Darbe paradigması

Akıllı delinin birisi ortalığı karambole getirmek için kuyuya bir taş atıyor, bir tarafta aptallar, bir tarafta Kılıçdaroğlu…

Aptallar da, Kılıçdaroğlu ’nun darbecilerle birlikte olmadığını ispatlamaya çalışırken, Kılıçdaroğlu ‘da darbecilerle ilişkisinin olamayacağını canhıraş anlatmaya çalışıyor.

Ne ala memleket!

Darbe girişiminin perde arkasında kendileri olunca ve kamuoyunda çatlak sesler çıkmaya başlayınca suçluluk sendromunun etkisiyle saldırganlığa mehilli olmaları çok normal.

Buna hasmını suçlayarak, saldırı yaparak, olayı bir şekilde kapatmak / dikkat dağıtmak denir. Diğer bir adıyla bir çeşit stratejidir.

Kılıçdaroğlu ’na müstahak.

Nedenine gelince; kendi özel korkularından / çekincelerinden dolayı inşa edilmeye çalışılan darbe binasının temel taşlarını yerli yerine koyamamasından dır. Bugün darbecilerle işbirliği suçlanması bundandır.

Oysaki koştura koştura milli mutabakat yapmaya Yenikapı ruhuna giderken böyle bir sorun yoktu.

Kurguladıkları tezgâha Kılıçdaroğlu ’da katıldı diye sevinçleri oldukça yerindeydi.

15 Temmuz darbe girişimini Erdoğan + MİT ve Özel Harp Dairesi hırsızlığını ortaya çıkaran bu yüzden kendisine hasım ilan ettiği  Fetöcü çapulcuların tasviyesi konusunda  işbirliği yapılan 15 Temmuz darbe tiyatrosu sonrası bir plan dahilinde  hayata geçirilen tezgah ile  başkanlık sistemini referandumla ‘başkanlığı pürüzsüz’ (dört dörtlük) bir şekilde, çıkartabilmenin güzel bir tezgâhı idi bu darbe tiyatrosu.

Bakanlar kurulunda toplantıları dinlemeye takılıp tapelere yansıdı gibi: ‘Suriye’den Türkiye ye iki füze attırıp Türkiye’yi savaşa sokarım’ meselesini konuşan insanların vicdanı darbe girişimiyle birebir örtüşmektedir. Aleni gerçekliği okumak istemeyenin vicdanından da iyi niyetinden de şüphe duyarım.

Kafa kafaya verip bu darbeyi birlikte örgütlediklerini sağır sultan bile duyarken, Kılıçdaroğlu’nun darbenin birebir figüranlarını direkt olarak adlarını telaffuz edememesinin rasyonel anlamı: ‘perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğunu’ daha önceki yazımda  değinmiştim.

Kılıçdaroğlu’nun korkusal pısırıklığı boşuna.

Korkuda insani bir kavramdır korkularından dolayı köşene çekilirsen empati yapabilirim.

O halde madem politika içindesin korkusuzca politikanı yapmalısın.

Köşene çekilmiyorsan, meydanlardaysan, hala pısırıklığa ne gerek var ki?

Sen kalk darbe ile ilgili elimde özel dosya var de ve gerçeği bu halka açıklama, bu konuda bir şeyler bildiğini ima et ama sus, sonra da hiçbir şey olmayacağını bekle.

Su uyur ama eli darbe kanına bulaşmışlar asla uyumaz ve uyuyamaz, uyumayacaktır da.

Elinde özel dosya varsa açıklamalısın, teşhir etmelisin, kimden neyi saklıyorsun ki?

Eh! Müsaade ette karşı taraf darbecilerle seni ilişkilendirerek seni yıpratmaya kalsın.

Nitekim de imalı iddialarını boşa çıkarmak için, tek merkezden düğmeye basılmış gibi koro halinde suçlamaya kalktılar.

Sen dua ette darbeci olarak tutuklanmadın bu daha senin iyi günlerin.

Darbe girişimini kendilerinin yaptırdığını bilmesine rağmen olurda karambolden götürürler ne olur ne olmaz korkusuyla Ilgaz Tüneline saklanan bile seni suçlamaya kalkarsa anlayabilirsen anla şimdi darbe girişiminin paradigmasını.

Aptallar ülkesi güzel ülkem Türkiye’m, adam kalkıyor ‘kandırıldık’ diye itirafnamede bulunuyor, aptal siyasetçilerle birlikte yandaşlaşmış yargı her şeyi seyrediyor. Çünkü onların görevleri artık seyretmekle yetinmekten başka bir şey değildir…

Siyasetçi dediğin yeri göğü inletir ama nerede? İtirafname sahibi hepsini hizaya sokmuş durumda. Meclis kürsüsünde sadece tiyatro yapıyorlar, salla bir nutuk, al dolgun maaşını…

Kandırılmak akli melikesinin olmadığını tanımlar, akli melikesi olmayanın da bu ülkeyi yönetmeye yasalar nezdinde ehliyet sahibi değildir.

Adam sahte diplomayla (sahtecilik yaparak) Cumhurbaşkanı olmuş, Cumhurbaşkanlığı bile yasal değil, gelin görünki hiç birinden çıt çıkmıyor. Hele hele Sayın Kılıçdaroğlu dut yemiş bülbül gibi hiç sesi çıkmıyor adeta  bu konuyu görmemezlikten geliyor, yok sayıyor.

Niye?

Ne güzel kumpas kurulmuş bir kürsüde tiyatro yapmak varken, dolgun dolgun maaşları almak varken, neden bozulsun ki bu haramilerin düzeni? Bütün mesele bu mu Sayın Kılıçdaroğlu?

Ölümden öteye köy yok Sayın Kılıçdaroğlu!

Bu ülkede yaşıyorsan eğer gün gelir işkence görebilirsin, saldırıya uğrayabilirsin, vatandaşlığını kaybedebilirsin, hatta o çok sevdiğin vatanından bile ayrı kalabilirsin.

Bu ülkede yaşıyorsan eğer insanın başına çok şey gelebilir Sayın Kılıçdaroğlu korkma.

O halde size kısa bir örnek vereyim Sayın Kılıçdaroğlu: 12 Eylülde gördüğüm ağır işkenceler sakatlanmama neden olduğu için (zorlu  geçen) bir on yılın sonunda infazsız bir şekilde cezamı bitirip  tahliye oldum.

Neden infazsız cezanı bitirdin diye bir  soru akla takılmaması için kısaca  değineyim.  Metris cezaevinde 12 Eylül faşizminin insanlık dışı işkencelerine tabiiki dur  demek için, açlık grevlerine katıldığım ve insanlık onurumu koruduğum için, infazlarımın keyfi olarak yakıldığını söylemeyi istemezdim mecbur kaldım geçerken buna değinmeye.

Askerliğini yapmamış her  mahkum gibi beni de askerlik şubesi ne götürdüler.

Askerlik şubesi beni Ankara Gülhane Askeri Hastanesine sevk etti. (Bilirkişi raporlarım ve tomografi filmlerimden oluşan bir  dizi belgeler incelendikten sonra) Benden beklenen rüşveti ödemediğim için hakkım olan çürük raporu bana tabiiki verilmedi.

Kendi imkanlarımla ameliyat olmam için tam bir yıllık izin verdiler.

Tedavim için Almanya’ya geldim.

Almanya’da yapılan tetkikler sonucu ameliyat sonrası doğabilecek riziko söz konusu gündeme  gelince  tedavimin süresi uzadı.

Ha  bu arada ne mi oldu?

Türkiye Cumhuriyeti uyanıklık yaparak gıyabımda beni, benden habersizce (tebligatsız bir şekilde) vatandaşlıktan atmış olduğunu bir yıl sonra öğrenmiş oldum.

Devlet ciddiyetinde mutlaka tebligat yapılır ama demek ki ”bu ciddiyet” dönemin vesayetçi koşullarında devlet olma ciddiyeti ”herkese ömür” olduğunu yaşayanlardan biriyim.

Hele hele ortada kendi doktorları ve  (Gülhane Askeri Hastanesine ) ait kendi bilirkişi raporları söz konusu iken, ortada bir de  kendi imkanlarımla tedavi olmam için bana verdikleri bir yıllık izin söz konusu iken, Türkiye Cumhuriyetinin bu tavrı hiç bir koşulda ahlaki değildir.

Oysa bana tedavim olmam için kendileri izin vermişti.

Doğumla bana miras olan vatandaşlığım, vatan hainliği yapmadığım sürece vatandaşlıktan çıkarmaya kimsenin haddi değildir.

Ama gelin görünki o dönemin bakanlar kurulu (hangi taraftan rüzgar esti bilinmez ama esen o rüzgara göre) vesayetçi kafa yapılarının bir  gereği olarak beni vatandaşlıktan attı.

Şu trajik komikliğe bakın ki şimdilerde önüne gelen Suriyelileri vatandaş alıyorlar.

O halde sen hangi hakla beni vatandaşlıktan atıyorsun?

Türkiye’yi uluslararası adalet divanına vermek gerekiyor ama yüreğim el vermiyor.

Bu ülke de her şey olur Sayın Kılıçdaroğlu…  Hatta diplomasının olmadığını çok iyi bilmene  rağmen ağını bir  türlü açıp iki laf edemediğin diploma konusunda gerçeği haykıramadığın şu korkaklığın yok mu? İşte bu korkaklığın ile  ilintilidir bu rejimin değişmesi…

Deyim yerindeyse bu ülkede bizzat senin bu tavırlarınla başlayan olumsuzluk zinciri o kadar  potansiyel olarak ortada  iken  ben vatandaşlıktan atılmışım senin tabiiki umurunda  olmadığı gibi, diplomasız  cahil birinin cumhurbaşkanı olması, hatta rejimi bile değiştirmiş olması tabiiki bunlarda umurunda olmayacaktır.

Demem o ki Sayın Kılıçdaroğlu, her şeyin bir bedeli var, siyasetinde bir bedeli olması çok normal.  Bu bedel korkakların işi değildir bilirsin, korkma yürekli ol, arkası çorap söküğü gibi gelir.

Ölümden öteye köy yok sayın Kılıçdaroğlu, insan yaşamında bir kere ölür.

Ali Galip Sayılgan

Yarasadan kadına…

İnsan haklarının olmadığı bir ülke de yarasa veya (hayvan) hakkı olur mu?

Normalde olması gereken bu ama bizim standartlarımıza göre lüks kaçar. Neden lüks kaçtığını 'falana (…) anlatır gibi' derken isimini vermeyeceğim. Yani isim verip işin kolayına kaçmayacağım.

Zikretmek istediğim o isim, bugün siyaset sahnemize damgasını vuran bir siyasinin oğlu olduğu için ismini burada kullanmayacağım.

Konuyu daha fazla dağıtmadan konumuzun rasyonel özüne geçelim.

Elbette burada yarasa her ne kadarda konumuzun kahramanı olsada yarasanın nezdinde insanların haricinde caddelerimizde karşılaştığımız sahipsiz köpeklere varana kadar bütün hayvanların canlıların hakkını konuşmak gerekir.

İlginç bir ülkeyiz vesselam, yetiştirilme tarzımızdan tutunda aldığımız eğitime varana kadar birçok konuda cahil cesaretiyle donanımlı bulunmaz birer Hint kumaşıyız. Hatta ipini koparanın profesör dekan olduğu, inşaat işçilerimiz üniversite mezunlarıyla dolu olduğu alınan eğitimin edinilen kariyerlerin ayağa düştüğü bir ülkedeyiz.

Neden yarasa? 

İlerleyen satırlarımda yarasa konusuna elbette kaynak sunacağım.

Şimdilik yarasadan nereye vardık diyebilecek kadar muammalar ülkesi olunca bir dokunanın bin ah işitebileceği malzemesi bol bir ülkeyiz demekle yetineceğim.

Hayvanlara kötü muamele yapılan hayvan haklarının sıfır olduğu bir ülkede yarasanın nezdinde hayvan haklarını konuşmak isterdim ki aklıma muamma olmuş cehalet kokan cahil insanları düşününce karanlık bir kör kuyuya taş atmak gibi bir şey olduğunu düşünmeye başladım.

Egemen erkek düzeni gereği erkeklerin durumunu bir kalem geçiyorum.

Düzen içinde ipleri ele geçiren erkek daha sonra değerlendirme  konusu olduğu için önceliği kadınların toplum içindeki sosyolojik konumunu önemsiyorum.

Bana  göre her şeyin başı kadınların olmazsa olmaz eğitiminden geçiyor olmasıdır.

Gelecekte sağlıklı, bilinçli, entellektüel nesiller yetiştirmek isteniyorsa, parmakla gösterilecek örnek bir ülke, örnek bir toplum  isteniyorsa, her şeyi radikal bir şekilde  değiştirecek olan (sihirli çubuğun kendisi) kadının egitiminden soyut değildir.

Bir ülkenin kadınlarının bilinç donanımı, kültürel yapısı üst seviyede olursa bütün bu olumsuz sorunların üstesinden gelebilmenin ön koşulu olan sarsılmaz temelleri atılmış olur. Unutulmasın ki binalar yer çekimi kanuna göre temel üstünde yükselir, yükselen binayı sırtında temeller taşır. Sağlam zemin üzerine atılan temel binanın ağırlığını kendi son kullanma tarihine kadar ayakta tutar. Sosyolojik açıdan toplumların gelişmişlik derecesi sağlam zemine atılan temel örneğinde olduğu gibi annenin konumu eğitimli olup olmasıyla ilgili olduğunu altını çizmek gerekiyor.

Yarasadan hayvan haklarından insan haklarına varana kadar her şey cehaletimizle ilgilidir.

Buradan kariyer sahibi olmuş profesörlerden tutunda, üniversite mezunlarına, öğretim üyelerine aklınıza gelen bilumum toplumsal Concession’nu  oluşturan uzlaşım çimentomuza varana kadar kendini kültürel doygunlukta gören nev-i şahsına münhasırlarımıza varana kadar herkese aslında sözüm.

Gelelim yarasadan yola çıkarak can alıcı konumuz olan kadına.

Toplumsal zurnanın zırt dediği delikte sanırım tamda burası.

Bütün sorun bu toplumda kadın eğitiminin olmazsa olmazı kadar bir yangıyı önümüze koyduğudur.

Bana göre kadınlar eğitilmeden anlatmak istediğim bütün sorunların çözümü hemen hemen imkânsızdır.

Daha ileri gidip yüksek müsaadelerinizle tarihsel olacak belki ama bu cümleyi sarf etmek zorundayım. Kadınlar cahil kaldığı sürece toplumun tümünün cahil kalması kaçınılmazdır. Bu aforizmamın altına gönül rahatlığımla imzamı atarım zira bunu ben söylüyorum bu sav bana ait.

Şunu unutmayınız ki bu konu yüzlerce sayfaya sığacak kadar bana göre bir kitabın asli konusudur. Burada kısacık makalemizle kitap yazmak değil amacımız sadece veri koşullarda gerçekliğin bir çeşit anekdotunu yapabilmektir.

Gelelim konumuza: bir an eğitimsiz cahil bir kadının anne olduğunu düşünelim. Çocuğu anne doğurduğu gibi, çocuğu eğitip hayata hazırlayan yine annenin kendisidir. Toplumun kültürel dengesinin değişimini istiyorsanız, önce kadının kültürlü olmasını istemeniz gerekecektir. Kültürlü bir kadın doğurduğu çocuğu kültürel zenginliğe boğacağını düşünebilirseniz gelecek için nasıl kaygılandığınızı ben şimdiden görür gibiyim.

Benzer konuyu bu adreste işlemiştim.

Kültürel zenginlikle yoğrulmuş yetişen toplumun bu yeni bireyleri altın nesil diyebileceğimiz devasa bir zenginliğin donanımıyla bütünleşecektir.

Bu gün en büyük sıkıntısını yaşadığımız okumuş ama cahil profesörlerin piyasada sebil gibi fazla olması, üniversite mezunlarının hiçbir kıymet-i harbiyesinin olmaması (*) bir vasıfsız işçi gibi inşaatlarda, temizlik şirketlerinde çalışıyor olması, yarasanın nezdinde bütün hayvanlardan tutunda, insan haklarının olmadığı bir ülkede nefes alıyor olmamız cehalet kokan bir toplumu bize layık görenlerin sömürüde kar marjını düşünmenizi istiyorum.

Sevgili okurlarım, cehaletin savunucuları elbette kadının eğitilmesini istemeyeceklerdir çünkü kadın kültürel olarak kendini geliştirirse yetiştirdiği çocuklar cehaletten beslenmeyecektir. Cehaletin atar damarı olan bataklık kadının cehaletidir. Unutulmasın ki cehaletin sivrisinekleri taşıdıkları cehalet sıtmasını bir topluma aşılayabilmesi kadının eğitimsizliği üzerine inşa olmuştur.

Gelim şimdi İsveç’in yarasaları'na: ''İsveç Türlerin Korunma Yasası’nın çok sıkı olduğunu belirten Rune Gerell bu durumda Halmstad Belediyesi’nin söz konusu yapıyı yıkabilmesi içim Kent İdare Kurulu’ndan özel muafiyet izni alması gerektiğini söyledi.

İsveç Doğa Koruma Yasaları’na göre şimdiye kadar İsveç’te tespit edilen 19 yarasa türü 1986 yılından bu yana koruma altında bulunuyor.'' (**) 

Herhalde çarpıcı bu çevre bilinci, insan hakları ve hayvan hakları çarpıcı kültürel gelişmişlik kadının yetiştirdiği erkek ve kadınların daha bilinçli nesillerden geçtiğini göreceğimizi biliyorum.

Eğer bunun böyle olduğunu düşünemeyecek kadar cehaletle yoğrulmuşsanız siz düşünmenizde olur deyip sizin yerinize ben düşünmeye devam edeceğimi söylemeden geçmeyeceğim.

Atatürk devrimi Cumhuriyet kadını modernleştirmeye çalıştırmıştır daha kıta Avrupa'sında bu yokken Atatürk Cumhuriyetle seçme seçilme hakkını kadına bahşetmiştir. Cehaletin temsilcisi medreseler ise kadının eğitim almasına ayak direterek kadının eve hapsedilmesini, cahil kalmasını çocuk doğuran cahilliğiyle cahil çocuklar yetiştiren Osmanlı kokuşmuşluğu olan din eksenli sömürü düzenin oluşmasını istemişlerdir.

Bu gün bu anayasa referandumuyla toplumun içinde yer alan cüzi miktarda gelişmiş olan kadının verebildiği kadarıyla eğitim seviyesini bile çok gören gericiliğin Osmanlı kokuşmuşluğundan sömürü kar payı elde edecek hacı hoca gericiliği geçmişe özlem duymasının bir nedenide budur.

Günümüzde yaşanan bu gerçeklik hiç yok olmayan sinsice kendisini besleyen Cumhuriyet düşmanlarıyla Cumhuriyetin yok edilme Arap kültürünün gericiliğinde insanların geleceğini zapt-ı rapt altına almak isteyenlerin gerçekliğimizle karşı karşıyayız.

Evet, insan haklarının olmadığı yerde yarasa hakkı olur mu?, sorusuyla bitirmek istiyorum bu kısa anekdotu mu.

Ali Galip Sayılgan

Kaynak:

(*) ''Üniversiteyi bitirdikten sonra kurumsal firmalarda yöneticilik yaptı. Ancak yöneticilik işini bırakıp Uşak'ta pilav satmaya başladı.'' TIKLAYIN

(**) TIKLAYIN

Klasikleşmiş bir Tayyip Erdoğan yemi ve Hollanda!

Bu yazımı AKP’nin Hollanda çıkarmasını (referandum oyu uğruna) kurgulayıp ajanslara düştüğü saatlerde kaleme almış olsamda bir türlü yayınlamaya fırsatım olmadı. Karşılıklı atışmaların tansiyonun düştüğü azda olsa durulduğu bu günlerde seçmenleri tarafından kurgunun çakılmaması uğruna zaman zaman sataşmalar sürüyor. O gün kaleme aldığım yazıma şöyle başlamışım.

