‘AŞI OLMAYANLAR YÜZÜNDEN RİSK ALTINDAYIZ’ DİYENLERE HÖST! DİYEBİLMEK…

 

Hava fena halde ağır, bağır bağırabildiğin kadar, bağırtın kuru gürültün kendi duyduğun kadardır. Kendi duyduğumuz kuru gürültümüz içinde propaganda içerikli dayatmaları çözümlemeye, başkalarını ikna etme yerine, kendi kendimizi ikna etmeye çalışmaktan aslında başka bir şey yapmıyoruz.

Yukarıda resim formatında verdiğim iki haber var birisi Cumhuriyet Gazetesinin (1) diğeri ise Sözcü Gazetesinin. (2) ‘Aşı karşıtı Covit 19’a yakalanıp ölmüş’ şeklinde bir aşı karşıtını haberleştirmiş. Sözcü ise ”Pfizer / BioNTech aşısından ölen 24 kişiyi” haberleştirmiş.

Geçen bir arkadaşım bir paylaşımımın altın link vererek yazmış ” Covid’e yakalanıp durumu ağır olan aşı karşıtı hastalar, doktorlara yalvarıyormuş. ‘Ne olur aşı vurun bize’ diye. Ama doktorlar, ‘çok geç’ diyormuş. ‘Daha önce aklınız neredeydi? diye soruyorlarmış. Yukarıdaki haber bunu anlatıyor.’’, şeklinde İngilizce yayınlanmış sözde bir haber. 

Haberi inceledim pek sağlıklı bulmadım, aşı olmak istemeyenleri etkilemek için yapılmış çakma bir habere benziyor.

Bu türden propaganda haberlerini kaynak gösterenlere bir veri olsun diye Sözcü Gazetesinin haberiyle birlikte Cumhuriyet Gazetesin haberlerini kapak konusu yaptım. Hangi ülkelerde aşıdan kimler nasıl ölmüş ayrıntıyı aşağıda verdiğim linkten ayrıntısını inceleyebilir.  

Böyle çakma haberlere niye ihtiyaç duyuyorlar anlaşılır gibi değil, diyelim ki haber doğru, ayrıca aşı olmayan birinin korona virüsüne yakalanmasından daha doğal ne olabilir ki?

Aşı olmayan bir kişinin korona virüsüne yakalanması çok normal anormal olan iki doz aşı olanların korona virüsüne yakalanmasıdır. İki doz aşıyı olup 18 İsviçreli neden öldü? (3)  Asıl buna verilecek bir cevabınız olmalıdır değilmi? Sanıyorum bu soruma yanıtınızı boş yere bekler olacağım.

Aşı olanlar korana virüsüne yakalanıyorlarsa biz bu aşıyı neden olduk diye kendini ve yetkilileri sorgulamaları gerekir. İşin hoş tarafı, aşı olanların hiç birisi yetkilileri kesinlikle sorgulayamaz olmalarıdır.

Aşı olurken boşa kâğıt imzalatmıyorlar, hiçbir konuda dava açmayacağına dair aşı olan bireyden taahhüt aldıkları için, aşı olan birey hiçbir koşulda davada açıp tazminat isteyemiyor.

Ölen öldüğüyle kalıyor aşı zombisi olmak için üçüncü ve dördüncü doz aşıyı beklemek durumunda kalıyorlar / kalacaklar. Her uydurulan varyant ile üçüncü dördüncü doz aşıyı olmak için sıralarını bekleme umuduyla baş başa kalacaklar gibiler.

Her başarısızlıklarında varyant uydurmaları işte bu yüzdendir.

Bunca zamandır aşıların başarısızlıklarını varyantla üzerlerini örtmeye, gerçeği gizlemeye çalıştılar. Şimdi de başarısızlık isim listelerine bir bakalım: Lambda, Kappa, Lota, Theta, Zeta, Epsilon, Gamma, Beta, Alfa, Delta (4)

Açık artırmaya girmiş bir ürün gibi, yok mu artıran?, diyesi geliyor insanın…

Bu varyantlara dikkat edin, uydurulan her bir varyant korku ikliminin kendisidir.

Dünya düzeninin değiştirilmesi için planlanan kuş gribi, domuz gribi gibi deneme sürümleriyle altyapısı oluşturulan strateji retoriğin son hali Covit 19, korona virüsüdür. Bu işin sekretaryası da DSÖ’dür.

DSÖ tarafından fonlayarak beslediği daha önce hiç tanımadığımız ismini cismini bilmediğimiz bir anda peydahlanan özel habercilerle sabah akşam korona’dan kaynaklı ve ölüm haberleriyle sağlıklı insanların psikolojisi bozma stratejisinin ana dayanağı ölümü gösterip sıtmaya razı etme öğretisinden beslenmektedir.

Bu propagandadan etkilenen binlerce insan aşı kuyruğuna girmelerinden yola çıkarsak bu konuda nispi başarı sağlamış olsalarda başarıları yeterli değil.

Her şeyden önce şu çok iyi anlaşılmalı ben aşı karşıtı değilim, aşı karşıtı birisi olsaydım en yakınım olan eşimi etkilerdim. Eşim kendi iradesiyle iki doz BioNTech oldu.  Aşı olmak isteyen insan tabiiki aşısını olmalıdır. Şahsi fikrimi belirtmem gerekirse ben aşı olmayı düşünmüyorum. Ben kimsenin özgür iradesine karışamam. Aşı olan kimi kendinden menkul şahsiyetler, benim özgür irademe karışmaya, yaptırım uygulattırmaya hakları yoktur.

‘Dünya Sağlık Örgütü’ (DSÖ) denilen çetenin emirlerine uymak zorunda değilim. Dünya Sağlık Örgütüne üye ulus devletleri ne gibi taahhütler verdiler bu benim sorunum değil. Ulus devletlerin kendi aralarında vardıkları Consencius ile tek merkezden uygulanan dayatmaları deşifre etmek aklıselim düşünen sorgulayan her duyarlı insanın başlıca görevidir. Aşı olmak isteyen buyursun aşı olsun herkes kendi özgür iradesiyle bu seçimi benimser.

Ben aşı olan bir insana nasıl aşı olma demiyorsam, aşı olupda onurlu irademle atbaşı giden kişilik haklarımı hazmedemeyen kendinden menkul, kendine vazife biçen, şahsiyetler aşı olmak istemeyen insanlara aşı olacaksınız dayatması yapmasın. Herkes haddini bilsin. Olduğun aşı seni korumuyorsa aşı olmayanlar size ne yapabilir ki? Bunu aşı olmadan önce düşünecektin.

Covit 19 diğer bir adıyla korona denilen bir virüs söz konusudur bir sürü insanın bu virüsten etkilendiği de ayrı bir gerçekliktir. Uygulanan aşı ne kadar koruyucu bu tartışmalıdır.

Resmi ağızlara bakarsak 2 doz aşı olana korona bulaşmayacağının taahhüttü yaptıkları propagandanın içindeydi. Sabah akşam ölüm haberleriyle yaptıkları propaganda ile insanları 2 doz aşıya razı ettiler.  Aşı olmalarına rağmen korona virüsüne yakalananlar ortaya bir bir çıkmaya başlayınca ansızın bir anda ağız değiştirdiler.

Soralım o zaman hani iki doz aşı olunca korona virüsü aşı olanların yakınından bile geçemeyecekti, ne oldu?

Şimdi de diyorlar ki aşı olmayanlar yüzünden risk altındayız diyenlere HÖST! , diyebilmek yerinde ve makul bir cevaptır.

Siz kendinizi aşı olarak garanti altına aldınız konumunuz diğer bir deyişle arkanız sağlam olması gerekiyor.

Asıl ortada risk varsa aşı olmayanlar için vardır. Bırakında bunu aşı olmayanlar düşünsün.

Aşı olmayanları bir şeyleri bahane ederek kendilerinden daha çok düşündünüz mü, bu şüphe çeker, şüphe uyandırır. Bu bağlamda niyetiniz sorgulanır. 

Şimdi de aşı olmayanlara yasaklar getirmeye çalışan bir zihniyet peydahlanmaya başladı amaçları aşı olmayanları yıldırmak yıpratmak lanet olsun şu aşıyı olayımda kurtulayım dedirtme stratejisidir. Yasal olmayan bu davranış insan haklarına aykırıdır. Gün gelir bu propagandaya alet olmuş şakşakçılar yasalar nezdinde hesap verir.

_Ali Galip Sayılgan_

Kaynaklar:

(1)  https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/asi-karsitiydi-covid-19dan-yasamini-yitirdi-1855752

(2)  https://www.sozcu.com.tr/2021/dunya/pfizer-biontechin-corona-asisini-yaptirdiktan-sonra-oldu-6212832/

(3)  https://www.sozcu.com.tr/2021/dunya/iki-doz-asi-yaptiran-18-isvicreli-oldu-6557384/

(4) https://i2.wp.com/koronadur.metropolfm.de/ohoalilr/2021/07/Korona-Virus-Varyantlar-3.jpg?w=553&ssl=1

 

 

 

CUMHURBAŞKANI HAKKINDA ‘‘SAHTEKARLIK VE NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK GİBİ AĞIR SUÇLAMA’’ YAPANLARA KARŞI NEDEN SAĞIRLIĞI SEÇİYOR?

KENDİSİNİ ELEŞTİREN 68.000, 817 KİŞİYE HAKARET DAVASI AÇTIRAN TAYYİP ERDOĞAN, KENDİSİ HAKKINDA ‘‘SAHTEKARLIK VE NİTELİKLİ DOLANDIRICILIK GİBİ AĞIR SUÇLAMA’’ YAPANLARA KARŞI NEDEN SAĞIRLIĞI SEÇİYOR?

Cumhurbaşkanlığından tutunda, cumhurbaşkanlığı danışmanlarına varana kadar birçok devlet kurumlarını işgal etmiş AKP’li görevlilerin yanı sıra atadıkları bürokratlarda dahil sil baştan hepsinin diplomaları sil baştan kontrol edilmelidir. Böyle bir kontrolde görülecek ki yarıdan fazlasının diploması sahte olduğu ortaya çıkacak. Balık baştan kokarmış şeklinde bir ata sözümüz var, herhalde bu atasözümüz tamda bu durumu anlatmak için söylenmiş.

Ota çöpe her şeye, basit bir eleştirilere dahi Cumhurbaşkanına  hakaret etmekten dava açtıran Tayyip Erdoğan, kendisini nitelikli dolandırıcılıkla itham edenler hakkında acaba neden sağır olmayı seçiyor dersiniz?

Bu konu gerçekten çok ilginç işin içine mahkeme girince Tayyip Erdoğan sessiz kalmayı susmayı yeğliyor. Mesela Yusuf Halaçoğlu “Ben, Cumhurbaşkanına diploman sahte diyorum beni mahkeme vermiyor. Normal başka bir şey olsaydı çoktan verirdi” (*) açıklamasında bile bulundu.

Eğer Yusuf Halaçoğlu gerçekte haksız olsaydı, Tayyip Erdoğan Yusuf Halaçoğlu’nu hakaret ve iftira atmak, itibarını zedelemekten bir milyon kez mahkemeye vermişti. Ne zaman kamuoyunda Tayyip Erdoğan’ın diploması ilgili bir haber çıksa Tayyip Erdoğan ‘şahsım devletinin’ sağır odasına giriyor, sağırlığı seçiyor.

Sahi, ota çöpe dava açan / açtıran Tayyip Erdoğan hakkındaki sahtekarlık gibi ağır ithamlara karşısında sessiz kalmayı yeğliyor dava açtırma sevgisinden mahrum kalıyordu.

AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesini takip eden 3 yılda 68 bin 817 kişiye Cumhurbaşkanı’na hakaretten soruşturma açılırken 3 bin 414 kişi tutuklattırdığını görmüş olduk. (**)

Bu ülkede duyarlı Cumhuriyet Savcı kalmadığı gibi Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle   68.000, 817 kişiye dava açmada yarışan, diğer bir deyimle Tayyip Erdoğan’a yaranmak için takla atan savcı ve hakimler bu kez Tayyip Erdoğan’ın korumamak için neden dava açamıyorlar? 68.000, 817 kişiye dava açan bu duyarlı hâkim ve savcılar sanki yer yüzünden buharlaşmış gibiler.

Madem ki Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden kişiye karşı sahtekarlık gibi ağır hakaret var insan Cumhurbaşkanını ce Cumhurbaşkanlığı makamını korumaz mı? Söz konusu diploma olunca hakaret davası açmakta yarışan savcılar / hakimler kendilerini sağır odaya kitlemeyi uygun buluyorlar.

Ülke içinde hukuk arayışı tükenince HKP, Türkiye’deki hukuk yolları tükendiğinden dolayı, Erdoğan’ın diploma tartışmasını AİHM’e taşıdığını biliyoruz.

Bir devlet düşünün ki, devletin baş bakanı daha sonra  cumhurbaşkanı oluyor sonra bununla yetinmiyor parlamenter sistemi değiştirip başkanlık sistemine dönüştürüyor bütün bunları yaparken de  nitelikli dolandırıcılık yöntemiyle evrakta sahtecilik yaparak bu suçu işlediği şeklinde ağır ithamlarla dolu suçlamalar  söz konusu. Bu iddiaların içeriği boş gibi gözükmüyor çünkü bu iddialar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AHİM) kadar götürüldü.

AHİM başvuru dosyasını kabul etti. Bu pilavın çok su kaldıracağa  benziyor.

Gelin görünki, konuyu kökünden çözerek kamuoyunu bilgilendiren bir sisteme devletin sahip olması gerekmez mi? Ama  sağır olmayı yeğliyorlar. Kimi zaman sağırlık suçlamaları sessizce kabullenmek anlamına da  gelir. Normal şartlarda devlet böyle bir zan altında bulundurulamaz. Gereken ne ise kamu adına şeffaf davranılır, bu konuda vuku bulan her türlü şaibe ortadan kaldırılır.

Ama yaşadığımız sürece baktığımızda evrakta sahtecilik denilen sahtekarlık yöntemleri devleti devlet olma özelliğinin üstüne kap kara bir şekilde yapışmış durumda.

Daha bununla bitmedi sahte diplomalı başkan kendisine   danışman atar aradan zaman geçer bir de bakarız ki sevgili danışmanında diploması sahte çıkar. Haber şöyle; Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı, Vakıfbank Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, eski AKP Milletvekili Hamza Yerlikaya’nın belgede sahtecilik suçundan yargılandığı davada mahkemenin kararına Cumhuriyet gazetesi ulaşmış. Belgeye göre her şey ayan beyan yapılan sahtekarlık açıkça ortada.

