkartılmaktadır. Erkeği doğurup eğiten kadınsa, tam da bu nokta da feminizm kendi bilinç altının enzimlerinde yatan realiteyi çarpıtmakla ünlüdür. Feminizmin makus tarihine göz attığımızda bu özelliği irdeleyen derinlemesine araştıran bir özelliğe asla rastlayamayız.

Feminizmin asal ruhu varsa yoksa kendi yetiştirdiği erkeği yok sayarak uzaydan gelmiş bu erkeklere düşmanlık beslemek gibi özgün bir duruş sergilerler. Asıl sorunun sorumlusu, bire bir kendileri olacak kadar, reel olan bu gerçeği çarpıtarak hedef şaşırtırlar. Feminizmin kendi tarihsel mastürbasyonu ne kadar başarılı olup olmadığı ortada. Kendi realitelerini yadsıyan inkar eden feminizm tarihsel sahnede doğurduğu erkeğe düşman olmakla mimlidir.

Yüzyılımızda erkeğin donanım kapasitesi feminizmin aynasıdır. Bu aynı zamanda feminizmin içinde bulunduğu donanımdır. Kadınları salt kendi doğurduğu erkeğe düşmanlık bazında örgütlemeye kalkan kendi hemcinsi olan geleceğin kadını geleceğin anne adayı olan kız çocuklarını da eğitememiştir. Bu başarısız hipotezini erkek düşmanlığıyla kapatmaya kalksa da yer yüzü ölçeğinde milyarları bulan kadın nüfusu feminizmin kendilerince gizlemeye çalıştıkları asal paradoksallığından uzak durmayı yeğlemiştir.

Feminizmin realiteyi gizleyen akrasif bir bilinç altı, tarih sahnesinde vasat bir gömüt olurken yaşam içinde kadının var olma hali sağlıklı bir kuşağın donanım hali gibi ağır bir görevi önüne hedef koyamadığı sürece, erkeğin kabalığından dem vururken, bu gidişata göre daha çok yakınacağa benziyor. Burada temel alınması gereken anahtar, kendini ne kadar değişmişliğiyle ilgili olduğu kadar değiştirdiğiyle de ilintilidir.

Kendini değiştiremeyen her bayan toplum için yetiştirdiği her erkeğin bir annesi olduğunu düşünürsek, kaba saba erkeği, cinsiyetçi erkeği, kadını meta olarak gören erkeğin arkasında yine kadını aramak mümkündür.

Diyalektik yasa bu türden zihniyet sahibi kadınlara derki her şey bir birine bağlıdır. Diğer bir deyişle, erkekten istediğin özellikler, zamanın da yetiştirdiğin erkeğe verdiğin donanımdan kat be kat fazladır. Diyalektik yasa işte bu yüzden realitedir!

Ali Galip Sayılgan

 

GENEL kategorisine gönderildi | Yorum yapın