—–^^^——

‘Eyyy” leşen bir Tayyip Erdoğan ülkesi, Cumhuriyet tarihimizin diplomaside dilinde belkide en orijinalidir. 

‘Eyyy Amerika!’,

‘Eyyy Almanya!’  lara alışmıştık ki şimdi de buna ‘Eyyy Hollanda!’ ekleniverdi.

‘Eyyy Hollanda!’ Komik bir hitap tarzı ‘Eyyy’ ile başlan Tayipçe Kasımpaşa Jargonu cümlesi…

Sanırsam uluslararası diplomasiyi Kasımpaşa varoşu sanıyor.

Siyasetçilik tarihinde ‘Eyyyleyen’, ‘Eyleşen’  göndermeleri, içeriğine alan cümle mimarlığının temelleri Kasımpaşa varoş kültüründen soyutlamaya kalkmak gerçekliğin rasyonel  özelliğini ıskalamaktan başka bir şey olamaz.

Özgün içeriğin nesnel yapısı malumumuz olan  jargondan soyut olmasa da klasik bir Tayyip Erdoğan ‘yemi’ olduğunu sağır sultan duymuş bilmiş vaziyette.

Yutmamalıydınız ama yuttunuz, ‘Eyy Hollanda!’

Şimdi iyimi oldu?

Elbette bunu yaşayıp göreceğiz.

Bu yemi önce Avusturya’ya attı Avusturya geçiştirdi, sonra Almanya’ya attı, atılan yemi Almanya’da pek kale almadı pabuç pahalıya patlayacağı için Tayyip Erdoğan Almanya’nın üstünde durmadı. 

Almanya üzerinden ülkenize gönderilen provokasyonun mimari olan aile bakanı nezdinde maalesef bu yemi yuttunuz.

Bu sürtüşmeyi Tayyip Erdoğan ülke içindeki ezici bir çoğunlukla gelişen hayır oylarını, evet oylarına dönüştürmek için ekstra çıkardığı herkesçe bilinmektedir.  

Hollanda ile karşılıklı sert açıklamalar durulduğu şu günlerde, Tayyip Erdoğan bu kez yeniden Almanya’ya yöneldi.

Almanya’nın da yine aynı Hollanda gibi ne Naziliği kaldı nede faşistliği.

Kokuşmuş siyasetini bilen herkes şunda hem fikir; mağdur edebiyatı yaratacağını, mağduriyet taktiğiyle oy toplayacağını çok iyi bildiği için, yurt içinde özellikle muhatapları bu tezgâha gelmemek için çok dikkat ediyordu.

Ama siz bunun farkına varamadığınız için Nazi suçlamasına çok sert tepki gösterdiniz ve başladı arkasından mağduriyet edebiyatı!

Bu konuya ilişkin New York Times International ‘da bir yazı yayımlandı yazının başlığı Mr. Erdoğan’ın ikiyüzlülüğü.(*)

Kısa bir yazı söyledikleri ise oldukça çarpıcı.

‘Erdoğan kendi ülkesinde ağzını açıp konuşacak adam bırakmıyor; gazetecileri, yazarları, aydınları ve siyaset adamlarını hapishanelere dolduruyor, ayrıca referandumda “hayır” propagandasını şiddetli bir şekilde önlüyor ve bastırıyor; sonra kendi yapacağı propagandaya izin vermeyenlerin “Nazi” olduğunu söylüyor.’

Nazizm ruhunu benimseyen birinin, Nazizm ruhuyla hareket Erdoğan’ın Hollanda’yı  Nazilikle suçlaması manidardır.

Gazeteciler, yazarlar, akademisyenlerin yanı sıra on binlerce kişinin hapishaneye tıkıldığı, 150’den fazla medya şirketinin kapatıldığı rekor ülke konumundadır.

Avrupalılar için Tayyip Erdoğan’ın bu açıklamaları korkunç bir şaka gibi. Erdoğan’ın hükümeti kimseye insan hakları ve demokrasi dersi verecek konumda değil.

Ülkede çoğu uyduruk kanıtlarla olmak üzere aralarında yargıçlar, savcılar, Kürt siyasetçiler ve 100’den fazla gazetecinin de bulunduğu 40 binden fazla kişi hapsedildi.

“Kısa süre önce yayınlanan bir BM raporu ülkenin güneydoğusundaki Kürt bölgesindeki ayrılıkçı militanlara karşı yürütülen taarruzda Türk güvenlik güçlerini işkence, yargısız infaz ve orantısız güç kullanmakla’’ suçlandı.

OTOKRASİNİN KULLANMA KILAVUZU YENİ ANAYASA 

Erdoğan’ın Türkiye’sinde artık protesto gösterileri şiddetle bastırılmıyor, çünkü muhalifler eylem yapmaktan korkar hale gelmiş durumdadır. Daha önce yaşanan protesto mitinglerinde bombalarla toplu katliamlara kurban giderek hayatını kaybeden onlarca insan söz konusudur.

Hukukun üstünlüğü ‘Erdoğan’ın çıkarlarının üstünlüğüne tabidir’ ilkesi kurumlaştırılmış durumdadır.

En basit demokratik hak arayışlarında despotik bir şekilde bastırmak, hak arayışında bulunanlara kötü muamele ve işkence yapılması olağan ve sıradanlaşmış konumdadır.

Bu denli despotik davranışı yeterli görmeyen Erdoğan daha çok faşizm yetkisini elinde bulundurmak için, faşizmin krallığı diye tanımlayabileceğimiz başkanlık sistemi uygulaması için referandumda evet oyu çıkmasını istiyor. Hayırcıları terörist suçlamasıyla ne yapmak istediğini şimdiden belirlemiş oldu. Amacına hizmet eden her türlü propagandayı ahlaki açıdan mubah gören ağızları açık bırakırcasına ikiyüzlü bir yol izlemede kendilerinde bir sakınca görmemektedirler.

15 yıllık iktidarlarında hırsızlıkları tapelere yansımış durumdadır, iktidarı süresince elde etmiş olduğu Erdoğan’ın sermayesi, dünyanın sayılı zenginlerini dahi dudağını uçuklatacak şeklindedir.

Günümüz Türkiye’sinde özgürlükler Erdoğan’ın bir çift dudağından çıkacak sözcüklerle tartılırken Nazizm konusunda yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış misali gibi Erdoğan gerçekleri ters yüz ederek kendi ekolünde yine ikiyüzlü bir ‘tarih’ (!) yazıyor.

İkiyüzlü bir ‘tarih’ (!) yazılımında ülkenin ekonomik gelişiminin aleyhine pragmatik politikaları uygulamada asla çekinmeyen Erdoğan, kendi egosundan kaynaklanan kişisel çıkarlarını ülkenin çıkarlarından üstün tutmaktadır. Buna en çarpıcı örnek Hollanda ile yaşanan krizin kendisidir.

Söylediklerimizin doğruluğu bu tabloda görülüyor. Hollanda’nın ülkemize ekonomik getirisi ne yazık ki birinci sıradadır.

Kendi çıkarına uygun kendi geleceğini ülkenin çıkarına peşkeş çeken, kendini ağırlatmak için kendine saray yaptıran bir megalomanın Türkiye’nin başına musallat olan bir çeşit püsküllü bela şeklindedir. Halkın dini duygularını istismar eden egosu için dini kullanan tehlikeli bir kişiliktir Erdoğan.

Gerçeğin bire bir kendisi olan tahlilimizden palyaço komikliğinden tirajı komikliğe dönüşen siyaset arenasına yeniden dönecek olursak; Türkiye Hollanda’ya yaptırım uyguluyor, Hollanda başbakanı ise ‘Türkiye’nin yaptırımları hiçte kötü değil’ şeklinde dalga geçiyor.

Gerçekliğin kendisi olan ekonomik bağımlılığın realitesi yukarıdaki tablo dan soyut olmayınca komik davranışlarıyla haliyle dalga geçilmesi kaçınılmaz olur.

Türkiye’yi önce hurma cumhuriyetine çeviren referandumdan sonra hurma despotizmine dönüştürerek geçiş yapan talihsiz yapı taşları adım adım gericilikle örgütleniyor. Camiler Cumhuriyet düşmanlarının faaliyet gösterdiği hücre evleri gibi çalışıyor. Bütün gericilik Tayyip Erdoğan desteğiyle Cumhuriyetin cenaze törenine hazırlanıyor.

Siyasal İslamcılığın diğer bir ikiyüzlülüğü de darbe girişimidir.  

Daha önce yazmıştım başkanlık sistemi ve evet oyları için darbe girişimi kontrgerilla örgütlenmesidir. Bu senaryo MIT ile birlikte örgütlenmiştir.

Gelişmelerin tümü Cumhuriyet rejiminin kılınması gereken cenaze namazı konusunda örgütlenen stratejini bir nevi taktiktiğinden başka bir şey değildir.

BU BİR İKİYÜZLÜLÜKTÜR

25.Ocak.2008 yılında bizzat Erdoğan tarafından imzalanmış olan çıkarmış oldukları yasaya göre Avrupa ülkelerinin AKP’li bakanlara referanduma yönelik propagandaya izin vermemesi, Almanya ve Hollanda’yla ortaya çıkan krize yönelik tartışma sürerken, yurt dışında seçim propagandası yapılamayacağına dair düzenlemeyi AKP yasalaştırmıştı. Bu konuda TBMM’ye sunulan yasa tasarısının altında da bizzat dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası bulunuyor.

‘Yasak’ kararını AKP’liler almıştı… İşte Recep Tayyip Erdoğan’ın 2008 yılında attığı imza (**)

Hollanda’nın yapması gereken bir şey varsa oda uluslararası adalet divanına baş vurup ucuz cengâverlikle provokasyon yapmak isteyen Erdoğan’ın acilen yargılanmasını istemek en uygun olanıdır. Bizzat kendisi tarafından imzaladığı yasalarına rağmen Hollanda’yı ve diğer Avrupa ülkelerini tahrik eden bir ruh halinin hoş görülüp geçiştirilip geçiştirilmemesi merak konusudur. Kaldı ki, kendi kişisel çıkarlarının başarı kazanması yolunda politika yaptığını sanan Erdoğan bindiği dalı kestiğini görmesine karşın ülkenin çıkarlarından daha çok kendi çıkarlarını düşündüğü bir gerçeklikle yüz yüzeyiz.

Erdoğan’ın kişisel çıkarları uğruna Avrupa Birliği ile ilişkileri koparsa ne olur?

Türkiye’nin en büyük ticari partneri 28 ülkeli Avrupa Birliği (AB) ile ipler geriliyor. Hollanda ve Almanya ile yaşanan siyasi kriz zaten uzun süredir kötü olan Türkiye AB ilişkilerini tamamen rafa kaldırabilir.

28 ülkeli AB ekonomisi Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı. Uzmanlar, Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasi gelişimi ve geleceğinin AB sürecine bağlı olduğu görüşünde.

AB ile ilişkilerin tamamen durması Türkiye’nin ekonomisinin de iflası anlamına geliyor. Büyüme düşecek, yatırımlar azalacak, turist gelmeyecek, işsizlik artacak. Yine AB-Türkiye ilişkilerindeki durma, Türkiye’nin dış borç yükünü daha da artıracak. AB’nin Türkiye ekonomisi için ne kadar önemli olduğuna bakmakta fayda var.

İhracatın yarısı (***)

1 Türkiye ihracatının yüzde 47’sini ithalatının yüzde 40’ını bu ülkelerden yapıyor. Türkiye’ye gelen yabancı ziyaretçilerin yarısı yine bu ülkelerden geliyor. Türkiye ve AB arasında büyük bir ivme kazanan ticaret hacmi 2016’da 146 milyar dolar olmuştu.

2 Türkiye AB’nin toplam ihracatından aldığı yüzde 4.4 pay ile 5. sırada bulunuyor. AB, 2016’da 68 milyar dolar ile Türkiye’nin ihracatında en üst sırada yer alıyor. Yine Türkiye’ye gelen doğrudan yatırımların yüzde 80’e yakını AB ülkelerinden geliyor.

Ana yatırımcı Avrupa

3 Türkiye AB’nin toplam ithalatında ise yüzde 3.9’luk payla ihracat gibi 5. sırada geliyor ki burada AB ülkelerinin kendi aralarında yaptığı ticaret hariç tutuluyor. Ayrıca AB Türkiye’nin ihracatında olduğu gibi ithalatında da ilk sırada yer alıyor. 2016 rakamlarına göre; Türkiye 198 milyar dolarlık toplam mal ithalatının 77.6 milyar dolarlık kısmını (yüzde 39’luk pay) AB’den gerçekleştirdi.

4 2016’da Türkiye’nin AB ile olan ticaretinde ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 88 seviyesinde gerçekleşti.

5 Sadece ihracat değil doğrudan yatırım açısından da AB’nin Türkiye ekonomisinde önemli bir ağırlığı bulunuyor. 30 Haziran itibarıyla Ekonomi Bakanlığı’na veri setine kayıtlı yaklaşık 50 bin yabancı şirketin 23 bini AB merkezli. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın verilerine göre 2016 Mayıs ayı itibarıyla bu şirketler Türkiye’deki doğrudan yatırımların yüzde 64’ünü gerçekleştirdi. 2002-2016 Mayıs tarihleri arasındaki doğrudan yatırımların büyüklüğü dikkate alındığında ise AB’nin Türkiye’ye yapılan yatırımlardaki ağırlığının yüzde 92 olduğu ortaya çıkıyor.

Turist sayısı düştü

6 Türkiye’nin genel turizm sektöründe son iki yılda yaşadığı kötüleşmeye paralel olarak AB’den gelen yabancı ziyaretçi sayısında da dramatik bir düşüş gözlendi. Yabancı ziyaretçi sayısındaki 2015’te yüzde 10 ve 2016’da yüzde 30’luk düşüşleri de eklediğimizde Türkiye ekonomisi için çok önemli olan turizm gelirlerinde AB’nin yerini ve önemini daha iyi anlayabiliriz.

Artık yeter

İsminin açıklanmasını istemeyen bazı AB uzmanlarına göre Avrupa artık yeter noktasına geldi. Tarihin hiçbir döneminde uluslararası ilişkilerde ‘Nazi’ ve benzeri hakaret sayılabilecek ifadelerin kullanılmadığına işaret eden uzmanların görüşleri şöyle:

* Türkiye’de AB ile olan ilişkileri sürekli baltalayan bir yaklaşım var. AB’den kurtulayım, idamı getireyim, yönetim sistemini değiştireyim, ekonomiyi çökerteyim diye. Bu durum ülkeyi tamamen içine kapatıyor.

* AB süreci tam da Türkiye’nin lehine dönmüşken yeni fasıllar açılmışken bu sürece girilmesi, Türkiye’ye kaybettirecek.

Türkiye kaybeder

Uzmanlara göre AB’den Türkiye’ye yatırım duracak.

Yatırımlar rafa kalktı…

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Seyfettin Gürsel: Özellikle doğrudan yatırımlar açısından Avrupa Birliği’nin Türkiye için oldukça önemli olduğunu söyledi. Gürsel’in konuşmasının satırbaşları şöyle:

* Güvensizlik ve belirsizlik nedeniyle Avrupa’dan Türkiye’ye gelen yatırımlar askıya alınmıştı. Şimdi böyle bir ortamda yatırım kararları tamamen rafa kalkacaktır.

* Artık gelmeye niyeti olan turist de yaşananlardan sonra gelmeyecektir.

* Türkiye’nin AB üyelik sürecini artık kimse ciddiye almaz.

* AB, Türkiye ekonomisi açısından çok önemli bir çıpa. İlişkilerin onarılması uzun zaman alacaktır. Belki de hiçbir zaman onarılmayacaktır. Sputnik’e açıklama yapan Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Muhittin Ataman’a göre ise Türkiye, Avrupa ülkeleri ile ciddi bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde ve bunu kestirip atmak mümkün değil.

Göçmenlerin işi zor

Türkiye Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı Başkanı Prof. Dr. Faruk Şen’e göre yaşanan gerilimin kaybedeni Türkiye olacak. Şen ilk aşamada Türkiye’nin kayıplarını şöyle sıraladı:

* Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinde 2014- 2020 döneminde Türkiye’ye sağlanacak yaklaşık 4.5 milyar Avro’nun 167 milyon Avro’su ödendi. Geri kalan ödemeler donduruldu. Geri dönüş için 6 milyar Avro’nun sacede 552 milyon Avro’su ödendi geri kalanı dondurulacak.

* AB’nin 7 yıllık yaptığı bütçelerde (2020-2026) muhtemelen Türkiye yer almayacak. Türkiye’nin 2023’te AB’ye tam üye olacağım hedefi vardı. Bu gerçekleşmeyecek.

* Hollanda Türkiye’nin dış ticaret fazlası verdiği ülkelerden bazı ürünlerin ithalatında Türkiye’ye öncelik veriyordu, muhtemelen bunları sonlandıracak.

* AB ile ilişkiler durursa, bu ülkelerde yaşayan 5 milyon 600 bin Türkiyeli göçmenin işi zorlaşacak. (KAYNAK)

Bu uzun alıntıda işlenen gerçeklik Türkiye’nin çok ciddi olaylarla çalkanacağını çok istedikleri iç savaşı kaçınılmaz kılacağını ortaya çıkarmaktadır.

Toplumsal muhalefet doğru temellerde örgütlenip kanalize edildiğinde devrim olgusu belkide kendi tarihinde ilk defa sıcak bir halkayı yakalamış olacaktır. Önemli olan yoksul kitlelerin taleplerini programına alan aş iş hürriyet özgülünde doğru bir önderliğin ses getirebileceği de ayrı bir gerçekliktir.

 Ali Galip Sayılgan

Kaynaklar:

(*)  https://www.nytimes.com/2017/03/08/opinion/mr-erdogans-jaw-dropping-hypocrisy.html?_r=0

(**) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/698111/_Yasak__kararini_AKP_liler_almisti…_iste_Recep_Tayyip_Erdogan_in_2008_yilinda_attigi_imza.html

(***) http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/698857/AB_ile_ipler_koparsa_ekonomik_felaket_olur.html

Şov’a dönüşen çok kötü bir mizansen: darbe!

 (Bu yazı: 16.07.2016 tarihinde saat: 10 :41 de sözde darbeye kalkışıldığı saatlerde sıcağı sıcağına kaleme alınmıştı. Server değişikliğimiz yüzünden  ARŞİVİMİZİ taşıyamamış OLSAK DA yeniden yayınlamayı uygun bulduk.)
Dün, akşamın mahmurluğunda klasik facebook müzminleri ayakta uyurken darbe girişiminin haberleri dostlarım sayesinde bana çoktan ulaşmıştı. İlk elden duyurduk ama ilk anda DARBE Mİ tatbikat mı gibi KÖTÜMSERLİĞİMİZ konusunda emin olamasak da gelişmelerin muhtevasında darbenin emaresi vardı.

Çekimserliğimiz fazla gecikmedi başbakan Bin-Ali açıklama yaptı. Anlaşılan o ki darbeden çok korktuğu için adını zikrederse gerçek olur kaygısıyla darbe diyemeyip  ‘girişim’ olarak tanımladı.

Hemen baştan belirtelim en kötü demokrasi, askeri darbeden yüz kez daha iyidir.

Darbenin savunulacak bir yanı yoktur.

Her darbe ülkenin kazanımlarını 30 yıl geriye attığını bilen biri olarak, birde 12 Eylül faşist darbesinden çok çekmiş ve ağır bedeller ödemiş biri olarak, darbeyi alkışlayabilmem mümkün değildir.

Birde bu işin lakin’i var!

Şimdi gelelim lakin kısmına.

Yukarıda en kötü demokrasiden bahsettim, tabiiki demokrasi varsa!

Despotluğun, diktatörlüğün demokrasi olmadığını hepimiz biliyoruz.