Çivisi çıkan devletin mahkeme kurumlarına baş vuran Halkın Kurtuluş Partisi (HKP), “resmî belgede sahtecilik”, “bankacılık kanuna muhalefet”, “görevi kötüye kullanma” ve “nitelikli dolandırıcılık” gerekçeleriyle Ankara Cumhuriyet Başkanlığı’na suç duyurusunda bulundu. (***)

Daha bitmedi; HKP avukatları, Yerlikaya ile birlikte “sahte diplomayı kabul ederek hukuka aykırı kayıt yapan, diplomalar veren ve bu diplomaları kabul eden yahut Yerlikaya’yı atayan kişiler” için de “görevi kötüye kullanma” ve “resmi evrakta sahtecilik” ten dava açılmasını istedi. Dilekçede suçlar şöyle nitelendi:

Resmî Belgede sahtecilik: Yasaya göre resmî belgeyi kullanan kişi kamu görevlisi olması durumunda 3 ila 8 yıl arasında cezalandırılır. Milletvekilliği, Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı bir kamu görevi olmakla şüpheli hakkında bu maddeden kamu davası açılması gerekir

Bankacılık Kanununa muhalefet: Yasaya göre genel müdür yardımcılarının en az 7 yıllık mesleki deneyime sahip olması ve yine en az lisans düzeyinde (hukuk, iktisat, maliye, bankacılık, işletme, kamu yönetimi ve dengi alanlar ile mühendislik alanında lisans düzeyinde öğretim görenlerin ise belirtilen alanlarda lisansüstü öğretim görmüş olmaları ve bankacılık veya işletmecilik alanında en az 10 yıllık mesleki deneyime sahip olmaları) öğrenim görmüş olmaları şarttır. Düzenlenen lise diplomasının sahte olması sebebiyle sahtecilik suçundan hüküm giydiği açık olduğuna göre Vakıfbank Yönetim Kurulu üyeliğine atanması mümkün değildir

Nitelikli dolandırıcılık: Bankacılık kanununa aykırı olarak ve hileli hareketleriyle oraya atanmakla bu suçu işlemiştir. Görevinin derhal düşürülmesi gerekir. Kamu bankası olan kurumdan almış olduğu her türlü ücretin iadesi kamu zararı nedeniyle talep edilmelidir. Yine bu nedenlerle milletvekilliği dahil tüm görevlerindeki işlemleri, imzaları yok hükmündedir. Hepsi geriye doğru araştırılmalı, ödemeler ve varsa başka giderler faiziyle geri alınmalıdır.

Görevi kötüye kullanma: görevlerinin gereklerine aykırı hareket ederek kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız menfaat sağlayan kamu görevlisi 2 yıla kadar hapis ile cezalandırılır.

Mahkeme ne yaptı dersiniz? Sahteciliğin cezasını erteledi.

Daha bitmedi Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Gençlik ve Spor Bakan Yardımcısı Hamza Yerlikaya’nın lise diplomasının sahte olduğuna dair mahkeme kararı çıkması sonrası CHP Sivas Milletvekili Özcan Purçu, konuyu Meclis gündemine taşıdı. Purçu, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yanıtlaması istemiyle “Mahkeme kararı ile evrakta sahtecilik yaptığı sabitlenmiş Hamza Yerlikaya’nın, Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil etmesi ve devlet kademelerindeki görevlerine devamı sizce etik midir?” diye sordu. (****)

Şimdi soruyoruz çivisi yerinden çıkmış mevcut devleti yöneten başkanında aynı suçlamalarla yüz yüze olduğunu kamuoyu yakinen bilmektedir. Başkanlık sistemini temsil eden Cumhurbaşkanına hangi mahkeme dava açabildi? Tabiiki açamadı…

Ne yani ‘şahsım devletim ‘in savcısı şahsıma dava mı açacaktı? Tabiiki dava açamayacaktı… Hangi hadle dava açacak sorusu sanırım her şeyi cevaplamaktadır. Hukukun olmadığı yerde sahte diplomalarda olur sahte diplomalarla cumhurbaşkanı bile olunur.

Yukarıda değinmiştim ‘‘balık baştan kokar’’ ata sözümüz aslında her şeyi anlatmış

 

_Ali Galip Sayilgan_

 

Kaynak:

(*)  https://odatv4.com/erdoganin-diplomasi-sahte-diyorum-niye-beni-mahkemeye-vermiyor-0406151200.html

(**)  https://www.haberler.com/cumhurbaskani-erdogan-a-hakaretten-uc-yilda-68-11525431-haberi/

(***) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/iste-akpli-hamza-yerlikayanin-sahte-diploma-davasinin-karari-diplomasi-sahte-1799518

(****) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/chpli-purcudan-oktaya-hamza-yerlikayanin-turkiyeyi-temsil-etmesi-sizce-etik-midir-1800857

 

Yüzyılın deccalı ‘sosyal medya’ II

6 Şubat 2017 tarihinde ‘Yüz yılın deccalı ‘sosyal medya’ başlıklı uzun bir yazı yazmıştım.  Sosyal medyanın gizli kapaklı kirli işleri olan diktatörleri nasıl rahatsız ettiğini anlatmıştım. 2017 yılında bu yazı için harcadığım emek boşuna olmadığını ‘‘Erdoğan’dan sosyal medya devlerine mesaj’’ başlıklı haberi okuduğumda daha iyi anlamış oldum.

Erdoğan’ın açıklamalarını iyi dinlediğinizde rahatsızlığının detayları tek tek ortaya çıkıyor. Erdoğan’ı çıldırtan asıl konu kanunların kendisine hakaretten dört yıla kadar hapis cezası öngörmesine rağmen insanlar bunu hiçe sayarak düşünce özgürlüklerinden asla taviz vermemiş olmaları Erdoğan’ı çıldırtmaya yetiyor. Hele birde düşünce özgürlüklerini sosyal medya üzerinden dile getiriyor olmaları yok mu Erdoğan’ı küplere bindirmesi yetip de artıyor.

AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesini takip eden 3 yılda 68 bin 817 kişiye Cumhurbaşkanı’na hakaretten soruşturma açılırken 3 bin 414 kişi tutuklattırdığını gördü. Bu oran az bir oran değil Guinness Rekorlar Kitabı’na girerse hiç şaşırmam.

Cumhurbaşkanı Erdoğan propaganda bakanının özel çabalarıyla, tarihte ”En Çok Hakaret Edilen Lider”  (rekorunu şimdilik elinde tuttuğunu) söylemek abartı sayılmayacaktır.

Bir yıl içinde 36.000 soruşturma açıldı 4000 kişi ceza aldı böylece Erdoğan’a hakaretten cezalandırılanların sayısı 10.000’i buldu. Bu gerçekten ciddi bir rakam. Cunta lideri Kenan Evren’e hakaret edildiği iddiasıyla sadece 340 kişiye hakaret davası açılmış olduğunu Erdoğan’la kıyaslarsak durumun vahameti daha iyi anlaşılmış olur.

Bu yüzden sosyal medyanın yüzyılın deccalı olarak görülüyor olması bu yüzden interneti Zabt ü rabt altına almak istemesi rakamlara yansıyan hakaret davalarındaki patlama buna ek olarak sosyal medya devlerine yönelik göndermek istediği mesajdan Erdoğan’ın küplere nasıl bindiğinin resmini aslında çizmiş oluyor.

Erdoğan bir yolunu bulsa Twitter’i Facebook’u YouTube’yi vb. sosyal medya ağların tümünü kapatmak istiyor. Kendine yönelik her türlü eleştiriyi hakaret olarak kabul eden Erdoğan’ın gerçekten başı büyük belada.

Suçunu bastıran suçlu edasıyla topluma karşı saray faşizmini nasıl kurduğunu gizleme telaşıyla ‘sıkça faşizme gönderme yaparak’ faşizmi sosyal medya üzerinden nasıl genişletmek istediğini sağır sultanların dahi bildiğini dile getirmek abesle iştigal olacaktır.

Çocukluğumuzda Celal Bayar gibi eski bayat siyasetçiler vardı ve her yıl dillerinden düşürmedikleri kendi kimliğine uygun bir bayat cümle vardı: ”bu bahar komünizm gelecek” şeklindeki  bayat cümleleriyle büyüdük.  Sanırım ‘yüzyılımızın deccalı olan sosyal medya’ bahanesiyle, ‘bahar komünizminin’ bayatlığına öyküne öyküne şimdide Erdoğan faşizminin iklimi, adeta bir kara kış tipisi gibi eseceğe benziyor.

Ali Galip Sayılgan

Perşembe’nin gelişi


Şimdilerde basında son 15 ayda yapılan 57 anketin ortalaması, “Erdoğan ve Cumhur İttifakı gidici’’ (1) şeklinde yazılıp çiziliyor.

Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir şeklinde bir öz deyişimiz var, bende Perşembe’nin gelişini 06.Eylül.2017 günü ”Hanedanlığın sonuna doğru’’ (2) başlıklı yazımı bir çarşamba gününde kaleme almıştım.

Sizinde gördüğünüz gibi “Erdoğan ve Cumhur İttifakı gidici” (3)  (bu haberin tarihine bakarken mutlaka gününe de bakın) Neymiş? Perşembe olduğunu haber linkine tıklayıp gördünüz.

06.Eylül.2017 tarihli bir çarşamba günü, 24 Eylül 2020 Perşembe gününe atıf yaparken özdeyişimize uygun atıfta bulunmuşum.

Neydi özdeyişimiz? ”Perşembe’nin gelişi çarşambadan bellidir’’ (4) cümlesi idi.  Vikisözlük  şöyle açıklamış: Bir işin sonunun nasıl olacağı şimdiki gidişinden belli olur.

Tabiiki işin içine devlet yönetimi ve hanedanlık girince çarşambanın ertesi perşembeye tekabül etmeyip araya yıllar giriyor olsada bir yıllar önce bir çarşamba günü söylediklerimi perşembe günü

Ne demişti Cumhurbaşkanı, “Bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” (5) demişti.

Halk söylediklerini değil aldığı yetkiyle sarayda kendini nasıl ağırlattığını görmüş oldu. Gelmiş geçmiş bütün Osmanlı padişahlarını saray yaşantısıyla mezarlarında ters döndürmüş oldu. Zira padişahlar padişah olalı kendi saraylarında bile bu kadar lüks yaşayamamıştı.

Bu halk hiçbir şey göremedi dersek yalan olur, cumhuriyetin bütün kazanımlarını tek tek satıp harman savururken, kendi yandaşlarını, cumhuriyet düşmanı gerici tarikatları nasıl zenginleştirdiğini birbir gördü. Birde neyi mi gördü? Türk Ceza Yasası’nın (TCY) 299. maddesi Cumhurbaşkanı’na hakaretten dört yıla kadar hapis cezası öngörüyor. AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesini takip eden 3 yılda 68 bin 817 kişiye Cumhurbaşkanı’na hakaretten soruşturma açılırken 3 bin 414 kişi tutuklattırdığını gördü. Bakınız kaynak. (6)

Gerçekten en çok kendine hakaret ettiren bir lider olarak yakında Guinness Rekorlar kitabı‘na girerse hiç şaşırmayacağım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan propaganda bakanının özel çabalarıyla, tarihte ”En Çok Hakaret Edilen Lider’’ (7) rekorunu şimdilik elinde tuttuğunu söylemek abartı sayılmayacaktır.

Yeri gelmişken açıklama yapamakta fayda vardır; Erdoğan’ın propaganda bakanı (bu terim bana ait değil) (8) Fahrettin Altun: ”Kara propaganda, manipülasyon ve dezenformasyonla mücadele edeceğiz’’ (9) derken 3 yılda 68 bin 817 kişiye Cumhurbaşkanı’na hakaretten soruşturma açtırmış olmasını az bulduğunu  böylece doğrulamış oluyor.

‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlaması, ülkede fikir ve basın özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biri haline geldi. Cumhurbaşkanını ve politikalarını eleştirenlerin acımasızca cezalandırıldığı dönem yanılmıyorsam sadece Hitler dönemine özgü idi.

Geldik mi şimdi,  yine ilk cümlemize; son 15 ayda yapılan 57 anketin ortalaması ne demişti? “Erdoğan ve Cumhur İttifakı gidici’’ demişti,  bir  kez  daha hatırlatayım  06.Eylül.2017 Çarşamba günü ”Hanedanlığın sonuna doğru’’ yazımı kaleme  almıştım, hala çarşambadan sonra perşembeyi anlatmama gerek var mı?

Ali Galip Sayılgan

Dip Notlar:

(1) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/son-15-ayda-yapilan-57-anketin-ortalamasi-erdogan-ve-cumhur-ittifaki-gidici-diyor-1768312

(2)  https://www.özgür-meydan.com/?p=809

(3) https://www.medyafaresi.com/gazeteler/2017-09-06/cumhuriyet

(4) https://tr.wiktionary.org/wiki/Perşembenin_gelişi_çarşambadan_bellidir

(5) https://t24.com.tr/haber/cumhurbaskani-bu-kardesinize-yetkiyi-verin-sunla-bunla-nasil-ugrasilir-goreceksiniz-demisti-tl-50-gunde-yuzde-25-deger-kaybetti,675523

(6) https://www.haberler.com/cumhurbaskani-erdogan-a-hakaretten-uc-yilda-68-11525431-haberi/

(7) https://www.youtube.com/watch?v=0NLLDLyjeA4

(8) https://twitter.com/ATuncayOzkan/status/1260187303839961089

(9) https://www.haberler.com/fahrettin-altun-kara-propaganda-manipulasyon-ve-13610603-haberi/


Korona virüsü’nü geliştirip…

PATENT NUMARASI: (EP 1 694 829 B1)

Resmî açıklamalara bakarsanız güzel güzel anlatılan masallara inanıp itaat etme kültürünüzü geliştirirsiniz. Resmi yetkililerin her zaman doğruyu söylemedikleri halka yalan söyledikleri bilinen gerçeklerdir. İşte korona virüsü de bunlardan biridir. Sizin gözünüzün içine baka baka aklınızla alay edilircesine yalan söylenir, sizde bu yalanları doğru sanıp ‘şüphe duymadığınız’ resmi yetkililere inanırsınız.