İçeride yüzlerce gazeteci yatarken, insanlar polis sorgularında işkenceden geçirilirken,

En basit demokratik gösteriler adice silahlı güç kullanılarak ölümle, sakatlanmalarla bastırılırken,

Doğuda şehirler dümdüz edilip siviller, çocuklar sorgusuz sualsiz katledilirken,

Bir anne devlet güçlerince öldürülen çocuğunu kokmasın diye derin dondurucuda evinde saklarken,

En demokratik gösteri olan gezi direnişinde ekmek almaya giden Berkin çocuk kafasından gaz kapsülüyle vurulurken,

Ali İsmail Korkmaz isimli genç hunharca acımasızca dövülerek öldürülürken,

Kendilerine şiddet uygulayan polise demokratik hakkı gereği karşı koyan Ethem Sarısülüğün acımasızca polis kurşunuyla kafasından vurulduğu bir ülke burası…

M. Ayvalıtaş, A. Cömert, M. Sarı, İ. Tuna, S. Önder, Z. Eryaşar, M. Yıldırım isimli bu gençler demokratik hakkını kullanırken ölümle cezalandırılan bu gençlerin ülkesi Türkiye!

Demokratik haklarını kullanırken öldürülerek katledilen gençlere ilişkin adalet hiç zaman işletilmemiştir. Adalet kavramının yavşaklaştığı, hırsızlığın tapelere yansıdığı, milyar dolarlar olan hırsızlık paraları ayakkabı kutularında taşındığı bir ülkede en kötü demokrasiden  dahi  bahsedebilmek, lükse kaçtığını çok iyi bilmekteyiz. 

Meclisin ihale rüşvet borsasına dönüştüğü, milletvekilleri mecliste ihale kovaladığı bir ülkeyi düşünün işte o ülke Türkiye’nin ta kendisidir!

Sadece bununla bitmedi, ihaleleri alanlar öncelikle hırsız AKP iktidarına kim daha çok rüşvet verirse ihaleyi kaptığı bir ülkeyi düşünün…

Yargının son kullanma tarihini nasıl doldurduğunu, etkisi ve yetkisinin olmadığını çoktan miadının dolduğunu Rize’de çay toplama ritüelleriyle deklare ederken, AKP diktatörlüğüne nasıl biat ettiğini düşünün.

Evet, dün akşamüstü Türkiye de darbe yapılmak istendi ama acemice!

Önlerinde örnek alabilecekleri en son başarılı darbelerden 12 Eylül darbesinin stratejik taktiğinin başarısı dün gibi ayakta dururken, dersine çalışmamış acemi bir ordunun pespaye acemiliğiyle asla böyle bir darbe planlaması mümkün değil.

AKP’nin kıldan yağ çıkaran taktiğini iyi biliyoruz.

Belki kendileri çoktan unutmuşlardır ama ben unutmam, unutmadım. Bülent Arınç’a,  Başbakan Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’a suikast yapılacak iğrenç yalanları Özel Harp dediğimiz Kontrgerillanın taktik ve tezgâhı ile gündem değiştirerek çok şeyleri kotardığını iyi biliyoruz. Kozmik odaya da böyle bir dalavereyle girdiklerini biliyoruz.

İster bu darbeyi çok kötü bir tiyatro versiyonu olarak Tayip Erdoğan tezgâhlasın, isterse Tayip Erdoğan’ı devirmek isteyen gerçekten karşı güçler acemice planlasın bunun neye yaradığıdır asıl bizi ilgilendiren yanı.

Darbe olduğu saatlerde ilk tespitim şöyle olmuştu:

‘‘Bütün bu tiyatro, başkanlık sitemini garantilemek için!

Bunun başka adı yok!

Başkanlığı vermezseniz darbeciler gelir propagandasıyla başkanlığı tereyağından kıl çeker gibi kapma mizansenidir bu!’’

Dün den beri görüşümde bir değişme olmadı, bu darbe tiyatrosu büyük bir şova dönüştürülerek başkanlık sisteminin önü açılmış durumda.

‘Başkanlık sistemini kabul etmezseniz darbeciler darbe yapacak!’ şovu şimdiden uygulamaya konulmuş durumda.

Öyle güzel her şey hazırlanmış ki, söz birliği etmişlercesine malum camilerden gece yarısı minarelerden selâ okunarak.

Selâ okuyan müezzinler, “Ey Allah’ın kulları, ey ümmet-i Muhammet hükümetimizin yanında olun” denilerek tasarlanan plan hayata geçirildi. İnsanları sokağa dökme şovun en önemli kriteridir.

Güya halk darbecilere karşı duyarlı demokratik hakkını kullanıyor görüngüsü Eisberg’in görünmeyen gizde kalmış yüzüdür.

Sormazlar mı adama  Karaman’da çocuklara tecavüz edilirken çıtı çıkmayan kesim, ne olduda bir  anda duyarlı olmuştu, sokaklara dökülmüştü diye  sormazlar mı adama? Buna  verilecek en mantıklı cevap, Özel Harp Dairesi çok güzel iş bitiriyor demekten başka ne olabilir ki?

Ankara’da sorti yapan uçaklar sarayı tutturamayacak kadar acemice sarayın bahçesine yakın boş alana bomba fırlatmış oldu. Koca saraya isabet etmemesi için pilotların kör olması gerekir…

Kör bir pilotun savaş uçağı uçurduğu bir ülke nasıl realiteden uzak ise koskoca sarayı vuramaması da bir o kadar realiteden uzaktır.

Saray bombalanmamış sa bilin ki, Tayip Erdoğan yeni yaptırdığı sarayına daha doyamadığındandır. 

Aynı şey meclis içinde geçerli.

Tahrip gücü düşük küçük çaplı roket kullanılarak boş bir bölümü bombalanarak inandırıcı olunmak istendi gibi ortada soru sorduracak bulgular var.

Halkı sokağa döken başkanlık megalomanı, yine bu ülkenin halkı olan gezicileri polis şiddetiyle acımasızca orantısız güç kullanarak acımasızca şiddetle kullanıp evlerine sokmak istemiştir.

Diktatörlüğün ille darbelerle olması gerekmiyor! Sivil diktatörlükte aynı oranda en kötü demokrasinin düşmanıdır. Bu yüzden diyebilirim ki, darbecilerin diktatörlüğüyle sivil diktatörlerin diktatörlükleri arasında bir fark olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.

Anlaşılan o ki bu ülkeye hiçbir zaman yaz gelmeyecek!

Yağmur gibi boşanan anaların gözyaşı hiç bir zaman eksik olmayacaktır. Puslu kasvetli hava hiç bir zaman yakamızı bırakmayacak.

Umarım bundan sonra darbe yapacaklar darbeye yeltenecek olan darbecilere de yeni görevler çıkmış oldu. Darbeciler ilk önce camileri, aynı şekilde imamları etkisiz hale getirebilecek bir alt yapı oluşturmadan darbeye kalkmazlar.

Yaşadığımız bu darbe tiyatrosu Tayyip Erdoğan’ın şovundan başka bir şey değildir.

Tayyip Erdoğan rolüne çalışmamış çok kötü oyuncularla, çok kötü bir mizansen sahnelemiş gibi gözükmesi, allı şallı darbelerin şanına hiç yakışmamışa benziyor.

Koyunların bolca olduğu ülkelerde planlar kontrgerilladan uygulamak sizden olması spesifik kaçınılmazlıklarımızdır.

Ali Galip Sayılgan

Termonolojik ”gazel”ne kadar realitedir?

Kıl payı ‘Troçkist’(!) olmaktan yırttık mı ne?

http://fraksiyon.org/sosyalistlerin-hdp-disinda-ne-isi-var/   linkinde yer alan  

(Sosyalistlerin HDP Dışında Ne İşi Var?)   başlıklı bir yazıya dair…

Yazarımız hem soru soruyor hem de kendisi yanıtlıyor, arkasından  niyetini de ekliyor:

‘‘Bu, 20. yüzyılda birçok devrim deneyiminde sayısız kereler sorulmuş ve pratikte yanıtlanmış bir sorudur. Troçkist hareketin kimi kesimleri dışında bu soruyu olumsuz yanıtlayacak hiçbir devrimci, sosyalist yapı tanımıyorum.’’ Yazarımızın bu mantalitesine karşı çıkıyorsan kafadan Troçkist oluyorsun.

İyi gene insaflıymış HDP ’yi eleştirenleri falan Kemalist ve Statükocu yapmamış. Zira bilinç altlarındaki tek mantalite Kürt siyasetini eleştirenler kafadan bu kategoriye giriyor. Yani buna göre eleştirmeyen sosyalist lazım.  Yoksa vay halinize!

Ben Troçkist değilim, Kemalist, Statükocuda değilim netcez şimdi?

Daha da ileri gideyim bir Türk Sosyalisti olarak sizin vazgeçtiğiniz bağımsız Kürdistan’dan yanayım. Şimdi ben hangi kategoriye giriyorum  doğrusu merak ediyorum!

Türk Sosyalistlerinin neden uzak kaldığı bu kısa giriş olarak bu cevap bile yeter aslında, tabiiki anlayana.

Yazarımız kafasındaki olayı o kadarda ön yargılı betimliyor ki ‘‘… bu soruyu olumsuz yanıtlayacak hiçbir devrimci, sosyalist yapı tanımıyorum.’’  diyor.

O halde tanı…

‘‘Halkların Demokratik Kongresi, Batı’da, Kürt ulusal hareketinin güçleriyle devrimci demokratik akımların güçlerinin birleştirilmesini öngören antifaşist antiemperyalist bir cepheleşme hamlesidir.’’ denilirken, antifaşist neyse de, antiemperyalist bir yanını daha henüz ben göremedim. Gören varsa neye dayanarak gördüğünü açıklamalıdır.

Anti emperyalistim demekle malum anti emperyalist olunmuyor.  HDK anlayışının filizlendiği BDP koştura koştura gittiği Amerikan ziyaretleri kapalı kapılar arkasındaki görüşmelerle mi antiemperyalist oldunuz? Bu durum daha henüz hafızalardan silinmeden kendilerini antiemperyalist ilan etmeleri ne kadar inandırıcı?

Hani bir özdeyiş vardır litaratörümüzde ‘hiç kimse seni övmüyorsa sen kendi kendini öv!’diye geçen özdeyiş tamda konumuzla ilgili sanırım. Doğrusunu isterseniz HDK ’nın‘antiemperyalist ’ligini ben buna bağlıyorum.

Emperyalist hedeflerle barışık yaşayıp kendine antiemperyalist demekle antiemperyalist olunmadığını sanırım kendileri de bilir.

Deniliyor ki, ‘Sosyalistlerin HDP dışında ne işi var?'

Doğrusunu isterseniz komik bir soru. Bunu siz, önce kendinize sorun.

Bu soruyu soran arkadaşımız yaşanan gerçeklerden bi-habermiş gibi davranarak işi sanırım, iyi niyetliliğe vuruyor.

Hemen söyleyelim HDP hangi sınıf temeline dayanıyor?

Yazarımız bu soruya kaçamak davranırken konuyla alakası olmayan Sovyet ve Çin örneklerini verirken cephe birlikteliklerini serpiştirip duruyor.  Doğru Cephe bileşkesinde kimin hangi sınıfı temsil ettiğinin pek o kadar önemi yok. İrdelediğinde her bileşke her fraksiyon belli bir sınıfı temsil ettiğini ileri sürer.

HDP dışındaki Sosyalistleri garipseyen yazarımız HDP’nin ne olduğunu verdiği örneklerde analiz edemiyor. HDP Cephe örgütlenmesi ise adı neden HDP?

Program ve tüzüğünden gördüğümüz kadarıyla cephe olayıyla uzaktan ve yakından bir ilgisi yok. O halde serpiştirilen cephe örnekleri neyin nesi? Hayata ne kadar uyuyor? Sanırım bunu okuyucuya bırakmak en güzeli.

Sosyalistler HDP gibi bir çadır partilerine biat etmeyecektir. Biat edenlerde zaten içinde varlıkları da söylemleri de bir o kadar belirsizdir.

Enternasyonalist bir dayanışma gibi kavramlarla HDP içinde olanlarda tamda bu yazının içeriğinde geçen kuyrukçuluğun Türkiye versiyonu olmaktan öteye gitmeyecektir. Zaten görünen de bu. Anlaşılan o ki, bu durumu aşmak için bu yazı kaleme alınmış. Durumu kotarmak için taze Kan’a sosyalistlerin bileşkesine ihtiyacı var.

İlle kuyrukçu olmak için Lenin döneminde hayat bulan işçicilik (Uvriyeristlik) konumu (tıpa tıp aynısı) olması gerekmiyor. Kuyrukçuluğun versiyonları çok çeşitlidir. Tarihin kendine özgü deviniminde değişik versiyonları bir şekliyle ortaya çıkıp kendine özgün yapısal bir değişimi kurumlaştırabilir.  ‘Uvriyerizm’ denilince ille de işçi-kuyrukçuluğu’ anlaşılmasın.

Bir dönem için ulusal mücadeleye argüman taşıyan PKK   ve  BDP Türkiye özgülünde çizdiği tablo Marjinal bir Kürt siyaseti  olarak algılanmış bu algılanma yüzünden Türkiye özgülünde derdini iyi anlatamamıştır. Bu görüngünün ortadan kaldırılması HDP  ismiyle  yeni bir oluşuma  (geniş tabanlı Türkiyeli Sosyalistleri de içine olan) bir vitrine ihtiyaç olduğu düşünülmüştür. Tekrarlayalım yeri gelmişken bu proje Abdullah Öcalan’a aittir.

Sosyalistleri de içine çekerek ulusalcılık marjinalliğini toplumsal bir pota da eriyebileceği düşünülmüştür.

Elbette tarihsel misyonunu tamamladığını düşündükleri bu ulusal mücadelenin izlerini üzerinde yansıtan BDP’ye son vermekti amaç. O izlenimi gölgede bırakabilmek için daha yoğunluklu Türk Sosyalistlerini içine alan Kürt marjinalliğinden arınmış bir vitrin tasarımıydı HDP.

Deniliyor ki; ‘‘HDK’nın emekçileri örgütlemediği iddiasına, HDK’nın üzerinde yükseldiği kitle tabanının hemen tümüyle emekçilerden oluştuğunu söyleyerek somut bir yanıt verebiliriz. HDK emekçi solunun bir parçasıdır.

HDK, ulusal boyunduruğa karşı mücadele içinde politikleşen Kürt yoksullarıyla Batı’daki politik işçi-emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir.’’

Ama bazen teori ve pratik aynı pota da yürümez. Niyet etmekle yapmak o konumda olmak çok farklı şeylerdir.

Ezilen halk ve mazlumluluk kategorisi ve ben yaparsam her şey olur, sosyalistlerde arkamızdan gelir düşüncesi, pragmatizmin kendisidir. Bir o kadarda optimist bir bileşkedir.

Öyle ya ben yaparsam olur!

Ama niyet ettiğiniz gibi olmuyor işte…

Mantık bu!

O halde buyurun yapın dışınızdaki Sosyalistleri neden çağırıyorsunuz?

Geçmişte de ben yaparsam olur denilmedi mi?  Denildi.

Neyin öz eleştirisi verildi?

Elde var sıfır!

Hala aynı mantık ben yaparsam olur…

Gerek Kürdistan da gerekse Kürdistan dışında Kürt ve Türk devrimcilerine (Örgütlerine) yaşam ve çalışma hakkı tanımayan PKK’nın bir öz eleştiri verdiğini duyan oldu mu?

Onlarca devrimciyi öldüren ve öz eleştiri vermeyen PKK anlayışıyla hiçbir şey olmamış gibi dalkavukçu (Uvriyeristlerden) sözümüz ona o sosyalistlerden olmayacağımızı deklare etmeye gerek var mı?

Doğruya ben yaparsam olur… Tam bir PKK mantığı…

Sahi siz hangi güvenden bahsediyorsunuz?

Ne zamandan beri Sosyalistleri düşünür oldunuz?

Ulusalcılıkla sosyalistlik bir arada yürümediğine göre önce ulusalcılarımız sosyalist olması lazım ki devrimcilere ait döktükleri onca kanın samimi olarak bir öz eleştirisini versinler ki ortak bir dili bulalım.

‘‘…Her şey bir yana, PKK ve Kürt yurtsever hareketinin esasen emekçilere dayanan, yoksul halkın girişkenliği üzerinde yükselen “plebyen” bir hareket olduğu bilinen bir gerçektir. Bu yorum bize ait değil bizzat kendileri söylüyor.

PKK’nın ve Kürt yurtseverliği üzerinde yükselen “plebyen” lik ten söz ediliyor (*)  gelinen realiteyi mercek altına aldığımızda plebyenliğin yansıması olan bir nevi kriter, bırakalım sınıf mücadelesini bir kenara, ulusal mücadeleden milim şaşamayan daha çok sınıfa değil Kürt burjuvazisinin koşullarını iyileştirmeye yarayan pragmatik bir mücadele anlayışından başka bir şey değildir.

PKK tez elden ismindeki işçi vurgusundan vazgeçmelidir. Zira PKK’nın post-modern dünyasında sınıfsal mücadele diye bir anlayışı yoktur.

‘HDK, ulusal boyunduruğa karşı mücadele içinde politikleşen Kürt yoksullarıyla Batı’daki politik işçi-emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir.’’  Kendi söylemleriyle tekrarladıkları gibi ulusalcılık temelinde bir politika dışına çıkacak bir argümana’da sahip değildir. İşçi ve emekçi hareketlerinin birleşik mücadele mevzisidir belki ama sadece bu kavram izafidir, real değildir.

İşçi ve emekçi hareketinin birleşik mücadelesini HDK Radikal demokraside arayışını sürdürmesi de işte bu yüzdendir. Sınıf mücadelesi kavramı sosyalist bir mücadelenin hedeflenmesinden doğan marksist literatürün olmazsa olmaz vaz geçilmezidir. Radikal demokrasi ise post modern bir anlayışın Marksizm’e yamanmasıdır.

Gayet doğal bir Radikal Demokraside ise ara katmanlardan gelebilen küçük burjuva sınıflardan gelen oluşumlar üzerinde yükselen temsili hakkın elde tutulmasıyla demokrasicilik geleneğinin oluşturmasından başka bir milim ileri gidemez.

Post-Modern argümanlı Radikal-Demokrasicilerinde özünde zaten işçi sınıfının başını çektiği bir işçi sınıfa ait devrim diye düzeni yıkma diye bir dertleri de yoktur olmayacaktır da. Post-Modern dünyasının Radikal-Demokrasisi tabiiki onlar için bulunmaz bir Hint kumaşı gibi buna neden sarıldıkları sanırım şimdi daha iyi anlaşılacaktır.

‘‘Hedef, HDK programında belirtildiği üzere “demokrasinin kazanılması” veya HDP programının daha vurgulu ifadesiyle “demokratik halk iktidarı”dır.  Bunun temel aracının halk meclislerine dayalı bir yönetim olacağı da besbellidir, programdan.’’  Bu cümleler yukarıda söylemlerimizi nasıl desteklediğini sanırım daha fazla bir şeyleri anlatmaya gerek kalmamaktadır.

Demokratik Halk İktidarında sınıfların mevzilenmesinden tutunda Şimendiferin işlevi muğlaktır. Buna göre Demokratik Halk İktidarının Şimendiferi sınıf değil, Kürt ve Türk burjuvazisinin bileşkesi olacaktır.(Dervişin fikri  ne olursa zikri de o  olurmuş misali gibi fikride zikri de  bu tespitlerimden bir gün sonra basına  düştü. Resim başlığını buraya  taşıyalım da   ne  söylediğimiz  daha iyi anlaşılsın.)

 

Hayat söylemlerimi doğrulamak için sanki adeta yarışıyor. Aşağıdaki tespitlerim 25.07.2012 tarihli. Basına düşen ”KÜRDSİAD KURULUYOR ”  başlıklı bu haberle  (yani daha  doğmadan) kaç yıl önce çakıştığı ortada.

 

 “Ulusal çit içinde yaşayan birden fazla ulus ve Uluscuklar ’ın palazlanmakta olan burjuvalarının çıkarları bire bir çakışmadığından dolayı, çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, ‘kendi ulusum dediği’ aynı dili aynı kültürü paylaştığını söylediği bu insanları ayaklandırmayı sağlayabilmişse, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur.

Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır.” (abç.AGS)

Meraklısına duyurulur '' YARATTIĞI ULUSLARA ÖDÜL VERME HAKKI BİZE DEĞİL, TAM TERSİNE BURJUVAZİYE AİT  OLMALI'' başlığı ile bu adreste:   http://www.xn--zgr-meydan-dcb8e.com/?p=133

Dolayısıyla, aslında baştaki soruyu tersine çevirmek daha yerinde olacaktır: ‘‘Sosyalistlerin HDP’nin dışında ne işi var?’’ değil, tam tersine HDP nin dışında olmalarının çok önemli ciddi sebepleri var.

 

 

Ali Galip Sayılgan  / 10.02.2014

 

…………Dip-NOT………..

(*) Karl Marx' ın görüşlerini temel alan öğretinin genel adı. 

 Marksizm bir öğreti olarak siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünsellik içerir. Marksizm, ideolojik alanda, esas olarak sınıflar savaşımı teorisini ortaya atan ve bu savaşımın zorunlu sonucu olarak proletarya diktatörlüğüne ve oradan da toplumsal eşitlik ve özgürlük dünyası komünizme varılacağını öngören bir öğreti olarak tanımlanır.

 Marksizmin farklı türleri olmakla birlikte, bu türlerin ortak ögeleri bulunmaktadır. Ancak marksizm türleri, bu öğelerin tanımlanmasında da farklılıklar gösterir. Örneğin, kullanılan yöntem, aynı zamanda marksist felsefi düşüncenin tanımlamasını da veren ve bilimsel bir yöntem olarak sunulan diyalektik materyalizmdir.

 

Yarattığı uluslara ödül verme hakkı…

Neden ve ne için ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı?  

Gelin birde bu açıdan bakalım, ne dersiniz??? 

Eğer bu önerme sosyalist toplum sonrası için söyleniyorsa buna ne gerek var? Sosyalizm çağında ulusçuluk gibi milliyetçilik ögelerini bünyesinde taşıyan (adeta geri bir yapılanmaya) övgüler düzülerek böbürlenmeyle zaman geçirmeye ne bir ihtiyacımız var nede buna zamanımız olacak.Yok ille de biz bu meziyetle mastürbasyon yaparak tatmin olmayı yeğleyeceğiz ve sosyalizm kendi deviniminden işte böyle ömür tüketsin diye saçmalıklar öneriliyorsa  en iyisi biz, böylesine absürt önerileri almayalım.

Yeri geldiğinde Lenin ve Stalin'in öğretilerini eleştireceğiz elbette biliyoruz sırf bu yüzden bizi Troçkist sanacaklar olsun sansınlar. Türk solunda ak kara mantığı vardır ya ak olacaksın ya kara bunun dışında başka bir çizgi olamaz. Buna göre kazara da olsa Lenin'i Stalin'i asla eleştiremezsin 'salakça bulduğum bu tutuma göre'  -ezberlerinin dışında bir şey söylendi mi-  anında Troçkist damgası yersin. İptidai dinozor beyleri, biz; kendi çöplüklerinde oyunlarına devam etmesini öneriyoruz.

Her şeyden önce şu bilinmelidir ki mutlak doğru diye bir şey yoktur. Sadece doğanın kendince mutlaklaştırdığı belli yasaları vardır. Kaldı ki bilim ve tekniğin gelişimiyle oluşum kanunlarına ufak bir müdahaleyle o bile değiştirilebilir hale gelebilir. Buradan hareketle biz sözü Lenin ve Stalin'e getirmemiz gerekirse, her ülkenin devrimcisi kendi ülkesinin koşullarına göre, daha da önemlisi kendi döneminin koşullarına göre  devrimci mücadeleyi geliştirmesi gerektiğinin devrimci ruhunun neresi acaba anlaşılmaz?

Evet anlaşılmaz bir tarafı olduğu kesin. Devrimci deneyimlerin evrenselleştirilmesi mutlaklaştırılması hatta Marksizm adına mutlaka ve mutlaka, uyulması gereken zorunlu yasalar gibi dolaylı olarak misyon yüklenmesine karşı olduğumuz gibi, o türden Ortodoks Marksistlerin dönemine bir nokta koymanın zamanının geldiğini de iyi biliyoruz. 

Lenin ve Stalin dönemin şartlarına göre gerekeni yaptılar. Kendi şartlarına göre kafa yorarak çözüm üretmeye çalıştılar. Elbette ki bu noktada bizim bu türden deneyim sahibi olan devrimcilerden yaralanmamız gereken çok şeylerin olduğunu biliyoruz. Gerektiğinde de günümüz koşullarında bulunduğumuz konseptimize uymayan düşünceleri, önermeleri eleştiremeyeceğimiz anlamına gelmeyeceğine göre, bilinç altlarında Trockist etiketi taşıyanları (biz daha fazla gülünç bir duruma düşürmeden kabızlığa meal vermeden yardımcı olalım)  zahmet etmeyin, çünkü; biz Troçkist falanda değiliz.

Biz ne Maocu, ne Leninci, ne Stalinci, ne de Trockist'iz biz sadece Marksistiz, Sosyalistiz. 

Görüldüğü gibi her devrimci lider Marksizmi algıladığı kadarıyla kendi koşullarında Marksizmi yorumladı o doğrultuda da devrim yaptı. Malum gelişmeleri hep birlikte biliyoruz. Soyguncu kapitalizm karşısında başarısız oldular. Başarısız olması gereken Kapitalizm olması gerekirken sanki doğanın yasaları tersine işledi, acaba neden?

Bu yıkımdan sonra sosyalizmden neyi anladıkları şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?

O kadar üretime katıldıktan sonra işçilerin yaşam koşulları kuyrukta geçiyorsa, kapitalist bir ülkede yaşayan kendi sınıfındaki işçiden daha bir geri olanaklara sahipse, demokrasinin en güzeli kendisinde olması gerekirken, Kapitalist ülkelerdeki düzenlere demokrasi dersi vermeleri gerekirken, tek parti eşliğinde demir perde gibi (diktatörlük gibi)  kavramlara maruz kalan işçiler, aslında hiç olmamış bir sosyalizme yani adı değiştirilmiş bürokratizme  sosyalizm diye sahip çıkmaları ancak bu kadardı/bu kadardır!

Yukarıda da değindiğim gibi her ülkenin devrimci liderleri kendi koşullarında Marksizmi algılayabildiği kadarıyla, Marksizmi yorumlayabildiği kadarıyla sosyalizmi kurduklarını sandılar.

Yukarıda da yer verdiğim gibi biz sadece devrimciyiz! 

Biz sadece Marksist öğretinin insanlık için önerdiği Marksist'iz ve Sosyalistleriz. Ya da diğer bir anlatımla hem Sosyalist hem de Marksist olmaya çalışıyoruz.

Tarihimizde baş gösteren ne malum Ortodokslarımızdan, ne de şu 'cu , bu cu' larımız dan hiç değiliz.

En iyisi biz bu türden absürtlükleri tarihin o meşhur çöp tenekesinde bırakalım gitsin.

Biz yalın halde Marksist olmayı yeğliyoruz. Yani basit bir tarz da anlatmak gerekirse şatafata hiç mi hiç gerek duymadan şimdilik hepsi bu diyebilmek sanırım en güzeli.

Bu kadardan parantezden sonra konumuza dönecek olursak: 

Bireysel ve toplumsal olgunlaşmanın doruk noktası olan sosyalist toplum kapitalizmin aşamadığı kapitalizmin yapamadığı kısacası kapitalist düzen döneminde ütopya olan, sömürüsüz bir dünyanın, eşitlik ve refahın birebir realitesidir. Tabiiki kapitalist soygun düzeninin simgesi olan fakirliğin üstünden geçen ağır tonajlı silindir gibi o devasa makinenin parçalanarak yeniden örgütlenmesinde doğacak emeğimizin güneşi olacak o sosyalizm. 

Sosyalizmde sosyalistler işi gücü bırakıp kendisinden daha geri olan 'ulus' ve 'kader' gibi absürtlüklerle uğraşacaksa, oldu olacak birde kahve falına baksın deriz. Burjuva toplumlarından devralınan 'ayrımcı ulusal kategorilerle' insanların; a-) ulusundan, b-) ulusundan  gibi tabirlerle ayrımcı tasnifçiliği, birde biri birini anlamamak için üretilen dillerin farklılığı vs. davranışların sembolü olan yöresel alışkanlıklara da kültür denildi mi mevcut ortak paydanın kriterleri ortadan tamamen kalkmaz mı dersiniz? 

Böylesine bir ulusun (irili ufaklı yüzlerce ulus ve milliyet var)  hangi kaderinin tayin hakkı geçerli olacak? Kaderden bahsedilen (önerilen)  ayrılmaksa ve ayrılıp devlet kurunca bu mantaliteye göre kendi kaderini tayin etmiş oluyor. O halde sormak hakkımız klan ve aşiret devletleri de neden olmasın? Bu saçmalıkları sosyalizmde barındırmayı düşünmüyorsunuz her halde. 

Elbette Klan ve Aşiret devletleri bizi rahatsız etmiyor, a- ulusundan tutunda, b- ulusunun 'kendi kaderleri tayin hakkı' nı kullanarak istiyorlarsa ayrılabilirler, "biz de bu hakkımızı kullanıyoruz"  diyerek ulusal çitlerini çekebilirler. (Bize göre gerici bir uygulama olsa da o insanlara göre gerici olmayabilir)  ille de gerici bir geri uygulama olacaksa, bu bir yere kadar bizi rahatsız etmez. 

Tabiiki bu bir yere kadar.

Bizi rahatsız edecek ana unsur elbette ki olacak. 

O da dünya halklarının baş düşmanı olan emperyalistlerle (ulusçuluk adına)  iş birliğine tutuşması, yeni dünya düzeninde ayakta kalabilmek için emperyalistlerin koruma şemsiyesi altına girip, sözde halkların, sözde ulusların bu türden iş birlikçi gerici adımları tabiiki bizi bu noktada da rahatsız eder.

İkincil olarak bizi rahatsız edebilecek konuya gelince : 

1- İnsanlar bu yer yuvarlağında tektir, eşit doğarlar, yaşarlar, belli bir yaşam sürdüren insanlar yaşlanıp bir şekilde de ölürler.

2- Üstün insan, veya üstün insan ırkı gibi saçmalık, dezenfekte edilmesi gereken mikrop saçan  ayrımcılık hastalığıdır.

3- Bütün dünya insanları eşittir ve bu eşitlik koşulları içinde kardeşlik şiarı içinde bir arada yaşamak zorundadır.

4- Ayrımcılığı körükleyen, bir birlerini özellikle anlamamak için uydurulan bu diller sayesinde yabancılaşma baş göstermektedir. İnsanların bir birine karşı yabancılaşmasını sağlayan dillerin farklılığı kesinlikle ortadan kaldırılmalıdır. 

Dil bir iletişim aracıdır ve de özle olmak zorundadır, bu olay sadece ayrımcılığın adı olan bir ulus'a ait iletişim aracı değil bütün dünya insanları için kendisini ifade edebilmesi için ortak bir dile sahip olmak zorundadır. Dolayısıyla 'ulus' ayrımı gibi gerici bir zihniyet buna haliyle engeldir. Ulus motivasyonu ilk başlarda ürettiği o uyduruk dilinin meşrulaştırılmasıyla A-Ulusu, B-Ulusu  gibi, C-Ulusu  Vs. gibi dil ayrımıyla perçinlediği bu ayrımcılığı, yaşadığı toprağına ulusal çitler çekerek  resmi bir ayrımcılığın ana hatları "ulus"  adı altında şekillendiğini daha farklı bir tarzda detaylandırmaya bilmem gerek var mı? 

A- Dili mi olmalı yoksa B- dili mi? Gibi ayrımcılık yapmak = (içinde)  mide bulandırıcı milliyetçi ögeler taşır.

5- Dünya'da hangi dil fazla kullanılıyorsa o dil, resmi dünya dili ilan edilip resmi dünya dilinin yaygınlaşmasında radikal kararlar alınmalıdır. İnanıyorum ki bu radikal kararlar ışığında 3-4 nesil sonrası dünya dili konusunda çok önemli gelişmelerin ortaya çıkacağını da çok iyi biliyorum.

6- Ana okullarında dünya dilinde çocuk eğitimi yapılmalı, okullar da ve yüksek okullarda bu dilde eğitim yapılmalıdır.

Dünya ölçeğinde (ayrımcı bir ifade tarzıyla da olsa) halklar dediğimiz insan topluluklarında bir birini anlamayan ve bir birine yabancılaşmış insan topluluklarından ön yargısız bir şekilde bir arada kardeşçe yaşamayı ne için ve ne ölçüde isteyebilirsiniz ki? Bunun için milyarlarca insan bir birilerini anlamaları için bir tercüman gibi bir aracıya ihtiyaç duyma yerine aynı dili bizzat kendileri konuşmak zorundalar.

Unutulmasın ki kardeşçe yaşamak aynı dili konuşmaktan geçer. Aynı dili konuşmayan ulusal çitlerle bir birinden ayrılmış 'uluslar'  yani (insanlar)  kardeşçe yaşama yerine kendi burjuvazilerinin şovence propagandalarının devreye girmesiyle bir birini anlamamanın önünde engel olan dil etkeniyle birleşen bu yeni süreç çok hızlı bir şekilde ön yargıları doğurarak düşmanlığın hakim olması her zaman an meselesi potansiyeliyle her zaman yüz yüzedirler

7- 'Ulus'  ayrımcılığı gibi gerici daha da kötüsü bir birinin üzerinde üstünlük taslayan faşist zihniyetlerin bire bir bulamacı olan ayrımcı 'ulus'  zihniyeti (aynı dilin konuşulmasıyla)  ön yargılarla birlikte yabancılaşma da ortadan kalkacağı da ayrı bir gerçekliktir.

8- Globalleşen insanlığın bu zihniyettin de (ulusal çit)  dediğimiz sınırlara ihtiyaç kalmayacağı gibi insanlığın bu yeni modelinde belki de buna hiç bir zaman eskiye ihtiyaç duyup yıkmayacaklardır.

9- Gelişen yaşanan benimsenen bu tarza göre alışık olduğumuz ve de çok aşina olduğumuz ayrımcılığı koruyan ve kollayan 'ulus devletlerine'  sizce ihtiyaç duyacaklar mı?

10- Ben sanmıyorum.

ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN ETME KARARI 

Ortada cafcaflı gözüken bu slogan var. Adeta efe gibi ortalıkta geziyor. Kenger sakızının lezzeti gibi adeta ağızlardan düşürülmüyor. Bu slogan bana; şişmiş bir balona iğnenin değmesine, balonun o andaki kaderini anımsatır, nedense!

Bu sloganın müsebbiplerine sormak yerinde olmaz mı sosyalizm dediğiniz düzene geçtiğinizde (sınırlarınız içinde irili ufaklı yüzlerce binlerce ulus ve Ulusçuluklar vardı)  neredeyse tekrarlana tekrarlana aşındırılan malumumuz olan  'kaderleri' neden tayin edilmedi? Neden proletaryanın genel çıkarlarına peşkeş çekildi ki? Buna göre perşembenin gelişi çarşamba'dan belliyse Marksistlerin olmazsa olmazıymış gibi üzerinde binlerce tumturaklı kelime binlerce tumturaklı sayfa üretmenin ne anlamı var ki?

Boş önermelerin diğer bir anlamı da 'maksat, dostlar alışverişte görsün'  den öteye başka ne anlam taşıyabilir ki?

Burjuvazinin daha iyi sömürmek için ürettiği uyduruk 'ulus'  ayrımcılığının kaderlerinin tayin hakkı sosyalistlere düşmez. 

Ödül verme hakkı bize değil, tam tersine bay burjuvaziye ait olmalı!

Hiç bir şekilde 'ulus' gibi gerici bir ayrımcılığın olmadığı dünya yüz ölçümünde gericiliğin ve ayrımcılığın baş müsebbibi olan burjuvazinin ve her şeyi talan eden kapitalizmin sonunu böylesi bir bilinçle donanan insanlar getirecektir.

Birde aynı devlet içinde ayrı bir ulusun egemen devlet güçleriyle çatışması (ülkemizde Kürtlerin durumu)  olabileceği gibi, 'Halkların Kardeşliği'  gibi yapay sloganlarla kurulan dengenin bozulmasında(Yugoslavya örneği)  bir birini boğazlayan halklar bilinmelidir ki figüranın bizzat kendileridir. Halk ismi altında birini boğazlayan bu zavallı figüranların arkasında acaba kim vardır dersiniz?

Elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan durumun kotarılması için tek kurşun dahi atmayıp elini geri planda zevkle ovuşturan burjuvazinin ta kendisidir.

Eğer sorun kapitalist üretim ilişkilerinde yer alan bir örnek üzerinde detaylanacaksa tabiiki sorunu şu noktada anlaşılır görürüm.                                    

Grafiğimizde de görüldüğü gibi grafiğimiz, (ulusal çitle çevrili her  hangi bir ülke içinde)  pastanın çeşitli dilimlere ayrılarak pay edilme  durumunu simgelemektedir.

 Sınıflı kapitalist toplumlarda burjuvazi ilk başta pastanın tamamına  sahip olmak ister pastaya sahip olma yada paylaşım (kurulan statü  gereği)  örnek olarak verdiğimiz pasta diliminin paylaşımı şartlara ve  tarihsel gelişimine göre değişir.

Kendi ulusal çitlerimize gelince: (1.Çeyrek, %58)  olan, mavi rengin temsil ettiği en büyük pasta dilimi diğer renklere karşı bire bir (hegemonyaya yarışında)  tahammülsüzlüğün milliyetçi bir argümanla hakimiyet sağlamaya çalışır. 

Aslında çatışmanın ana kaynağı olan burjuvazinin doyumsuzluğudur. 'Tek bir ulus'  kavramıyla 'diğer bir ulusun varlığını'  ret etmesi diğer ulusa ait doğmakta olan burjuvazinin mevcut pastadan pay isteme meselesidir kaosun ve de savaşın asal nedeni.

Kendi yapılanmalarını 'Halklar Hapishanesi'  olarak tanımladıkları insanları bir birinden farklılaştırılarak ayrımcılığın adını 'Ulus'  olarak tanımlamıştır. Böyle bir ayrıma tabi tutan burjuvazi, birden fazla 'Ulusların'  bir arada yaşadığı kozmopolit toplumlarda 4 Çeyreğin (%9) , 2 (%23)  ve 3 Çeyrekle (%10)  çelişkisi olduğu gibi, 3 Çeyreğin (%10),  2,4'le (%23)  olan kendi aralarındaki çelişki mütemadiyen hep var olmuştur.

Hepsinin de pastanın en büyük dilimine sahip olan, hakim sınıf adına pastanın en büyük dilimine sahip olan burjuvazi ile yani 1- Çeyrekle (%58)  olan çelişkinin kaynağı hep var olmuştur. 

Tabiiki anlatımlarımız statü içinde resmi olarak mevcut pastadan paylarını alan 'Ulusal Burjuvazi' lerle ilgilidir. Tek hücreli amipler gibi insanların gruplaşarak ayrıştığı ulus saflaşmasında kendisini farklı hisseden insan topluluklarına (inkarcılık nedeniyle yüzde yüzlük pastaya sahip olma adına)  o furyada bölünen insan gruplarının farklılığını yok sayarak dilini ve örf ve adet dedikleri davranış şekillerini bile kendi soyuna mal eden şoven bir burjuvazi sahip olduğu pasta dilimindeki aslan payını tabiiki paylaşmak istemeyecektir.