Resmi ağızların söylemlerine kuşkucu yaklaşıp mevcut durumu sorgulayanlara ortalığı karıştırmaya çalışan ‘komplo teorisi’ üretmekle suçlayan resmi açıklamaların yanında saf tutan kitleler gibi bir güzel secdeye varmış olursunuz.

Hatta resmi açıklamalara bakılırsa canlı hayvan pazarında hayvanlardan bulaştığına dair tuhaf bir senaryoya inandırılırsınız. Çin’in Hubey eyaletine bağlı, Vuhan kenti korona virüsüyle boğuştuğu bir gerçek ama canlı hayvanlardan insanlara bulaştığı tartışmalıdır. Üstelik bu, ileri sürülen tartışmalı sav kocaman kuyruklu yalandır. Mevcut argüman doğru olsaydı binlerce yıldır Çinliler, binlerce kez kırılıp ulusça yok olması gerekirdi.

Bu senaryoya gerçeklik süsü verebilmek için Çinlilerin yarasa yiyor olmaları ciddi bir argümanmış gibi öne sürülmüştür.  Bu yüzden canlı hayvan satılan pazar kurgunun içinde yer alması bir sürü insanın sorgulamadan kabullenmesine, mevcut gerçekliğin gizlenmesine neden olmuştur.

Hala milyonlarca insan yaşadığı panikten mevcut gerçekliği bilmiyor.

Korona virüsünün patent numarası konu başlığında yer verdiğim gibi patentin kendisini de bu yazının ekinde yer vereceğim. Yarasalarda bulunan bir korono virüs türüne bildiğimiz SARS korona virüsünün spike proteinini (virüsün ACE2 reseptörünü kullanarak hücreye girişini sağlıyor olmasını bilerek kodlanmış olması düşündürücüdür.  Genetik materyalini genetik metotla monte edilmesiyle bir çeşit yeni Chimeric (hibrit) korona virüs elde edilmiştir. Üstelik aşısı ilk baştan üretilmesine karşın binlerce insanın ölümüne karşı aşışı gizlenmiştir gizlenmeye devam etmektedir.

Çin’in Vohan kenti Çin’in Avrupa açılan önemli bir pazarıdır, Vohan kentinden tüm Avrupa’ya giden mallar buradan çıkar ayrıca Çin’in 5g teolojisini denediği şehirdir. İlk corona virüs olayının buradan patlak vermesine uyum sağlamaya çalıştırılan Çin’in Hubey eyaletine bağlı Vuhan kentinin halka açık pazarında canlı yarasaların satılması küresel senaryoya çok güzel bir malzeme edilmiştirr. Maalesef dünya ölçeğinde milyonlarca insanın resmi ağızların açıklamış olduğu bu senaryoya inanarak sessiz kalması düşündürücüdür.

Bu virüs hezeyanıyla küresel açıdan yeni dünya düzenine geçişin hayata geçirilmesinin denemesinde kendi haklarına gerçeği açıklamayıp sessiz kalan / susan ulusal devletlerin hükümetleri de işbirlikçidir.

Korona virüsünü patenti alan Fransız Doktor Yves Leyn den ve eşi eski Fransa Sağlık bakanı Agnès Buzyn ve Çin’de bu hastalığı taşıyan yarasalardan bu virüsü ayrıştıran bu konuda makale yazan baskılar karşısında makalesini geri çeken karı koca arkasında bulunan firma kesinlikle insanlığa karşı işlenen bir çeşit kimyasal silah kullanma suçu hassasiyetiyle uluslararası mahkemelerce yargılanmalıdırlar.

Ali Galip Sayilgan

Üretilen virüs’ün patenti

PDF Embedder requires a url attribute EP1694829B1

Korona virüslü günlerimizde Malthus’un yeri.

Çok uzun yıllardır zaten dijital para kullanıyordum. Elime kâğıt ve demir para hiç geçmiyor. Paralar aşırı derecede Korona Virüsü barındırdığı adeta mikrop yuvası olduğu ispatlanmış durumda bu yüzden kimi ülkeler piyasadaki mikroplu paralarını geri çekip yeniden piyasaya sunuyorlar.

Başka bir rahatsızlığımdan dolayı yaşantımın büyük bir bölümü zaten evde geçirdiğim için bu günün meşhur deyimiyle ”karantina” tümcesini duyunca apansız gülümsemeye başlıyorum.

2020 yılının koronalı virüs günlerinde binlerce insanın ”karantina” ya tabii olduğu şu günlerde ‘demek ki yalnız değilmişim'(!) diyerek gülümsemeye başlıyorum. Eve kapanan kitleleri empati yapmaya çalışıyorum.

1766 – 1834 yılları arasında yaşamış İngiliz İktisatçısı Malthus, nüfus teorisi, gıda üretimindeki artışın, nüfus artışından daha yavaş olacağını ve buna bağlı olarak yaşam refahının düşeceğini öne süren teoridir.

Bu yüzden Malthus, geç evlenmek, az sayıda çocuk sahibi olmak vb. hareketlerin teşvik edilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Yine Malthus’a göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı ve bu yüzden bu tür bir nüfus planlaması üst sınıflardan ziyade alt sınıflara uygulanmalıydı.  

Fakir halk kesimlerine yapılan (özellikle kamusal) yardım programlarına karşı çıkmıştır. Her türlü toplumsal müdahaleye ve yardıma muhalif olmuştur.

Malthus ‘un düşünceleri daha kendisi hayattayken büyük tartışmalara neden olmuştur.

Bugün hala Malthus’u savunanlar bulunurken, onu eleştirenlerin de sayısı hayli fazladır.

Her ne kadar Malthus ‘un ve Neo-Malthusçuların 20. yüzyıl için öngördükleri sefalet ve kriz (aşırı nüfus artışı karşısında yetersiz gıda üretimi) yaşanmamış olsa da, bu tür bir krizin yaşanmamasında gelişen teknolojinin payı büyüktür derler.

Karl Marks ve Friedrick Engels ‘Nüfus sorunu ve Malthus’ isimli eserinde şiddetle eleştirirler. Eserlerinin bir yerinde Malthus’u şöyle betimlerler: ”Yazarının niyeti ne olmuş olursa olsun, Maltusçu nüfus teorisi başında ne idiyse sonuna dek öyle kaldı- çalışan halkın içinde bulunduğu durum için bir özür ve toplumsal koşulları düzeltmek için yapılacak tüm girişimlere karşı bir ihtar oldu.

Bu şekliyle, Malthus ‘un yaşadığı süre boyunca, bu teori, ona, sadık bir uşak gibi hizmet etti. Ve Malthus ‘un ölümü üzerinden yüzyılı aşkın bir süre geçtikten sonra bugün de hala sadık uşak hizmeti görüyor.” (Sol Yayınları, Sayfa:17)

Tarih Thomas Robert Malthus’u haksız çıkarmıştır. 20.yy kadar geçen onca sürede yoksul insanların insan popülasyonun artışıyla Malthus ‘un uşaklığını yaptığı üst sınıfın yaşam standartları hiç bozulmamıştır aksine servetine ve lüksüne servet ve lüks katarak dünyayı yönetmede etkin görevler aldıklarını sağır sultanlar bile bilir. Marks ve Engels’in eserlerinde tanımladıkları gibi, kapitalist tekellerin uşaklığını yaptığını tarih bir kez daha tescillemiştir.

Gelinen noktada korana virüslü günlerimizde biz, ibretlik Malthus’u anmadan geçemezken Malthus ‘un fikriyatıyla hareket eden dünya kapitalist düzeni korana virüsünü kendisine rakip ekonomi olarak gördüğü Çin’de yaydığını bu vesileyle yeni bir dünya düzenine geçmek için deneme yaptığı şeklinde özellikle Amerikan emperyalizmine karşı suçlayıcı ciddi makaleler yayınlanmıştır.

Korana virüslü günlerimizde sanırım gelişmeler çok şeylere gebe kalacak. Virüslü günlerden kimyasallı günlere umarım varmayız. Kimyasallı gerçek nüfus planlamasıyla bu gelişme Malthus ‘un zırva teorisine hizmet eder.

Korona virüslü günlerimizden mikrop barındıran paraya, (paranın alternatifi olan dijital paraya), karantinaya, hatta Malthus’a varana kadar birçok konuya değindim Kovid-19’a karşı okurdaşlarıma bol moral bol dirençli aydınlık dolu güzel günler dilerim.

_ Ali Galip Sayilgan _

15 Temmuz 2016’dan 2018 yılına, bir güzel darbe masalı…

Ne olduğunu 15 Temmuz 2016’da yazmıştım.

Hoş, yazdık da ne oldu ki?

Toplumsal açıdan koyunluk metodolojisine dahil olan her şahıs adeta ağız birliği yapmışcasına bu darbe girişimini Fetö’nün planladığı konusunda sarayla birlikte hareket ediyor. Farkında olup yada olmadan sarayla işbirliği yapıyor. Toplumsal koyunluk metodolojisine dahil olan her şahıs aynı zamanda sarayın bilmeden işbirlikçisidir.

Buna liberalinden tutunda, sözde sol aydınlara varana kadar, ana muhalefet partisi CHP’de buna dahildir. Hatırlanacağı gibi Yeni Kapı Mutabakatı (ruhu için) koştura koştura Yeni Kapı’ya giden CHP hatıralarda kötü bir iz bıraktı. CHP davranışlarıyla saray işbirlikçiliğine hizmet etmekte tereddüt etmediğini bir filim şeridi gibi kare kare izledik.

Gerek hükumetin, gerekse bakanlıkların pek kıymet-i harbiyesinin okunmadığı bir süreci yaşıyoruz. Saraydaki zat’ın ağzına bakarak laf söyleme ve bizzat izniyle iş  yapan bu kurumlar, sarayın estirdiği teröre  yandaş kalemlerce linç kampanyası katılmasıyla (hiç kimse) sarayı karşısına almayı cesaret edemeyecek duruma geldikleri gibi, bıkmadan usanmadan bire bir sarayın ağzıyla mevcut darbe girişimini değerlendirmektedirler. 

Zaten başka türlü değerlendirebilselerdi şaşırırdık…

‘Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur’ misali gibi, 2018’de de bir çok şeyler mevcut oturmuş yapıyla birlikte aynı kalacakmış gibi gözüksede 2018 çok şeylere gebe olacağı aşikardır.

Adam resmen eski ilişkilerini kullanıp (örtülü ödenekle ödemesini yaparak satın aldığı) Fetöcü kadrolara darbe girişimi sahnelemesine karşın, üstelikte bu yönde kralın çıplak olduğunu herkes görmesine karşın, herkes aynı teraneyi okuması Türkiye’nin geldiği noktanın belkide en dibidir. Basiretsizlik, yağcılık, kumpasçılık, hırsızlık, kapı kulculuğu  bu ülkede diz boyu…

Bir kez daha söylemek gerekirse: CHP ‘sinden aydın geçinen zevatların hemen hemen tümü sarayla ağız birliği yapmışcasına bu darbeyi Fetö’nün yaptığı konusunda darbeci iktidarla ağız birliği içine girmişlerdirler.

Bu durumu bire bir darbe kalkışmasının yaşandığı saatlerde canlı canlı yazmış olmama karşın darbe girişimini Tayyip Erdoğan ve şürekası örgütlediğini net bir şekilde belirtmiştim.

Aradan bunca zaman geçti darbe girişimini bile parlamentoda araştıracak her türlü girişimi ret eden AKP ‘li darbeci / kumpasçı milletvekilleri, kurdukları çoğunluk çeteciliğiyle kendilerini koruyan KHK’ler aracılığıyla hukukun cenaze namazının kılınmasına neden olunmuştur.

Merkezi olarak darbe kalkışmasını kesinlikle Fetö yaptırmamıştır. AKP erken davranıp bu darbeyi kendisi yapmamış olsaydı bu darbeyi Fetö yapacağını cümle  alem biliyordu. AKP 17-25 Arlık hırsızlığını deşifre eden Fetö’den darbeyi kendisi yapıp kurumların kilit yerlerinde bulunan Fetöcülerden  temizlemeyi başarmıştır. Tam olmasada Fetöcü kadrolardan devlet mekanizmasını arındırmaya  çalışmıştır. 

Darbenin muhtevası aleni bir  şekilde ortada iken göz  göre göre herkesin siyasi körlüğü oynayıp AKP gerici faşizminin argümanlarına alet olunması kervanının başını çeken ana muhalefet partisi CHP’nin darbe paradigmasına  yaklaşımı tamamen rezilliktir. Saraya hizmet etmektir/saray işbirlikçisidir.

Kaçak saray edebiyatında da aynı hizmetkarlığı sergilemedi mi? Yıllardır saraya kaçak saray dediler sonra tıpış tıpış kendi ayaklarıyla saraya  gidip ‘kaçak sarayı’ yasal saray haline  getirmediler mi?

Darbe kalkışmasını Fetö yaptırmadı diye bu Fetöyü masum kılmaz.

Fetö Tayyip Erdoğan’ın ikizidir.

Fetö, Tayyip Erdoğan kadar tehlikeli, bir o kadarda Makyavelisttir.

Bu iki kişilik için amaca giden her yol mubahtır.

Bu yüzden Atatürk’ün cumhuriyete mirası olan bu araziye, Atatürk’den ve Cumhuriyetten intikam alırcasına Osmanlı özenticiliğinin karmaşık ruh haliyle kendisine saray yaptırmış olup, 79,51 Milyon kişinin vergileriyle beslenecek şekilde ailesini ve kendisini ağırlatacak kadar narsist bir ruh haline sahiptir.

Darbe kalkışmasını bizzat Tayyip Erdoğan, Hulusi Akar, Hakan Fidan ve Kontrgerilla diye bildiğimiz Özel Harp Dairesinden kimi kişilerce örgütlenilmiştir.

Örgütlenen darbe girişimi esnasında camilerden verilecek Sela’lara varana kadar her türlü ince ayrıntı düşünülmüştür.

Çünkü Tayyip Erdoğan’ın böylesine kurgusal açıdan bir darbe kalkışmasına ihtiyacı vardı. Ak Parti olarak birebir iktidar paylaşılması konusunda sırtında taşıdığı Fetö örgütlenmesi, ne zaman 17-25 Aralık olarak kayıtlara geçen hırsızlık ve yolsuzluk operasyonu, bu aynı zamanda kamuoyuna Ak Partinin kirli çamaşırlarını teşhir etme operasyonu olarak bilinmektedir.