Ulusal çit içinde yaşayan birden fazla ulus ve uluscukların palazlanmakta olan burjuvalarının çıkarları bire bir çakışmadığından dolayı , çıkarı bozulan palazlanmakta olan kendi burjuvalarının diğer bir ulusun burjuvazisiyle aynı pastayı paylaşmaya yanaşmıyorsa, kendi var oluşu için ayaklanmayı seçiyorsa, 'kendi ulusum dediği' aynı dili aynı kültürü paylaştığını söylediği bu insanları ayaklandırmayı sağlayabilmişse, burada asıl sorun; doğmakta olan burjuvazinin var oluşu ya da yok oluşu sorunudur.Sınıflı kapitalist toplumlarda ulusal muhtevalı her savaş gizde kalmış burjuvazinin kendi savaşıdır. (abç. AGS)

Bugün Kürdistan dağlarında ölen öldüren her savaşçı (İlle de ayrı bir devlet kurmak için savaşıyoruz diyorlarsa) ister bunu desinler isterse bunu demesinler, unutmasınlar ki kendi burjuvazisi adına savaştığını bilmek zorundadırlar. 

Madalyanın öbür yüzü olan resmi devletin askeri 'vatan savunması altında gizlenen'  asıl savaşı nasıl kendi burjuvazisinin ulusal çıkarlarını koruduğu için 'şehitlik'  yalanıyla kandırılıyorsa, diğer tarafta'şahadet' e ulaştığı söylenen bir örgütün savaşçısı yada gerillasının amacı askerden farklı değildir. 

Tarihin her döneminde her olasılığı kullanan burjuvazi tek kurşun bile atmadan üretim araçlarının sahibi oluverirler . 

Tumturaklı kelimelerin yanı sıra yerine ''cuk'' diye oturan bir ulus tarifine burada pek de o kadar ihtiyacımızın olduğunu söylememize hiç gerek yok. İşin tuhaf tarafı buna ihtiyacımızda yok. 

Bu işin meraklıları kendi dönemlerinde (yani ulus kavramının revaçta olduğu kendi  dönemlerinde)  oturup bu konunun üstüne ciltlere sığacak (hepimize yetecek)  kadar kitap bile yazmışlar.

İnsanlar bu kavram uğruna ölmüşler, öldürmüşler (Tradisyon)  dediğimiz ( Gelenek)  hala bir şekliyle revaçta…

'Ulus ve Ulusal'  sorun bazında tarihi harmanladığımızda sonu milyonlarca insanın ölümüne neden olan ulus olma savaşlarının psikolojisinde ilk baştan kendine haklılık payesi veren savaşacak bireyleri bu konuda motivize (*) eden (vicdan)  kendi sömürüsünün haklılığı peşinde. 

Bugün bir şekilde savaşın icatçısı unvanıyla övünebilecek bir aşamada olan insan oğlu, dün Ulus devletlerinin kurulması için toplumsal çalkantının yanı sıra iç savaşları (uluslararası savaşları)  yaşaması yaşatması gibi önemli hünerlerinden birisine sahiptir.

Yukarıda insanlığın 'ölümlere neden olan savaşın, kendine göre haklılığının(!) vicdanen iknası peşinde' derken herhalde bu varsayımı burada iş olsun diye söylemedik. Çünkü bu vicdan, 'haklı savaşlar ve haksız savaşlar'  tarzındaki tanımlamalarıyla ikiye ayırabilmekte. Bu tasnifin sonu elbette ki yine ölümle bitecek olan bir kazanımın, bir savaşın (kendine göre haklılığı)  tartışılmaz olacak kadar mutlaklaşabilecek tarzda sizce birebir 'masum'  argüman mı dır?

Tarih sahnesinde yerini alan insanlık farkında olmadan ulusal ayrımcılıkla yüz yüze bıraktırılmıştır. Bir birinden farklılaşma coğrafyasal ayrışmayla tamamen netlik kazanırken iletişim aracı olarak gereksinim duyulan dilin farklılaşması da bu sürecin içinde evrimleşmesiyle ünlüdür. Temeli ve de mayası aynı olan insanı bir birinden ayıran 'Ulus' a ait bir sıfatın yanı sıra, dil'in farklılaşması insanları bir birinden ayrıştırmanın önemli etkeni olmuştur.

Ayrımcılık insanları bir yere toplayıp tasnif etmekle 'sen şusun-sucusun / sen busun-bucusun'  demekle tabiiki bitmiyor. Öyle bir şey olsaydı "sucusun, bucusun"  diyen resmi ağızları pek kale almayıp ayrımcılığın tamda bu nokta da doğmasıyla ölmesini de bir arada yaşamış olurduk. Bugün bizimde böyle bir sorunumuz olmaz ve işimiz daha kolay olurdu.

Ama öyle olmadı.

Yaşanan bu sürece biz bu noktada (damıtma/ imbiklenme)  süreci dersek belki de ileride sorunun kavranmasında önemli bir noktayı (atlamadan geçmemiş)  olmamıza ışık tutacağını düşünmekteyim. En sağlıklı tanım sınıflı toplumların filiz vermesiyle ortaya çıkan bir sürecin etiğidir bu. Kölecilikle başlayıp feodalitenin sonlarına rastlayan hakim düzenin varsayımcıları olan egemenler insanları daha kolay sömürebilmek için paylaşımın ta kendisidir.

Birincisi: sorunsuz bir sömürü için önce uluslara bölünen insanların paylaşımı,

İkincisi: toprağın paylaşımı

Üçüncü aşamasında ise: ikisinin de bileşkesi olan (yani her iki uygulamayı da içine alan)  ulusal çitler dediğimiz sınırların çizilmesidir.

İnsanların bir biriyle yabancılaşması yukarıda saydığımız bu (uzun erimli)  üç aşamalı tarihsel sürecin yaşanılmasıyla gerçekleşmiştir. Bir anlamıyla ulusal çitler altına hapsedilen insanlar kendi aralarında iletişim sağladığı dillerin farklılaşmasına değişerek gelişmesine neden olurken bir birinden kopuk uzak coğrafyalar içinde yaşayan insan topluluklarındaki dilin kullanımı bir birlerini hiç anlamayacak yeni bir dilin doğmasını ortaya çıkmasına neden olmuşlardır.

Ulus kavramının işte bu nokta da toprak vs. dil bütünlüğü dediğimiz egemenlerle başlayıp burjuvaziyle şekil alan (bunların işini kolaylaştıran)  yapay uyduruk etkenler süreç içinde bu kez yapaylığın farklı bir şekilde değişmesiyle (benimsenmesiyle)  asallığa dönüşmesine neden olmuştur.

İleride ulus adını alacak insan toplulukların bölünerek sömürülmesine neden olan egemenlerden burjuvaziye (**) varan bir sürecin boyutunda insan topluluklarının yönetilerek sömürülmesinin kendileri için önemli bir elzem olduğunu fark ederek bu mirasın sahibi olarak bu düşünceye bire bir boyut veren ilk kez burjuvazinin kendisi olmuştur. 

Burjuvazi tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte ulus kavramı da ki son halini tarih sahnesinde çoktan yerini almıştı. Uluslara tasnif edilerek bölünüp sömürülmek kolay olurken ulusal milliyetçiliğin körüklenmesinde dozajının ayarını vermek gene burjuvazinin asli görevleri arasına girmektedir.

Yapay ulusal kategori şekline dönüşen milliyetçilik/ayrımcılığa, ayrımcılık/yabancılaşmaya dönüşür. Burjuvazi tarafından keskinleştirilen milliyetçiliğin diğer kategorisi si olan şovenizmin devreye sokulmasıyla bir anda kendi sınıfına ait olan (bir ömür boyu yaşam yazgısı aynı olan)  işçi yoldaşına ulus ayrımcılığı adı altında çok rahat düşman edebilme de başarı sağlayabilmekteler.

Bay burjuvazi milliyetçiliği körükleyip kendi sınırları içerisinde çeşitli kategorilere bölünmüş 'ulus ve milliyet' adı altında tanımlanan bu topluluklar arasında (düşmanlığı körükleyip)  kimi zaman biri birinden görece üstünlüğün  yalanlarını nifak tarlasına ekerken, yeri geldiğinde kullanmak için bu türden düşmanlıkları gündemde var olması için, sürekli canlı tutmada özel bir çaba göstermiştir. 

Aynı ulusal çitler içinde bir arada yaşamak zorunda olan bir birinden farklı birden fazla uluslar ve milliyetler arası ayrımcılıkla ırkçılıkla gündem değiştirerek sınıf mücadelesini komaya sokmak isterken,(sömürüsünü çok rahat yürütebilmesi için)  sınıf mücadelesinin girdiği koma uykusundan hiç bir zaman uyanmasını istememiştir. Kimi zaman bir birinden dil / din  farkıyla farklı suni ayrımcılığın gerçek adı olan 'ulus'  adı verilen tasnife uğrayan milyonları bulan kalabalık insan öbekleri, burjuvazinin ussal benliğinden kopan demografik eseri olan 'ulusların'  bir arada yaşamak zorunda kaldıkları (Ulusal Çit' ler)  dediğiz ulusal sınırlarla çizilmiş topraklar bu kez 'vatan'  ismini alırken, vatanın içinde körüklenen bu temelde baş gösteren ayrımcılık 'ulusal sorun'  kavramı adı altında 'ezen ulusla, ezilen ulus'  gibi tanımlamalarla aslen mevcut olması gereken sınıfın mücadelesinin üstüne ölü toprağını serpmek istemiştir.

UYDURUK ULUSLAR VE ULUSAL IRKÇILIK

İnsanlığın evriminde yerini alan mağara döneminden  ilkel komünal topluma, bu toplumdan günümüze kadar geçirdiğimiz sürecin içinde ırkların ve ulusların nesnel özelliklerini irdelediğimizde uğruna savaşlar çıkardığımız kutsallık gibi önem verdiğimiz ulusların ne kadar uyduruk olduğunu görürüz.

Sosyolojik açıdan toplumun içinde bir kast olarak gelişen sonra toplumu etkisi altına  alan egemen sınıfın doğuşu ulusların muştusunu vermiştir. Bu sınıf gideren köleci dönemde köle sahibi, feodal dönemde senyör, kapitalist dönemde burjuvazi karakterine bürünmüştür.

Bu gün burjuvazi diye  tanımladığımız dönemin egemenlerince  yarattığı uluslara ödül verme hakkı bize ait olmamalıdır. Ulusların tümü uyduruk olduğu gibi bir  o kadarda yapaydır. Uluslar dönemin egemeni olan bu günün ise  tarihsel açıdan burjuvazinin eseridir.

[tube]https://www.youtube.com/watch?v=L4eXyjal5IM[/tube]

VATAN KAVRAMININ DOĞUŞU: 

Marksın söyledi şu ünlü sözünü yorumlayacak olursak; 'proletaryanın yurdu (vatanı) yoktur'  der Marks. Vatan kavramına ilişkin proletarya diye kast edilen işçi sınıfına  gelince, elbette sadece işçi sınıfına zimmetli bir kavram değildir. İşçilerin ille de bir vatanı olacaksa sınırlarla çevrilmemiş olan, koskocaman o yuvarlak dünyanın tamamı, Proletaryanın gerçek vatanıdır.Yani sınırsız vatanıdır! Proletaryanın bu vatanında burjuvazi dediğimiz asalak parazit bir sınıf asla var olamaz. İşte bu sınırsız özgür vatan, sömürünün olmadığı özgür bir dünyanın bire bir ta kendisidir. 

Vatan proletaryayı zapt-ı rapt altına alan onu ulusal çitler altına hapseden, hapsederken de kendi mülkiyetinin korumasını yapacak olan özel silahlı ordunun  yaratılmasını örgütleyen azgınca sömürünün örgütlenmesi için sınırların çizildiği toprak parçasına vatan denilmektedir.

İlk giriş de kısaca değindiğimiz gibi, ulusal kimlikler adı altında burjuvazinin ayrımcılığının demografik eseri olan 'ulus'  ların kendi aralarındaki çatışmasına şovenizm/milliyetçilik denirken, aynı ulusal çitler içinde yaşayan kimi azınlık 'uluslar' (bir arada yaşayan ve sayıları milyona milyonlara varan bu insan öbekleri)  resmi otoriteye karşı baş kaldırıp savaşmasının anlamına gelince : bir arada yaşayan ve sayıları milyona milyonlara varan bu insan öbeklerinin doğmakta olan kendi burjuvazisinin  mevcut pastadan pay almak istemesinin adıdır asıl kavga.

Sonuçta adına ulus denilen bu ayrımcılığın bu tasnifçiliğin demografik eseri olan (ilkel yapılanmalar adına)  bu kümeleşmeye eklenen ulusal çitlerin çizilme eylemi, vatan kavramının doğmasına neden olmuştur.

Devrim mücadelesinin olmazsa olmazı olan sınıf mücadelesini bir tarafa bırakıp ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının aciliyetiyle uğraşmak bu kez sınıf mücadelesinin aciliyetini rafa kaldırmakla yüz yüze kalırlar. 

Marksizme katkı yaptıkları tarzında düşünülen devrim yapmış ülkelerin liderlerinin eserlerinde bu sorun irdelenirken ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı  gibi öngörülerinin detayında kast edilen ulusun burjuvazisinin özgürce kendi işçi sınıfını/ kendi köylüsünü sömürmesi örtük kalmıştır.

Buna göre aslen ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı  değil, ulus kavramında gizlenen burjuvazinin kendi kaderini tayinine yakılan ışığın bire bir kendisidir. Bu ayrıma göre bağımsızlık savaşı verdiğini söyleyen bir 'ulus' a ait gerilla örgütlenmesi aslen çok lafını ettikleri (bize göre)  gerçekten 'ulus' una ait gerçek bir bağımsızlık savaşı değil, bu gerilla gücü, doğmakta olan yeni burjuvazinin silahlı birliğidir.

'Ulus' diye tanımlanan bu kendi halkı 'bağımsızlığına'  ulaşmış olsalar bile burada kast edilen bu 'ulus'  yine bağımsız olamayacaktır. Yıldızı, eski köhnemiş baskıcı statüye karşı çıkan ve bu savaşla parlayan çiçeği burnunda bu yeni burjuvazi, 'ilerici gözüken barutunu'  kısa bir süre sonra tüketeceğinden dolayı (yani kendi halkının sömürülmesinde en önemli aslan payını almasıyla)  gericileşmesi kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.

Burada bağımsızlık uğruna savaşarak ölen 'vatan'  kavramının illüzyonistik gizemiyle etkilenen bu uğurda ölen bir savaşçıya şehit yada şahadete ulaştığı tanımı gündeme getirilmekte. Tamda burada sormak belki de tam zamanı: şehitlik yada şahadet neye göre tanımlanmakta?

Burada tanımlanan 'şehitlik'  ya da 'şahadet'  (popilize edilmiş ölüm (abç) Ags) yada doğmakta olan burjuvazinin çıkarları uğruna yapılan yanlış propagandanın etkisiyle ajite edilen ölüme gönderilen masum insanların yazgısını bay burjuvazi nasıl anlatacak?

Tabiiki anlatamayacak gerçekleri. 

Çünkü yeni doğmakta olan burjuvazi 'ulusal bağımsızlık'  maskesiyle adeta bir heyula gibi ortalıkta dolaşmakta. Kendi içinde burjuvazisini barındıran bir 'ulus'  nasıl özgür olabilir ki? Ezilenlerin / sömürülenlerin gerçek savaşı olan sömürüsüz bir dünyanın devrimini 'ulusal bağımsızlık'  adına gizleyen/geciktiren bay burjuvazinin foyası 'ilerici gözüken barutunu'  sömürüde azgınlaşmasıyla ortaya çıkaracaktır.

Mesela Sovyet devriminde uykuya yatan burjuvazi elverişli bir zeminle çakıştığında bir anda eski statüsüne kavuşmakta zorluk çekmediğini süreci bizzat yaşayarak gördük. Çarlık Rusyasını 'halklar hapishanesi' olarak tanımlayan Lenin'ci teori, sorunu tam tahlil edemeyerek, halkları / ulusları tanımladığı hapishaneden kurtardığını zannedip halk ve ulus adı altında cilalanıp vitrine koymaktan başka çözüm de getirilmemiştir. 

Sınıfın kendisi ve bu sınıfın mücadelesi ulus adı altında tanımlanmaya çalışılarak ulusal mücadele bazına indirgenmesi / hedef şaşırtılması, örneğin Sovyet sisteminde üretim koşullarında taraf olarak fiilen var olamayan burjuvaziyi yok etmeyerek ulusun benliğinde  ona yaşam serumu verildiği daha detaylı anlatmaya gerek varmı? Yukarıda dediğimiz gibi: Ulus adı altında tanımlanan ayrımcı sıfatlar var oldukça burjuvazi bir şekliyle var olacaktır. 1917'den 1991'e kadar sürecek olan burjuvazisiz bir sürecin  yaşanıldığı düşünülürse yani 74 yıl sonra  ormanda serin nemli toprağın cazibesine dayanamayan boy boy burjuvazi mantarlarının  patır patır toprağı yarıp çıkmasına benziyor. 

74 yıl sonra kökünün kazıldığı sanılan burjuvazi serin nemli toprağın cazibesine dayanamayan boy boy rengarenk burjuvazi mantarların patır patır toprağı yarıp çıkmasını neye bağlayacaksınız?

Bu durum, söylemlerimizin haklılığının ispatından başka ne olabilir ki?

Bu durum, söylemlerimizin haklılığının ispatından başka ne olabilir ki?

Sosyalizmin asli görevlerinin içinde olmazsa olmaz ilkeleri olmak zorundadır. Bunalar 5 yıllık 10 yıllık, 20 yıllık planlar dahilinde 'kaç santimlik, kaç arpa boyu'  yol alındığının incelenmesi yapılmalıdır. Yürümeyen aksaklıklar tespit edilip aksaklıklara karşı önlem alınmalıdır. Sosyalizmin nihai hedefleri içinde, Marks'ın bahsettiği komünizm sürecinde devletin sönmesi  sürecine sosyalist toplumun üyesi her insanını hazırlamak gibi görevler nasıl kaçınılmazlıksa, burjuvazinin eseri olan ulus diye bir ilkelliğin varlığının saçmalığı insanlarına anlatılmıyorsa, insanlarını eğitmiyorsa burjuvazinin eseri olan ilkel ulus anlayışıyla mı sınıfsız bir toplum dediğimiz 'ihtiyaca göre zenginliğin bol olduğu sömürünün hiç olmadığı'  ilkelliğin simgesi olan 'ulus çeşniliğimizle'  komünizme gireceğimizi umarım düşünmüyoruzdur?

İnsanların eşitliği için mücadele eden sosyalistlerin sosyalist toplumdan sonra (SSCB bir örnek)  ulusların varlığının kutsanması yapılarak hatta 'kendi kaderlerini tayin hakkı'  gibi böbürlenerek savundukları, övündükleri ayrımcılıklarını acaba neden gizlerler?

Üstelikte burjuvaziden devralınmış bu ayrımcılığın adı ulus kavramı değilmi? O halde neden pişkin bir şekilde bu ulus kavramına sahip çıktıkları gibi, malum insanları birebir tasnifçilik yaparak ayrımcılığın bizzat kendisi olan 'ulusların kendi kaderlerini tayin etme'  tanımlama absürtlüğü ille de bir Kilisede dini ayinlerle kutsanması gerekmiyor! Bir delinin kuyuya taş atmasıyla başlayan bu süreç kırk akıllının bu taşı kuyudan çıkarma uygulaması süreci içinde kaybolmasına benziyor. Sözümüz ona o sosyalist toplumun üyeleri elverişli ortam geldiğinde (parçalanan Yugoslavya örneğinde olduğu gibi)  ulusların bir birlerini boğazlaması 'ulusların kendi kaderlerini tayin etme'  ilkesinin pratikte yaşanmış en belirgin örneğidir. 