Fetö tarafından 17-25 Aralık operasyonu için düğmeye basılması demek aynı zamanda bu ittifakın sonunu belirlemiş oldu.

İktidar ortaklığını çok iyi değerlendiren Fetöcü kadrolar entelektüel birikimli kadrolarıyla hemen hemen her resmi dairede örgütlendikleri gibi devletin karar alıcı en kritik noktalarına kadar ele geçirmeyi başarmış olmaları Fetöcülerin gücünü belirlemektedir.

Buna yurt içi ve yurt dışında faaliyet gösteren okullarını dahil ettiğimizde Fetö’nün gücünün hiç de yabana atılmayacağını ortaya koymaktadır.

Tayyip Erdoğan ve çetesi bunu çok iyi bildiği için Fötücülerden arınma ancak ve ancak köklü bir operasyonla mümkün olacağı konusunda kafası çok netti. Tayyip Erdoğan çetesiyle el ele verip Fetöcü kadroları satın alma yöntemiyle darbe tiyatrosunu örgütlemiştir.

Şeytani bir buluş olan darbe tiyatrosu yöntemiyle siyasi rakibi olan Fetöcü örgütlenmeye karşı ülke bazında başlattıkları operasyonlarla çıkardıkları KHK’lerle faşizmi kurumsallaştırmışlardır.

17-25 Aralığın intikamını nasıl alacaklarını Recep Tayyip Erdoğan 11 Şubat 2014’te yaptığı İnlerine gireceğiz’ açıklamasıyla hayat bulmuştur.

Bu operasyonda boy hedefi haline getirilen dünün hizmet hareketi bugünün FETÖ/PDY terör örgütü nitelendirilmesiyle uygulanan projelerine nokta konmuştur.

Daha tam başkanlık sistemine geçilmeden başkanın keyfiyetiyle dağıttığı yandaş adaletle yüz yüze kalan Türkiyeyi gerçekten karanlık günler bekliyor.

Sırf bu yüzden yandaşlarınca iç savaşa yönelik çağrılar yapıldığı gibi, bu yönde paramiliter yapılanmalarla gizlenmeden aleni örgütlenmelerle yönelinmiş durumdalar. Birde buna Suriye iç savaşında saray tarafından desteklenen Işid ‘çi teröristlerin yeniden Türkiye!ye geçtiği gerçekliğini göz önünde bulundurduğumuzda Ak Parti sayesinde ülkenin kan gölüne döneceği günlere dolu dizgin gidiyoruz.

Uygulamalarıyla Hitlere özenen bu ruh hastası bu kişilik, Hitler’in yanında haddinden fazla vasat kalmaktadır. Hitler kendi anlayışının içinde Entelektüel birisiydi hatta Hitler’in bu konuda ‘Kavgam’ isimli eseri bile mevcuttu.

Hitler her şeyden önce iç savaş çıkartıp kendi halkını kırdırmayacak kadar bu vasat kişiliğe göre entelektüel kalmaktadır.

Bugün 31 Aralık 2018 an itibariyle saat 15:10

2018 yılı umarım Türkiye’ye huzur, barış, gerçek bir demokrasiyle birlikte mutluluk getirir.

Ali Galip Sayılgan

Bence Türkiye’ye hiç iyi gelmeyecek…

Zamanıma yazık olduğunu bile bile üşenmeden oturup Meral Akşener’in içeriği boş, bir o kadarda adeta çöp yığını olan tüm konuşmasını sonuna kadar dinledim. Madem politikaya soyunuyorsun insan birazcık kültürlü olur, hakkaniyetli olur, sosyal olur diye boş yere hayıflandım kendi kendime.

Akşener baştan beri boş birisi olduğunu bilmiş olsamda yeni kurdukları partinin başına geçecek insana, haliyle donanımına oy verecek insanlar mutlaka dikkat edecektir.

Birazcık vücut dilini okuyabilecek kapasitede iseniz kürsüde duruş ve davranışından tutunda kürsüyü kavrama hareketlerine varana kadar bir dizi istemsiz hareketlerini mercek altına alındığında bire bir Tansu Çillerden kopya çektiği davranış bilimi bize söylüyor. Meral Akşener ‘in kendine özgü bir davranış şeklini aradım ama bulamadım.

 TAM TERSİNE BENCE TÜRKİYE’YE ÇOK KÖTÜ GELECEK.

Kurduğu cümlelere bakıyorum karşılıklarını sürekli milliyetçiliğe atıflar yaparak alt yapısında boş değerler taşıyan demodeleşmiş kelimeler salatası gibiydi adeta. Bir ırka gönderme yapan lümpen burjuvazinin argümanları bile Meral Akşener’in söylemlerinden daha bir kalibresi yüksektir.

Meral Akşener ‘de kalkınma projesi lafla yürüyen peynir gemisinden farksızdır bir o kadar da sıfırdır.

Adeta Tayyip Erdoğan’ı mumla aratacak bir geleceğe sahip gözüküyor.

Konuşması boyunca ne bir insan haklarından bahsetti nede bir işçinin yaşam standartlarından bahsetti. Yoksul halkın yüz yüze geldiği sorunların ne uzağından nede yakınından geçti. Utanmadan birde diyor ki Cumhurbaşkanlığına adayım…

CUMARTESİ ANNELERİNİN YÜREĞİNE ATEŞ DÜŞÜRENLER TÜRKİYE’YE İYİ GELMESİ NASIL MÜMKÜN OLABİLİR Kİ?

Tansu Çiller, Meral Akşener ve Mehmet Ağar döneminde yüzlerce insan buharlaştırıldı. Yani faili mechul cinayetlere kurban edildiler bu insanlar. Buharlaştırılan evlatlarının kemiklerini bulmaya bile razı gelebilecek onlarca annelerin yürekleri kan ağlarken gençliğinin baharında buharlaştırılan insanlardan sorumlu olanlardan bir tanesi üstelikte suçunu itarf ede ede siyasi bir parti kurup Türkiye’ye iyi geleceğini ileri sürüyor.

Hele hele böylesine siyasetçilerin eline bir kez masum insanların kanı sıçramışsa yaşamının baharında buharlaştırılan insanların ilahi adaleti hala sağlanamamışsa Cumartesi annelerinin yüreklerine nasıl ve kim su serpebir ki?

Üstelikte faili mechul cinayetleri kabul eden ”kabulümdür” deyip itirafta bulunan Meral Akşener yargılanmadan temizlenmeden nasıl Türkiye’ye iyi gelebileceğini iddia edebilir ki?

Kafatasçı geleneğin sembollerinden Bahçeli bile şu satırlarla yapılanlara isyan edebiliyorsa varın gerisini siz anlayın demektir bu.

“Faili meçhul sözü hafife alınacak söz olarak görülmemeli. Türkiye’de bin 901 tane faili meçhul vardır. Bu kadar ciddi bir konuyu MHP’de değişim dönüşüm isteyen insanın ‘faili meçhuller kabulümdür’ dediği vakit, Beyoğlu- Galatasaray arasındaki Cumartesi Anneleri’ni, genel merkez önünde perşembeden perşembeye toplanan pazar alanını, perşembe hariç, Cumartesi Anneleri’nin kullanmasına müsaade etmek demektir. Bu olayı MHP’ye sıvamak demektir. Faili meçhullerle ilgili meseleleri bir başka yerden gerçek yapılardan alıp MHP üzerine yıkmak demektir. Bu sözlerin hesabı bir gün sorulur ve verilir.” Kaynak

Buharlaştırılan 901 insandan sonra en son kirli ellerini  ne zaman yıkadığını insana sorarlar. Cumartesi anneleri de yağmur, çamur, kış, yaz demeden bitmek tükenmek bilmeyen enerjileriyle evlatlarının hasretinde bunu sormak için hep nöbette değil mi zaten?

Gelinen noktada Türkiye’de politikacı olmak demek, salt determinist açıdan değerlendirdiğimizde toplumsal gerçekçiliğimizin özünü nasıl yitirdiğimizi bize, her şeyden önce, vicdanının sesini yitirmiş olmayı, haksızlıkları, hırsızlıkları, göz göre göre  hasır altına nasıl süpürdüğümüzü  gösterir.

Bu özellikler Türk politikacısının en önemli kriterlerden birisidir. Bunun üst aşaması akıl sağlığıyla sorunlu kişiliklerin itibar budalalığında geldiği noktadır.

Cahilleşme metodolojisinin sosyolojisi bizim gibi balık hafızalı toplumlarda yeni yeni ”iyi partilerin” Türkiye’ye ”iyi geleceğini” iddia etmesinden geçer.

Ali Galip Sayılgan

Vatan nedir,ve kimindir?

Tarihin her döneminde yanılsama, hiç bir koşulda bu kadar gerçek bu kadar gizlenen bir özellik asla olmamıştı.

Bu yanılsama vatan kavramı üstünde gizlenen bir sırrın özünde ifşasıdır.

Bu sır bilinmeyen bir sır değildir Marksistlerin yabancısı olmadığı bir kavramın kendisidir aslında.

Savaş dönemlerinde anayurdun savunulmasıyla ile ilgili sosyal şovenlerle kendi aralarında çizgi çeken saptamalar olsada vatan kavramının özüne ilişkin yorumlamalarda bu şekliyle bir ayrım söz konusu değildir.

Biz bu noktada burjuvaziyle proletaryanın tarihsel mücadelesindeki anayurdun savunulmasını üzerinde polemik yapmayacağız. Bizim tamda bu noktada açığa çıkarılmak istenmeyen yanından yola çıkıp konuya ilişkin yanılsamanın özünü didikleyeceğiz.

Mağara devri insanların döneminde vatan diye bir kavram yoktu.

Dahada ilginci ulusal çit diye tanımladığımız çitler /sınırlarda yoktu.

Günümüz koşullarında kuşların ve yabanıl hayvanların nasıl sınırları yoksa, o zamanda, o dönemin insanlarında bu günkü anladığımız anlamda ‘ulusal çit’ diye tanımladığımız sınırları yoktu.

Toprak üstünde yaşayanların santim ve karesine sahiplenemeyeceği kadar ortak mülkiyetin kendisiydi.

Vatan kavramı, ulusal çitlerle birlikte geliştirilip formüle edilen yalıtımdan başka bir şey değildi.

Yalıtım yanılsamayı doğurdu, yanılsama yalıtımın üstünde gerçeği sorgulamamayı özümsemeyi öğretti.

Elbette bu süreç bir anda kendiliğinden olan bir şey değildi, insan kendi doğası gereği toplumsal etkilenişimin yarattığı sosyolojik davranış şekli ulusal çitlerle başlayan yalıtımın yanılsamasını doğurdu.

Yanılsamanın hakimiyeti ortak mülk olan toprağın egemenler tarafına bir çeşit eksen kaymasını doğurdu.

Eksen kayması şekli mevcut  doğal dengenin işlevini yitirdiği, yeni bir dengenin dayatıldığı bir dönemin şeklidir.

Yalıtım ve yanılsama ilk egemen sınıfların  toprağı ele  geçirme gücünde insanı mülksüzleştirmenin koşullarında önemli bir mihenk taşı olmuştur.  

”Genellikle ulusları tanımlayan ve onları birbirinden farklı kılan çeşitli ‘mit’ ve ‘anı’, ‘sembol’ ve ‘değere’ verilen önemin nedeni de bundan kaynaklanmaktadır. Bunlar ise premodern etnik oluşumla ilgili bir çalışma yapmayı gerektirmektedir, çünkü etnisite, genel olarak, modern ulusların oluşumunda adaptasyona ve dönüşüme uğramış, ancak tarihten silinmemiş insan toplulukları için güçlü bir model sağlamıştır; burada, ancak kolektif deneyimlerin tarihsel kalıntılarının izlerini araştırabiliriz.” (*)

Aslında alıntı yapmadan yazıma devam etmek istiyordum, bol kepçe lokantalarının imajına benzer gibi alıntılı referanslarla yazımın içeriğini süslemek  bir noktaya varmak istemiyordum lakin bu eserin giriş bölümünde  yer alan bu satırları ilgimi çektiği için sadece bu satırları buraya yorumlamadan aktarmak istedim.

Salt determinist açıdan tabiye belki güçlü insan öbekleri diyebileceğimiz giderek kendini kabileye bırakan insan kabile eksenine girme tabiye (ait olma hissi) sürü hissinden başka bir şey değildi.

Bu birazda vahşi  doğa karşısında güçsüzlüğün ortaya çıkardığı içgüdülerin yarattığı kaçınılmaz dayanışmadan başka bir şey değildi. İnsanı salt sürü olmada ayıran sosyolojik açıdan kabileleşmeye yöneliş örgütlenme şekli aslında vahşi doğanın insana sunduğu dayanışma iksirinden başka bir şey değildi.

İlkel insanın bu günün modern insanı olabilmesindeki geçen sosyolojik evrimi özünde vahşi doğaya aittir.

Kimi klan ve kabilelerin içlerinde sıçrama tahtası diyebileceğimiz bir  süreçte insan beyni alet kullanmayı geliştirdikçe buna  bağlı olarak  toprağın işlenmesi, kimi hayvanların ehlileştirilmesine varana  kadar bir çok başarılı çalışmaları söz konusudur.  

Bunlar aynı zamanda kendini döneminin gelişmiş uygarlıklarının ilk nüveleriydi.  

Ulusal çitler, ayrımcılığın simgesi olan ulusal diller daha o dönem hiçbiri yoktu.

İnsanlık doğaya karşı savaşımında alet kullanımı önemli bir faktördür.

Alet kullandıkça doğa daha bir iyileştirildiği daha bir evcil oluşunu gözlemlemesi üretim araçlarının gelişimi konusunda bir hayli çaba sarf etmiştir.

Üretim araçlarının kullanımı geliştikçe, üretim araçlarının gelişimi üretici güçlerin gelişimine paralelliği yabancılaşma dediğimiz çağın illeti içinde kendisini bulmuştur.

Üretim araçlarının gelişmesi daha çok kar marjını tetiklerken, daha çok kar daha çok sömürü üzerinde kurumlaşan bir anlamda vatan kavramının doğuşuna neden olmuştur.