Ayrımcı yanı özenle gizlenen bu teoriye göre uluslar, (parçalanan Yugoslavya örneğinde olduğu gibi)  kendi kaderini işte böyle 'tayin'  (!) ederler.

Sermayenin enter–>nasyonel dayanışması 

Sorun teorize edilmeye bir kez yanlış yerden başlandı mı aynı lokomotifin arkasına bağlanan vagonların doğru vagonlar olduğuna bakılmadan hızla giden trenin tümüne bakarsak elbette vagonların yanlışlığını değil tren katarının kendisini görürüz. Vagonların o noktada (yanlış vagonlar)  olup olmamasının bir önemi yok. Burjuvazinin uluslar arası büyük kapitalist gruplarıyla çıkarları belli ölçüde çakıştığı için sermaye bazında Enternasyonalist bir dayanışmayı mecburen doğurmak zorundadır. Bu türden dayanışma çıkarları gereği uluslar arası fink atan burjuvazinin sorunudur.

Bu noktada sosyalist devrimcilerinin uluslararasında fink atan kapitalist emperyalistlerle ne bir işi olabilir nede bir dayanışması olabilir.

İnsanlığın ulusal ayrılıklarla tasnif edilmesiyle başlayan bu bölünme ulusal burjuvazilerinin daha iyi palazlanmasına neden olurken burjuvazi üretimde makineleşme sürecine hakim olmasıyla başlayan sürecin tekabülünde burjuvaziyi sömürüde lehine gelişen artı değerin devasa boyutları kendisini kapitalist yapmakta etkin olmuştur. Kısacası üretim; burjuvaziden kapitalizme evrimleşmesinde en önemli belirleyici nedeni oluşturmuştur. Kapitalistleşen burjuvaziyi elbette ki yeni görevler bekleyecektir. 

Üretimin yoğunlaşması yeni pazar arayışları kapitalist dönemin özelliği olduğunu herkes bilir. Ulusallaşan sermaye kendi ulusal çitlerinin dar gelmesiyle önüne çıkan her şeyi doymak bilmez iç güdüyle yutma eğilimi taşımasıyla ünlüdür burjuvazinin emperyalist aşaması. Burjuvazi bu emperyalist aşamasında saldırgandır aynı zamanda işgalcidir. Vatan millet tamtamlarıyla uyandırılmaya çalışılan bu milliyetçi ruh aynı zamanda faşizmin birebir ayak sesleridir.

Yeni yeni pazar arayışları çoğu zaman sermayenin globallaşmasının bir gereği olarak Enternasyonalist bir işbirliği içine girerlerken kimi zaman çıkar çatışmalarında anlaşamazlıkların gereği savaşa girmekten kaçınmadıklarını biliyoruz.

Çıkar savaşları dediğimiz paylaşım savaşları yeni dünya düzeninin kurulmasında en azından 40-50 yıllık hakimiyetin pürüzsüz bir şekilde işlemesinin fesatlık derecesinde bir birini çekemeyen ama (mutlu gözüken)  kapitalizmin aile resmidir.

Vahşi doğanın gerçekçi yasası gibi ya büyük balık küçük balığı yutan açlık ve avlanma iç güdüsünde olduğu gibi vahşi kapitalist sisteminde kar ve yutma yok etme (büyük balık)  kuralı var olduğu sürece ne kapitalizm krizden kurtulacaktır nede pazarları küçüldükçe yeni pazarları ele geçirmek için dünya savaşından vaz geçecektir.

Uluslararası gasp ve hırsızlığın / haydutluğun adı  paylaşım savaşıdır. Kimi zaman krizden kurtulamayan kapitalizm nasıl haydutluğa soyunduğunu hepimiz biliriz. Aşağıda görsel kendi döneminin haydutluğunu anlatıyor bize.

''Pazar — işte, genç burjuvazi için ana sorun. Genç burjuvazinin ereği, meta'yı pazara sürmek ve bir başka milliyetin burjuvazisi ile rekabetten zafer kazanmış olarak çıkmaktır. Kendi "öz", "ulusal" pazarını sağlama bağlama isteğinin nedeni budur. Pazar, burjuvazinin milliyetçiliği öğrendiği ilk okuldur. Ama işler her zaman pazarla sınırlanmaz.

Savaşıma, "bilek gücü ve salt savunma" yöntemleri ile, egemen sınıfın yarı-feodal, yarı-burjuva bürokrasisi de katılır. Efendi bir ulusun burjuvazisi, ister küçük, ister büyük olsun, [sayfa 22] önemli değil, rakibinin hakkından "daha çabuk" ve "daha korkusuzca" gelme olanağını kazanır. "Güçler" birleşir ve "başka ırktan" burjuvaziye karşı, baskı biçiminde yozlaşan, bir dizi kısıtlayıcı önlemler uygulanmaya başlanır.'' (***)

Bunu aksisi kapitalizmin ruhuna ait olan hırs egosunun birebir inkarıdır.

Ulus adı altında tanımlanan ayrımcı sıfatlar var oldukça burjuvazi var olacaktır. Burjuvazi var oldukça savaşlar kaçınılmaz olacaktır.

İletişim aracı olan bir dil'e ulusalcı elbisenin giydirilmesi

Elbette iletişim aracı olan bir dilin üzerine ulusalcılık penceresinden bakanlar bu bazda biçilen bir misyonu normal görebilirler. Hatta bu doğrultuda kaleme alınmış konusu gereği bu detayları öne çıkaran örnek bir kitap da diyebiliriz buna. Kitabın ismi ''İlerisi İçin.'' 

Kitabın tanıtımı şu cümlelerle ifade ediliyor: ''… Türkiye’nin savunması neden Türkçenin savunmasıyla başlar? Yabancı dille eğitim ihaneti nasıl devam ettiriliyor?…''  vs. neden bu alıntıyı yaptığımıza(gerek duyduğumuza gelince)  gelecek için önermelerimiz olan, yazımızın ana teması içinde sıkça tekrarladığımız (dünya ölçeğine nüfus edecek tek bir dilin kullanılması)  tezimize ilk bakışta aykırı bir düşünceymiş gibi çağrışım yapsa da, bizim düşüncemiz burjuvazinin tamamen tarih olduğu, kapitalizmin buhar olduğu  bir düzenden bahsettiğimizi karıştırmamak gerektiğini düşünüyorum.

Bu kitabı kaleme alan yazarımızın kaygısını elbette anlıyorum.Ulusalcılığın revaçta olduğu bu dönemde yazarımız haklı olarak kaygılanmaktadır. Dünya özgülüne kafa yoran bir insan, yıllarca belki de asırlarca emeğe öz veriye gerek duyulan bu uyduruk dillerin bu denli kaosuna ne diyebilecek onu merak ediyorum. Dil yabancılaşmanın temel karakteri olmamalı, anlaşma/anlama birbirini değerlendirme ve iletişim aracı olmalıdır. Ne yazık ki bu kaos, yabancılaşmanın, ayrımcılığın bire bir ifade şekli olmuştur.

 

Ali Galip Sayılgan / 10-12-2011

 

 

DİP NOTLAR 

(*) Motivasyon: Kelime anlamıyla motivasyon motive etmek ,sevk etmek harekete geçirmek, bir şeye neden olmaktır. Burada harekete geçiren şeyin kendisi motivedir, 'motiv'dir .Tepki doğuran her uyarıcı etkiye dayanan davranış şekli motivenin kendisidir.

(**) İnsan topluluklarının egemenlerce bölünüp sömürülme sürecinin başlangıcı (ulus adıyla son şeklini alması gibi vs. etkenler) burjuvazinin tarih sahnesine çıkmasıyla tamamlandığı için, neden ve sebep ilişkisinde burjuvazi tanımını kullanıyoruz.

(***) Marksizm ve ulusal sorun/Stalin

Sistemin dinamiğinde insanın yeri

 

İnsan doğa ile var olan savaşımında kendi düşün sistematiğini geliştirmesinde en büyük etken yine doğanın kendisi olmuştur. Doğanın benliğe yansımasıyla, yansımanın özümsenmesi bir sürece tekabül eder. Bu süreç insanın kendi zekâsını kayıt altına alma sürecidir aynı zamanda. Her yeni deneyimle eski edinimleri tazelemek demek insanın tedricen zihinsel gelişimine neden olmuştur. Zihinsel açıdan insan kendini geliştirdikçe alet kullanımının yardımıyla doğayı ehlileştirebilme konusunda büyük kolaylık sağlamıştır. Doğaya hükmedebilme yarışı aslına kendini geliştirme yarışıyla ilintilidir.

İnsanlık yaşadığımız yüzyılda bunu önemli ölçüde başarmış olsada üstesinden gelemediği daha çok konu var. Doğayı ehlileştirme sürecinde aletten makinaya, makineden üretime, üretimden refaha, refahtan bilimsel gelişmeye kadar gelinen noktada değişim ve buluşlar, yapay zekâya kadar birçok dalda bilimsel başarılı çalışmasıyla kendisini imtihan etmiştir.

Elbette her şey anlatıldığı gibi tek düze gelişmediğine / gelişmeyeceğine göre, devasa atılımlar karşısında bireyin mevcut durumu tamda bu noktada incelenmesi ele alınması kanaatini ortaya çıkarıyor.

Makinalaşmaya adım atmış toplumlar, bireyin ruhsal dünyasına yazılmamış bir çeşit anayasa metinleri gibi birey farkında olmadan sistemin dayattığı anti sosyal anti hümanist bir çeşit davranış şeklini farkına varmadan içselleştirir.  Bireyin öz güvenine şırınga edilen itaat ve boyun eğme özünde yabancılaşmanın ilk adımıdır. Sistemin dinamiği ile bireyin öznel konumu arasında adı konmamış, tarif edilmemiş, bir savaşın kendisidir bu aslında.

Birey adı konmamış bir savaş karşısında bilinçsizdir bir o kadarda savunmasızdır. Bireyin önünde duran şey bocalamadır. Bocalama sürecinde yaşamak zorundadır bu yüzden de geçimi sağlamak için para kazanma telaşıyla boğuşması, bireyin içine düştüğü savunma mekanizmasının güçsüzleştiğini artık görecek durumda değildir. Aslında bu sürecin ivmesi ilkel insan benliğinde belirginleşmiş olan bilmediği anlayamadığı, nedenini çözemediği yıldırımın devasa gürültülü yok edici gücüne karşı tapınmasına neden olan acizlik hissi gibidir. Tapınma ve ibadet, boyun eğme, itaat etme hissi, psikolojik depresyonun aslında bu ilk evresidir. Sorun bu süreçte toplumsal ritüelleşmenin biçimsel metodolojisinde korkularının azami şekilde nötrleştirebilme sorunuyla ilgilidir. Aslında çocukluğundan devraldığı korkuların minimize edilmiş hali, yetişkinliğin koşuşturması içinde bir çeşit uyku hali ile atbaşı yürür.

Mevcut sistemin dinamiklerine göre insanlar üç adımlık mesafede oturan komşusuna bile yabancıdır. 

Sadece bununla bitse iyi kapitalist toplumlarda emek ürettiği ürünler, sermayeye paraya, ücrete dönüştüğü için yabancılaşır.

Kapitalist burada satın aldığı emeği kendi özgür vasıflarından ayırarak kendi gerçekliğine yabancılaşmasını sağlar.

Emeğin toplumsal yaşam normlarında bir dizi bileşkelerle yabancılaşıyorsa, sorunun rasyonel anahtarını dizginleri ellerinde tutan kapitalistlerin doymak bilmeyen fütursuzluklarında aramak gerekir.

 Emeğin rasyonel özüne yabancılaşması kapitalistin işine gelir. Birey üretim araçları karşısında ne kadar otomasyonlaşmışsa kapitalist o kadar kar içindedir.

Sistemin dinamikleri yabancılaşmada uygun metodolojini adeta bir çeşit mühendislik planlamasıyla uygulatır.

Çünkü emeğin sahibi olan işçi şeylerin özünü bilmemesi gerekir.

Şeylerin özü aslında kendi emeğinin özüdür.

Emeği karşılığında kazandığı aylığı ile yaşaması için ayırdığı zorunlu kesintisin çıkardığında ihtiyaç duyduğu bir çamaşır makinasını bir anda alamayabilir.

İşçi bu noktada ya taksitle satın almak zorundadır tabiiki bu uygulama da işçiye vade ve faiz binecektir ya da ihtiyaçlarından daha kısıp, daha az beslenip para biriktirmek zorundadır.

Yasal hırsızlığın hüküm sürdüğü bu düzende kapitalist için yaşamak, tamı tamına bu olsa da çalıştığı için emeğinin karşılığı ücreti aldığını sanan devasa bir işçi ordusunun artı emeğiyle zenginleşen kapitalistin vampirleşmesinde belirleyicilik işçinin emeğinin üzerinde yükselen zenginliği bir çeşit var oluş nedenidir.

İşçi kendi sahip olduğu emeğine yabancılaştığı ve yabancılaşmanın bir ürünü olan bilinçlenme me süreci, kapitalizmin ünlü sömürü mekanizması işçinin sırtına vurulmuş bir semer olarak sürekli olarak var olacaktır.

Sömürü kapitalist sistemin dinamiklerinde azgın bir şekilde sürdükçe işçi kendi emeğine yabancılaşmayı gelenekselleştirmesine neden olacaktır. İşçi kendisine dayatılan sistemin dinamiğinde emeğinin gücünü düşük bir ücretle kapitaliste satmıştır, imzaladığı iş mukavelesi karşılığında aldığı emeğinin ürünü olan ücret kapitaliste verdiği emeğin değerinden her zaman azdır. Emeğini satan işçi farkında olmadan kapitalist sistemin önemli dinamiklerinden olmazsa olmazı olan artı değeri ortaya çıkarır. İşte kapitalistin asalak bir şekilde sermaye sahibi olmasının püf noktası burada başlar. Sistemin dinamiği gereği her birey emeğine yabancılaştırılan bir pazarın içinde zehirlenmeye, sistemin esiri olmaya adaydır. Kendi emeğine yabancılaşan insan giderek doğaya evrene karşı yabancılaşmanın ilk adımını atmıştır.

Sistemin dinamiği gereği emeğine yabancılaşan her insan hayvani bir dürtüyle tüketirken bencilliğin en doruk noktası olan egoizmi kendisine rehber alır. Ucuza sattığı emeğiyle pahalı etiketlenmiş bir ürünü tekrar kazanmaya çalışması kelime anlamıyla tam bir trajedidir çünkü verili koşullarda yaşamaya çalışan bir işçi artan iştahla tüketmeye itilirken yine sistemin dinamiği gereği reklamların rüyasıyla pazarlanan mükemmelleşmiş egoizm, ucuz kredi sistemleriyle devreye girer.

Sistemin dinamiği olan bu çark artan iştahla tükettirmeyi bireye pompalarken kazanmak için daha da çok emek sarf edip emeğin daha çok kendisine yabancılaşmasını ortaya çıkarır.

Yabancılaşma insanların kendi aralarında oturttukları doğal karşılanan bir çeşit kültür gibidir. Tradisyonel oluşumun doğallığı toplum içinde (yediden yetmişe) nasıl kabul görüyorsa, emeğin ücretlendirilmesindeki evrimsel yabancılaşması kapitalist üretim ilişkilerinde gelenekselleşmesine neden olur. Sosyolojik değer yargılarının bir ürünü olan bayram gününün kutlanması gibi emeğin kendine yabancılaşması da doğal sayılır.

Konuya daha iyi açıklık getirebilmek için bir alıntıya yer vereyim:

"Herhangi bir malın değerinin büyüklüğünü belirleyen, üretiminde kullanılan toplumsal olarak gerekli emek miktarıdır yada toplumsal olarak gerekli emek zamandır. Buna bağlı olarak tek tek her meta, türünün ortalama bir örneği olarak düşünülmelidir.

Bu nedenle, eşit miktarda emeğin cisimleştiği yada eşit zamanda üretilebilen metalar aynı değere sahiptir. " (1)

Burada konusu edilen üretilen bir malın değerinin büyüklüğü sorunudur ona harcanan toplumsal emek miktarındaki zamandır. Zamanın üretimdeki yeri önemlidir çünkü kapitalist düşük ücretle ücretlendirdiği (satın aldığı) emek zamanla ilgilidir. 8 saat olarak belirlediği iş zamanında bir metanın imalatında harcanan emeğin değeridir. Bu saf değer içerisinde makinaların yıpranma payı, harcadığı enerji ve kendi karı ekli değildir. Kapitalist teknik elemanları sayesinde hiçbir çaba sarf etmeden oturduğu yerden kendi karını belirler. Asıl sorun burada emeğin ürettiği metaa ’ya karşı yabancılaşmasıdır. Bir çamaşır makinasını üreten emek evinde bir ihtiyaç duyduğunda bir yabancı gibi çamaşır makinası satın almasındaki yabancılaşma emeğin geçirdiği çeşitli evrelerdeki etkilenişimden nasıl soyut değilse ürettiği bu metaa ya yabancılaşması da bir o kadar ilişkilidir.

Konumuza benzer bir diğer alıntıyla devam edelim.  "Bir metaın değeri ile başka bir metaın değeri arasındaki ilişki, birincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı ile ikincisinin üretimi için gerekli emek-zamanı arasındaki ilişki gibidir. (*)"Değer olarak, bütün metalar, donmuş emek-zamanının belirli kitlelerinden başka bir şey değildir." (2)

Burada Marks üretim aşamasında metaların bir dizi işlemler sırasında değer kazanımındaki ayrımı ele alırken biz tamda bu noktada emeğin meta işlemi sürecinde başlayan yabancılaşmayı ele alacağız. Bu yüzden bu alıntı bizim için önemlidir. Metaların fiyatlanmasıyla başlayan değer tespiti bir metanın diğer meta ile arasında harcanan zaman sürecinde sarf edilen emekle ölçülüyorsa kapitalistin düşük ücret karşılığında satın aldığı emeği kar marjını belirlemesiyle ilintilidir. Emeğin düşük ücret karşılığında satın alınma sürecinde geçirdiği evrime emek sahibi işçinin uygulanan kalkulation şemasını kavrayamaması yabancılaşmanın en temel başlangıcıdır.

Yabancılaşmayı biz, sadece emek ve meta arasında gelişen bir etkilenişim olarak değerlendirme ile sınırlarsak, bu sınırlama bizi doğal olarak yanılgıya götürür. Yabancılaşma toplumun her kesiminde kaçınılmaz bir özelliktir. Kapitalist sistemin dinamikleri bu temel prensipler üzerinde yükselmiştir. Yabancılaşmanın evrelerini birçok nedende arıyorsak, ilişkilendiriyorsak elbette bunun özel bir nedeni vardır. Bu durum Kapitalist sistemin dinamiklerinin içinde saklıdır.

Sistemin dinamikleri birey üzerinde sağladığı mevcut hegemonya konusunda son derecede başarılıdır. Bu yüzden insanlar feodal sosyalite ile kapitalist sosyalite dediğimiz yabancılaşma ile yüz yüzedir. Marks’ın formüle ettiği makine toplumu kendi sistemin dinamikleri olarak kapitalist ‘sosyalleşmeyi’ dayatmaktadır. 

Kırsal alanda feodal ilişkilerin sosyalleşmesinden gelen bağrı yanık insanlar, yeni duruma uyum sağlama dediğimiz adaptasyon sürecinde mutsuzdur. Yaşamak için sistemin ihtiyaç duyduğu iş gücünü yukarıda alıntılarla konusunu ettiğimiz şekilde (geçimi için) düşük ücret karşılığında satmak zorundadır.

Bu yüzden sistemin dinamiklerinin fiyat biçtiği aylık kazancına yaşamak için ihtiyaç duymaktadır. Kapitalist sistemin dinamikleri bireyin mülksüzleştirilmesinde koşulları çoktan belirlenmiştir. Boş araziler kamu malı adı altında devlet mekanizması tarafından çoktan el konulmuştur. Ekilip biçilen araziler küçük esnaf çiftçi dediğimiz kesimlerce zamanında tapulandırılma ismiyle belirli nüfusa sahip kişiler devlet sisteminin desteğiyle sahiplendirilmiştir.

Oysa mülkiyetin gerçek anlamı hırsızlık olduğu biline biline dünyanın verili toprakları dünyada yaşayanların ortak malı olması gerekirken hırsızlık yoluyla gasp edilen toprak bir başka ihtiyacı olan dünya insanının kullanımına olanak sağlamamaktadır. Burada bu haksız düzeni koruyan kollayan devletin diğer bir anlatımla konumuza açıklık getiren cümlemizle sistemin dinamiği dediğimiz bu oluşumdan başkası değildir. Kendi toprağına yabancılaştırılan dünya insanı toprağını işleyemeden yaşamak için ya toprak sahiplerinin toprağında karın tokluğuna çalışması gerekli ya da şehirlerde ihtiyaç duyulan kapitalistlerin kapısını çalmaya yönelmesi bu tarihsel gerçeklikten ayrı düşünülemez.

Bu şartlarda sistemin dinamiklerine ait bir insan sistemi terk edip sistem dışı bir yere gidememektedir. Çünkü ulusal çitler bunun için vardır. Kaldı ki ulusal çitler dışında var olan diğer ülkelerde farklı bir sistem değildir. Kapitalist üretim ilişkileri karşısında çözülen feodal üretim ilişkilerine ise yukarıda değinmiş olduğum nedenler nedeniyle geri dönememektedir. Sistemin dinamikleri bu arada kendine özgü çeşitli psikolojik sorunlarla boğuşan yeni bir insan yaratmıştır. Çağımızın hastalığı stres ve depresyon, tamda anlatmaya çalıştığımız bu sistemin dinamiklerinin hastalığıdır.

Depresyon, sistemin dinamiklerine karşı güçsüz düşen bireyin, çaresizliği içinde bunalan, çözüm üretmekte zorlanmasında ortaya çıkan küskünlükle yoğrulan tepki vereme me hastalığıdır.

Sokakta bu türden haksızlıklara tepki verse sistemin dinamiğinin militarizmi olan polis copu kafasına inerken, gözünü hapishanede açması kaçınılmaz olduğunu bilen sorunlarla boğuşan her birey kendi içinde büyüttüğü küskünlüğünü kendi içinde geliştirme yoluna girmesi kaçınılmazdır.

Kapitalist sistemin dinamiklerinde örgütsüz birey her zaman güçsüzdür. Olası durumları tersine çevirmek için örgütlendiğinde bile devlet benzer örgütlenmeyi yok etmesi için devreye girmesi kapitalist düzenin sistem dinamiklerini koruma da bir erk olmadan öteye gidemez. Devlet tamda bu noktada sistemin dinamiklerini korumak için vardır felsefi anlamda trajikomik bir durumdadır.

Birey üstesinden gelemediği sorunlarının altında psikolojik olarak ezilirken aslında santim santin bu sorunların esiri olmaya farkında olmadan başlamıştır. Bu anlamda yabancılaşma her konuda kendini var ederken insan psikolojisinde de yabancılaşma ruhen hayat bulmaya başlamıştır.

Bu yüzden birçok insan mevcut mutsuzluğun alt başlığına çözüm bulabilmek için, sistemin yetiştirdiği psikologlara ihtiyaç duymaktadır.

Azda olsa teorinin kanıksadığımız öznelliğinden kaçınıp bireyin rasyonel özüne dönersek sorunun anahtarını bulabileceğimizi düşünüyorum. Aslında tıkanma noktalarımızda yardım beklediğimiz psikolog kendi içimizdedir.

Biz kendi içimizdeki psikoloğu kullanamadığımız için sistemin dinamiğinin bize sunduğu, ihtiyaç duyduğumuzu sandığımız psikologlarla karşılaşırız.

Elbette mesleği dalında eğitim almış davranış metodolojisiyle rahatlatan, çözüm yollarında belirli bir perspektife sahip psikoloğa karşı olmadığımızı belirtmeden geçmeyeceğim.

Sorun bu noktada teşhis ve çözüm mekanizmaları konusunda doğru bir metodolojiye sahip olmakta yatıyor. Birey özünde bunların hepsine sahiptir ama sahip olduğu şeyin metodolojisinde tıkanır.

Sistemin dinamikleri tamda bu noktada imdadımıza yetişir, âdete bize  ‘‘siz hiç paniklemeyin’’ dercesine, mevcut sistemin özgün fütursuzluğunda beliren bir bileşke gibi ‘‘bizim sizin için eğitimli uzmanlarımız var, siz yeter ki paradan haber verin’’  önermesinde bir dayatma olduğunu, bu dayatmayı bize, farkına varamadığımız yöntemle çoktan yaptığını görürüz.

Sağlığın rantla ölçüldüğü bir düzende çözüme ilişkin farklı düşünmek nasıl abesle iştigal ise bireyin içindeki psikoloğu tanıyamaması da bir o kadar kendine yabancılaşmasıyla ilintilidir.

Elbette yabancılaşma bu yanıyla bitse iyi, sistemin kendiside kuralı gereği bireye yabancılaşmıştır. Sistemin propagandasına göre birey önemli gibi gözüksede aslında bu ‘önemlilik’(!) propaganda afişi olmaktan öteye gitmez. Sistemin dinamiklerindeki gerçeklik bireyin rasyonel özüne yabancıdır.

Bireysel yabancılaşmanın özü farkında olamadığımız anti sosyal özelliklerimizi kamçılar. Bu özelliklerimizin depresifleşmesiyle ortaya çıkan yeni bir duruma uyum sağlaması giderek kendini maddi dünyanın nesnel yasalarına, sosyal konulara, üretim ilişkilerine, kendi üretim gücüne, otoriteye, kurallara, sevgiye vs. bilumum her şeye, bireyin sahip olduğu değerlerine yabancılaşmayı ortaya çıkarır.

Elbette bu konu geniş bir konudur, bu bağlamda üzerinde çok şey yazılması gereken önemli bir konudur. Zaman buldukça konun varyantları açısından ele almayı konunun dinamiklerindeki ayrıntıları geliştirmeyi, konuya katkı sunan bir irdelemeyi önemli buluyorum. İleriki zamanlarda konuya yeniden dönmek umuduyla konumuzun bu boyutuna geçici bir nokta koyuyorum.

Ali Galip Sayılgan

 

 

Dip Notlar

 (1)   Bertell Ollman, Yabancılaşma, Marx'ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı, Yordam Yayınları, s.265 [K. Marks Kapital. C.1]

(*)  Karl Marks Kapital, Cilt:1, Sol Yayınları, s.52

(2)  K. Marx, l. cilt. , s. 6. [ Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s. 44. 1]

Erkeğin kabası, kadının babası…

Kimi mutlak değerler vardır, değerin özgün yapısına göre, mutlaklığın değer ölçütü bir kez dokuz olmuşsa (asla ve asla) inmez sekize!

Kaba bir ifade tarzı gibi gözükse de, zurna ile özdeşleşmiş bir öz deyişimiz vardır 'zurnanın zırt dediği delik' ile ilgilidir. Zurna nın zırt dediği delik tam da konumuzun başlığıyla ilintili.

Kimi erkekler kimi kadınlara göre kabadır. Kadınlar öyle diyorsa öyledir lakin inceden ufak bir itirazımız olacak ilerleyen satır aralığımızda. Hatta kimi kadınlarca sık sık dile getirilen bir olgu ise; erkeklerin birçoğu cinsiyetçidir, kadını seks aracı görmesi vs. gibi, ithamlara varan bir dizi argümanları işitmemiz mümkün.

Erkeklerde bu türden zihniyetlerin değişmesi için, önce kadınların değişmesi gerekiyor. Kadın kendini değiştiremiyorsa, anladığı anlamda o kültürel olgunluğa evrilemiyorsa, toplumdan hayal ettiği beklentilerini dünyanın sonunu işaret eden, ‘kıyamete kadar’ teriminin anlamı gibi müzminleşmede iflah olmaz bu beklentilerini ‘kıyamete kadar’ hep sürdürecekleri de ayrı bir gerçekliktir.

Mesela eskiden kafası çalışmayan sosyalistler vardı, yetkin olmadıkları teoride sıkıştıkları her konuyu devrime havale ederlerdi, çocuk kandırıyorlarmış gibi devrimin çözeceğini iddia ederlerdi. İçimizde var olan sorgulamayı bilemeyen saflamalarımızda bunu ciddi bir referans olarak algılardı. Bu sorunun ‘havale yöntemiyle’ devrimle çözüleceğine inanırlardı. Aynı zamanda buna inanan bir o kadarda kadın vardı.

Hala bu türden saflamalar var mı bilmiyorum ama geçmişte varlardı.

Kendini Şef sanan kasıntılara buradan bir ev ödevi vereyim. Hatta bu konuda kafalarını çalıştırmayı deneyip kendilerini bu tarzda bilinçlendirecek şekilde kitap okumalarını önereyim… Kadın sorunu devrim sorunu değil tam tersine kadın sorunu erkek sorunu da değildir. Kadın sorununun anahtarı yine kadınların kendisindedir. Değişemeyen kadınlar erkeklerin değişmesini, erkeklerin eğitilmesini beklerler. Kimden beklerler? Tabii ki erkeğin kendisinden.

Kendisinin ne kadar değiştiğini bilemeyecek düzeyde olan kadın bilinci ‘kaba saba’ gördüğü erkekten bir adım önde olduğunu sanır. Aslında ‘kaba saba’ gördüğü erkekten kendini bir adım önde sanmakla bu can sıkıcı statükoyu destekler.

Bana göre bu konu doktora tezim olabilecek niteliktedir.

Konuyu dağıtmadan hemen sormak gerekir, eğitilmesi istenilen erkekleri kimin yetiştirdiği sorusunun adresi yine kadına dayanır.

Kadınlar kendi değişiminde nal toplarken anaerkilden ataerkilliğe geçiş öyle bilinen kölelik ticaretiyle hiç olmamıştır. Kadının erk olan süreci diye tanımladığımız anaerkillikten ataerkilliğe geçiş hiç de kılıç kalkanla eril hegomanyası sağlanmamıştır.

Bu sorun bilincin gerilemesi ve körelmesiyle ilintilidir.

Bilincin olgunlaşması gerilemesi toplumsal iş bölümüyle ilgilidir.

Bahsi geçen olgunluk insan malzemesinin geldiği bilinçtir. Gelişen bilinç üretimin önünde olduğu sürece geleceğe ilişkin toplumsal denetim ciddi olumlu gelişmeleri ortaya çıkaracaktır. İnsanlığın gelişimi o olgunluğa gelmemişse bilin ki üretim araçların çok gerisinde belirli bir seyir defterini düzenliyor demektir. Mesela bu konuda sopalı devrimde yapsanız devriminiz yıkılır sopanız elinizde kalır. Bu demektir ki başarı ve gelişim dış etkende değil iç dinamizmdedir. Dış dinamizm etkili olsaydı şimdiye kadar yaşanan devrimlerde kadın sorunu da çoktan çözülmüş olurdu. İç dinamizm önemliyse Kimi kadınlar yatıp kalkıp içeriği boş bir feminizmden bahsetmesi bana göre realite değildir.

Eskiden feminist kadınların bir erkek olarak haklarını savunurdum. Gördüm ki kadınlar varken çoğunluğu da halinden memnun iken bana ne oluyor? (Halinden memnun derken söylemi mi açacağım elbette.) Bir erkeğin feminizmin ana ruhunu savunması demek feminizmin bastırılmış bilinç altıyla gizlemeye çalıştığı ana değirmene su taşımaktan başka ne olabilirdi ki? Feminizmin başarısız hipotezinin temel argümanı nesnel duruşunun altında gizlediği tarihsel sürecidir. Göbeğini kaşıyan erkek türü de feminizmin başarısız hipotezinin ürünüdür.

Hak verilmez alınır ilkesini benimseyen kadınlar ona göre de örgütlenmek zorundadır. Feminizmin adını kullanarak feminist olunduğunu ben Türkiye de gördüm dersem eksik olmayacaktır. Evet, sınıfa dayanmayan sınıfsal bir yanı olmayan cinsiyetçiliğin olsa olsa başarı şansı ancak bu kadar olur.

Ama sınıfsal yanıyla hareket eden bir örgütlenmeye tabii ki farklı bakarım, önemserim. Ama her şeyin anahtarını getirip sınıfa indirgeme gibi bir yanlışın boyutunu da bilirim. Bu daha çok sorunları devrime havale etmenin özgünlüğünden soyut değildir. Bu noktada bir birinden yalıtılmış cinsiyetçilik yok, tam tersine kendi sınıfıyla içselleşmiş bir kadın sorunu vardır.

Türkiyeli Feministlerin papağan gibi ezberledikleri tek bir kelime vardır o da ‘egemen erkek ideolojisi/ egemen erkek düzeni ‘ bu kavramın dışında bir argümanları yoktur. Kimi kafası çalışmayan feministlere göre ‘kadınlar, devrimci olmadan ilk önce feminist olmalıdır’ diyebilmektedirler. Feminizmi Hz. Musa’nın asası sanan protein yoksunu kadınlar, buldukları tılsımlı asa ile (feminizm) kadın sorununun çözümünde olmazsa olmaz olarak algılarlar. İşte bu yüzdendir ki; 'tılsımlı asa'yı feminizmde bulduklarını sanırlar.

tabii ki bu işin kaçamak yoludur aynı zamanda tarihsel açıdan başarısızlığı gizleme metodolojisidir. Kültürel olarak yozlaşmış kadın gelecek nesillere ne verebilir? Elbette göbeğini kaşıyan erkek tipinden başka bir şey veremez veremeyecektir de. Sorunun özünü görmek istemeyen feminizm, sözümüz ona kaba erkeğe karşıdır. Karşı olmakla realitenin değişmeyeceği toplumsal işleyişlerde bilinçsiz kadının spesifik duruşu, cahiliye devrini yıktığını ilan ederken put 'culuğa karşı semavi mistizmle özenmiş realitede geometrik putçuluğu içselleştiren bir dinin dinsel ritüelleriyle bütünleşip din'in öznel cahilliğinde hayat bulan sözde laik özde 'Geometrik Put'cu olan, bir dinin öğretisinden /yönetiminden soyut değildir.

Semavi mistizm ile içselleştirilen, geometrik putçuluk öğretisinde hayat bulan kadının adı, vaat edilen 'yalancı Cennet' uğruna, erkeğe biat ettirilirken, gerektiğinde taşlanarak vahşice öldürülürken feminizm özgün duruşu sağırlık olmuştur. Semavi mistisizm in tarihsel sahnesinde kadının cinselliği kendi tarihinde hiç olmadığı kadar fazlasıyla istismar edilmiştir. Kadının yeri Semavi mistisizmin ardıllarına karşı feminizm, pratik olarak bir argüman geliştiremezken adeta onunla barışık yaşamayı yeğlemiştir

Oysa ki feminizmden önce kadınlar devrimci bile olsalar, hiç bir zaman kadın sorununu, yapacakları devrime havale etmezlerdi. Devrimci olmadan feminist olan kadınlar yetiştirdikleri erkek çocukları incelendiğinde kaba saba, cinsiyetçi, hatta kadınlara bakış açısı tamda kadınların sevmediği tipten olmalarındaki bu tesadüfü biz neye bağlamalıyız?

Görüyoruz ki sarıldıkları ‘egemen erkek ideolojisi’ argümanını kadınlarla birlikte ters kaplumbağa yaptığımızda egemen erkek düzenini oluşturan erkekleri de doğuran eğitimini veren yine kadınlar olduğunu göreceğiz.

Şimdi bu paradoksal lığı bay ve bayan feministlerimiz nasıl açıklayacak haliyle merakım söz konusu. Her kadın kendi kızını ve oğlunu bilinçlendirirse sözü edilen egemen erkek düzeni çoktan çatırdamış olduğu gibi, biz de çoktan, mutlu bir şekilde, anaerkil düzende yaşıyor olacaktık.

Erkeği kaba sapa bulan bir bayanın tutarlı yanı yoktur. Erkeği kadın'a karşı kaba yapan özellikler unutulmamalıdır ki mevcut özgünlüğün miladında kadından devir alınan ve hiç bir zaman farkına varamayacakları bir türlü de farkına varamadıkları kadın ruhu gizlidir. Kaba erkeği sadece kaba bir baba yetiştirmemiştir, kendine ve sorunlarına yetemeyen bir annenin yanı sıra, erkeğin kadını ezme konusunda ciddi bir emek sarf eden yine kadının kendisini buluruz.

Erkeği cinsiyetçi olarak değerlendiren feministliğe irdelediğimizde; bu değerlendirmenin özü, yine kadın ruhunun bileşkesinde gizlendiği açığa çıkartılmaktadır. Erkeği doğurup eğiten kadınsa, tam da bu nokta da feminizm kendi bilinç altının enzimlerinde yatan realiteyi çarpıtmakla ünlüdür. Feminizmin makus tarihine göz attığımızda bu özelliği irdeleyen derinlemesine araştıran bir özelliğe asla rastlayamayız.

Feminizmin asal ruhu varsa yoksa kendi yetiştirdiği erkeği yok sayarak uzaydan gelmiş bu erkeklere düşmanlık beslemek gibi özgün bir duruş sergilerler. Asıl sorunun sorumlusu, bire bir kendileri olacak kadar, reel olan bu gerçeği çarpıtarak hedef şaşırtırlar. Feminizmin kendi tarihsel mastürbasyonu ne kadar başarılı olup olmadığı ortada. Kendi realitelerini yadsıyan inkar eden feminizm tarihsel sahnede doğurduğu erkeğe düşman olmakla mimlidir.

Yüzyılımızda erkeğin donanım kapasitesi feminizmin aynasıdır. Bu aynı zamanda feminizmin içinde bulunduğu donanımdır. Kadınları salt kendi doğurduğu erkeğe düşmanlık bazında örgütlemeye kalkan kendi hemcinsi olan geleceğin kadını geleceğin anne adayı olan kız çocuklarını da eğitememiştir. Bu başarısız hipotezini erkek düşmanlığıyla kapatmaya kalksa da yer yüzü ölçeğinde milyarları bulan kadın nüfusu feminizmin kendilerince gizlemeye çalıştıkları asal paradoksallığından uzak durmayı yeğlemiştir.

Feminizmin realiteyi gizleyen akrasif bir bilinç altı, tarih sahnesinde vasat bir gömüt olurken yaşam içinde kadının var olma hali sağlıklı bir kuşağın donanım hali gibi ağır bir görevi önüne hedef koyamadığı sürece, erkeğin kabalığından dem vururken, bu gidişata göre daha çok yakınacağa benziyor. Burada temel alınması gereken anahtar, kendini ne kadar değişmişliğiyle ilgili olduğu kadar değiştirdiğiyle de ilintilidir.

Kendini değiştiremeyen her bayan toplum için yetiştirdiği her erkeğin bir annesi olduğunu düşünürsek, kaba saba erkeği, cinsiyetçi erkeği, kadını meta olarak gören erkeğin arkasında yine kadını aramak mümkündür.

Diyalektik yasa bu türden zihniyet sahibi kadınlara derki her şey bir birine bağlıdır. Diğer bir deyişle, erkekten istediğin özellikler, zamanın da yetiştirdiğin erkeğe verdiğin donanımdan kat be kat fazladır. Diyalektik yasa işte bu yüzden realitedir!

Ali Galip Sayılgan

 

Yüz yılın deccalı ‘sosyal medya’

Medya yetmiyormuş gibi başlarına adeta baş belası kesilen yüz yılın deccalı gibi birde ‘sosyal medya’ belası çıktı.