Elbette modern burjuvazinin sistem egosunun üstünde yükselen devasa zenginlikle ölçe bileceğimiz çadır tiyatrosundan farksız burjuva parlamentosu öncesinde kral ve kraliçe nezdinde yükselen otoritenin biçimlenmiş şekli kimi zaman devlet diye tanımlayabileceğimiz mülkiyeti krala ait topraklardan ibaret olan ulusal çitleri vardı.

Bu süreç köleci, feodal, kapitalist sistemin, bir çeşit sistem dinamiği olarak bir üst yapı kurumu olan dinselliğin statüsünde vatan kavramı kutsallaştırılarak vatana dair kralın malı olan toprakların sınırları bir şekilde var olmuştur.

Bu yüzden toprak istilalarıyla ünlü talan ganimet savaşlarına dinsel kisveler eklenerek talan ve zenginlik savaşları körüklenmiştir.

Talanın özü dinsel kisveli savaşlarla kutsanmıştır. Amaç burada daha çok zenginleşebilmek olsada, istila edilen topraklarda hazır zenginliğin talan edilmesi ganimet adıyla savaşın cazip kılınmasına neden olunmuştur. Aslında tamda bu nokta da talana karşı vatan savunması kavramı kutsanarak hayat bulmuştur. 

Meselenin özüne indiğimizde resmi yanılsamayı araladığımızda vatan savunması diye bir şeyin olmadığını yalın bir şekilde görürüz.

Vatan savunması diye bir şey yoktur, bunun anlamı sadece ve sadece ulusal burjuvazinin hâkim olduğu zenginliği vatan adı altında korumaktan başka bir şey değildir. Ulusal çitlerle yalıtılan insanlar büyük bir özveriyle inşa edilen yanılsamayla bilinci yıkanır.

Sınırlar/çitler/ silahlı ordu/ toplumsal açıdan rasyonel gerçekliği kavrayamayan kitlelerin körü körüne vatan illüzyonuyla aldatılmasıdır.

Elbette bu aldatılma süreci çocukluktan devralınan resmi propagandanın bilinçaltımıza içselleştirilmesiyle ilintilidir.

Yanılsamanın özünde sınırlara dâhil bütün bayraklar o sınırda var olan hâkim burjuvazinin çıkarlarını temsil eder.

Burjuvazinin çıkarları vatan savunması, bayrak gibi soyut kavramlarla yanılsama aracı olarak kullanılmaya elverişli hale getirilir. Bu yanılsamanın özü anlaşılmaması için burjuvazinin kutsallaştırılmasına izin verdiği uyduruk cennet ve uyduruk şehitlik kavramlarıyla kutsanmaları yanılsamanın özünü gizlemekten başak bir şey değildir.

Dünyada hiçbir bayrak ve ulusal çitler vatanı simgelemez gerçekte vatanın sınırları onu simgeleyen uyduruk bez parçalarına yüklenen izafi kavramların ürünü olan nefret ve düşmanlığın alt yapısı olan milliyetçilikle ifade edilemez. İnsanlığın gerçek vatanı ulusal çitlerin olmadığı, sınırların bulunmadığı, dünyanın ilk halidir. İnsanlığın gerçek vatanı dünyanın kendisidir.

Yanılsamanın özüne bakarsak vatan diye bir şey yoktur.

Vatan tanımı sonradan icat edilen suni bir o kadarda subjektif kavramdır.

Toprakların paylaşımıyla ilintilidir.

Dünyanın kendisi özünde bütün insanların vatanıdır.

Bu gün ülkeler olarak tanımladığımız ulusal çitlerle çevrilen toprak parçaları bir yanılsama olarak insanlara sunulan, ulusal çitlerle çevrilen  vatan olgusu özünde  burjuvazinin çıkarlarını koruma, çıkarlarına hizmet etme eyleminden başkası değildir.

Vatan olgusuyla taçlanıp sunulan yanılsama, (geçmişte egemen sınıfın temsilcisi Padişahlık / Krallıkların vs. hüküm sürdüğü senyörler dere beyleri idi, bu gün ise bunlar burjuvazinin potasında erimiştir) burjuvazi kendi güvenliği için çevirttirdiği ulusal çitleri kendi çıkarlarına örtüşen (devlet örgütlenmesi adı altında örgütlemiş olduğu silahlı gücüyle) iyileştirilmesinin garantisidir ulusal çitler.

Vatan denilen yanılsama çitlerin birebir burjuvaziyle özdeş olduğunu ‘‘vatan’’ sözcüğünün sihir ’i ile üstü örtülerek bilinçli olarak gizlenen bir çeşit illüzyondur.

Marksizm’deki yeri ulusal mücadelenin abartısı bence Lenin ile başlamıştır. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi çok başı mahmur bana göre bir çeşit eklektizmdir.

Lenin’in kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi, Kuran’ın tartışılmaz kutsallığı gibi, kutsanıp sorgulanması kapatılmıştır.

Zurnanın zırt dediği yerde tamda burasıdır. Ulusal ve sömürgeler sorunu konusunda ciltlere sığacak  kadar argüman geliştireceksin ve geliştirilen argümanlar ileride post modernizme yapı taşları olacak.

Bana göre ulus ve ulusalcılık tali olup temel olmayan kavramlardır, ulusal etnisiyeciliğin özgün durumu burjuvaziyle temel çelişkisi emek ile sermaye arasındaki iflah olmaz antagonist bir çelişki gibi değildir. Bunun üzerinde yükselmez / yükselmemiştir.

Ulusların sınıfsal karakterini tahlilini tahlil edip ayaklar üstüne oturtamama Marksizm’in aslında eksiklerinden birisidir. Lenin bu eksikliği görüp farklı bir yola kanalize etmiştir dahada bir çıkmaza sokmuştur. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesi SSCB’nin yıkılmasıyla tılsımlı consensus bir anda inkara dönüşürken ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı yanılsaması bir birlerini boğazlama sendromuna dönüşmesine neden olmuştur. Yugoslavya bu bakımdan ciddi bir şekilde canlı örnektir. Uluslar kendi burjuvazisi için kendi kaderlerini tamda böyle tayin etmişlerdir.

Yanılsamanın bu boyutunda Marksizm, ulusların nesnel özelliklerini salt sınıf mücadelesi kavramıyla ele alış şekli vatan kavramının yaklaşımı eksiktir. Çünkü Marksizm’in ana ekseni sermaye ve emeğin temel çelişkisi üzerinde gelişmiştir.

Marks hemen hemen bütün eserlerinde birçok kez ulustan ve uluslardan bahsetmiştir lakin ulusların farklı dillere farklı kimliklere farklı ulusal çitler içine hapsedilmesinin ana kaynağına neşteri vurabilmesi kendi sistematiği gereği mümkün olamamıştır .

Yanılsamanın bu boyutunda Marks’ın böyle bir çalışması, böyle bir eseri varsa, var olanı göremeyişimi eksikliğime bağlayabilirim.

Bana göre uluslar uluscuklar daha ufak milliyetler, etnisiyeler vs. bölünme dönemin hâkim sınıflarıyla başlayıp burjuvazinin tahakkümüyle (daha bir şekil alacak tarzda) bir birlerine yabancılaşmayı ortaya çıkartabildiği gibi hâkim sınıfların propagandası olan ötekileştirme yöntemleriyle bölünüp şekillenmişler şekillendirilmişlerdir.

Bu bölünmeyi ben burjuvazinin nezdinde değerlendirmemin en büyük sebebi gelişim çizgisini özellikle burjuvazinin tarih sahnesine çıktığı dönemde tamamladığı için, insanların ulus sürüleri halinde ulusal çitler içine hapsedilmesinin sorumlusunu burjuvazi olarak tanımlıyorum.

Kuşkusuz burjuvazi salt determinist açıdan pay sahibi değildir, bunun uzun erimli bir geçmişi vardır, ama tarih sahnesinde mevcut geleneği devralan burjuvazi olduğu için benim nezdimde bunun müsebbibi burjuvazinin kendisidir.

Yabancılaşma ulusal çitler arasına hapsedilen, kendine özgü uyduruk diller geliştiren adına A-B-C ulusu denilen devasa çitli devasa insan öbekleri, bir birlerine yabancılaşan, birbirini anlamayan milliyetçiliği gereği salt burjuvazisinin çıkarlarını düşünen çılgınca bir ulusa ait olma tebaasını burjuvazi geliştirmiştir.

Burjuvazi sömürüde aslan payını alabilmek kazandığı sermayesinin globalleşebilmesi verimli ortamın hiçbir zaman bozulmasını istemedikleri için, kendi sanayisi kendi çıkarları gereği savaşı körükleyip vatan savunması argümanını geliştirmesine neden olmuştur.

Savunulan ”Vatan” burjuvazinin bire bir vazgeçilmez bir bir tartışılmaz çıkarının kendisidir.

Vatan yanılsamasıyla  pazarladıkları  savaşlarda hiç bir zaman burjuvazinin kendisi ölmemiştir.

Burjuvazinin birinci derecede soyundan hiç kimse cephede savaşmaz /savaşmamıştır.

Vatan kavramı ve bağımsızlık, bilinçsiz kimselere yutturulan bir çeşit afyon tohumuyla özdeştir. Bu olgu dinlerle paralel yürür. Dinlerde kullanılan inanç afyonu vatanın bekası gibi birlikte kullanılan şehitlik kavramları bu güzellemenin en revaçta olan yanıdır.

Gerçeği hiç bir koşulda bilemeyen yoksul kitleler şehitlik ve cennet adı altında burjuvazinin gerçekte aslı çıkarları için ölüme gönderilir. Savaşların asıl ironisi sunulan pazarlanan şehitlik senfonisinde gizlidir.

Kurtuluş savaşında tek kurşun atmayan can ve bedel ödemeyen o günün hatırı sayılı eşrafı bugünün burjuvazi vardır. Kurtuluş savaşında toprağa gömülen gariban yoksul insanların çocukları burjuvazinin çıkarları için yaşamalarını yitirmiştir.

Ulusları birbirine düşman eden işgal eden kendi ulusal çitlerinin içindeki burjuvazinin kendisidir. Özünde yoksul halk yoksul halk ile bir alıp veremeyeceği yoktur. Aynı zamanda kardeştir.

Bu kardeşlik kendilerine uydurdukları dilleri ve dinleriyle yabancılaşmaya yönelmiş, yabancılaşma kısa sürede düşmanlık hissinde başarı sağlamıştır.

Burada perde arkasında görevini yapan, her şeyi kendi çıkarları için sevk ve idare eden, yeni pazarların hülyasını kuran, bu yüzden savaşı körükleyen burjuvazinin kendisidir.

Yukarıda söylediğimiz satıra yeniden dönecek olursak; özüne bakarsak özünde vatan diye bir gerçeklik yoktur.

Vatan tanımı sonradan icat edilen suni bir kavramdır. Dünyanın kendisi özünde tüm insanların insanların vatanıdır.

Bu gün ülkeler olarak tanımladığımız ulusal çitlerle çevrilen toprak parçaları bir yanılsama olarak insanlara sunulan vatan olgusu gerçekte burjuvazinin çıkarlarını koruma, çıkarlarına hizmet etme eyleminden başkası değildir.

Vatan olgusuyla taçlanıp sunulan yanılsama, geçmişte egemen sınıfın temsilcisi padişahlık / krallıkların vs. hüküm sürdüğü dönemin senyörleri ve dere beyleri idi.

Bu gün ise o hakim sınıfların modern adı burjuvazinin kendisidir. Burjuvazi kendi güvenliği için çevirttiği ulusal çitleri kendi çıkarlarına hizmet eden (silahlı aygıtı) devletin burjuvazinin lehine iyileştirilmesi, yanılsama açısından ulusal çitler vatan mantığının bütünsel açıdan birebir garantisidir.

Vatan denilen yanılsama çitlerin birebir burjuvaziyle (burjuvazinin çıkarlarıyla) özdeş olduğunu ”vatan” sözcüğünün sihir’i ile üstü örtülerek bilinçli olarak gizlemiştir.

Bir kez daha soralım o zaman: İnsanlığın ilk hali olan yaşam sürecinde mağara devri insanlarında vatan mı vardı?

Bu günün uyduruk ulusları mı vardı?

İnsanların tabiiyetine şekil versin diye uydurulan uyduruk (bu gün bir birini anlamayan) uyduruk diller mi vardı?

Elbette bunların hiç biri yoktu.

Yanılsamayı daha iyi anlayabilmek için söyle bir örnek verebiliriz: Dünyadan hızla uzaklaşan bir uzay aracının içinde olduğumuzu varsayalım başka galaksilere yaklaştığımızda dünyamızın yerinde yeller estiği gibi yerini seçemediğimiz toz bulutuna bıraktığını görürüz.

Dünyada toprağın paylaşımı ulusal çitlerin varlığı yok hükmündedir.

Dahada kötüsü kendinden menkul uyduruk ulusların varlığı böbürlendiği milliyetçiğin fena halde yanılsaması olan vatan kavramıda yok hükmündedir.

Yanılsamanın bu boyutunda ille de bir vatandan söz edeceksek dünyanın ilk hali gibi evrenin kendiside kullanabilen her atomun doğallığında kendi öz vatanıdır.

Burjuvazisiz, ulusal çitler nezdinde paylaşımsız, uyduruk yanılsamalarımızdan biri olan ulus’suz, insanlığın mağara devri gibi dünyanın tümüdür vatan, evrenin kendisidir vatan.

Ne zaman toprak işlenmeye başladı, topraktan rant olgusu elde edilmeye başlandı bu işe uyanan dönemin uyanıkları toprağın paylaşımına çoktan başlamışlardı.

Toprağa mülkiyet kavramı giydiren bu gün burjuvazi diye tanımladığımız burjuvazinin soy ağacında yerini alan dönemin hakim sınıfı olan Senyörlerdi.

Toprak sahipleri ve topraksız mülksüz köylüler arasındaki rant mücadelesi bu kez egemenlerin temsilcisi olarak seçilen krallarla toprağın çitlerle çevrilmesine ulusallaşmasına neden olmuşlardır.

Toprağın haksız yere sahiplenilmesi demek, toprağa sahip olamayan insanların toprak sahiplerine tabi olması demektir.

Bunun anlamı emeğin sömürülmesi konusunda atılan adımdır tarihsel emek sömürüsünün tarihsel açıdan ilki bu şekilde sahnelenmiş olmasıdır.

Bu aynı zamanda çitler içine hapsedilen milyonlara varan insanların yoksullaşması toprak sahibinin emrinde boğaz tokluğuna çalışması demektir.

Ulusal çitlerin içine hapsedilme olayı aynı zamanda bir başka ulusal çit içine hapsedilen kendi ırkı olan diğer insan ırkına yabancılaşması demektir.

Yabancılaşma kök saldıkça bir birlerini anlayamayan farklı dil paydalarının hakimiyetinin kurumsallaşması uluslaşmanın ilk nüveleridir.

Farklı ulusal çitlerde yaşayan bir birlerine yabancılaşan suni düşmanlıklarla (bunun adına milliyetçilik diyoruz) birbiriyle savaştırılan ulusların savaşı günümüzde devletleriyle simgesel ulusal kimlikleriyle anılmaktadırlar.

Feodalitede rantın tarihsel şekillenmesi böyle olmuştur. Kapitalizmde ise feodaliteden devraldığı ulusal çitleri tanımlayan vatan kavramı üstünde metaların üretilmesinde izlediği yol dediğimiz emek ile sermaye arasında baş gösteren antagonizma çelişkinin serüveni gelişmiştir.

Marks bu serüvenin gelişimini tahlil etmiştir kafa yormuştur.

Elbette Marks’ın tarih sahnesinde biz insanlığa (burjuvazinin / egemenlerin) yaratıp dayattığı uyduruk ulusları değerlendirmemiştir.

Karl Marks ulusları daha çok sınıf mücadelesi paralelliğinde irdelemiştir.

Kimi zaman aynı ulusal çitler içinde hâkim ulusla kendi burjuvazisini yaratamayan ezilen ulusların uyduruk kimlik mücadelesi özünde emek ile sermaye çelişkisi karşısında ilkel milliyetçilikten başka bir argüman geliştirememiştir. Çünkü kendi tarih sahnesinde emek ile sermaye gibi kayda değer temel çelişkiye hiçbir zaman sahip olamamışlardır.

Yanılsamanın diğer bir boyutu ise dünyanın rasyonel özü, üzerinde yaşayan canlıların vatanı idi. Toprak paylaşıldıkça, egemen güçler geliştikçe, sömürü boyut aldıkça, sınırlar / çitler icat edilerek zapt-ı rapt altına alınan devlet örgütlenmesi hiyerarşik açıdan bir temele otutturulmasına neden olunmuştur.

İzafi vatan kavramı bu yanılsamanın ürünüdür. Bu konuyu bu linkte çök önceleri işlemiştim. TIKLAYIN

Elbette ilk bakış açısı olarak kimi zaman şartlanan beyinler alışıla gelmeyen bir yaklaşım sunulduğu zaman, sunulan yaklaşımı içselleştiremeyeceklerdir.

Bu çok normaldir. 40 yıllık bildiğimizi sandığımız şeyleri ters yüz eder gibi bir anda inkar edercesine, farklı bir pencereden soruna yaklaşıyor olmak tepkisel bir reddin doğal davranışıdır.

Bu bağlamda her teorinin kendi künyesi gereği özümsediği ezberleri farklı bir perspektifi değerlendirememesi aslında yanılsama perspektifinin bir başka boyutudur. Yanılsama bu bağlamda bir çok açıdan ele alınabilir. Her yanılsama bambaşka bir konuyu kendi kapsamı içinde irdeleme /sorgulama yöntem metodolojisi açısından konumuzu dağıtmamak için bununla sınırlı bırakmak istiyorum.

Buna göre ulusların bağımsızlık hareketi temel çelişki olan emek ile sermayenin müzminleşmiş mücadelesi değildir.

Ulusal bağımsızlık savaşları kendi burjuvazisinin çıkarlarını savunmak ya da uluslaşma sürecinde kendi burjuvazisini kendine yeniden ulusal düzeyde bir çiti çizmek isteme / inşa etme mücadelesidir.

Soruna bu yandan bakanlar Türkiye’nin kuyrukçu solunda tabiiki aforoz edilir. Bu sorun sırtında yumurta küfesi taşımayanların sorunudur, özgür düşüncede bunun ürünüdür.

Türkiye solu bir papağan gibi Lenin’in bu handikabını aşabilme yerine papağan gibi kendisi için hiçbir işe yaramayan Lenin alıntılarını tekrarlayıp durur.

Asal açıdan ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı post modernizme tren kaldıran belirgin istasyonun ta kendisidir.

Lenin’in kendi kaderlerini tayin etme hakkı post modernizmin kendisidir, çünkü insan kardeşliğinde var olan realitenin özünü yadsıyarak, burjuvazinin yarattığı ayrımcılığı teoriyle mutlaklaştırıyor olmasıdır. Lenin ve Stalin’in bu konuda vebali büyüktür.

İnsan ırkının bir birine karşı yabancılaştırılmasının mutlaklaştırılmasıdır.

Özüne bakarsan bu topraklarda Kürdün bağımsızlık savaşıda yanlıştır Türk’ün bağımsızlık savaşıda yanlıştır.

Bu iki savaşın özünde bağımsızlık diye bir şey yoktur.

Bu savaşın içeriğinde gizlenen bir tek olgu vardır oda kendi burjuvazisinin çıkarlarını koruyor olmasıdır. Birisi doğmakta olan burjuvazisinin çıkarları diğeri ise var olan burjuvazisinin çıkarları için savaşıyor olmasıdır.

Burjuvazinin hiç bir koşulda olmadığı bir tarihsel savaşa ancak biz bağımsızlık atfedebiliriz.

Ali Galip Sayılgan

Dip Not

(*) Anthony D.Smith Ulusların etnik kökeni S.10

 

Bir tarafta Ağ gelin: …

Biz devrimciyiz. Güzelliklerin, insanlık bahçesinde Karanfilleşerek çoğaldığı; İnsanların, birbirinin üzerine basarak değil, El ele tutuşarak Karanfillere uzandığı dünya Bizim dünyamızdır. Bizim reflekslerimiz Sahip olduğumuz değerlerin meyveleridir. Biz, hiçbir gelişme karşısında Tavırsız kalamayız. Dallarımızdan üretkenlik fışkırmalıdır. Bize refleks yitimi Bize tepkisizlik Bize kısırlık yakışmaz. Yoldaşlarımız, Bir yangını haber verir gibi “fırlamalı” Bir yarayı pansuman eder gibi titizlenmelidir. Biz, doktor değiliz. Bizim de yaralarımız var. Ama biz devrimciyiz. Tüm duyarlık göstergelerinden Tüm sanatçı inceliklerinden Öte bir tanımlamadır bu. Ne mutlu, Yaşamı devrimcileştirerek yol alanlara.      

Niko Beloyanni                                                                                                                                                                                                                                                                                                  

Belki Henry Alfred Kissinger (*) kendi döneminin ölçütlerinde bir nevi sembol olsa da, kendisi şimdilerde, tozlanmış takvimden düşen bir momentin lahzası gibidir.

İlk bakışta kişiselleştirilmiş gibi alğılansa da, sonuçta içeriğin muhtevasında elbette değişen bir şey yoktu.

Çünkü Amerika, entrikalarla dolu bir geçmişiyle adeta dünya insanlığına zehir saçıyordu. (**)

 Zamanın bu diliminde Kissinger tarih oldu belki ama tarihin o momentinde Kissinger, Amerikan emperyalizminin dünya kamuoyunda çıkarlarını canla başla koruyan Dış İşleri Bakanı idi.

Amerikan Emperyalizminin ana felsefesi dünya halklarını kendisine tabi hürriyet yoksunu birer köle haline getirmektir.

Emperyalistlerin kendi aralarında etken olan bir çeşit gücün simgesi sayılan pazar payıdır. Mevcut pazar payı elde tutulduğu oranında kar mübadelesinin sömürüsü kendileri için refahı halklar için cehenneme bağımlılığı ortaya çıkartır.

Emperyalizmin anlaşılabilir gerçek literatürüne gelince, bunu basitçe söyle tanımlayabiliriz. Bu uğurda her türlü entrikayı çevirmede kendisine mübah gören bir sistemin ukalalığıdır emperyalizmdir.

1973 yılının sonlarıydı daha henüz 18 yaş dilimimin içinde çocukça hayalleri olan, gelecekte yükü ağır olacak bir kuşağın bireyleriydik. Farkında olmadığımız siyasal konjonktür kelli felli sayılan yetişkin / tecrübe sahibi  ‘siyasetçilerin’ cesaret edemediği bağımsız bir ülkenin özgün duruşu yerine, işbirlikçiliği yeğlediği bir dönemin çocuklarıydık.

Emperyalizme karşı antiemperyalist bir tavrın nasıl alınmanın gerektiğini aslında Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları, toprağa düşerken göstermişti.

Ülkelerinin bağımsızlığı için yaşamlarını hiçe sayan devrimciler ölümlerinin üstünden daha henüz iki yıl bile geçmemişti…

Bir şeyler yapılmalıydı ama ne?

Çocuksu duruşumuz bunu bilemeyecek kadar tecrübeden yoksun olsa da bir şeyler yapılmalıydı…

Kelli felli siyasetçiler satılabilir ama 18’lik, 19’luk, genç çocuklar kendini asla satamazdı. İşin ucunda ölüm bile olsa biz o ölümden korkmuyorduk. Ölümden korkmayan bir insan için işkenceler, hapishaneler vız gelir tırıs giderdi.

Bizler, döneme özgü koşullarda dünya ya bu pencereden bakardık.

Hemen hemen aynı yaş grubuna dâhil olduğumuz bizlerin yoldaşlığı, insan sevgisinden başka bir şey değildi. İnsanları çok seviyorduk. Bu yüzden de böyle bir eylemde yakalanan Develi ’li üç arkadaş, üç yoldaş idik…

İsmail Benli, Soner Baykara, Ali Galip Sayılgan…

Çocuk yaşta bizi hangi şartlar bir araya getirmişti?

Onca yıllık aradan sonra bunu hep düşünsem de, soruma yanıt olarak bulduğum tek cevabım ise; kendimizi fedakârca paraladığımız, karşılıksız insan sevgisinden başka bir şey olmadığıydı…

Anadolu'nun sessiz ve sakin şirin bir kazası olan Develi’de, Ağustos ayının cırcır böceklerinin geceye serenat yaptığı bir hafta sonunda biz kararlaştırdığımız gibi afiş yapıştırıyorduk. İşin tuhaf tarafı afiş yapıştırırken (diğer bir deyimle) biz, eylem üstünde yakalanmıştık.

Gece daha henüz, tan ışığına teslim olmamıştı ve ay ışığında Erciyes, 3916 metre yükseklikten sanki beni ve bizi seyrediyordu.

Beyaz gelinliğin beyazlığında beyaz bir rengi anlatmak gibi par-ı ak, ay ışığının şavkında daha bir karanlığı yırtıyordu. Karanlığı yırtmaya Erciyes oysa çoktan başlamıştı. Zirvesinde duran o müthiş beyazlık ay ışığının şavkında karanlığa karşı dimdik ayakta onuruyla duruyordu.

Özgür bir duruşa bel vermiş, dumanlı başı dimdik fütursuzluğunda, en kurak geçen yaz aylarında bile zirvesinde karı hiç eksik olmayan o eşsiz görkemli heybetini işte o gece Erciyes' de bir kez daha görmüştüm.

Heybetinden bir şey kaybetmeyen o duruşuyla sanki bize bir şeyler anlatmak istiyordu. Bağımsız hür olabilmenin timsali Erciyes, kendi zirvesinden sanki bizi izliyordu.  

Rüyadan uyanır gibi birden ılık bir rüzgâr yaladı yüzümü. Gözlerim telaş içinde Ak Gelin  (Ağ Gelini) aradı… Öyle ya, Erciyes Ağ Gelin siz olmazdı…

Bu kez ben, ayın şavkında belirginleşen, Ağ Gelinin sulietine baka kaldım. Çünkü Ağ gelin, yürekliliğinin yanı sıra, bir o kadar da heybetli bir duruş sergiliyordu Ağ Gelin.

"Ağ gelin indim ola yayladan,Kaşın değil gözün beni ağlatan,Satın mı aldın güzelliğin Mevla’dan,Alırım ahtım'ı da koymam seni Ağ gelin,

Sürmelim, sen bilin…" (***)

 

Ağ Gelin. Kendi söylencesinde esarete asla ödün vermeyen namus timsali oluşuyla ünlüydü.

Develi yöresinin Ağ Gelin söylencesi Erciyes dağının zirvesine yakın bir yerde çocuklarıyla dimdik duruşu kulaktan kulağa tekrarlanarak Ağ Gelin söylencenin anısı hep canlı kılınmıştı.Ağ Gelin elinden tuttuğu çocuğuyla birlikte (ilk isteği üzerine) taş olmayı yeğlemişti!Erciyes'in zirvesine yaslanmış gibi, kımıldamadan duruyordu taşlaşmış büstünün sanki o müthiş sulieti!

Nedense, içimden sanki o anda, bir daha Ağ Gelin’i göremeyecekmişim gibi ansızın Ağ Gelin’e baka kalmıştım.

Ağ Gelin namusuna gölge düşürmemek için bu yolu seçmişti. Namussuzca yaşamaktansa taş olmak, belki de onun için en güzel çözümdü. Nitekim de bu yolu seçti… İlk isteğine göre Ağ Gelin çocuklarıyla birlikte taşlaştı.

Zira namus, dün olduğu gibi bugünde Türkiye topraklarında yaşayan halklar için önemli bir kavramdı. Dünya coğrafyasının paylaşımıyla kendini gösteren ulus aidesi, aslında kendi milli burjuvazisinin sorunuydu.

Milli burjuvazi bu sorunu hep, elinde tuttuğu kendi propaganda aracıyla vatanın kutsallığını en iyi bir şekilde işler. Vatan’ın kutsallığı namusla özdeşleşince toplumun en ücra kesimleri içselleştirilen bu kavramlara kendi sorunuymuş gibi sahip çıkar.

Ulusu ulus yapan aslında en önemli kriterlerinden biriside budur, ulusun ulus olma sürecinde geçirdiği fermantasyon dediğimiz mayalanma sürecinin bileşkesi tam da budur.

Aslına bakarsak dünya ölçeğinde var olan bütün ulus devletlerinde bu sorun aynıdır. İşte bu nedenledir ki devlet özgülünde temsiliyetiyle özleşen yükseliş, vatan tılsımıyla yoğrulan hamurun hammaddesinde önemli bir saç ayağı gibidir.