“””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””””

Bizim gibi ülkelerin hükümetlerince son yüzyılın yükselen trendi olan  deccal gibi, ürkütücü, bir o kadarda tehlikeli kabul edilen, bu yüzden  sosyal medya kaynaklı operasyonlara neden olan gelişmelere tanık oluyoruz. Gezi direnişi  gibi olaylarda İnternet’in  kapatılması veya yavaşlatılması gibi yaptırımlara neden olan bir dizi hükumet  yaptırımlarına tanık oluyoruz.

Eskiden burjuvalar emek hırsızlığı üzerine kurulmuş olan kendi hırsız düzenlerini  yıkılması korkusuna neden olan en büyük tehlikeyi Komünist Partilerinin faaliyetlerinde görürlerdi. Bu korkunun tarihsel korku sendromları 1888 yıllarına  kadar uzanan derin bir  travmanın ürünü olduğunu Karl Markx ve Friedrich Engels’in tarihsel yapıtlarında görmekteyiz.

1888 yılında Samuel Moore’un Engels ile birlikte yaptığı İngilizce`ye çeviri, en çok kullanılan İngilizce baskısında;  “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor — Komünizm hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile çar, Metternich ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları.

Muhalifleri tarafından komünist olmakla suçlanmamış muhalefet partisi nerede vardır? Bu lekeleyici komünizm suçlamasını, daha ilerici muhalefet partilerine olduğu kadar, gerici hasımlarına karşı da gerisin geriye fırlatmamış muhalefet nerede vardır?

Bu olgudan iki şey çıkıyor:

I. Komünizmin kendisi, daha şimdiden, bütün Avrupa güçleri tarafından bir güç olarak tanınmıştır.

II. Komünistlerin açıkça, tüm dünyanın karşısında, görüşlerini, amaçlarını, eğilimlerini yayınlamalarının ve bu Komünizm Hayaleti masalına partinin kendi Manifestosu ile karşılık vermelerinin zamanı çoktan gelmiştir.

Bu amaçla, çeşitli milliyetlerden komünistler, Londra’da toplanmışlar ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Flemenk ve Danimarka dillerinde yayınlanmak üzere, aşağıdaki Manifestoyu kaleme almışlardır. ” (Komünist Manifesto) Kaynak

Sovyetler birliğinin yıkılmasıyla birlikte Karl Marks’ın dikkat çektiği hayalet adeta masum bir konuma dönüşmüş gibi ne bir polis operasyonu nede cadı avları şimdilik tarih olmuş gibi.

Her ne kadarda Komünizm heyulası egemen burjuvazi tarafından şimdilik Âsâr-ı Atika müzesine kaldırılmış gibi gözükse de moda trend sosyal medya tehlikesi hükümetlerin baş belası konumuna ulaşmıştır.

Devleti yöneten hükumetlerin nesnel tanımını yapmak için merceği elimize aldığımızda aslen burjuvaların kendi içlerinde kimi eğilimlerinin ağır basan temsilcileri olduğunu görürüz.

Kendi çıkarlarını koruyan bu temsilcilerinin seçimle iktidara getirilmesine kendi çıkarlarını parlamentoda halka karşı savunulma yöntemine meclis adı verilirken uygulamanın tümüne burjuva demokrasisi adını verebiliyoruz.

Bu bir anlamıyla burjuvazinin fütursuzca çıkarını korurken emekçilerin siyaseti önüne alabildiğince zorluk çıkarmak gibi asli görevi söz konusudur. Buna aşılması zor baraj sistemlerinden tutunda bir dizi sert önlemler sıralana bilinir.  

Avrupa da yaşanılan gerçekliklerden birisi olan burjuva ‘demokrasisine’ rahmet okutan bir ‘demokrasi’ yöntemi, gelişmekte olan bizim gibi geri ülkelerin ‘demokrasisi’ ahlakı sıfırlığı noktasında kendi rüştünü çoktan ispatlamış durumdadır.

Bütün şatafatıyla sürdürülen seçim kampanyaları bir birlerine demedikleri sözleri bırakmayan bu burjuva partileri özünde bağımsız değildirler.

Perde arkasında sömürü cennetini yaşayan kapitalistlerin yani oligarşik yapının eğilimlerinin bire bir temsilci olan hükümetlerin kamuoyunda kopardıkları yaygara ve düzen / denetim, yeniden yapılanma, bakanlıkların oluşumu gibi vb. uygulamalarla hangi burjuvazinin eğilimini temsil ettiğini burjuvazinin çıkarlarını ne ölçüde koruyacağının taahhüttünü verdiğinin incelikleri esasında mevcut basın aracıyla kamuoyundan gizlenir.

Eskiden bu gerçekleri haykıran işçilerin emekçilerin hakkını arayan Komünist Partileri bu anlamıyla tehlikeli bulunurdu. Bu yüzden haklarında takip, yakalama, kovuşturma gibi bir dizi cadı avı sonucunda yargılama gibi, bir dizi işlemleri burjuvazinin kendi soygun düzeninin sürekliliğini sağlama konusunda tehlikeli gördüğü Komünist Partisinin militanları üzerinde kendi soluğunu enselerinde hissetmelerini sağlardı.

SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte şimdilik Komünizm heyulası eskisi gibi tehdit olarak algılanmasa da, bu kez tehdit keskinleşmiş bir sınıf temelinde değil.

Hırsızlık ve yolsuzluğa karşı örgütlenme tarzı sosyal medyaya akışırken sosyal medya kendi kendine adeta bir misyon yüklenmiş gibi, özellikle gezi direnişi vb. örneklerde bildiğimiz gibi sosyal medya aktif olarak kullanılmıştır.

İktidarların hiç hazzetmediği sosyal medya Komünist Partilerinden daha tehlikeli bir belayı başlarına sarmış durumdadır.

Elbette sosyal medyanın komünist ideolojiyle donanmış  sınıf denkleminde kendileri için tehlike arz eden salt hemojenik bir örgütlenmesi söz konusu olmasa da iktidarların yaptığı hırsızlık ve talan karşısında ciddi bir örgütlenmenin bir anda meydanları dolduran binlerce kişinin kimi zaman radikal kimi zaman barışçıl eylemleriyle kaos ve korku şeklinde nam salmış durumdadır.

Hükümet partileri aynı zamanda sosyal medyanın yükselen yıldızına karşı baş edebilmek, kafa karıştırmak gibi işlevleri bünyesinde taşıyan kendi trollerini kullanan yeni bir dönemin kapısı çoktan aralanmışa benziyor.  İktidar trollerin karşı propaganda ile göz boyamaya, hedef şaşırtma gibi bir çalışma prensibi içinde olmuş olsalarda kendi trollerinin sevk ve idaresi konusunda binlerce doları bu uğurda harcama yönüne gidilmiştir Her ne olursa olsun Ak Parti icraatlarıyla bilinen hükümete karşıtı sosyal medyanın yükselen yıldızı karşısında aciz kalmış durumdalar.

Ak Parti iktidarının yapmış olduğu hırsızlık, yağma, talan ve peşkeş çekme gibi yapılan her türlü haksızlıklar, aleni insan hakları, adam kayırma, yargının yandaşlaştırılması gibi bir dizi yaşanmışlıklar toplumda ciddi bir travmalara neden olmuştur.

Bu yüzden bireyin sesini duyurabileceği, kendini ifade edebileceği yegâne alan olarak gördüğü sosyal medya bireyin yapısal psikolojisinde olmazsa olmazı konumunda ciddi bir yer tutmaktadır. Bireyler kendi bireysel kimliklerini dünyaya açılan penceresiyle haykırabilme, bu uğurda sesini duyurabilme, öz güvenini kazanmış bulunmaktadır.

Hırsızlık yapan siyasiler bu durumdan hoşlanmasalar da internetin bireye sunduğu en güzel özgürlüklerden bir tanesidir.

Bu bağlamda bireyler mevcut durumun kıymetini bildiğini düşünüyorum.

Bu yüzdende ciddi bir sosyal medya bilincinin kazanıldığı gözlenmektedir.

Elbette bu gelişme karşısında hırsızlığa yolsuzluğa bulaşmış devleti soyan siyasiler tarafından bu durum kaygıyla izlenmektedir.

Her gün bu sosyal medya yüzünden iktidar partisinin nasıl bir karar alıp, nasıl davranacağı tahmin edilemese de, tanık olduğumuz gerçeklikler içinde, kendi saygısını çoktan zedelemiş olan cumhurbaşkanına hakaret edildiği gerekçesiyle karşı davalarının açıldığı haberleri matbuat basında sıklıkla yer almaktadır.

Bunun yanı sıra takip ve kovuşturma gibi birçok önlemler yine deccal gibi tehlikeli görünen sosyal medyaya yöneliktir.

Bu konuya ilişkin belirgin bir örnek vermemiz gerekirse: ”Hükümet: ‘sosyal medya takip birimi’ kurdu, 60 bin kişi izleniyor” haberi yeterli bir kaynak sayılabilir. Habere ulaşmak için burayı TIKLAYIN

Elbette 60.000 rakamı fena bir rakam değil bu bir bakıma korkunç bir rakam. Tespit edilenler bu kadarsa, ya tespit edilemeyenler? Hükümet aleyhtarı yüzbinlerce propagandacı elemanlar gibi bir şey bu…

Unutulmasın ki internet samanyolu galaksileri gibi milyarlarca yıldızı barındıran adeta bir âlemin kendisi gibidir.   

Sosyal Medya algısına gelince; cumhurbaşkanı ve başbakanın kimi zaman dile getirdikleri sosyal medyayı neden sevmedikleri şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Sosyal Medyayı yalan haberlerin döndüğü nifak tohumlarının ekildiği bir yer olarak tanımlıyor olsalarda elbette bu sorunu böyle adlandırmaları çok normal. Hakkımızda ‘duyulmasını istemediğimiz doğru haberleri yayıyorlar’ diyecek halleri yok herhalde.

Gezi olaylarında gerekse Arap baharı olarak adlandırılan sosyal medyanın önlenemez yıldızı bir anda dünya geneline dalga dalga yayıldı.

Devletler ulusal matbuat diye bildiğimiz basın aracılığıyla benzer konuda isteseler de, ‘hiçbir zaman muaffak olamayacakları’  etkili bir güçle karşı karşıya olduklarını kavramış oldular. 

Hırsızlığın ve yolsuzluğun ayyuka çıkmış kimi III. Dünya ülkelerinde kurumlaşmış hanedanlıklarına veda edenler olsada, müzakere kandırmacılığı sayesinde iktidarını sağlamlaştıran Ak Parti hükümetine tarihsel açıdan altın tepsi içinde sunulan şansını bir kez daha tasdiklemek gerekir.

Kürt bileşenlerinin tarihsel momenti kaçırması politika bilememeleriyle tescillenirken, tarihsel açıdan Ak Parti iktidarına altın tepsi içinde sundukları şans, bu kez kaderin cilvesi dercesine,  Kürdistan şehirlerinde taş üstünde taş koymayacak şeklinde bir çeşit müzakere  meyvesi ‘eline sağlık ’lığı’ olarak anlaşılabilir.

Kürt bileşenlerinin acemi politikalarından sıyrılıp konumuz olan sosyal medyaya dönecek olursak, dürüst çalışmayan hükümetlerce sosyal medyanın sevilmesi tabiiki düşünülemez.

Sadece gelişmeler bununla bitse iyi Türkiye’nin gündeminde moda olan birde yayın yasağı söz konusu ki, bu yasak Ak Parti iktidarıyla Türkiye’nin gündemine kan emen bir kene gibi yapışmıştır.

Ona yasak, buna yasak, sahi vatandaş, doğru haberi, doğru bilgiye nereden alacak? Denilebilir ki vatandaşı ipleyen kim?

Hangi vasıfla oy aldıkları ortada iken vatandaşların haber alma özgürlüğünü elinden alma yetkisini kimden aldıklarını açıklama ihtiyacı bile duymayan bir zihniyetle yüz yüze kalınmaktadır.

Yasakçı tiran anlayışı vatandaşı ister istemez bu noktada sosyal medyaya yöneltmesine neden olmaktadır.

Özgürlüklerin olmadığı tiran cumhuriyetlerinde vatandaş kendi özgürlüklerini yaratır gerçekliği sanırım bu olsa gerek.  

Öyle  bir hal almıştır ki kimiz aman haberleşmeyi engellemek için çok kritik anlarda ülke genelinde internet erişiminin kapatılmasından tutunda internetin yavaşlatılması başvurulan yöntem halini almıştır.

İktidar bu türden uygulamaları bir çeşit çözüm sansa da, elbette bunun çözüm olmadığını iktidar olarak bilmesi gerekiyor.

O halde korktukları nedir? Neden erişim engelleniyor?

Karşılarında vatandaşı düşman gibi görmelerinin bu türden bir  davranış içine girmelerinin bir  nedeni olmalı.

Vatandaşın lehine gerçekten bir hizmet sunulsa sanırım hükümetlerin ne korkuları olur nede erişim engellenir.

Demek ki ortada doğru gitmeyen bir şeyler var.

İktidarın savlarından yola çıkarsak; sosyal medyada yalan haber üretiliyorsa, yapmış olduğunuz hizmetler kendi vatandaşlarınızın lehine ise ‘yalan haberler’  yaşam  içinde hayat bulmaz. Hiç kimse de bu türden  yalan bir habere ilgi duymaz. Mademki bunlar yalan haberler, bu yalan haberin panzehri vatandaş lehine yapacakları politika ve iyileştirmeler olması gerekmiyor mu? (Bir hükümetin icraatı, sivrisineklerin oluştuğu bataklığın kurumasına neden olması gerekirken) tam tersine cahilce otokontrol sistemlerine sığınarak interneti kapatma gibi bir yöntem adeta mağara inanının tepkiselliğiyle ünlenmiş komikliğin psikolojisini sergilemektedirler.

Elbette bunun çözümü oy aldıkları vatandaşa karşı yabancılaşan bir politika yerine tam tersine vatandaşın ayrım gözetmeden lehine üretilen politikalar maalesef bizim ülkemizde çok uzak bir ütopya.  

Ütopyanın tersine hırsızlık yağma ve talan, rüşvet gibi şeyler almış başını giderken her dakika çalma hırsının tavan yaptığı ruh hali gibi  ulu büyük reisin İsviçre bankalarındaki gizli hesabında 200.000.000 $ gibi fena halde bir hırsızlığın paradigması uluslararası kamuoyunda almış başını giderken sosyal medya da bu türden  yüzyılın müthiş talan ve hırsızlığına karşı gelişen misyonunu sanırım yok etmeyecektir.

Demek ki sosyal medyada dönen yalan haberin kaynağı haddinden fazla doğru. Bir şeyden bu kadar pimpirikleniyorlarsa, vatandaşın haberi olmasın diye, oldubittiye getirebilmek için gece yarıları torba kanunuyla kendi lehlerine yasalar çıkarıyorlarsa kim kimin menfaatini koruduğu, kimin neyi çaldığı çok açık ortada olduğunu düşünüyorum.

Bu yüzden doğabilecek infiallerin önüne geçilebilmesi ilk iş sosyal medya kullanıcılarının bir araya gelmemesi şeklinde toplu gösterilerin yaygınlaşmaması için erişim kapatma yöntemlerini denemek zorunda kalmaktadırlar.

Bireysel olarak yolsuzluk ve hırsızlıkları deşifre eden gönüllülere tek tek kovuşturmalar açılarak gözdağı vermek isteniyor olsa da bunun sonunun olmayacağı da açık bir  gerçekliktir.

Hükümet tarafından aleni bir şekilde yapılanlar budur.

Utanmasalar sosyal medya kullanıcılarının tümünü vatan haini ilan edecekler.

Hırsızlar, devletin olanaklarını talan edenler, meclisi ihale rüşvet yuvasına çevirenler her  zaman olduğu gibi tabiiki vatansever…

En büyük korkuları halk ayaklanmasıdır. Yaptıkları hırsızlığın, elde ettikleri yolsuzluklarla edinim yaptıkları koca bir servetin yok olmasının yanı sıra, sonlarının Kaddafi’nin linçi gibi, lüks ihtişamlı kaçak saraylarının yerle bir olmasından korkuyorlar.

Maalesef en büyük içlerine işlemiş korkularının birincisi budur, ikincisi ise yargılanmaktır.

Bu yüzden başkanlık sistemini ısrarla istemektedirler.

Kimsenin gıkı çıkmayacak şekilde daha çok soymak için başkanlık sistemi istenmektedir.

Kaçınılmaz sonu engellemek için toplumun yarısını polis ve özel güvenlik kurumunun eğitimine milyonlarca dolar akıtılmış olsada ne polis kurumu nede ordu halk ayaklanmasını doğacak iç savaşı engelleyebilecek konumda değildir. Yeter ki o aşamaya gelinmesin bunu burjuvazinin kendiside çok iyi biliyor. 

BİLİŞİM TEKNOLİJİNİN GELİŞMİ MEDYA’NIN İKİNCİ HALİNİ YARATMIŞTIR

Düne kadar medya bir tane idi, medyanın verebileceği mesaj hükümetler açısından çok önemliydi, bu yüzden medyayı sevmedikleri gibi medyasızda yapamama gerçekliğiyle yüz yüze idiler.

Medyanın bu türden önemini pasifize etme konusu yandaş medya örgütlenmesiyle Ak Parti iktidarıyla gerçekleştirilmiştir.

Gazeteciler tutuklanmasıyla başlayan bu durum gazetecilerin ağır siyasal yaptırımlarla işinden atılmasından tutunda, işsizler ordusuna gazetecilerinde katılması Ak Parti iktidarıyla gerçek olmuştur.

Dünyada bir benzeri olmayan akıllara ziyan uygulama; gazeteciliğin terör örgütü üyesi vasfına büründürülmesi yine Ak Parti iktidarınca gerçekleştirilmiştir.

Diktatörlüğün bütün vasıflarını üzerinde taşıyan uygulamalarla, şiddetin kendisi olan devlet terörü, Ak Parti faşizmiyle inşa olunmuştur. İktidardan nemalanan iktidar yalakası havuz medyasının prim yaptığı kapı kulluğu gerçekliği günümüzün başlıca yadsınamaz reel gerçekliğidir.

Medya açısından kara bir tablo olan gazetecilerin tutuklu halidir.

Türkiye’de 150’ye yakın gazeteci cezaevindedir. Geçen yıl (2016), 800 gazetecinin basın kartı iptal edildiği gibi 173 medya kuruluşu da kapatılmış durumdadır.

Artık gelinen nokta gazetecilerin tutuklanması rutin bir olay olduğunu kaç gazetecinin tutuklu olduğu konusunda bir sayının verilemeyeceğini Adalet Bakanı açıklamış durumdadır. Bu konuya ilişkin kaynak TIKLAYIN

Burjuva demokrasisinin temsilcileri olan iktidar partisi ahlakı sıfır olan demokrasi geleneğinde yapılan hırsızlıklardan tutunda, hiçbir kural tanımadan fütursuzca yapılan talanın ahlaksızlığını dindar ahlaktan bahsedenlerin  üstlenmiş olmaları düşündürücüdür. Hiçbir koşulda istifa etmeyen bir yüzsüzlüğün hayat bulmasına  neden olmuşlardır. Bu yüzsüzlüğü bir madalyon gibi boynunda taşımaları sıkça bahsettikleri dindar ahlakın rüştünü ispatlamış olmaları ayrı bir ironinin kendisidir.

Geleceğin çok şeylere gebe olduğu Türkiye özgüllüğü, dinci faşizanları tarihin çöplüğüne göndereceği zaman dilimine  gebeyken, aynı zamanda kaybettiği cennetinin hayalini kuran vesayetçi Kemalistlerden kurtulmuş bir Türkiye, fazlasıyla hak ettiği, onurlu, insan haklarından ödün vermeyen hak ettiği çağdaş bir demokrasiye bir gün mutlaka kavuşacaktır.

Ali Galip Sayılgan