Bu nokta da milli burjuvazi asla gözükmez, onun, ideolojisi insanların benliğinde var olur. Özünde ulusu ulus yapan milli burjuvazinin çıkarlarıdır. Mesela Çanakkale’de ölenler arasında milli burjuvazinin sınıfından hiç kimseye rastlayamazsınız.

Ölen milyonların üstüne bağdaş kurmuş vatan kavramının kutsallığından dem vurup toplumun iliklerine kadar sömüren milli burjuvaziye rastlayabilirsiniz…

Milli burjuvazinin propaganda araçları hiç kimsenin farkına varmadan namusu çoktan vatan ile özdeşleştirmiştir bile.

İşte bu yüzden dir ki insanlığın gelişiminde kutsallaşan vatan kavramının yeri büyüktür. Ulus devletlerinin oluşumunda bu kavramın rolü büyüktür. Bu yüzden I. ve II. emperyalist paylaşım savaşlarında yüz binlerce insan vatanın bağımsızlığı uğruna hayatından olmuştu.

Maalesef en acıklı trajedi de Çanakkale’de yaşanmıştı.

Oysa bu ülkede o kadar Amerikan işbirlikçisi vardı ki, devletin içinde sözde vatan sevgisinden dem vurarak çeşitli kılıflar altında çıkarları gereği bu ülkeyi emperyalizme peşkeş çekme gayreti içinde hep var oldular.

Hala da bu değişmiş değil, ülkeyi birçok kılıflar içinde emperyalizme peşkeş çektiler, çekiyorlar. Tam bağımsız Türkiye hayalimiz gerçekleşene kadar, bu peşkeş furyası, hep var olacaktır.

Hibe ettiği hurdalarıyla borçlandırılan basiretsiz iktidar partileri, bir o kadarda ikili anlaşmalara imza atan işbirlikçiler sebil gibiydiler. Yani diğer bir deyimle en büyük işbirlikçileri başka yerde aramamak gerekiyordu.

Çünkü ülkeyi peşkeş çeken işbirlikçiler mecliste idi.

En büyük işbirlikçi partilerden ikisi olan DP ve CHP Marshall yardımının marifetini işbirlikçi ruhlarının ezgisinde güzellemelerini anlatmakla bitirememişlerdi.

Bu işbirlikçi partilerden dönemin Dış İşleri Bakanı Hasan Saka ve CHP Milletvekili Kasım Gülek söz birliği yapmışlarcasına, koro halinde tarihe not düşüyorlardı. ‘…Bu yardımın bağımsızlığımıza asla sekte vurmayacağını tam tersine sadece ABD, Türkiye’ye değil, tüm dünyada barış ve demokrasiyi güçlendirici bir adım olduğunun’ yalanını pazarlıyorlardı. İşbirlikçiler mecliste olduğu için başarılı olabil memeleri de mümkün değildi. Bu yüzden de çok rahat başarılıda oldular.

Vatan’ı namus değerleriyle özdeşleştiren 20. Yüzyılın ulus devletleri, Ağ Gelin’in kendine has özgün hikâyesinde bağımsızlığının sembolü olan bu onurlu duruşuyla efsaneleşmiş olmasıdır.

Osmanlı imparatorluğunun zayıf düştüğü son yıllarında bir kez daha atağa kalkan mandacılık ruhu kurtuluş savaşının galibiyetiyle sessizliğe gömülse de yıllar sonra onurlu başı dik, bağımsız bir ülke olma çabası Türkiye’nin bu durumu anlaşılan o ki işbirlikçilerimize yine fazla geldi…

Amerikan emperyalizminin sinsi tuzağı olan ve 1948 yılında gündemimize sokulan Marshall yardımı diye geçen borçlandırılma yöntemiyle Amerikan emperyalizmine bağımlı hale getirildik.

Emperyalist işgal güçlerinin topla, tüfekle, birebir işgal etmekle dize getiremedikleri Türkiye'yi Amerikan emperyalizmi yardım tuzağıyla dize getirmişti.

Borçlanma, borçlanma derken bunun sonu hiç gelmedi… Yerli işbirlikçilerimizin yeni efendileriyle gül gibi geçinip gidiyorlardı. Emirler Amerika’dan geliyor Türkiye uyguluyordu borç hanesi hiç silinmediği gibi, bir de üstüne üstlük borçlandırıldıkça borçlandırılıyordu.

Nedir bu Marshall planı?

 Marshall planına katılmak isteyen her Avrupa ülkesine Amerikan mali yardımı, malzeme ve makinesini öngörülüyordu. "Marshall Yardımı" olarak bilinen bu anlaşma gereği, 1949'la 1951 yılları arasında Türkiye'ye sözüm ona ekonomik yardımlar yapıldı. Türkiye, artık batı yanlısı dediğimiz Amerikan yanlısı bir politika izlemeye başladı. 1948'de Marshall Planı'nın diyeti Türkiye'yi emperyalist tekellerine güzel bir pazar oldu. Bu yardımla Türkiye, ABD'nin ülkemize açtığı incirlik üssüyle birlikte bölgedeki en önemli taşeronluğunu pekiştirtirmiş oldu.

Hedef elbette yardım falan değildi. Yardımın içeriği, ''yardım'' adında, koca bir tuzaktı! Asıl sorun yardım görüntüsü altında borçlandırılmamız Türkiye Cumhuriyeti devlet yönetiminin basiretsizliğiyle özdeşleşmiş oldu.

‘Siyasal alandaki Truman Doktrini ’nin ekonomik uzantısı, Marshall Yardımı biçiminde ortaya çıktı. Türkiye, Marshall yardımlarından faydalanan ülkelerden biriydi ve Marshall yardımı, Türkiye için, ekonomik bağımlılığın başladığı yerdir. Marshall Planı, Avrupa’ya yardım etmek istiyordu.

Bu amaçla, 1948 yılında OEEC (Ekonomik İşbirliği Örgütü) kurulmuştu, ama Türkiye bunun dışında bırakılmıştı. İleri sürülen gerekçe, Türk ekonomisinin savaştan çok zarar görmediği ve kendi kendine yeterli niteliklere sahip olduğuydu.

Fakat Türk hükümeti durumu böyle görmüyordu. Amerikan yardımı, Sovyetlere karşı bir güvence olduğu gibi, hazırlanmış bulunan ekonomik kalkınma planının gerçekleştirilmesinde de kullanacaktı. 

Bu yüzden Türkiye, ABD’ye başvurarak kendisinin de “Marshall planı” içine alınmasını istedi. Sonunda Amerika, Türkiye’yi de ekonomik yardım programının kapsamına aldı. Başlarda askeri nitelik taşıyan Amerikan yardımı, ekonomik bir niteliğe büründükten sonra Kemalist politikanın İlkerlerinin terk edilişinin başlangıcı oldu.’ (kaynak W.p)

Bir borç tuzağı olan Marshall Yardımı ile Türkiye hibe adı altında borçlandırılmıştı. Ayrıca Türkiye 11 Mart 1947'de IMF'ye, 14 Şubat 1947'de de Dünya Bankası'na üye olmuştu. ABD ile 27 Şubat 1946 tarihinde yapılan 10 milyon dolarlık anlaşmaya göre Türkiye, ABD'nin işine yaramayan savaş artığı malzemeleri satın alma durumunda bırakılmıştı.

I.ve ikinci II. Paylaşım savaşı sonrası emperyalizmin gelişimi Vietnam batağından sonra şekil değiştirerek bizim gibi ülkelerini IMF kanalıyla borçlandırma konumunu seçmiştir. Yardım ve kredi yöntemiyle kalkınmayı amaçlayan bizim gibi ülkeler adeta aciz bırakılarak Amerikan sız yapamayacak konumuna düşürülmüşlerdir.

Asıl sorun krizde bulunan tıkanan Amerikan sanayine pazar açmaktı ve öyle de oldu. Koca bir borç tuzağına dönüşen Marshall Yardımı ile Türkiye sözde hibe adı altında akıllara durgunluk verecek bir şekilde borçlandırılarak Türkiye'nin kendine özgü gelişmekte olan ekonomisi bağımlılaştırılarak çökertilmiştir.

Bu durum modern mandacılığın iz düşümü gibi gerçekliğe ulaşıp ülkemizle içselleştirilmiştir.

Ha sömürge ülkelere açıkça atanan komiserlerin denetimi, ha CIA'nin el altından denetimi… Aradaki farkın şimdilik gizli kapaklı olmasıdır.

Çok bilindiği gibi 12 Eylül sonrası kurulan Amerikan icazetli siyasal partilerin ülkenin talanından tutalım da yabancılara satılan topraklarına varana kadar yağmalanan bir süreci yaşıyoruz.

Siyasal iktidarın birebir yaptıkları aleni hırsızlıklar nasıl ayyuka çıktığını ne yazık ki yaşayarak gördük. Cukkalarını doldurmanın elbette bir bedeli olmalı. Onursuzluğun olağanlaştığı bir sürecinde elbette bir bedeli olmalı.

Mesela Ağ Gelin onurunu taşlaşarak korumuştur. Bizim iş birlikçiler ise ülke çıkarları yerine Amerikan emperyalizminin çıkarlarını koruma yönünde nasıl yaranırım yarışında bir çeşit ''onursuzluk'' savaşımı vermektedirler.

Daha henüz 1973 yılında, afişleme eylemi, o kadar moda değildi. Afişleme eyleminde yakalanmamız, sessiz bir o kadarda sakin kazamız olan Develi’de çok konuşulan bir gündemin kendisi olmuştu.

Polislerin bizleri korkutmak isteyen bilgiç tavırlarının yanı sıra, bilmem kaç yıl hapis yatacağımızın ninnilerini dinleyerek geçirmek zorunda kaldığımız nezarethanemizde, buz gibi beton zeminde uyuyabilmekte mümkünde değildi.

Uykusuzluğumuzun yanı sıra psikolojik baskı ayrı bir tiyatronun kendisiydi şüphesiz. Kayseri ilinden gelen siyasi polislerin sorgusu vs. derken, bizi bir hayli bitkin düşürmüştü.

Nezarete tıkılmamız hafta sonuna denk geldiği için haliyle Pazartesi gününü iple çeker olmuştuk. Haftanın ilk günüyle açılan Adliye’ye biraz da gecikmeli olarak sevk edilmiş olsak da polis karakolunda olumsuz havadan kurtulmamıza azda olsa sevinmiştik.

Her şeyi pekiyi bilen polislerin yanı sıra gece bekçilerinin oynadığı suflörlü tiyatro oyununda bilmem kaç yıl hapislerde sürüneceğimizin, hatta hayatımızın nasıl ve ne şekilde kararacağının rolleri sahne almaya başlamıştı çoktan. İşte biz tamda böyle ajitasyon eşliğinde mahkemeye çıkarılmıştık.

Önce hâkim isnat edilen suçu kabul edip etmediğimizi sordu. ''Kabul ediyoruz çünkü suçüstü yakalandık'' demiştik üçümüzde, üç ağızdan.

Hâkim isnat edilen suç delillerini incelemek için özenle sicimle bağlanmış afiş rulosunu açtı.

Hâkim Bey’in bakmak için açtığı afiş rulosu bana, haddinden fazla uzun gelmişti. Gelişebilecek durum hakkında da en ufak bir bilgim yoktu.

Aslında biz gelişmelerden doğabilecek neticeyi kavramaktan çok uzak haddinden fazla çocuktuk. Bir bakıma yerinde kullanılan bir deyim gibi, boyumuzdan büyük işlerle uğraşıyorduk.

 

Biz en azından Amerikan emperyalizminin ne olduğunu kavramıştık. Vietnam’da katledilen yüzbinlerce suçsuz insanlarla birlikte Amerikan askerlerince tecavüz edilen sonra da fahişeleştirilen kız çocuklarını biliyorduk.

Daha bitmedi Küba’daki gelişmeleri, Kamboçya’daki. Bütün bunları bilsek de biz yine de çocuktuk. Daha henüz bizim doğru düzgün bıyığımız bile terlememişti.

Evet, çocuktuk. Hâkim Bey’in suratındaki ekşime ile beliren şaşkınlığını biz neye yorumlayabileceğimizi anlamayacak kadar çocuktuk. Bu gün bile hala o anı düşündüğümde, hâkimin şaşkınlığının silueti, hiç bitmeyecek gibi duruyordu sanki o anki mahkeme salonunda.

O anda mahkeme salonunun sesliğini yırtan gür bir sesle irkildiğimi hatırlıyorum.

Yakalandığım gece yüzümü yalayan ılık bir rüzgâr bu kez de mahkeme salonun penceresinden yüzümü yalıyordu. Rüzgârın serinliği, yakalandığımız o gece, ayın şavkında belirginleşen Ağ Gelin’in sulietini beynime nasıl kazıdığımı bana anımsattı.

Bir den irkildim, anımsatmayla birlikte düşlemelerim yarım kaldı.

 

Bu gür ses;‘Kahrolsun Amerikan emperyalizmi ve Kisinger!’ diyerek sanki bağırırcasına bu satırı okudu…

Birden hiddetli bir yumruk indi masaya.

Yumrukla masanın etkilenişimin den doğan GÜMM! , sesi kapladı salonun o anki sessizliğini.

Hâkim’in bu tavrını hayrımıza mı yoksa şerrimize mi idi bilemiyorduk.

Afişte resmedilen konu, balyoz gibi güç simgesi betonu parçalayacak kadar hırslı, sımsıkı sıkılmış proleter (işçi yumruğu) sanki karşımızda duruyordu.

Çizgilerde dehşetengiz bir gücü simgeleyen sıkılı işçi yumruğu vardı. Bu yumruk bileklerine vurulmuş zinciri koparan emeğin simgesiydi…

Demirden bir bilekliğe bağlı, kopan zincirin halkaları havada uçuşurken, üç boyutlu gibi çizilmiş ''Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Kisinger!'' cümlesini, un ufak eden bu emekçi yumruğu, politize olmuş bir yaşamın en güzel ruh halini, adeta bir tablo edasında bütün ihtişamı bu afişimizin içindeydi.

 

Duvarlara asmaya çalıştığımız bu afişimiz, Amerikan emperyalizminin aleyhtarıydı.

Kendi yaşıtlarımız arasında biz üç kişi Amerikan emperyalizmi aleyhtarı çocuk devrimcilerdik. Böyle olduğumuz  içinde yakalanmıştık.

Her şeyden önce antiemperyalisttik.

Bizim ahvalimizin yanı sıra yakalattığımız afişimizin genel formatlarındaki teması buydu.

O gür sesiyle okuduğuyla yetinmedi, bir kez daha mırıldanarak okudu: '' Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Kisinger! Hımm! … ''  dedi…

'Doğrumu bu? Bu afişi yapıştırırken mi yakalandınız?' dedi.__ 'Doğru' dedik.

Ama asla bir suçlu gibi de boynumuzu hiç bükmedik.  Çünkü biz suçlu değildik.

Çocuk kafamızla da olsa biz biliyorduk ki biz, Amerika'nın lanet olası o Marshall yardımına bizim hiç mi hiç ihtiyacımız yoktu.

Dönemin simgesi olan; süt tozu, un ve peynir tenekeleri bize, kaderimizle oynayan işbirlikçilerin, ruhlarında yatan değerin kalitesini anlatı

İlkokulda beslenme adı altında her sabah verdikleri, kaynatılmış bir bardak süt tozu da bunun eseriydi.

 

Ülkemizdeki yaşayan gelmiş geçmiş bütün işbirlikçiler kelli felli bir konumda olsalar da ruhları gereği işbirliği yeğlemişlerdi bağımsızlık onlara fazla gelmişti.

(Hugo Chavez kaleleri Karakas gecekondu, Venezuela, sık sık ABD karşıtı mesajlarla siyasi duvar resimleri bulunmaktadır.)

Olan oldu…

Marshall yardımını kabul ettik. Emperyalizmin boyunduruğuna girmeyi işbirlikçiler düşünmese de, o günlerde çocuk halimizle vahameti biz düşüyorduk.

Sahi İncirlik gibi en stratejik bölgemizde Emperyalizmin boyunduruğuna girmeyi dönemin işbirlikçileri düşünmese de, o günlerde çocuk halimizle bu vahametin ayrıntılarını düşüyorduk. Sahi İncirlik gibi en stratejik bölgemizde Amerika'nın ne işi vardı? 

Çünkü yaptığımız işten gurur duyuyorduk.

İfademizi alan siyasi polise, karakol polis ve bekçilerine bakarsak kandırılmıştık…

Acaba biz çocuklar mı kandırılmıştık yoksa kendileri mi?

Beyler bizi bizden sanki daha iyi biliyorlardı.

Oysa kandırılanlar kendileriydi!

İşin tuhaf tarafı; tuhaflık bu ya, biz kendilerinin kimler tarafından kandırıldığını biliyorduk ama bizi kimin kandırdığını maalesef bilmiyorduk…

Çocuktuk belki ama asla mı asla şerefsiz değildik!

Çünkü çıkarları uğruna kandırılanlar gibi asla kandırılmamıştık.

Emperyalizmin nasıl bir aşağılık mahlûk olduğunu, ülkemizi yöneten Marshall planını kabul eden işbirlikçilerden daha iyi doğruları biliyorduk. Hâkim, polislere dönerek; '' Bu çocukları kim yakaladı?'' diye sordu.

Polis ve bekçiler gururla bir adım öne çıkarak ''BİZ! '' yakaladık dediler.

Bende söylüyorum ''Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi ve Kisinger!

  • Haydi, gelin beni de yakalayın o zaman'' diyerek hışımla aya kalkan hâkim, bir anda; ''Gidebilirsiniz çocuklar serbestsiniz!'' deyi vermişti!

''Bir daha bu çocukları, kahrolsun Amerikan emperyalizmi yazan afişlerle yakalarsanız hakkınızda kovuşturma açarım '' diyerek, son noktayı koymuştu! 

Tabiiki bu gelişme burada bitmemişti Amerikan aleyhtarı siyasi içerikli afiş yapıştırırken yakalanmamız Develi’nin en ücra köşesine kadar duyulduğu için Soner’in babası haliyle mahkemeye oğlunu görmeye gelmişti.

Soner’in babası Develi Tapu Dairesinin Müdürü idi, neredeyse mahkemeye ilk gelenlerden biriydi…

Amerika’ya karşı geldiğimiz için hapislerde çürüyeceğimizden tutunda hakkımızda yapılan kara propaganda Soner’in babasının kulağına gitmiş mi dir bilinmez ama bir baba olarak yüzünde endişe izlerine rastlamak mümkün değildi.

Mahkeme Hâkimi son olarak Soner’in babasına dönerek ‘Oğlunla gurur duymalısın!’ demesiyle birde duvarları kirletme cezası olan 3-lira ödememiz koşuluyla mahkemeyi bitirmişti.

Mahkeme hâkiminin verdiği bu karar, sanki çocuk yaşlarda bizlerin, emperyalizme karşı mücadelemizde yalnız olmadığımızın bir göstergesiydi. Beklemediğimiz bir anda böylesine destek, bizde adeta şok etkisi yaratmıştı. Doğrusunu isterseniz böyle bir gelişmenin oluşabilmesini  hayal bile edemezdik… Bu yüzden şaşırmıştık.

1973 yılında ülkemizin bağımsızlığından yana sadece çocuk yaşta üç genç değildik. Mahkeme kararıyla yalnız olmadığımızı gördük.

Aradan yıllar geçti çok sonraları birde 12 Eylül faşizmi üzerimizden buldozer gibi geçti. Ağır işkencelerden geçirildik Sultan Ahmet askeri Cezaevinden

Metris’e varana kadar birçok cezaevlerinde bulundum. Kendi payıma ömrümün 10 yılını cezaevinde bıraktım. Diyebilirim ki ben, biz hala da yalnız değiliz!

Kahrolsun Amerikan emperyalizmi!

…Ve onun yerli işbirlikçileri!

 26-04-2010

_Ali Galip Sayılgan_   

 

 

 

DİP NOT:

(*)  Henry Alfred Kissinger (d. 27 Mayıs 1923, Fürth), Almanya doğumlu Yahudi kökenli ABD'li diplomat, siyaset bilimci ve siyasetçi. Ayrıntılı bilgi: http://tr.wikipedia.org/wiki/Henry_Kissinger 

(**)  Willem Oltmans, Küresel Terörist,   Lyndon Johnson, emrindeki en yakın adamları tarafından kendisine yalan söylenmiş olduğunu fark edince, aniden, Ocak 1969'dan sonra Beyaz Saray'da kalmayacağını, aday olmayacağını açıkladı. ABD istihbarat servislerini, denetimi dışında çalışan ‘Cinayet Anonim Şirketleri’ olmakla suçladı. Bıkkın, üzgün, gerçeklerin farkına varmış ve belki biraz daha anlayışlı bir adam olarak Texas'daki çiftliğine döndü.

Roosevelt’ten bu yana tüm ABD başkanları, diş politikalarını, tek bir Amerikalının hayatının, başka yerlerde yaşayan erkek, kadın ve çocukların canından bin kez daha değerli olduğu şeklindeki zararlı anlayış temelinde yürüttüler. İnsan hayatının değerine ilişkin benzer bir sakat anlayışla yaşayan başka bir tek ülke var: İsrail. Orada, İsrail tarafındaki her bir kaybın intikamı, daima, on katı Filistinli -taş atan çocuklar dâhil öldürülerek alınır.

Harry Truman, bu anlayışı, II. Dünya Savaşı sırasında Amerikalıların çok değerli hayatlarının daha fazla yitirilmesini önlemek için, yalnızca Hiroşima'da 88 bin erkek, kadın ve çocuk öldürerek gösterişli biçimde gözler önüne serdi. Hitler ve Göring 5 Mayıs 1940'da benzer bir karar aldı.

Eğer Hollanda işgalci Nazilere teslim olmazsa, Rotterdam bombalanacaktı. Kraliçe Wilhelmina şantaja boyun eğmeyi reddetti. Hollanda, ancak Alman Hava Kuvvetleri Rotterdam'ın merkezini yok ettikten sonra Hitler'e teslim oldu. Truman bu Nazi taktiğini Hiroşima ve Nagazaki'de tekrarladı. 1940'lı yıllara kadar gidersek, Hitler ve Truman da tıpatıp aynı savaş suçunu işlemişti.

Washington, II. Dünya Savaşı'ndan ve dünyaya egemen güç konumuna geçtiğinden beri, sıklıkla dünyanın her tarafına müdahale etti. Kore Savaşı (1950-1953), gerçi biçimsel olarak BM desteğine sahip olan, ilk kitlesel askeri kapışmaydı. Bu savaşta 33.629 ABD'li askerin ve 415.004 Güney Korelinin öldüğü ileri sürülüyor. 

Kuzey Kore, tahmini olarak 2 milyon kayıp vermişti. Yine de Washington hâlâ Pyongyang yöneticilerini, Washington'dan farklı ideallere ve hedeflere sahip olduğu için, adi haydutlar olmakla suçluyor. [sayfa:143]

Washington Vietnam'da, 1958'den 1975'e kadar askeri operasyonlar yürüttü. ABD ilk kez, altına imza koyduğu BM Sözleşmesi'nin ilkeleri dışında bir savaşa girmeyi tercih ediyordu. Komünist blok da dâhil, dünyanın geri kalanı Amerikalıların Asya'da işlediği savaş suçlarına izin verdi çünkü ne BM'nin ne de başkalarının onlara karşı yapabileceği hemen hemen hiçbir şey yoktu. 1960'lı yıllarda Hollanda'da hiç kimse, o sıralar dost bir devlet başkanı olarak bakılan L.B. Johnson'a, ciddi biçimde hapse gönderilmeyi hak eden bir kitle katili ve bir savaş suçlusu demiyordu.

ABD Vietnam'da yaklaşık 58 bin askerini kaybetti. Vietnamlı kayıpların sayısını pek az kişi bilir çünkü bunu kimse önemsemiyordu. Washington ve çevresinde yerleşik, yabancı ülkelere kötü niyetli saldırılar yapmak üzere biçimlenmiş Beyaz Saray, Savunma Bakanlığı, CIA ve çeşitli diğer terörist örgütler sayesinde Vietnamlı kayıpların sayısı milyonlara ulaşıyordu.

 1950 ve 1975 yılları arasında Asya'daki iki büyük savaşa ek olarak, ABD dünyanın hemen hemen her kıtasında sürekli olarak terörist eylemler gerçekleştirdi. Kuzey Amerika, neredeyse iki yüzyıldır askeri çatışmalardan uzak kalmış bir yeryüzü parçasıdır. ABD halkı, ‘Amerikan kalesine saldırılamaz’ inancını apaçık bir gerçek gibi kabul etmeye başladı. Gerçekten de dünyada hiç kimsenin herhangi bir şekilde misilleme yapacak durumda olmadığının farkına varan Amerikalıların, dünyada yalnızca kendilerinin, istediğini yapabilecek ve seçtiği herhangi bir hedefe saldırabilecek konumları nedeniyle, basiretleri bağlandı.

Soğuk Savaş yıllarında sürekli bir nükleer çatışma tehlikesi vardı. Bu dehşet verici gerçeklik, bir ölçüde Washington'un dünya işlerinde çok gaddarca davranışlarda bulunmasını engelliyordu. Fakat SSCB'nin çöküşünden sonra, uluslararası ilişkilerin her düzeyinde ABD tek yanlılığının ve Amerikan zorbalığının önünde alabildiğine geniş bir alan açıldı. Dünyanın çevre sorunu üzerine hazırlanan Kyoto Protokolü bile artık ABD tarafından uyulması kabul edilen bir anlaşma değil.

Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne bile Washington'da bir baş belası olarak bakılıyor. ABD yıllardır BM'ye borçludur ve hiçbir zaman kendi aidatlarını, birçok uygar ülke gibi, zamanında ödemedi. Çok yaşlı ve artık yürüyemeyecek durumda olan bazı dangalak Amerikalı yasa yapıcılar, ABD'nin BM'ye karşı yükümlülüklerini yerine getirmesini önlemek için oy vermeye tekerlekli sandalye ile getirildiler.[Sayfa: 144]

(***)  Ağ Gelin'in Develi’de yaygın bir efsane şeklinde anlatıldığını belirten Kadir Özdamarlar, taş kesilme motifine uygun olan bu ağıtın öyküsünü şu şekilde anlatmaktadır.

“Koçgun Devri" adı verilen 1603-1607 yıllarındaki isyan ve soygun hareketlerinde Develi’de etkilenmiştir. 1603 yılında ünlü eşkıya Tavil Mehmet’in yine Han Mehmet adındaki eşkıyanın yaptığı kötülükler ile aşiretler arasındaki kanlı çatışmalar meşhurdur.Ağ Gelin efsanesi de bu kötü günlerin izlerini taşımaktadır.

Efsanenin halk tefekküründeki gelişimi şöyledir: Develi’den bir Türkmen obası, Erciyes’in güney eteklerinde bir yaylaya çıkarlar. Bu obada, ahlaki ve fiziki güzelliğinden dolayı Ağ (Ak) Gelin adı verilen bir gelin vardır. Kocası ve iki çocuğu ile beraber mutlu yaşarlarken, kocası gurbete çalışmaya gitmiştir.

Develi çevresinde yaşayan bir eşkıya, güzelliği ile şöhret bulan Ak Gelin’e göz koymuştur. Sahipsizliğini de anlayınca, bir gece obayı basarak kaçırmak ister.

Namus timsali Ak Gelin, olayı anlar; gece karanlığında iki çocuğunu ve küçük sandığını yanına alarak, karışıklıktan da faydalanarak gizlice Erciyes’e doğru kaçar.

Erciyes’in ortalarında öyle bir yere gelir ki, ilerisi uçurum gidilmez. Geriye dönse eşkıya. Gözyaşları ve çaresizlik içerisinde ellerini açar ve Allah’a yalvarır: "Allah'ım! Beni ve çocuklarımı ya taş et, ya da kuş."  Duası, kabul edilir. İlk defa taş et dediği için, onlar taş kesilir.

Güneş doğunca oba sakinleri ve eşkıya; Ak Gelin, iki çocuğu ve çeyiz sandığının hayretle ve şaşkınlıkla taş kesildiğini görürler. Günler sonra obaya dönen kocası olayı annesinden öğrenir. Koşarak ailesinin taş kesildiğini görür.

Uzaklardan bir ses duyar: "Yiğidim namusunu bir eşkıyaya çiğnetmedim. O eşkıyadan ahtı mı koma." Bu ses Ak Gelin’in sesidir. Delikanlı taş kesilen ailesine bakarak: "Alırım ahtını, koymam Ak Gelin!" diye haykırır.